27 Mayıs 2017 Cumartesi

İdeal

"Dinle Oşima. Benim geldiğim yerde, her şey bir hayli sapkındı. Her şey öylesine sapkındı ki, doğru düzgün olan şeyler bile sapkınmış gibi görünürdü. Çok önceden beri bunun farkındaydım fakat bir çocuktum daha ve gidebileceğim başka yer de yoktu."

5 yıl kadar önce, o zaman lise sınavına hazırlanırken de istemiştim bunu, kaçmayı. Çünkü etrafımdakilerin söylediği kadarıyla her zaman sorunlarından kaçan, duygularından kaçan, hayattan kaçan, her şeyden kaçan biri oldum. Ama bu pek doğru sayılmaz aslında. Ben hiçbir zaman kaçmadım çünkü ben zaten hiç burada olmadım. Ben her zaman başka bir yerdeydim, bu dünya orayı istila etti. Benim dünyamın ırzına girdi.

Neyse. Şu anda bnun önemi yok çünkü durum bu değil. Ben "kaçmıyorum". Buradayım işte, hayatıma bakıyorum. Aç bir kurt gibi üstüme atılması için bekliyorum. Ama bunu yapmayacak gibi. Sanırım barış canlısı bir tip. Ben değilim. Onunla ne yapacağımı düşünüyorum ve ansızın içimden bir ses diyor ki "Git". "Git buralardan ve sonra geri dön çünkü annen mahvolur ve bunu hak etmiyor. Ama git önce çünkü ondan uzaklaşmalısın. Tüm bu sapkınlıktan uzaklaşmalısın." Önce bu sesi kaale bile almıyorum çünkü o hep böyle söylüyor. Ama bugün aklında daha fazlası var gibi. "Güney'de bir iş bulup karın tokluğuna çalışırsın, halla belki Kuzey'de. O sana hep "Bu insanlar burada sıkıntıdan ölmüyor mu?" diye düşündüren yol kenarındaki yerler bile olabilir." Tabii ki derhal aklıma bir dizi itiraz geliyor. Hiç çalışmamış biri olarak nasıl yaparım? İşi nereden bulurum?  Ama tartışmalarda genelde yapmayı tercih ettiğim gibi kafamda beliren itirazların geçerlililiğini ölçmeye bile fırsat kalmadan hepsi siliniyor. Onun yerine gözlerimin önünde bir görüntü beliriyor: Ben, üstümde sade kıyafetler, kucağımda kabarık bir sırt çantası, kulağımda huzur verici geleneksel Japon müzikleri çalan kulaklıklarla bir tren peronunda pencereden dışarıdaki yemyeşil manzarayı izliyorum. Ve o ses kulağıma fısıldıyor: "Senin hiçbir şeyle bağın yok. Kaçmak için önünde hiçbir engel yok." Evet. Doğru söylüyor. Benim hiçbir şeyle bağım yok. Arkadaşlarım, ailem, hayallerim, hayatım - artık hiçbiriyle bağım yok. Kaçmak için önümde hiçbir engel yok.
Güney'de, Kuzey'de ya da daha yakınlarda kalacak yer ve yiyecek yemek bahşeden bir yerde gösterişsiz bir iş bulurum. Artık ne önemi var bilmiyorum ama ilk romanımı yazabilirim. Peki tuhaf olan ne, biliyor musunuz? İlk romanım bir trende geçiyor. (Geçecek, ya da.) Ama durun, tesadüfler burada da bitmedi. Bugün gittiğim internet kafede (Tıpkı hatırladığım gibi;  buram buram ter, 31 ve küfür kokan yerler) sevdiğim bir youtuber'ın oynadığını görünce tesadüfen indirip oynadığım bir oyunun da trende geçiyordu. Ölmüş bir tanıdığının çağrısını takip eden küçük bir kız/genç bir kadın (?) hakkında, sade ama farklı atmosfere sahip bir oyundu. Müziği de bir o kadar güzeldi, kısa sürede oyunu bitirdikten sonra kafamın içinde çalmaya devam etti. Yeni aşkım K yüzünden eski aşkım Kafka'dan (Hm... Çok tuhaf bu.) esinlenerek yaratılmış fantazimin arka plan müziği haline geldi adeta. Yanıma ne alacağımı, ne giyeceğimi, ne dinleyeceğimi, ne okuyacağımı, hatta ne düşüneceğimi, ne hissedeceğimi ve ne yazacağımı uzun uzun uzadıya tasvir ederken tılsımlı bir buğu gibi kafamın içinde dönüp duruyor.
Ve aklıma yeni bir fikir geldi. Birini bulacağım. Yolculuğuma eşlik edecek birini. Fiziksel olarak değil, sanal olarak. Bu kişi tıpkı benim gibi yalnız, kısmen ölü, deliler gibi kaçmak isteyen fakat imkanları buna el vermeyen ve bolca boş vakti olan biri olmalı. Böyle birini bulacağım. Aslında böyle birçok kişi tanıyorum fakat hepsi de arkadaşım. Hatta şu hayatımın aşkı da tıpatıp böyle biri ama benim için bunu bile yapmaz. (Zaten yapacak olsaydı ben de bunu yapmayı aklımdan bile geçirmezdim muhtemelen.) Duygusal bağım olmamalı. Bağlar işin içine girerse iş biter. Bunu asla yapamam. Sadece onun bildiği numaramdan duygularımı paylaşacak (Kendi korkumun tamamı bende kalırsa evden dışarı bile adım atamam.) ve benim için ihtiyaç duyacağım bilgileri araştıracak. Çünkü internetim olmayacak. Tamemen izole olmalıyım. Hatta belki kulaklıklarımı bile almam. Bilirsiniz, bazen insan kupalarındaki ritme kendini fazla kaptırıp gerçek hayatın ritminden kopabiliyor. Belki benim için olan da budur. Hepsi Solitude yüzünden.
Çok tuhaf. Bu senenin başında kendimle başbaşa kalmamak, kendimle başbaşa kaldığımda kendime yaptıklarımdan korktuğum için etrafımı insanlarla çevirdim. Şimdiyse herkesten uzaklaşmaya, aynı kendimle başbaşa kalmaya çalışıyorum. Yoksa bu da kendimi hırpalamak için yeni bir buluş mu?  Ah. Şimdi anladım. Uçarı fantezilerinin gölgesinde yaşayan ben bile, buranın kötücül ruhların bile durup sizinle konuştuğu (Kuchisoke-onna, Aka Manto) barışçıl Japonya değil, dünyanın organ rezervi olan Türkiye olduğunun farkındayım. Evet Bu sadece kendimi hırpalamanın yeni bir yolu. Kimin yüzüne bakarsam bakayım gözlerinde, dudaklarında değil, gözlerinde sinsi bir gülümseme görüyorum. Ama o gülümsemelerin bana dokunamayacağını biliyorum. Aynaya baktığımda gördüğüm gülümsemeyse içlerinden en beteri. O, kendisine her şeyi yapabilecek birinin gülümsemesi.
Not: Aslında bu yazıyı tam bir hafta önce yazmıştım. Yayınlamayı unutmuşum. Bu bir hafta içinde çok fazla şey oldu. Örneğin, bu dünyadan öyle sessiz sakin bir şekilde gitmeyeceğimi anladım. Şöyle oldu; beni kimliksiz içeri alan ilk barda, bilmediğim bir içkinin etkisiyle, tanımadığım insanlarla, dinlemediğim boş pop müziklerine sanki akmış rimelimden başka derdim yokmuşçasına çoşkuyla dans ederken ilk kez, sefil ömrüm boyunca ilk kez hayatın o koca gülümsemesinin solduğunu, yüzünün asıldığını hissettim. Ve hissettiğim en olağanüstü şeydi bu, en azından son zamanlarda. Hayır. Bu dünyadan öyle kolayca gitmeyeceğim. Elimden geldiğince asılacağım hayata. Yakasını bırakmayacağım. Son ana dek. Yerkabuğunu parçalayacağım, alevler çıkana dek. Tıpkı gözü dönmüş bir göktaşı gibi! 

20 Mayıs 2017 Cumartesi

Yardım Çağrısı Değil

Karanlıktan korkuyor musunuz? Geleceğinizden de karanlıktan korktuğunuz kadar korkuyor musunuz? Hala 6 tane peluşla uyuyor ve büyümek istemiyor musunuz? Üniversite sınavı sonuçlarınız iğrenç olduğu için kendinizi işe yaramaz bir gerizekalı gibi mi hissediyorsunuz? 1 yıl önce hayatınızda olan hiçkimse ama hiçkimse artık orada değil ve etrafınız 1 yıl sonra orada olmayacak kişilerle mi çevrili? Hayatınızın aşkı sizi zerre kadar umursamıyor ve siz kendinizden nefret mi ediyorsunuz? Koyduğunuz hiçbir hedefe ulaşamadınız, kendinize yalan mı söylediniz? Ona verdiğiniz tüm sözleri çiğnediniz ve şu anda bile çiğnemekte misiniz? Kendinizi tamamiyle hayalkırıklığına mı uğrattınız? Geçen yılki halinizi küçümsemek yerine geçen yılki haliniz size gülümsüyor mu? Çoğu sizin suçunuz olan açıklanamaz, ne yazık ki öldürmeyen ancak süründüren bir dizi fiziksel ve zihinsel hastalığın pençesinde misiniz?  Hem şimdide hem de geçmişte yaşamanın yorgunluğu mor göz altlarınıza, alnınızdaki kırışıklıklara, dökülen saçlarınıza, kokuşmuş bağırsaklarınıza ve çürümüş kaburgalarınıza mı çökmüş? Gece yatağa giriyor ve tüm gece gözünüze bir gram uyku girmeden uzandıktan sonra tek anlamı yas tutmak olan yeni bir boktan güne mi başlıyorsunuz? Ölülerinizi gömmeyi bir türlü beceremiyor musunuz? Tanrı size sizin ona inandığınızdan bile daha mı az inanıyor? 
Sakin olun. Her şey yolunda. Hem de her şey. Siz sadece dibe batmışsınız. Dip  varsa zirve de hala oradadır. Tek yapmanız gereken gözlerinizi ovuşturup göz yaşlarını silmek ve zirveye giden yolu görüp yola koyulmak. Ama bunu yapmak yerine ağlamaya devam ederseniz, ağlarsanız, ağlarsanız, her şeyin bulanıklaşıp görüşünüzden kaybolmasına izin verirseniz nihayet görüşünüz tekrar berraklaştığında görecek hiçbir şey kalmaz ortada. Artık ne dip kalmıştır ne de zirve. Siz hiçbir şey hissetmediğiniz hiçbir yerdesinizdir. Hayatınız boşluğun öbür ucundan size bakar, siz de ona. Ya siz onu yok edeceksiniz, ya da o sizi. Başka ihtimal yok. Biriniz ötekini yok edecek.
Yok oluşunuzu beklerken dinleyecebileceğiniz güzel bir şarkı (Aslında animasyon şarkıdan çok daha muhteşem: https://youtu.be/lX44CAz-JhU)

11 Eylül 2016 Pazar

Taşra ve Vampirler



Köy yaşamı ne güzeldir değil mi? Yeşillikler içinde, sessiz sakin, herkes birbirini tanır, birbirine destek olur...

YANLIŞ!

Köy yaşamında sükunet, rollere dayalıdır. Herkes kendisine biçilen rolü oynadığı sürece, her şey yolunda gider. Ama bu tamamen sahte bir sükunet olduğundan, dışarıdan gelen en ufak bir tehdit karşısında kolayca yıkılabilecek kadar kırılgandır da. Hele ki bu tehdit vampirler olsun.

İşte Shiki bunu konu alıyor. Sotoba adlı küçük bir köyde huzuru vampirler tarafından bozulur. Eğer hiç huzuru olmuşsa tabii. (Sanırım bu spoiler sayılmaz, yani köye yeni taşınan gizemli yabancıların vampir oldukları bir bakışta anlaşılıyordu bence.)

Bu animeyi seveceğime hiç ihtimal vermemiştim. Bunun başlıca sebebi aslında birkaç sene önce de başlamış olup  çizimlerin ve özellikle aşağıdaki karakterin iticiliğine dayanamayıp bırakmış olmamdı.

    shiki masao ile ilgili görsel sonucu

Görüntüsü ama daha çok da kişiliği açısından tüm animeler arasındaki en itici karakter olabilir gerçekten ama nedense bu sefer animeyi bırakma sebebi olacak kadar itici gelmedi. Hatta o kadar iticiydi ki bu iticiliğin bir süre sonra sempati uyandırdığını itiraf etmeliyim. Ama ondan diğer karakterlerle birlikte az sonra söz edeceğiz. 

Animenin çizimleri gerçekten çok itici. Özellikle de saçlar. Karakterlerin bir kısmı hayal gücünü aşan saç kesimlerine sahipken geri kalanının saçları da saçak gibi, şahsen beni çok rahatsız etti. (Sadece Ozaki'nin saç stilini beğendim ama onun görüntüsüyle ilgili her şeyi beğendim zaten.) Sanırım bu garip saç stilleri ilgi çekmek için bir taktik ama karakterlerin farklı stillerde çizilmiş olmasının ardında yatan neden hakkında bir fikrim yok, üzgünüm. (Yani ana karakterlerden bazısı düz anime stilinde çizilmişken bazısı daha gerçekçi bir stilde, yan karakterler ise hepten gerçekçi stilde çizilmişti.)

shiki hairstyles ile ilgili görsel sonucu


Ama animeye yeni bir şans vermemi sağlayan da bir bakıma ilk seferinde bırakmama sebep olan bu çizimler oldu. "Böyle çizimleri olan bir animeye bu kadar değer veriliyorsa, o anime de mutlaka izlemeye değer bir şeyler olmalı" diye düşünerek, korku temalı bir şeyler izleme isteğimin de etkisiyle tekrar başladım ve tahminim doğru çıktı, yani bu animeyi izlemenize çizimlerinin  engel olmasına kesinlikle izin vermeyin. Bu uzunlukta (22 bölüm) bir animeyi bu kadar kısa sürede bitirdiğim ilk sefer oldu: 3 gün. Normalde bir animeyi izlemem ne kadar uzun sürüyorsa o kadar sevdiğim anlamına gelir aslında çünkü bırakacağı boşluk gözümü o kadar korkutur ama Shiki'nin öyle heyecanlı bir kurgusu var ki bitirmediğiniz sürece boşlukta kaldığınız bir anime.

Elbette sıkıcı kısımları var ama bu sıkıcı kısımlar aslında hikayedeki can sıkıntısını aşılıyor izleyiciye. Bana göre animenin en başarılı yanı, karakterlerin duygularını izleyiciye yansıtabilmesi. Örneğin, bildiğiniz gibi bu bir korku animesi, haliyle "korkutucu" sahneler de var. Bu korkutucu sahnelerde kendim korkmasam bile sahnedeki karakter için korktum. (Zaten bana kalırsa korku filmlerinin yapması gereken bu, izleyiciyi korkutmak değil, karakterin korkusunu hissettirebilmek.) Ya da karakterlerle birlikte ben de bir çözüm önerisi aradım ve onlarla birlikte ben de çaresizliğe kapıldım. Ve karakterlerin birbiri ardına ölmelerini izlerken Sunako'nun ölüm hakkındaki meşhur sözünü bütün kalbimle hissettim: 

"Ölüm herkes için korkunçtur. Genç ya da yaşlı, iyi ya da kötü, hepsi aynı. Ölüm tarafsızdır. Özellikle korkunç ölüm yoktur. İşte bu yüzden ölüm çok korkutucu. Kişiliğin, servetin, güzelliğin... Söz konusu ölüm oldu mu hepsi önemsiz." 
Evet; genç-yaşlı, güzel-çirkin, iyi-kötü - her türlü karakterin ölümünü izliyorsunuz ve hepsi de eşit oranda korkunç.

Bu arada Shiki kesinlikle gözünüzün yaşına bakmıyor, yani izleyiciyi tatmin etme amacıyla ilerlemiyor. Ayrıca hiç beklemediğim kadar derin karakterlere sahip, uzun zamandır rastlamadığım türden. (Ama korku filmi izlerken karakterlerin aptalca davranışlarından rahatsız olanlardansanız bu animede de rahatsız olabilirsiniz çünkü karakterler her zaman en akıllıca şeyleri yapmıyor ki şahsen ben böylesini tercih ediyorum çünkü haydi ama, biz gerçek hayatta her zaman en doğru kararları mı veriyoruz sanki? Tabii ki vermiyoruz, hatta hayatlarımızın büyük kısmını yaptığımız yanlışlar yönlendiriyor.) Haklarındaki ilk ve son izlenimlerimi okuduktan sonra anlayacaksınız zaten. Yalnız uyarayım: Bu kısım biraz spoiler içerebilir.

shiki megumi ile ilgili görsel sonucu
Fake Misa  Megumi

İlk izlenimim: Anime boyunca bu görmemiş kızı mı izleyeceğiz şimdi? Of.

Son izlenimim: Yüzeysellikte Misa'yı bile aştın, woah! Tebrikler 👏👏👏

*spoiler* Bu kızın ölümü çok dehşet vericiydi ama sahne boyunca sırıtmaktan kendimi alamadım. *masum masum ıslık çalar* 

shiki natsuno ile ilgili görsel sonucu
Ultimate Seme Natsuno

İlk izlenimim: Saf bir kıza, her ne kadar aptalın teki de olsa, o şekilde davranan bir karakterden hoşlanmama imkan yok. Kusura bakma Natsuno, o kara kaşın-kara gözüne kanmayacağım.

Son izlenimim: SONUNA KADAR YANINDA OLDUĞUM TEK KARAKTER, YÜRÜ BE NATSUNO!!!

*spoiler*  Gerçekten de bana kimin tarafını tuttuğumu sorarsanız cevabım ne insanlar, ne vampirler, sadece Natsuno olur.  Animenin en sevilen karakteri Ozaki ve elbette ben de çok severim kendisini ama en mantıklı karakter kesinlikle Natsuno'ydu. Her zaman en doğru kararları verdiğini düşündüğümden değil (Mesela Tohru'nun onu shikiye dönüştürmesine izin vermesi hakkında bulabildiğim tek açıklama ona duyduğu aşk ama bu da fazla hayalperest bir varsayım gibi geliyor.),  düşünme şeklini kendime çok yakın buldum. Köylülerin herkese bir rol biçtiği ve gerçeği görememekten ziyade görmek istemedikleri gibi çok doğru çıkarımları vardı. Sonra, anne-babasının sürekli kendi inanışlarını dayatan insanlar olmasıyla nasıl özdeşleştiğimi asla bilemezsiniz. Ve son bölümdeki dövüş sahnelerinde Tatsumi'nin ona "Neden hala insanların tarafındasın?" diye sorması üstüne verdiği cevap tam anlamıyla mükemmeldi: "Kim insanların tarafında olduğumu söyledi ki? Ben sadece sizlerden hiç hoşlanmıyorum, hepsi bu." İşte bu yüzden ben de Natsuno'nun tarafındayım: İnsanların haklı olduğunu düşünmedim ama vampirlerden de hiç mi hiç hoşlanmadım.

shiki tohru ile ilgili görsel sonucu

Ultimate Uke Tohru

İlk izlenimim: Lütfen şu çocuğun başına bir şey gelmesin; lütfen, lütfen, lütfen. 

Son izlenimim: BENİM ZAVALLI BEBEĞİM, SEN YANLIŞ HİÇBİR ŞEY YAPMADIN!


shiki akira tanaka ile ilgili görsel sonucu

Shota Akira

İlk izlenimim: Animenin normal çocuğu.

Son izlenimim:  Bu kesinlikle hak ettiğin şey değildi.


shiki akira tanaka ile ilgili görsel sonucu

Kaori

İlk izlenimim: Animenin normal kızı.

Son izlenimim: Animenin normal kızı. Hayır, animedeki tek normal kişi. *spoiler* Delirmesi de bunun kanıtıydı. Bu arada delirdiğini söylüyorum çünkü  animenin sonunda Akira'yla birlikte görülüyordu ki aksine inanmayı çok istesem de Akira'nın kurtulabileceğine dair hiçbir olasılık olduğunu sanmıyor ve dolayısıyla kendisinin zavallı, delirmiş kız kardeşinin halüsinasyonu olduğunu varsayıyorum.

shiki toshio ozaki ile ilgili görsel sonucu

Mr. Daddy Doktor Ozaki 

İlk izlenimim:  ÇABUK YANGIN SÖNDÜRÜCÜ GETİRİN, ALEV ALDIM

Son izlenimim: Tamam, Ozaki ahlaki açıdan bakılacak olursa animenin en iyi karakteri olmayı kesinlikle hak etmiyor (Ardında yatan amaç, yaptığı şeylerden bazılarını hiç de doğru kılmıyor ama sanırım Ozaki, meseleleri doğru ya da yanlış değil, kazanmak ya da kaybetmek olarak görenlerden.) ama bildiğim tek şey, bu dünyada bir şeylerin değişmesini Ozaki gibi insanların sağladığı. İpleri ellerine alıp, doğru ya da yanlış, bir şeyler yapan, harekete geçen insanlar. Bu tür insanlar, tam da bundan ötürü, ne yaparlarsa yapsınlar sempati kazanırlar. Ben de davalarına tutkuyla bağlı insanlara hiçbir zaman karşı koyamam - hele de bu kadar çekicilerse.

Ayrıca:



Seviyorum bu adamı!

shiki seishin ile ilgili görsel sonucu

Ateizm Promasyonu Junior Rahip Adı-Her Neyse 

İlk izlenimim: Gelmiş geçmiş en salak karakter.

Son izlenimim: Gelmiş geçmiş en salak karakter.

Birkaç akıllıca şey söylese de yaptıkları hiç uyuşmuyordu söyledikleriyle. Bencilliğe sürüklenmiş romantizm kadar mide bulandırıcı bir şey daha olamayacağı teorim bu karakterle bir kez daha kanıtlanmış oldu.

shiki ritsuko ile ilgili görsel sonucu

Ritsuko 

İlk izlenimim: Kesin Ozaki'yle aralarında bir şeyler olacak ve kesin memelerini göreceğiz.

Son izlenimim: Var olduğun için teşekkürler.

*semi-spoiler?* Bu arada bu kızın akıbetiyle ilgili beni şaşırtan tek şey animelerde karşımıza çıkan hemşire örneklerinin aksine bu kızcağızın fanservice öğesi olarak değil, ahlak timsali olarak kullanılmış olmasıydı. Hatta daha da şaşırtıcı olan bilmem dikkatinizi çekti mi fanservice öğesi bu güzel hatun yerine yaşlı hemşirelerden Yasuyo'ydu. Yani her fırsatta dantelli gecelikler içinde filan çıkardılar kadını karşımıza, hatta hemşirelerin maid kostümü giydikleri sahnede en cazibeli kostümü bu kadıncağız giyiyordu gene. Müthiş hoşuma gitti bu.

shiki masao ile ilgili görsel sonucu

Kill it with fire Masao

İlk-ilk izlenimim: "Bakara Suresi, 13. ayet: Şüphesiz ki biz onları ibret alasınız diye yarattık..."  

İlk izlenimim: Kesin bu karakterin hikayede önemli bir yeri olacak.

Son izlenimim: Pekala, olmadı. Olsun, yine de çok başarılı bir karakterdi bu. Yani rezilliğiyle acıma uyandıran bir karakter, başarılıdır. Tam bir sefil bencil portresi çiziyordu ve bilin bakalım bu portrede kimi gördüm? Haydi, tahmin etmesi çok zor değil.

shiki sunako ile ilgili görsel sonucu
Annabelle Sunako

İlk izlenimim: LÜTFEN SAHNEYE ÇIKMA, LÜTFEN SAHNEYE ÇIKMA, LÜTFEN SAHNEYE ÇIK- Harika, şimdi gece kabus göreceğim. *sahiden de gördü*

Son izlenimim: NE PAHASINA OLURSA OLSUN KORUNMALI.

shiki chizuru ile ilgili görsel sonucu

Madonna Chizuru

İlk izlenimim: NASIL OLUP DA HİÇ KİMSE VAMPİR OLDUĞUNU FARK ETMEZ? O GÖZLER RESMEN "BEN ŞEYTANIM" DİYE BAĞIRIYOR.

Son izlenimim: Lütfen ahlaki değerleri sorgulatırken bu kadar saf karakterleri kullanmayın. Ayrıca İŞTE VAMPİR YAPIMLARININ OLMAZSA OLMAZ EROTİZMİ

shiki seishirou ile ilgili görsel sonucu

 Ultimate Tayfun  Seishirou 

İlk izlenimim: 

anime was a mistake ile ilgili görsel sonucu

Son izlenimim: Seni saçlarından tutup havaya kaldırır, iki tokat atıp bırakırım...

shiki tatsumi ile ilgili görsel sonucu

Pornstar Tatsumi 

İlk izlenimim: Melek yüzlü şeytan, sakın çocuklarınızın yanına yaklaşmasına izin vermeyin.

Son izlenimim: Bu herif yeryüzünde yaşamış tüm ilkokul çocuklardan ve internetteki tüm trollerden daha gıcık. %100 sevmediğim tek karakter, hakkında sempatik olan tek bir şey bile yoktu - tabii latex kıyafetlerini saymazsanız.

Tatsumi bir yana (GICIK) an geliyor her iki tarafa da acıyor ve sempati duyuyorsunuz çünkü

vampir (animenin deyimiyle "shiki" yani "yaşayan ceset" gibi bir şey?) 

shiki vampire ile ilgili görsel sonucu

ya da insan

yasumori mikiyasu ile ilgili görsel sonucu

Her iki taraf da hayatta kalmak, kabul edilmek, var olmak için uğraşıyor ve her iki taraf da bu uğurda kötü olarak değerlendirilebilecek şeyler yapıyor. Ama hangi birisini "haklı" ya da "haksız" olarak değerlendirebilirsiniz ki?

Hayatta "iyi" ya da "kötü", doğru" veya "yanlış"ın olmadığı durumlar vardır, Tanrı'nın hiçbir şey söylemediği durumlar ve gerçek iyilik ya da gerçek kötülük, bu durumlarda bile tercih yapabilmektir.

ritsuko kunihiro ile ilgili görsel sonucu


Kısacası, korku türünden beklenmeyecek şekilde insanı düşündüren, hatta yazının ilk halinde bahsetmeyi unuttuğum muhteşem soundtrackiyle (Muhteşem derken gerçekten, tam bir şaheser. Tüm parçalar ayrı güzel ama şu parça çok ayrı güzel.) bambaşka alemlere sürükleyen bir anime - tabii o isterse. Yani sadece sürükleyici bir korku animesi olarak da izleyebilirsiniz ama animenin ağır atmosferinin verdiği muhteşem deneyimi yaşamak varken neden bununla yetinesiniz ki? Yetinmeyin.  



8 Eylül 2016 Perşembe

Gökten Düşen Elmalar (Hayır, Newton ya da Yerçekimi Kanunu'yla Uzaktan Yakından Alakası Yok)

Uzun zamandır ortalıkta hiç mim yoktu (olsa da ben mimlenmem zaten), dolayısıyla Tawannanna'nın mimini görünce üstüne atlamaya karar vermiştim bile ama zaten mimlendiğimi görmek daha da büyük bir mutluluk oldu, bunun için ona teşekkür ederim! (◕‿◕) Bana gelince, mimleyecek pek fazla kişi tanımıyorum ama Roromiya sanki bunu güzel yapardı gibi? Onun dışında görüp de yapmak isteyen herkes, klasik deyişle, kendini benim tarafımdan mimlenmiş sayabilir. Yalnız, orjinal mimdeki tüm maddeler hakim olduğum konular olmadığından dolayı ben içlerinden kendime uygun olanları seçtim. Orjinal mim burada , siz de beğendiğiniz maddeleri seçebilirsiniz. Tamamdır, başlıyorum. (Bu arada siyah yazılar mimin kendisinden, mavi yazılar ise benim.)

1- Gökten üç Shakespeare trajedisi düşmüş. İlki Hamlet imiş, ikincisi Kral Lear, üçüncüsü ise On İkinci Gece imiş.

Çünkü bilmiyorum, muhtemelen Shakespeare'in en sığ eseri ama çok eğlenceli buluyorum. (*aslında müzikali yüzünden Romeo & Juliet demek istiyordu*) Bir de manga Shakespeare serisindeki versiyonunda karakter tasarımları müthiş hoşuma gitti, o günden beri eseri okurken karakterleri farklı şekilde düşünemiyorum, gözümün önünde o tipler beliriyor hep. Aslında Viola ile Sebastian'ı ilk okuduğum daha farklı hayal etmiştim ama mangadaki versiyonları gayet iyiydi. Öte yandan Dük Orsino ile Kontes Olivia bir harikaydı, hele Orsino'nun dramatikliği... Ve tabii ki Malvolio, beni çok güldürmüştü. Sonra Feste... Normalde manga Shakespeare serisine bayılmıyorum ama bu eser çok iyiydi gerçekten. Çünkü eğlenceli,  mangaya uyarlanabilmesi kolay bir eser, illüstratörün hayal gücü de buna katkı sağlamış. Bir saniye, mangasından değil de eserden bahsetmeliyim değil mi? Tamam, ayrıca biseksüel ya da eşcinsel olduğu dedikoduları dolaşan ve tüm biseksüellerle eşcinsellerin bunların dedikodudan ibaret olmadığını bildiği Shakespeare'in bu eseriyle heteroseksist toplumla alay ettiğini düşünüyorum. Yani erkek kılığındaki bir kadının bir erkeğe aşık olması, o erkek adına başka bir kadına kur yapması -hem de çoook baştan çıkarıcı bir şekilde-, o kadının erkek kılığındaki bu kadına aşık olması insanı cinsel kimlikler hakkında düşünmeye itiyor ama Shakespeare sonunda erkek kılığındaki kızın yerine erkek kardeşini koyarak ustaca paçayı sıyırıyor. Yine de heteroseksüellerin aklına homoseksüellik hakkında sorular bırakarak... Well, I see what you did there Shakes.  ( ͡° ͜ʖ ͡°) (Beğendiğiniz Gibi'de de aynı şeyi yapmıştı.)

2 - Rusya'dan 3 elma düşmüş. 1. Dostoyevski imiş. 2. Turgenyev 3. ise Anton Çehov

Çünkü diğer Rus romancıların ağırlığıyla tezat oluşturmasını seviyorum. 

3 - Gökten 3 elma düşmüş. 1 Oğuz Atay imiş 2. Reşat Nuri Güntekin 3. ise Mahir Ünsal Eriş 

Çünkü sanırım bu madde Türk edebiyatının büyük isimleri için olsa ve kendisi birkaç hikaye kitabı ve tek romanıyla henüz o mertebeye erişmiş olmasa da Dünya Bu Kadar kitabında o potansiyeli göstermişti bence. Gerçi Türk edebiyatı konusunda okuma alışkanlığı olmayan biriyle aynı düzeydeyim diyebilirim, yani zevkleri dikkate alınacak bir okuyucu değilim söz konusu Türk edebiyatıysa. Yukarıdakilerden bile Oğuz Atay'ın hiçbir romanını okumadım, Reşat Nuri Güntekin'inse sadece Çalıkuşu'nu okudum.  Ne bileyim, Türk edebiyatı bana tamamen gündelik duygusallıklarla bezeliymiş gibi geliyor. Okuduğum birkaç romandan hiçbirinde çok ilginç kurguya rastlamadım, yazım, tamam ama biraz daha yaratıcı kurgulara ihtiyaç var gibi. Böyle toplumsal baskıların farklılıkları yok ettiği bir toplumda bu ihtiyacın olması da çok normal tabii. Neyse ki şahsen asla topluma dahil olmadığım gibi baskısı altında da kalmadım. 
(Bu egoist çıkışı yapıp gitmem çok havalı olurdu ama ne yazık ki havalılık karaterimin dışında. Eğer fikirlerimi değiştirecek bir roman öneriniz varsa, lütfen yapın.)  

4 -  Yüzük Kardeşliğinden 3 elma düşmüş. Birincisi Aragorn, ikincisi Frodo, üçüncü ise Samwise!!! imiş.

Çünkü ilk kez fil görecek olmanın heyecanıyla bir çırpıda yazdığı "Fül "şiiriyle kurgu tarihinin en şirin karakteri olduğunu kanıtlamıştı. "Füldür benim adım / Her şeyden büyüğüm / Uzundur boyum /  Rastlarsan bana / Unutmazsın asla / Eğer rastlamazsan / Sanırsın bunlar yalan" Ortadünyanın güneş ışığıdır Sam. (Ama şu kimsenin sevmediği Boromir'i de severim, Aragorn'dan daha çok.)  


5 - Gökten üç elma düşmüş. Birincisi müzik imiş, ikincisi bale, üçüncü ise müzikal

Çünkü bu maddeyi sahne sanatları olarak algılayarak yukarıdaki iki sanatın birleştiği müzikal diyorum. Ne film, ne tiyatro... İnsanın ayaklarını müzikaller kadar yerden kesen bir şey daha yok. Özellikle canlı olarak Romeo & Giulietta kadar güzel bir şey daha izleyebileceğimi sanmıyorum. 


6 - Gökten üç elmanın içinde üç masal düşmüş. 1. Pamuk Prenses ve 7 Cüceler  imiş 2. Hansel ile Gretel  imiş  3. Kahraman Terzi imiş.

Çünkü çoğu çocuk masalındaki ana karakterlerin temel meziyetleri "iyilik" ve "cesaret"ken, bu masalın ana karakterinin karşısına çıkan engelleri aklı, kurnazlığı ve her şeyden de önce kendisine olan güveniyle (Yedisini Bir Vuruşta) alt etmesi müthiş hoşuma gidiyor.  Üstelik bu kişi basit bir terzi, öyle yakışıklı bir prens ya da gizemli bir sihirbaz gibi uçuk kaçık biri değil. Bir de, annemin de en çok sevdiği masal olduğu için defalarca dinlemem sonucunda da en sevdiğim olmuş olabilir. 


7 - Gökten 3 elma düşmüş. 1. Yunan Mitolojisi imiş. 2. İskandinav Mitolojisi imiş 3. Maori Mitolojisi imiş.

Çünkü çok keyifli. Mesela Yunan mitolojisindeki Uranüs ile Gaia gibi bir Gök Baba ile Toprak Ana var. Ancak Uranüs çocuklarını yer, Gaia da onu hadım ettirirken bu ikisi sadece sarılıp binlerce yıl yatarlar (Aradığım ilişki.), hem de aralarına sıkışmış çocuklarıyla. Göğün yerden ayrılıp dünyanın oluşması da bu çocukların isyanlarıyla meydana gelir.  Sonra deniz tanrısının oğlunu öldürmesinin intikamını almak için onun evini yakan bir adamın öyküsü de vardı. Bugün denizlerde yaşayanların yangından kaçan balıklar olduğuna inanılıyormuş. Hayal etsenize? Ölen oğlunun intikamını almak için hiddetle deniz tanrısının evini yakan ve sonucunda balık yağmuruna maruz kalan bir adam. Güzel bir mitoloji bence.  


8 - Gökten 3 elma düşmüş. 1. Ilyada imiş 2. Ramayana imiş  3. Gılgamış imiş.

Çünkü aslında Odysseia demek istedim, Oedipus kompleksinden ötürü ama okuyalı çok zaman oldu, ayrıca Gılgamış'ın sonu. Geliştirmekte olduğum ideolojimi etkileyen şeylerden biridir ya da ideolojimin etkilediği. 


9 - Gökten üç elma düşmüş. Birincisi Joe Hisaishi imiş 2. Hans Zimmer 3. ise Yoshihisa Hirano & Hideki Tanuichi 

Çünkü muhtemelen bu isimleri bilmiyorsunuz ama belki de bir yerlerden bildiğiniz hissi uyanmıştır içinizde. Söylediğimde "yine mi Death Note?" diyeceksiniz ve dediniz işte. Yine Death Note ama Death Note'dan ötürü değil sadece. Yarattıkları şahesere rağmen asla adları yeterince geçmeyecek, bari burada geçsin, ne kadar önemsizse de burada geçmesi ve eğer yarattıkları şaheser değilse, ben müzikten bir cacık anlamıyorum demektir ama varsın anlamayayım, müziği anlamaktan bana böyle şeyler hissettirmesini yeğlerim. 



10 - Gökten elma şeklinde üç adet film türü düşmüş. 1. si bilim kurgu imiş. 2. si komedi imiş.  si  3. sü ise Korku/Gerilim imiş.

Çünkü birçok kişi için bu maddeyi açıklamaya gerek yok, malum, birlikte izlemiş, o da olmadıysa mutlaka üstüne konuşmuşuzdur. İnsanları tutmakta iyi değilim ama bu konuyu açmadan da bırakmış olamam. Mümkünatı yok. :D Korku derseniz kesinlikle en sevdiğim film türü değildir, bakın, gerilim olabilir ama korku değil. Sevdiğim filmler arasında pek fazla korku filmi bile yok ve izlediğim korku filmleri arasında sevdiklerim de pek az. Bu türü sevmemin nedeni tamamen izleme kısmı, çok eğlenceli oluyor çünkü. Birlikte teoriler üretiyoruz ("Öyleyse neden gidip polisiye filmi izlemiyorsunuz?" diyeceksiniz ama polisiye filmlerde bu olmuyor çünkü birçok polisiye izleyici/okuyucunun çözebileceği şekilde işlenmiyor, işlense bile nasıl olsa dedektif çözecekken ve filmi izlemiş olmanın tüm anlamı buyken, izleyici olarak çözesi gelmiyor insanın.), yorumluyoruz, komik anlar yaşanıyor... Vs. Birlikte izlemesi eğlenceli bir film türü işte. Ayrıca etrafımdakiler ne kadar korkarsa o kadar az korkuyorum, sanki onların korkusu benimkini absorbe ediyormuş gibi. Sınıfta Ruhlar Bölgesi ve Sinister gibi kült korku filmlerini izlerken gözümü kırpmamamla çok saygın bir yer edinmiş bulunmaktayım.  

Bu yazı biraz geç geldi ama son günlerde eğer hepten kafayı yemediysem hayatımda o kadar acayip şeyler oluyor ki bir sonuca ulaştıklarında (Eğer ulaşırlarsa tabii.) paylaşmak için sabırsızlanıyorum. 









31 Ağustos 2016 Çarşamba

Süblimleşme

Geçen gece göğsümün sol tarafında müthiş bir ağrı oluşu. Sanki göğüs kafesimin içinde bir taş varmış da, derin nefes aldığımda içime giren havayla o da kalkıyor, organlarımı ezerek ulaştığı soluk borumu tıkayıp içime çektiğim nefesi dışarı vermemi engelliyormuş gibi illet bir his. Önce pek üstünde durmadım. Vücudum hiçbir zaman tamamen sorunsuz değildir zaten. Yanlış anlamayın, kronik acı gibi bir şeyden muzdarip değilim, şükür ki - sadece her zaman ya bir taraflarım ağrıyordur ya da halsizimdir, tabii ikisi birden değilse ki çoğunlukla öyledir.  Asla yeterince enerjik olmam yani, önüme yatak koyun, her zaman içine girip uykuya dalabilirim. (Ne zamandır bilmiyorum ama böyle hissetmemenin nasıl bir his olduğunu, hatta böyle hissetmediğim bir zaman olup olmadığını bile hatırlamayacağım kadar uzun süredir en azından.) Ama benliğimde her zaman sinsice gezinen o his, bu tetikleyici etkenle ortaya çıkınca içimi bir telaş sardı: ÖLÜM. (Korku'sunu eklemedim çünkü ölüm korkusu'nun bir histen ziyade içgüdü olduğunu düşünüyorum, yaşayan her canlının yapısında yaşadığı her an bulunan bir şey, bir varolma zorunluluğu ve dolayısıyla da sadece varolma durumunun tehlikeye düştüğü, tüm içgüdülerin benlikten serbest kaldığı anda ortaya çıkan bir şey olduğunu. Ben de onu orada tutmaya çalışıyorum ama elimde değil, benliğimle yeterince kuvvetli bir bağım olmadığından belki de ya da o kadar kuvvetli ki bana mahkum ettiği sırlarını bile gösteriyordur? Bilmiyorum.) Ve gittim, dua okudum. Evet, çok komikti. Bildiklerim hep basit (yani pek esamesi okunmayan) şeyler olduğundan gidip internetten baktım bir de. Ama "bu duayı günde 8 kez okuyana cennette 64 gemi verilecek" gibi pazarlık laflarından o ruh halinde bile tiksinip vazgeçtim sonra. İnternette biraz daha dolaşıp bu ağrının doğurabileceği ölüm dışındaki olasılıkları araştırdım. Önce karşıma pek de endişe verici olmayan zattüre çıktı. Sonra da epey endişe verici olan apandist. O zaman anneme açıldım, o da her zamanki gibi benim paniğimi ikiye katlayarak hemen doktor teyzemi aradı. Teyzemle konuşunca neyse ki apandist ağrısı olmadığı ortaya çıktı (Genellikle karnın sağ alt kısmında oluşan çok şiddetli bir ağrıymış, aklınızda bulunsun.), zattüre zaten değildim ama düşündük taşındık, yerine koyacak başka bir teşhis de bulamadık. En sonunda "Kalbin ağrıyor olmasın sakın?" dedi annem şakayla karışık ama taşı gediğine oturmuştu. Benim kalbim ağrıyordu.

Azıcık acı bindi mi hemen ağrır zaten ama gözyaşları ya da başka bir fiziksel yolla hemen içimden atarım o acıyı. Fakat bir süredir içimdeki acıya ne ağlıyor ne de başka bir tepki gösteriyordum, hatta onu hissetmiyor ya da bu olguya yüklenmiş spesifik eylemi kullanmak gerekirse çekmiyordum bile. Orada olduğunu bilmemi sağlayan tek şey başka bazı duyguların yokluğu ve bazılarının varlığıydı. Örneğin sürekli kendimden tiksinirken bir türlü üretkenliğimi takınamıyordum. Acı, hayatımı sis gibi sarmıştı. Ta ki dün geceye dek.

Dün gece, normalde üzülmem gereken şeylere hiç üzülmedim ve yaklaşık 2 hafta önceki son ağlamamdan bu yana da üzülmediğimi fark ettim. "Üzülmem gereken şey" derken kast ettiğim aslında hiç de üzülecek bir şey değil ama beni üzecek bir şeydi. Çünkü üzülmem gerekmese bile içinde üzülecek bir şey olan her şeye üzülürüm ben. Sanırım bir tür üzüntü-görüşüyle doğmuşum. "Eee, bundan kurtulmuşsun işte, sevinsene?" diyeceksiniz. Zaten başta sevindim, bunu bir ilerleme olarak değerlendirdim ama işkillenmemi sağlayan da bu oldu, bugüne dek ne hiçbir şeyi bu kadar kolay kazanmış, ne de hiçbir şeyden bu kadar kolay kurtulmuştum zira. Dramatik anlatıma başvuracak olursam: Bana göre insan yüreğini sarıp sıkıştıran dikenli sarmaşıklardan kurtulmasının tek yolu, onları kendi çıplak elleriyle sökmesidir. Sarmaşıklar asla kendiliğinden çözülüp yüreği serbest bırakmazlar. Yüreğini kurtarmak için kanını dökmeli, acı çekmelidir insan. Dolayısıyla bu üzüntü-görüşünün bir anda kalkıvermiş olması hiç içime sinmemişti (Kurtulmak istediğim bir şey olduğundan bile haberim yoktu ya, neyse.) Dahası, şu kalbimdeki ağrı nereden çıkmıştı öyleyse? O ağrıyla uyuduğum gece ölmemiştim, apandist ya da zattüre de değildi. Öyleyse açıklaması yalnızca acının üzüntü ya da başka herhangi bir hisse dönüşmeden, direk kalbime oturması olabilirdi. Tıpkı maddenin sıvı hale geçmeden katı halden direk gaz hale geçmesi gibi.

Derhal bunun hakkında bir şeyler yapma ihtiyacıyla kendimi üzmeye çalıştım. 2 hafta önce ağlamamı sağlayan şeyi düşündüm. O geceki üzücü şeyleri düşündüm. Hayatım boyunca yaşadığım tüm üzücü şeyleri düşündüm. Sonra dünyadaki üzücü şeyler ve genel olarak hayatın üzücülüğü hakkında üzmeye çalıştım kendimi ama baştan çürük bir fikirdi zaten, kendi üzüntülerine üzülmeyen insan hiçbir şeye üzülemez çünkü. O zaman pes edip sorunu kafamın içindeki diğer şeylere devrettim. Sağ olsunlar, beni kırmayıp hemen imdadıma yetiştiler. "Sen misin üzülmeyen?" diyerek kafamın içinden fırlayıp yaşanmamış anların üzüntüsünü bile taşıdılar odama. Her zamanki gibi çocuk sesleriyle başladı (Neden her zaman çocuk sesleriyle başladığını sahiden çok merak ediyorum) ama hemen ardından kalbimdeki tüm acıyı göz pınarlarımdan dışarı fışkırtacak kadar şiddetli çığlıklara dönüştü. 2 hafta için de iyi acı biriktirmişim hani, ağlamayı kesmem bir hayli uzun sürdü. En şiddetli ağlayışlarımda ilk 50'ye giremez belki ama doğruya doğru, ne zamandır böyle ağlamamıştım.

Ve bu ağlama, benim için bir ilkti. Pek fazla ağlamayan insanlar, ağlamayı "iç dökme" olarak değerlendirirler. Ama hayatının ciddi bir kısmı ağlayarak geçen ben, dün geceye dek bu eylemi asla olumlu bir şey olarak görmemiştim. Tamamen bir zayıflık göstergesi, hatta hissedilen acıyı daha da arttıran bir şeydi benim için. Çünkü ağlarken, alışılmış yazı deyimleriyle "gözyaşlarınız yanaklarınızı yakar" ve "boğazınız düğümlenir", bunların kaynağı olan acıyı en net hissettiğiniz andır. Yani acının en berbat anı ağlamaktır ama ağlamanız bittiğinde, en berbat kısım da bitmiş olur ve böylece kendinizi daha iyi hissedersiniz. Tabii ki yine de ağlamak güzel bir şey değil, alışkanlık ya da hobi haline getirilmemeli yani... Ama ortada acı varsa ondan kurtulmanın en iyi yolu bu. Sisin dağılması için yağmur yağması gerekir.



Bu şarkıyı ilk duyduğumda amaçladığı gibi rahatlamamı sağlamamış, aksine, durup dururken kendimi huzursuz hissettirmişti. Çünkü onu dinlediğim sırada yukarıda anlattıklarımı keşfetmemiştim daha, tek yaptığım hissettiklerimden kaçmaktı. Şimdi anlamını kavramışken şarkıdan keyif alabiliyorum artık. "Take a moment, remind yourself to/ Take a moment and find yourself/ Take a moment and ask yourself/If this how we fall apart?"  

Not: Demolition adlı müthiş bir film var konuyla ilgili, izleyebilirsiniz.