17 Aralık 2012 Pazartesi

Tekbencilik Kanunu (N'aber İnsanlar?!)

Selamlar, bugün Alice Tarihi'nde bir ilki gerçekleştirip, direk konuya gireceğim: DEATH NOTE SEN NASIL BİR SERİSİN?!
"Death Note sevgim depreşti ^^" gibi bir laf etmeyeceğim, çünkü Death Note sevgisi depreşmez, o hep oradadır. Ancak bazen öyle bir raddeye gelir ki, Death Note ile yatar, Death Note ile kalkar hale gelirsin. İşte son günlerde öyle bir duruma düşmüştüm. Zira durmadan L no nakamas dinliyor (ki bir dakika bile sürmeyen o melodiyi sırf adında L geçiyor diye sevdiğim çok belli), rüyalarımda Mello ile Wonderland'de tavşanları patlatıyor, Kira'yı yakalamanın yollarını arıyordum. Sonra bugün nihayet fırsatını buldum ve nihayet rast gele bir Death Note bölümünü açıp izledim. God... Thanks.
Allahım.... L'in tatlı yiyişi... O müzikler... L'in aksanı... Silahların çekilişi... L'in oturuşu... Elma... L'in duruşu... Otel odaları... L'in eli... Yazma hışırtısı... L'in parmakları... Ligth'ın odası... Ve L!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!
Nasıl özlemişim ANLATAMAM. Yaniii... Bu aynı anda hem tüm günü dışarıda geçirdikten sonra eve dönmek, hem soğuk bir günün ardından sıcak bir duş almak, hem Azkaban Tutsağı'nı izlemek, hem sınav haftası bittikten sonra yağmur yağarken evde yeni alınan bir kitabı ya da yeni Hellsing cildini okumak, hem eski bir dosttan güzel bir mesaj almak, hem yeni bir görev çıkması, hem yeni bir hikayeye başlamak, hem yağmurda aç, susuz, yorgun ve yalnız şekilde kalmışken kurtarılmak, hem yeni maceralar yaşamak gibi. Yani yani, dünyanın en güzel hissi. Aaahhh.... İş Death Note'a gelince, ben bile kendimi nasıl ifade edeceğimi bilemi yorum. admire2 onion head
*Öhöm* (Toparla kendini Alisse! Unuttun mu? Bu sefer doğru düzgün bir yazı yazacağım!) Bazen düşünüyorum da, Death Note'u neden bu kadar çok seviyorum acaba? Sonra da diyorum ki: Çünkü L. bled1 soğan başı Heheheh... Ama! (*öhöm* evet, ciddileşelim lütfen) Ondan da başka, sanırım sebebi, Death Note'un insanın direk adalet duygusuna saldırması. (Ve boş gezegenin boş kalfası benim de böyle şeylerden konuşmaktan başka işim olmaması...) Yani insanların çoğu, onlara "iyilik mi kötülük mü" gibi bir şey soracak olursak eminim ki çoğu "iyiliği" tercih edecektir. Fakat, "başkalarına kötülük yapan insanları öldürmek doğru mudur?" gibi bir şey soracak olursak, iş değişir. Bu sefer iyilik ve kötülük diye ayrılan iki grup, kendi aralarında hizipleşmeye başlarlar. Kimisi "doğru" olduğunu, sonuçta onların "kötü" olduklarını ve dünyanın suçlardan arınmış bir şekilde daha iyi bir yer olacağını söyleyecektir. Kimisi ise yanlış olduğunu, ne olursa olsun insanların zalimce öldürülmemeleri gerektiğini savunacaktır. Ve elbette, "suçunun ne olduğuna bağlı" diyen, sinir bozucu kararsız izleyiciler... "Öldürmek yetmez, şu şu şu gibilerine işkence etsek azdır" diyenleri saymıyorum bile.
Bu arada, eğer inanmıyorsanız hemen şimdi ask.fm'den akış'a girip bizzat kendiniz söylediklerimi test edebilirsiniz. Yalan dolan şeyler yazmıyoruz burada!!!
Öhöm, işin Death Note kısmına geri dönecek olursak, aslında Death Note'un ilk bölümünden son bölümüne kadar bize sorduğu soru, bir başka deyişle "animenin üzerine kurulu olduğu tema" tarih boyunca hep tartışılmış bir konu: İdam. Yani aslında anime bu kadar basit bir temele dayalı olmasına rağmen, öyle güçlü bir konusu var ki en basit zihinleri bile bir an olsun durup "Bu Light denen çocuğun yaptığı şey doğru mu? İnsanlar kanunen suçlu oldukları için öldürmeyi hak ediyorlar mı?" diye düşünmeye teşvik ediyor. En azından ben, taraf tutmasa bile bu konuda belirli bir fikri olmayan bir Death Note izleyicisi/okuyucusuyla hiç karşılaşmadım. 
Benim şahsi fikrime gelecek olursak... Ben iyilik ve kötülüğe inanmam. Şimdi uzun uzadıya bundan bahsedecek değilim ama bence insanları kendi doğruları ve kendi yanlışları vardır. Benim doğru ve yanlış anlayışıma göreyse, Light, hayır, Kira'nın yaptığı yanlış. Böyle düşünmek için kendimce türlü türlü nedenlerim var; örneğin yaptığı bana demokratik gelmiyor, benim fikrimce insanlara nasıl yaşamaları gerektiğini söylemek zorbalıktan başka bir şey değil ve inandığın şey uğruna bile olsa (ki zaten "inandığın şey için savaş" felsefesini de umursamam ben) arkadaşlarınla ailene ihanet etmek (hele o arkadaş L olmasını da geçtim, sana "benim ilk ve tek arkadaşım" dediyse) benim gözümde en aşağılık davranış biçimidir vb. vs... Buna benzer kendimce türlü türlü nedenlerim var işte. Ama anlıyor musunuz, mesele de bu ! Bunlar sadece benim fikirlerim!! İyisi mi gelin de size biraz TEKBENCİLİKden bahsedeyim:
Zaten birçoğunuz duymuştur ve anlamını az biraz biliyordur ama bilmeyenler için özet geçmek gerekirse; tekbencilik kısaca şudur: "Bu dünyada sadece ben varım. Diğer insanlar sadece benim yar... Ah, bu klasik salak tanımı geçiyorum. Tekbenciliği anlatmak çok zordur ama şöyle diyeyim, mesela küçükken hiç sadece kendinizin gerçek, diğer insanlarınsa birer illüzyon olduğunu, kısaca tam anlamıyla "dünyanın sizin etrafınızda döndüğünü" düşündüğünüz oldu mu? Bu bir çeşit tekbenciliktir işte, tekbencilik az biraz buna benzer. Ama kesinlikle bu değildir.Tekbencilik felsefesini esas alan kişiler, sadece kendi düşüncelerini "esas" alır, diğer düşüncelerin doğruluğunu kendi düşüncelerinin yakınlığına göre kabul ederler. Bana kalırsa, tekbencilik, tüm insanların alt zihinlerine kazınmış bir... İçgüdüdür. Evet, biraz delice gelebilir ama aynen böyle düşünüyorum. Ve -yine benim teorimce- özellikle ergenlik döneminde kendisini fena halde göstermeye başlar.
*kendisinin de böyle olduğunu keşfeden arkadaşların şoklarını atmaları için beklediğimiz birkaç saniyelik ara*
Ben hep (tamam, hep olmasa da en azından büyük kısmında) Light'ın animenin sonunda ne yaptığını anlayacağını ve dünyadan büyük bir pişmanlıkla göç edeceğini sanmıştım. Ama yine "ben Tanrıyım!!!" diyerek gittiğini izlediğimde de kesinlikle şaşırmadım. O zamanlar tekbencilik ne demek bilmiyordum, hatta ben de diğer pek çok insan gibi, yaptığımız şeyler ve düşüncelerimizin doğru ve yanlış olarak ikiye ayrıldığını, doğru ve yanlışın kesin tanımları olduğunu düşünürdüm. Ardından zamanla "Doğru ve yanlış ne ki? Neye göre doğru, neye göre yanlış?" düşüncesine kapıldım. Sonra da kimsenin ne doğru ne yanlış bilemeyeceğini, Kira'nın yönteminin de tam olarak  bu yüzden yanlış olduğunu anladım. Ama o zaman da tekbencilik nedir bilmiyordum.
Solipsizm, tekbencilik ya da kuramsal bencillik denen şeyi yine Death Note'un meşhur soundtrack'i "Law Of Solipsism" sayesinde öğrendim. "Solipsizm" kelimesini araştırırken de karşıma kelimenin Türkçe karşılığıyla "tekbencilik" çıktı ve işte o zaman tam anlamıyla beynimden vurulmuşa döndüm. Zira benim tam tersini düşündüğüm, Light'ın felsefesi, Kira'nın kanunu buydu işte, "Tekbencilik Kanunu"!!! Şimdi durmadan Law Of Solipsism'i dinliyorum, bir seriye bu kadar giden başka bir soundtrack olamazdı.
Ayrıca, şunu da paylaşmadan geçemeyeceğim:
Ben gerçekten tekbenciliğin yanlış olduğunu düşünüyorum. Evet, ben de çoğunlukla insanların aptal ve yalnızca kendilerinden daha "güçlü" olanlar tarafından kullanıldıklarını düşünürüm. Bana göre de onlar sadece günden güne hayatlarını boşa harcayan, yapabilecekleri herhangi salakça bir şeyin bu dünyada iz bırakabileceğine gerçekten inanan, saf ve güçsüz olmalarına rağmen öyle değilmiş gibi davranan yoldan çıkmış yaratıklardır. Ve elbette ben de içimde bazen dayanılmaz bir öldürme ve her şeyi yeniden yaratma arzusu duyarım. Fakat ben bile, bunun sadece ergenlikten kaynaklandığını anlayamayacak kadar düşüncesiz değilim.
Bence insan, eğer sonunda gerçekten aklıselim biri olmak istiyorsa, ona ne kadar ters gelse de, tüm bakış açılarını denemeli ve anlamaya çalışmalıdır. Ancak bu şekilde, insandan daha yüce bir şey haline gelinebilir. Bize öğretilen budur.
Bunu koymadan GEÇEMEZDİM.  
Ayrıca, ben hemen hemen tüm insanlar gibi bir zamanlar sadece kendi görüşlerimi bildiğim / sadece kendi görüşlerime inandığım için tekbenciliğin nasıl bir şey olduğunu biliyorum. Tam anlamıyla canavarca bir şey. Çünkü bir kez her konuda haklı olduğunu ve her şeyin senden ibaret olduğunu düşünmeye başlarsan, bunun bir sonu yoktur. Zamanla diğer insanlardan da uzaklaşmaya başlar, içinde sevgi ve diğer duygulara dair tek bir şey bile kalmaz, insanlıktan çıkarsın. Ondan sonra da o çok "engin" zekanın hiçbir önemi kalmaz, çünkü kendi düşüncelerinin doğruluğuna öyle bir saplanıp kalırsın ki hiçbir ilerleme kaybedemez, durduğun noktada kalakalırsın. Ve en sonunda, nasıl bir çukura düştüğünü anladığında -eğer anlayabilirsen tabii- kendini öyle bir yalnızlığın içinde bulursun ki kavanoza girmiş sinek gibi, çırpınıp durmana rağmen her şey için geçtir. Kurtulamazsın.
Bunları biliyorum, çünkü ben de yaşadım. Yani en azından bir kısmını. Beni kurtaran, hep bahsettiğim en yakın dostum Phaldor olmasaydı, ben de zihnimi asla açamazdım.
Elbette şu da var: Dediğim gibi tüm insanlar zaman zaman böyle düşünürler ama bizi canavarlıktan ayıran da budur zaten. Bizler düşünür, yorumlar ve hissederiz. Bu yüzden bize beyin ve kalp gibi muhteşem şey bahşedilmiştir. Üstelik burada beyin ve kalp derken vücudumuzu hafıza merkezini içinde bulundurup diğer organlara komutlar gönderen ve dört odacıktan oluşup hayatta kalmamızı sağlayan o iki organdan bahsetmiyorum.
Oh be. Şöyle uuupuzuuun ve adam gibi bir yazı yazmayalı ne kadar uzun zaman olmuş böyle. Sanırım biraz "cürretkar" bir yazı oldu ama kesinlikle silmeyeceğim. Gerçekten rahatladım. Son zamanlarda biraz insanların tepkisini çekmeyecek şekilde davranmaya başlamıştım çünkü. İyi oldu bu. Eğer biri seni, sırf ona gösterdiğin şey kişi yüzünden seviyorsa, o sevginin anlamı olmaz zaten.
Okul ve sosyal hayat gerçekten kötü gidiyor. Yalnız yaşamaktan bu kadar hoşlanan tek çocuk ben olmalıyım. Zaten nasıl arkadaş olduğumuzu anlamadığım sınıf arkadaşlarımdan giderek daha çok sıkılıyordum, üzerine bir de yıllık ve yılsonu balosu ekledi. Haydi yıllık neyse, şirin şirin şeyler karayıp geçeceğim alt tarafı ama yılsonu balosu için kendimize mutlaka bir eş bulmamız gerekiyormuş, yoksa öğretmen sınıftan rastgele birini eşleştiriyormuş sizinle. Haberi ilk duyduğumda gerçekten sinir krizi geçirdim ama faydası olmadı. Şimdiyse kara kara kiminle gideceğimi düşünmekteyim. Teklif edeceğim erkek olan tüm arkadaşlarım benimle dalga geçer (hem de balo karşı yakada yapılacağı için gelemezler). Aslında karşıda oturan ve dalga geçmeyecek iki tane erkek arkadaşım var ama biri bana küs gibi bir şey (zaten sıkıldım ondan da, bir "ne diyorsun sen, umurumda bile değilsin ki" diyor sonra da "benden sıkıldığın için böyleyiz di mi?" diye mallanıp duruyor) diğeri ise son zamanlarda bir soğuk davranmaya başladı, böyle afra tafralar falan... Uff ne yapacağım ben? Baloya gitmesem olmaz, bunu dile getirdiğim gibi sınıf arkadaşlarım ve ailem üzerime atladılar zaten, kaçarsam ellerinden kurtulamam. Neyse, buluruz bir şeyler.
Zaten gitmezsem gerçekten olmaz, çünkü... Yani M, G ve B değil ama Yi ve Ya (ne yapayım, baş harfleri aynı -_-") hiçbir nedeni olmaksızın bana gerçekten değer veriyorlar gibi bir şey. Ve ben... Hayır, onları sevmiyorum ama... Yani... Zaten bu yüzden vicdan azabı çekiyorum, bir de baloya gitmemezlik edersem... Biraz kızıp sonra eğlencelerine bakarlar doğal olarak ama... Yine de... Onlar tek arkadaşlarım gibi... Hem de biri sınıfın en güzel, diğeri de en komik kızı olmasına rağmen... Biraz karışık.*vicdan azaplı bir şeyler* (M en yetenekli, G ile B ise en çalışkanları... "Nasıl arkadaş olduğumuzu anlamadığım arkadaşlarım" derken neden bahsettiğimi çakmışsınızdır. -_-")
Bir de son günlerde kendimi çok duygusuz hissediyorum. Nasıl desem? Normalde sevinçten ya da üzüntüden deliye döneceğim, hüzünleneceğim, şaşıracağım, hayal kırıklığı duyacağım hiçbir şeye tepki göstermiyorum. Yani normal insanlar için ergenliğe girince bu doğal olabilir ama burada BENden söz ediyoruz. Yani BENden. Alice the... Tamam, anladınız. -_-" Biraz üzül, ağla, bir şeyler hisset be çocuk. Sadece Death Note'a hala aynı tepkiyi gösterebiliyorum, o kadar işte. (Hep diyorum, yine diyeceğim: Death Note hiçbir şeye benzemiyor.)
Ama güzel haber! İki yeni hikayeye başladım ~ lalala! Yani hikaye derken kitaba. Kitap yazmayı daha çok seviyorum, çünkü hikayeler gibi kısacık değiller, insan daha uzun süre uğraştığı için karakterlere daha çok ısınıyor, ailesi, gerçek yaşamı oradaymış gibi oluyor. Hiç bitirememem ayrı konu.
Ayrıca hiç arkadaşım olmayan -tabii ki- dershane işe yarıyormuş, notlarım iyi gidiyor - matematik sınavından 71 aldım, (hem de denklemli sınav!!!) diğerlerinden de 80'in altında olan yok. Bu yüzden biraz daha çok bilgisayara falan girebiliyorum ama önümüzdeki 11 günün ardından (o da evde yalnız olacağım için) uzun bir süre (bu sefer gerçekten uzun -_-") girmeyeceğim. Neden diye soracak olursanız...Dersler yüzünden mi? Hayır. Bilgisayarım mı alınacak? Yine hayır. Sadece sürekli nerede olduğumun (bilgisayar başında) bilinmesinden sıkıldım. Ben de biraz merak edilmek istiyorum - internet hayaletleri tarafından, evet.  -___-" Yani ne bileyim? Sürekli ya buradayım ya da ask.fm'de. Biraz gizem iyidir. u_u
Bugün okula gitmedim, çünkü NASA: A Human Adventure gezisi vardı ve Cuma günü kağıdımı getirmeyi unutmuşum. Aslında fazla üzülmedim, evde kalmak daha iyi. Çok güzel yağmur yağıyor şimdi.
Gitmeden Near'ın şu sözünü paylaşmadan da geçemeyeceğim:
"Sen yalnızca bir seri katilsin. Bu defterse tarihin en acımasız cinayet silahı.
Eğer normal bir insan olsaydın, merakından defteri bir kez olsun kullanmış olsan bile, defter yüzünden olanlar karşısında şaşırır, korkar, pişmanlık duyar onu bir daha asla kullanmazdın.
Özetle... Çıkarları, ihtirasları için defteri kullanıp, insanları öldürebilecek kişileri anlayabilirim ve böyle yapacak çok fazla insan var. Sen Şinigami ve defterin gücü karşısında yenik düşmüş... Tanrı olabileceği sanrısına kapılmış... Çılgın bir seri katilsin. Bundan ibaretsin. Başka hiçbir şey değilsin."
"Near... Hatalı olan sensin. Artık, adalet benim."
"Belki de haklısındır. Neyin doğru, neyin yanlış, neyin adalet, neyin kötülük olduğunu kimse bilemez. Fakat bir Tanrı varsa, bir öğretisi varsa bile, ben oturur düşünür... Bunun doğru olup olmadığına bakarım.
Ben de senin gibiyim. Doğru olduğuna inandığım şeylerin adalet olduğuna inanırım.
Sen asla Tanrı falan değilsin. Senin tüm insanlara nasıl yaşamaları gerektiğini göstermen, insanların da o doğrultuda yaşamaları ne barış ne de adalet. Ben böyle düşünüyorum. Dahası, Tanrı olduğuna inanarak önüne çıkan herkesi öldürmek benim için mutlak kötülüktür."
Ve şunu da söylemeliyim ki Death Note serisindeki adalet anlayışı en çok gelişmiş kişi Soichiro Yagami'dir, yani şef Yagami. L Kira'yı desteklemiyor gibi görünüyor ama sonuçta o sadece işini yapıyor, onun da Near gibi düşünüyor olması kuvvetle muhtemel olmakla birlikte, kesin değil. Zaten ne kadar büyük bir L hayranı olsam da, onu hiçbir zaman adalet olarak kabul etmedim. Dediğim gibi, ben temel olarak bir kişinin adalet olabileceğini sanmıyorum.

Başlıktaki göndermeyi anlayanlara kocaman... Yok. Sarıl... Olmaz. Rahat bırakıyorum onları. (en büyük hediye)



2 Aralık 2012 Pazar

Sarı Taşlı Yol

Emimim aranızdan bazıları şu Marvel'ın Oz Büyücüsü çizgi romanını şurada burada görmüştür. Ben ilk kez bahsettiğim çizgi roman dükkanında görmüştüm, oradaki adamlar çizgi romanın çok güzel olduğunu söylemişlerdi ama alıp almamak konusunda kararsızdım. Sonra Kültür Mafyası dergisinde hakkında bir yazı okudum, orada da çizgi romanın güzel olduğu yazınca  ertesi gün gidip aldım. Ve iyi ki almışım diyorum kendime, çünkü okuduğum en iyi çizgi romanlardan biriydi. Eh, haliyle burada bahsetmesem de olmazdı şimdi. ^^
Aniden çıkan bir hortumla evi Kansas'tan kopup Oz Diyarı'na konan ve Doğu'nun Kötü Cadısı'nı öldüren Dorothy, köpeği Toto ve sonradan onlara katılan Korkuluk, Teneke Adam ve Korkak Aslan'ın hikayesini az biraz biliyordum ama Oz Büyücüsü kitabını hiç okumamıştım. Bu yüzden, mesela Hansel ve Gretel gibi, basit bir çocuk hikayesi olduğunu sanıyordum (basit dediysem lafın gelişi, tüm Grimm hikayeleri mükemmel ve göründüklerinden çok daha karmaşıktır) ama size şu kadarını söyleyeyim, benim yeni Alice Harikalar Diyarında'm. Evet, hikayeyi bu kadar sevdim. (Gerçi gerçek kitabı okumadığım için, önsöz ya da "yapım aşaması" kısımlarında böyle bir şeyden bahsedilmemesine rağmen, çizgi romana asıl kitaptan farklı olarak ekleme ya da değişiklikler yapılıp yapılmadığını bilmiyorum. ._.) Şimdi gelelim çizgi romana.
Önce çizimlerden başlamak istiyorum. Çizimler gerçekten MUHTEŞEMdi. Hani "görsel şölen" derler ya, aynen öyleydi. (Marvel yine çok iyi iş çıkarmış. >-<) Bazı yerlerin taslak/karalama gibi görünmesini çok sevdim ama en çok sevdiğim şey karakterlerden de ziyade arka planlar oldu. Renkler öyle müthiş kullanılmış, o gökyüzü, o deniz, o kırlar öyle güzel çizilmiş ki anlatamam. Yani normalde yazılarını okumam birkaç saniyeyi alacak sayfayı, çizimler yüzünden 5 dakikada falan okudum diyeyim, yeter herhal.
Karakterlere gelecek olursak, çizgi romanın çizeri Skottie Young, "eskiz defteri" kısmında Dorothy için "O bu hikayenin ruhu. Eğer sayfa üzerinde Dorothy'ye iki saniye baktığınızda sizi onu sevmeye ikna edemezsem bu işi almamalıydım" demiş. Gerçekten, karakter sadece küçük bir kız olduğu için okuyucunun ona ısınmasını sağlayan kendine özgü özellikleri yok ama tasarımı öyle şirin ki, ona ısınmadan edemiyorsunuz. Onion Icons (Hele güldüğü zaman çizgi romanın içine girip yanaklarını koparasıca sıkasım gelmişti.) ("Koparasıca sıkasım" nasıl bir ifadedir bu arada?)
Korkak Aslan'ın ise yuvarlak hatlarla çizilmiş olması gerçekten iyi olmuş, eğer klasik asil bir aslan gibi çizilseydi o "korkak" havası verilemezdi. Açıkçası ben o pofuduk görünümü dışında Korkak Aslan'dan pek hoşlanmadım. Hikayede bayağ işe yarıyordu tabii ama her şeyden korkup, kükremesiyle herkesi korkutması hoşuma gitmedi nedense. O yüzden onun hakkında pek bir şey diyemem.
Teneke adam benim en sevdiğim 2. karakter oldu. İlk başta iri yarı, Alphonse gibi bir şey olması tasarlanmış ama öyle olsaydı onu böyle sevemezdim sanırım. Bence hikayenin yazarı Frank L. Baum'a benzetilmesi hoş olmuş, hem de ona klasik "huysuz dede" imajı vermiş. Aslında, -bir kalbi olmamasına rağmen- çok iyi kalpli ve duyarlı biri olduğu için de, bu imaj müthiş durmuş.
Ama Korkuluk kesinlikle açık ara favori karakterim. Bence o, Oz Büyücüsü'nün şapkacısı gibi bir şey. Eğilip bükülen samandan bedeni, eldivenleri, mavi tüniği ve aynı renk uzun korkuluk şapkasıyla, tasarımı o sevimli, iyi yürekli ve cesur karakterine cuk diye oturmuş. Aslında nesini bu kadar sevdiğimi tam olarak bilmiyorum, diğer karakterler de en az onun kadar cesur ve iyi kalplilerdi ama eğer sarı taşlı yolu takip etmemi gerektiren tehlikeli bir yolu geçmek için bir yoldaş seçecek olsaydım kesinlikle onu seçerdim.
Yan karakterlere geçecek olursak; Kuzeyin İyi Cadısı'nı sevmedim (hikaye boyunca "ne zaman çıkıp da Dorothy ve arkadaşlarına bir kötülük yapacak?" diye düşünmemi sağlayan bir tipi vardı), Batının Kötü Cadısı ve Oz Büyücüsü'nün tiplemeleri iyiydi, Güneyin İyi Cadısı zaten hoştu. Kanatlı Maymunlar ve Toto'da ise yazar ve çizerin kattığı bir şey yoktu, yine aynı fesli, sevimsiz maymunlar ve küçük, kara Toto.
Ve son ayrıntılara gelecek olursak, hikayenin yazım dili çok iyiydi. Her kareyi kitap okur gibi, heyecanla okudum. "Bu benim savaşım. Arkamda durun ki size zarar gelmesin."  Özelliklere o kısımlara BAYILDIM. Aslında, Oz Büyücüsü'nün kitabını da okumayı istememin en büyük sebebi o kısım, çünkü gerçekten de böyle bir çocuk romanında Teneke Adam'ın kurtları kesip biçtiği ve Korkuluk'un kargaları boğduğu bir bölüm olup olmadığını merak ediyorum. Gerçi büyük olasılıkla yoktur, sonuçta bu Marvel. Sadece aksiyon kısmını güçlendirmek için katılmış bir sahne de olabilir. Yine de ne süper sahneydi be! (Arka planların gücü adına!)
Hikayede eksik bulduğum tek şey komediydi. Özellikle Korkuluk üzerinden biraz daha komedi öğesi katılsaydı, sahiden kusursuz olurdu diye düşünüyorum. Ama sonuçta bu tür bir çocuk masalının komediye o kadar da çok ihtiyacı olmaz, yani eksikliğini çekmedim, sadece olsaydı iyi olabilirdi diyorum. ._.
Bir de yetişkinlerin "çocuk masalı" deyip geçtiği ve çocukların sadece masal diye okudukları Oz Büyücüsü, Alice Harikalar Diyarında ve Peter Pan gibi kitapların aslında günümüzdeki pek çok "klasik" ve "okunması gereken" romandan çok daha kaliteli ve düşündürücü olduğunu fark ettim. Mesele, bu hikayelerdeki derinliği kavrayabilmekte yatıyor. Oz Büyücüsü akıl, iyilik ve başka pek çok şey hakkında pek çok önemli mesaj içeriyor. Hem de bunların hepsi son derece sürükleyici bir hikayenin içinde! Bay Baum, Bay Charles ve Bay Barrie gibi insanlara, bizleri gerçekliğin sıradanlığından biraz olsun koparmayı başaran öyküleri için çok çok teşekkür etmek istiyorum. Küçük Dorothy, Alice ve Peter Pan olmasaydı ne yapardık? Nam-ı diğer Çılgın Şapkacı, Korkuluk ve Kaptan Hook'u da unutmamalıyız tabii.
Ben de durmadan kitap önerip duruyorum, önce Rüzgarın Adı, sonra Tanrı Daima Tedbil-i Kıyafet Gezer, şimdi de bu... Ama ne yapayım!? Arkadaşlarım arasında kitap okumayı seven çok az kişi var (zaten sevenlerle de konuşacak bir şey nadiren oluyor) ve ben de okuduğum kitaplarla ilgili şeyleri bir yere dökmeliyim, değil mi? Siz Gölge Hırsızı'ndan bahsetmeye başlamadığıma dua edin. Gerçi onu pek sevmedim, zaten aşk romanlarından hoşlanmam, bir de üzerine kitabı en az aşk kitabı havamda olduğum zamanda okumaya başlamam ve o güzel konunun heba edilişi eklenince.. Ama başladığım kitapları yarım bırakmaktan hiç hoşlanmam ve her ne kadar konu giderek daha da çok heba edilse de, itiraf etmeliyim ki yazım dili çok akıcı. >_< Aslında niyetim bir ara kitapçıda görüp birkaç sayfasını okuduğum ve "Sınırın Güneyinde Güneşin Batısında" romanını almaktı ama o gün yanımda para yoktu ve ertesi gün gittiğimde kalmamıştı!!! Ben de Gölge Hırsızı'nı aldım işte. Almak için o kitabı seçmemin nedeni ise, yazın evinde falan kaldığımızdan bahsettiğim annemin arkadaşının oğlunda görüp o zamandan beri merak ediyor olmamdı. Aslında o sırada okuyabilirdim ama o zaman kitap bana sanki her tarafından sonsuz bir hüzün akıyor gibi gelmişti. Şimdi öyle gelmiyor, kitap normal ve merak etmeme değer bir şey yokmuş (hala sanki çok da ihtiyacım varmış gibi biraz hüzünlü de kapağından hüzün akmıyor en azından).
Her neyse. Bu arada bu, uzun zaman için son yazım sanırım. Zaten kimse yazı mazı yazmıyor, ask.fm'de çok durgun... (Sınav haftanız mı?) Belki olur da birileri yazarsa yorum atmaya vaktim olur diye umuyorum. Derslerime gerçekten çok çalışmam gerekiyor. Hani eskiden de iyi bir lise aslanın ağzındaydı ama şimdi boğazında (üstelik bunu bizim kendi öğretmenlerimiz söylüyor). Diyelim 5 yanlış yaptın, direk eleniyorsun. Diğer çocuklar için çok sorun değil, onların hepsinin aileleri zengin ama benim sadece annem var ve şu sıralar heyheyleri biraz fazla üzerinde olsa da, onun için çabalamam gerekiyor. Ve bu, benim gibi bir fındık beyinli için gece gündüz çalışmayı gerektiriyor. Şimdi dershaneden yeni döndüm (bu yazıyı yazmaya başlayalı oluyor zaten),  Cuma günkü matematik sınavı için çalışmaya başlayacağım ve bu sınavda çarpanlara ayırma vs. çıkacak. Kareköklerin çıktığı geçen sınavdan 56 aldığımı düşünürsek... Telefondan yorumlara bakabilirim, uykusuzluk için önerileriniz varsa lütfen yazın.
Son olarak, size bir soru: İkisinden birini seçmek zorunda kalsaydınız, kalbi mi seçerdiniz yoksa aklı mı?

24 Kasım 2012 Cumartesi

Kitap Fuarı

Bugün dershaneye gitmeden önce akbilimi yanıma almayı unutmuşum, eve gelebilmiş olmama hala şaşırıyorum. Neyse  neyse(^^), geldiğime göre buradayım ve başlıyorum:

Imm, açık konuşmak gerekirse benim kitap fuarına gitme amacım, ucuz kitap almaktan ziyade (zaten -az sonra da değineceğim gibi- fuarda bile ucuz değildi kitaplar) farklı yayınevlerinin birçok kitabını bir arada görebilmekti. Bir de daha önce hiç fuara gitmediğim için nasıl bir şey olduğunu merak ediyordum. Gerçekten güzel bir şeymiş. Daha önce hiç gidememiştim, çünkü fuar Beylikdüzü'nde yapılıyor ve daha önce orası çoook uzaktı- oysa şimdi babam oraya yakın bir yerde yaşadığı için rahatça gidebildim. Seneye de gitmeye çalışacağım - ama bu sefer daha çok parayla. ^^D 

Arabadayken fuara giriş anımı hep şöyle hayal etmiştim: Fuarın kapısından içeri giriyor ve birçok yayınevinin standındaki o yüzlerce kitabı görüp nefesim kesiliyor, mutluluktan başım dönmeye başlıyordu. Oysa hiçte öyle olmadı, çünkü yanlışlıkla sanat fuarından girmişiz. -_-" Ve babam -sanki sanattan çok anlar ve resimleri çok severmiş gibi- kızı o kadar heyecanlıyken ve 2 haftadır o günü beklemişken bile biraz sanat fuarına bakmakta ısrar ettiği için bir süre orada takıldık. Aslında, ben de sanat sergilerini çok severim ama yani oraya kitap fuarı için gelmiştim ve... Anlayın beni!!! 

Sonra kitap fuarının olduğu kısma geçtiğimizde ise, karşımıza çocuk kitapları ile test kitaplarının bulunduğu bölümler çıktı çıka çıka. Neyse ki nereden girdiğimi bile anlamadığım "seyyar kitaplar" bölümünü dolaşırken Pegasus'tur, Can'dır, Metis'tir, İthaki'dir, Dex'tir işte böyle yayınevlerinin bulunduğu yere nihayet varabildim. (4 ve 5. salonlar yani.) Ve o zaman gerçekten de hayallerimdeki "kitap fuarına ilk giriş anı"nı yaşayabildim, çünkü bu salonlar tahmin ettiğimden bile büyük ve kalabalıktı. Şey, aslında hafta içi olduğu için o kadar da kalabalık değildi ama o anda bana öyle geldi. Neyse, bir süre etrafa baktıktan ve beynim olay örgüsünü tekrar oluşturmayı başardıktan sonra "KİTAAAP!!!" diye gördüğüm ilk standa saldırdım. Daha doğrusu saldıracaktım - daha doğrusu saldıracaktım ama araya kalın, yumuşak kollu bir takım taş devri kadınlarıyla bir grup lanet olası "eheheh kitap lan" diye gezen, mal ilkokul öğrencisi girince bunu yapamadım. -_-" *sniff sniff* Acısı hala içimde. T_T *her yere saldırmayı seven kız* Neyse grubun kenara çekilmesini beklediğim birkaç "can sıkıcı" saniyenin ardından benim tek gerçek büyük aşkım, yani kitaplara kavuşabildim. ^^ <3 <3 <3 *kalpler, çiçekler vs. vb -_-"*

Ancak o zaman da babanla kitap fuarına gitmenin kötü bir şey olduğunu keşfettim. Zira "istediğin kitabı ben bedava getirebilirim sana" diyerek Dogan standının neredeyse yanına bile yaklaşamadığım yetmezmiş gibi, diğer yayın evlerinden hangi kitabı almaya çalışsam eleştirdi durdu.Neyse ki, sonra Pegasus Yayınevi'ne geldik ve "baba burada çok oyalanırım bak, sen git bi' sigara iç istersen" deyince rahat bıraktı da biraz kitap bakabildim. Bundan birkaç hafta önce şu meşhur "Duyguların Rengi" (ya da "Help") filmini izlemiştim, fuarda filmin kitabının yazarı (?) Kristin Hannah'nın kitaplarını görünce bir kitabını almak istedim. Ama Duyguların Rengi'nin filmini izlediğim için onun kitabını almak istemedim ve "Ateşböceği Yolu" kitabını aldım. Epey pahalıydı, umarım güzeldir. -_- Onun dışında, Ninja-sama'nın Sapphique ve Muzaffer İzgü'nün Lüplüp Makinesi kitaplarını aldım. Hem de Muzaffer İzgü imzalı!!! Muzaffer İzgü çocukken Christina Nöstlinger ile birlikte benim en sevdiğim çocuk yazarıydı ve hep imzalı bir kitabına sahip olmak istemiştim ama hayatında bırak Muzaffer İzgü'yü, bir kitap açıp okumamış olan kuzenim de onun 2 tane imzalı kitabı varken benim daha önce hiç olmamıştı. Aslında fotoğraf da çektirecektim ama babam yanımda olmadığı için çektiremedim. Olsun, imzalı bir kitabına sahip olmak dün hayal edemeyeceğim bir şeyken bugün gerçek ve bu yüzden çok mutluyum. Yazdığı şey ise, "Hep baharlar yaşa Defne". Ne güzel, değil mi? Zaten onun tabirlerini hep çok severim. Özellikle yemekleri ve doğayı çok güzel anlatır... Şimdi "Yüz Doksan Dokuz Basamak" ile birlikte o kitabı okuyorum. 

Aldığım kitaplar bu kadar. Sizce az kitap mı almışım? Gitmişken daha mı çok almalıydım? Ama inanın bana öyle aman aman indirimler gerçekten yok. Yani insan bir fuara gittiğinde 10 kitap falan almak ister, değil mi? Ama buna imkan yok, çünkü orta kalınlıkta bir kitap en az 20 lira falan. O üç kitap 50 lira tuttu zaten. Bir de oraya babamla gittiğim için..... Aslında suç ben de. Neden babama güvenip yanıma sadece yirmi lira alıyorum ki? Aptalım işte. 

Neyse, aslında o kadar az kitap aldığım için hiç de mutsuz değilim. Bir kere, Muzaffer İzgü'nün imzasını almak, söylediğim gibi beni zaten çoook mutlu etti. Ayrıca -her ne kadar Uykusuz çizerleri orada olmasalar da- Uykusuz standına uğrayıp Fırat bardağı, anahtarlıkları, bir poster ve iki uykusuz cildi alabildiğim için de çok mutluyum. Ee, daha ne olsun ki? (Aslında o ikinci cilt fazla oldu, sadece 6 lira olduğunu öğrenince gözüm dönmüş olacak. -_-" Baba, her zaman cimrilik edersin, o sıra niye etmedin ki!?!?!?) Uykusuz'un poşeti bile güzel. *w**bu metnin yazarı smile'lar ve onları kullanma konusunda çok kötüdür*

Ama fuarda en en en en en çok ne beni mutlu etti / sevinçten deliye döndürdü, biliyor musunuz? Gerekli Şeyler standı ve Naruto, Bleach ile One Piece posterleri. Evet!!! Artık Naruto ve Bleach posterim var!!! *koltuktan kalkıp çığlık atarak havaya zıplar* *bunu gerçekten yaptı* Eee... Neden sadece Naruto ve Bleach diyecek olursanız, çünkü Berserk ve Bleach de aldığım için ona param yetmedi. -_-" Herkes One Piece'ın Naruto'dan daha iyi olduğunu söylüyor ama ben mangasını okuyorum ve açıkçası daha çok seviyorum. İçinde Rukia olan Bleach ise zaten ikisinden de daha güzel. (Gerçi mangasını biraz karıştırdım ve çok hoşuma gitmedi ama olsun, Rukia'nın çizimi aynı olmasa bile karakteri yeter. Rukia <3) Bir de belirtmeliyim ki en çok indirim yapan stand Gerekli Şeyler'inkiydi, teşekkürler Gerekli Şeyler. ^^ Tabii o Death Note figürlerini tek tek satsaydın ya da bari indirim yapsaydın iyiydi!!! -_-" Evet... DEATH NOTE FİGÜRLERİ VARDI VE BEN ALMADIM!!! Almadım... almadım... alma... *yankı yapar* Ama o an babama zaten 150 lira harcatmıştım ve adamın cebinde sadece 100 lira kalmıştı. Eğer annem olsaydı elbette kendimi yerlere atmak pahasına da olsa o Death Note figürlerini aldırırdım ama babamdan gerçekten çekinirim. Yani ona o kadar para harcattığım için hala vicdan azabı duyuyorum. Ahh bundan gerçekten nefret ediyorum. O benim babam, üstelik geçmişte de olsa bana o kadar çok şey yaptı, bu parayı bir bedel olarak düşünmem ve içimin, aksine rahat etmesi gerekir ama... Her neyse. Sadece aramızdaki ilişki pek iyi değildir ve zaten 150 harcattığım için kendimi çok kötü hissediyordum, bir de o Death Note figürlerini aldıramazdım. Yoksa en büyük Death Note hayranı olarak aldırmalı mıydım? Ama - ama... *Burada yazar hayattaki en temel iki içgüdüsü(Baba'dan çekinmek ve içinde Death Note geçen her şey için delirmek)nün çelişmesi üzerine kalp krizi geçirip ölüyor.* Figür dediysem nendroid değildi, hani şu küçücük, ayrıntıların bile belli olmadığı uyduruk figürler var ya, onlardan... Uhf. Fuarla ilgili vicdanımı sızlatan iki kötü şey bu işte - o Death Note figürleri ve harcattığım gereksiz para :( 

Bir de perşembe günü ertesi gün TÜYAP'a gideceğimi söylediğim için Baran da geldi ve fuarın Gerekli Şeyler gibi standların dahil olduğu bölümünü falan birlikte gezdik. Zavallı çocuk, ben Naruto ve One Piece posterlerine saldırdığım sırada yanımdaydı ve... Şöyle diyeyim, en yakın arkadaşlarım bile ilk birkaç haftadan sonra önceki yazımda bahsettiğim o çizgi roman dükkanına benimle gelmeyi bıraktılar, çünkü ben gerçekten manga falan görünce deliriyorum. Babam yanımda olmadığı için poster ve mangaların parasını o ödedi ve ağzını açıp en ufak kötü bir söz söylemediği gibi ben babam gelince parasını ona ödemeyi teklif edince de zorlamasam reddediyordu. o_o Parayı cebine sokmak zorunda kaldım. O_O Acımasam yeni en yakın sınıf arkadaşım yapardım ama yazık zavallıya, zaten psikolojisi bozulmuştur yeterince Bir de ben neşe kebeleği gibi bir standdan öbürüne uçar, etrafı yıkıp geçerken poşetlerimi taşımasa, hepsini kaybediyordum. Kısaca, buradan Baran'a kocaman teşekkürler!!! 

Çok para harcamış ve aldığım kitaplardan pek tatmin olmamış, bir de sonradan o 2. uykusuz cildini aldığım için kafamı duvarlara vurmuş olsam da, etrafta "kitap kitap kitap! owo" diye hoplayıp zıpladığım kitap fuarı benim için çok eğlenceliydi. Burada hislerimi pek dökemedim (bok gibi döktüm yani), yani yazıyı tekrar okuyunca sürekli "çok mutlu oldum", "beni çok mutlu etti" ve "çok sevinçliydim" deyip durmuşum ama ne yapayım, gerçekten de öyle hissettim dün, çok "mutlu oldum". Keşke bu yazıyı dün, fuardan çıkıp eve gidince yazmış olsaydım (o zaman hislerimi çok güzel dökebilirdim işte) ama eve gidemedik, babamın karısının cafesine (her zamanki gibi) ve onun ardından da da babamın teyzesininin kızınının kızını (?) almaya gittik. Eve döndüğümüzde de saat 11 olmuştu ve yarın erken kalkmamız gerekiyordu. İşte bu yüzden..... Neyse, herkese güzel yorumları için teşekkürler. Dönüşte onları okudum, mutluluğumun bir sebebi de oydu. O değil de ben böyle hissetmeyeli ne kadar olmuş... Hatta önce algılayamadım falan,"sadece bir kitap fuarı ve güzel yorumlar yüzünden böyle hissedilir mi?" diye düşündüm ama demek ki hissediliyormuş. Kitaplar ya da nazik dostlar gibi küçük şeyler yüzünden de mutlu olmak diye bir şey varmış. *sigh* Bunalımlı halimden hoşlananlardan özür dilerim... 

Şimdi gidip posterleri asacağım, kitapları yerleştireceğim falan. Allah'ım... NARUTO VE BLEACH POSTERİM VAR!!! EVVET EVET EVVEEET!!!!! 
...
Ama o Uykusuz cildi... Yaa... Ama... *kafasını duvara vurur vurur vurur* İşte, Alice The Baka'nın mutluluğu bu kadar sürüyor. -_-" 
... 
Yazıyı güncellemeliyim. 


21 Kasım 2012 Çarşamba

Bir Psikoloji Kitabındaki Teorileri Yalan Çıkarıyorum (Alice The Baka'nın Dönüşü)

Ya... Bunu söylediğimde cidden döveceksiniz  beni (hem de öyle pis döveceksiniz ki yediğim sanal dayak bugüne dek yediğim tüm gerçek dayaklardan daha çok yanımı yakacak muhtemelen) ama...
Depresifhalimiatlatıpeskifevritavırlarımadönmeyibaşardımartıktekrartümasosyalliğimlebaşımagelensalaksaçmaolaylarakıçımlagülebiliyorumgeçenyazıyüzündençoksorrytmmbys.
Ah. AHHHHH!!! Tamam, yeter. Bir daha öyle mal mal mallanmayacağım, (?) söz. (VURMAYIN OĞLUM!!! Zaten eski tiki-zorba sekizinci sınıflardan yeni kurtuldum. :((( )
Yazmak benim için uyuşturucuyu geçtim, ilaç ya valla bak. Sadece iki ay yazmadım, düşmediğim ruh hali kalmadı. Önce cyborg oldum, sonra yüzyıllık yalnızlık omuzlarıma çöktü falan. O değil de, ciddi ciddi bir gözlemciye dönüşüyordum az kalsın ki tövbe tövbe hatırlamak bile istemiyorum. Şimdi, -bu sefer sahiden- sevgili bloguma söz veriyorum ki bir aydan daha uzun süre yazmamazlık etmeyeceğim. (Ayrıca siz de şöyle uzun bir yazı yazsanız fena olmaz ha... Tamam, parantez içlerini yazan rahatsız edici benlik olarak çenemi kapıyorum.) Ya bir insan bilmem ne kadar zaman boyunca hiçbir şey -HİÇBİR ŞEY!- yazamaz ve sonunda neredeyse onu ele geçirmek üzere olan şapşal shoujo manga kızı iblisini yenmeyi başarıp tek bir yazı yayınlıyorum ve ertesi gün BOOM!!! Bir de bakıyorum ki düzelmişim - yani düzelmişim derken... Hep kendime deli meli derim ya? Size çok gizli bir sır vereceğim -ekrana yaklaşın-, aslında değilimdir! Sadece biraz garip biriyimdir, hepsi o. Ama geçen yazım ve ondan önce yazdığım son yazı arasında geçen zaman zarfı içerisinde cidden delirmiştim. Şimdi düzeldim. Elbette olanları anlatmayacağım -düzelmiş olsam bile hala bunu hiç istemiyorum- ve mızmızlanmayacağım. (Son mızmızlanma seansı bana yetti)  Sadece... Şöyle adam gibi bir yazı yazmak istiyorum be. (Ben... Adam gibi yazı? Sıçarak gülme efektini nasıl yapıyorduk, bi hatırlatsanıza.) 
Bir de Cuma günü Çanakkale'ye gittik sınıfça, Cumartesi döndük zaten. Orada öyle güzel manzaralar gördüm ki onlarda iyi geldiler bana sanırsam. Hiç abartmıyorum, hayatımda o kadar güzel bir manzara gördüğümü hatırlamıyorum ben. Çok güzeldi ya. Güzel derken sadece manzaraları kast etmiyorum tabii. Yani... Neyse ben geziyi anlatayım direk. (Muhahaha... Amacım başından beri konuyu buraya getirmekti ve başardım! >:) Teheee~) (bakabakabakabakaBAKA!!! *tamam, diğerlerini kontrol eden salak tsundere benlik devreye girdi, sakin olabilirsiniz*)
Okuldan Cuma akşamı saat 24:30 gibi çıktık. Aslında otobüste Y ile oturacaktım ama mal M her zamanki gibi "yaa Y benimle otursun Y benimle otursun" diye tutturunca Y'yi ona bıraktım. (Ya bunu yapacaktım ya da okulda yine başka bir şey için tutturduğunda yaptığım gibi suratına iki tane geçirecektim, ama annesi otobüsteydi ve annemin arkadaşı olduğu için o zevki tadamadım maalesef.) Böylece  etrafımdaki herkes arkadaşlarıyla "helelaylaylom" modunda takılırken ben M malı uyuyana dek bir iki saat Athena'nın İşareti'yle forever alone modunda takıldım. Sonra hoca -sanki çokta uyuyacakmışız gibi- uyuyalım diye ışıkları kapattı ve elimde Athena'nın İşareti'yle g.t gibi kaldım. Derken aklıma telefonum ve nereden gelirdiği belirsiz ama bedava olduğu için zerre umursamadığım internet paketim geldi ve önce Kayıp Rıhtım'a girip beklediğim birinin hikayesi var mı diye baktım (yoktu), ardından da "acaba ne kadar sıçmışım?" diye bloguma girip o yazıyı okudum (O sırada da kafamı cama öyle çok vurdum ki ön koltuklardan şikayet geldi). Sonra Ninja-sama (bu arada klanımızın ağası ask.fm'e geri dönmüş, gözümüz aydın, yehuuu!) ve Ani-chan'ın yorumlarını görüp biraz düzelir gibi oldum, ardından Ninja-sama'nın bloguna girip son yazısını okudum ve o an ultra-bunalımlı gotik-emo benliğim daha fazla dayanamadı zaten, kırıldı direk. (Bu arada evet, Ninja-sama, nedense herkes bunalımda ve benim bunalımım da doğrudan herkesin bunalımıyla bağlantılı aslında.) Seviyorum lan sizi!!! Neyse, saat 4 civarı verilen moladan sonra M malı uyudu da Y yanıma gelebildi. Gerçi pek anlamı olmadı, zira geldiği gibi koluma yaslandı ve uyuduk. Bir ara ben uyanır gibi olduğumda yanımda farklı biri vardı ama rüya sanıp tekrar uyudum. Kahvaltı molasında uyandığımda ise yanımda ondan da başka biri vardı. ಠ_ಠ
Her neyse, yaklaşık bir saat süren kahvaltının ardından tur rehberimizle tanıştık. Size şu kadarını söyleyeyim ki tur rehberimiz müthiş biriydi. Ben hep bize zaten bildiğimiz şeyleri ultra-sıkıcı hale getirerek anlatacak birini beklemiştim ama bu adam gerçekten müthişti. Anlattıklarını unutabileceğimi sanmıyorum. Eğer siz de sınıfça Çanakkale gezisi düzenleyecek olursanız, kesinlikle tavsiye ederim. (Ayrılmadan önce hepimize numarasını verdi.) Yani... Öyle bir anlattı ki resmen içim parçalandı. Hele Seyit Ali'nin öyküsünü dinlerken az daha duygusal bir modumda olsaydım %100 ağlamıştım. Zaten adama sordum, tiyatro oyuncusuymuş. Adam resmen Kurtuluş Savaşı'nı canlandırdı be.
Gezinin bir başka güzel tarafı da "sınıfın magandaları" olarak adlandırdığım gruptan kimsenin gelememiş olmasıydı. Öyle tipleri bilirsiniz, genelde başlarında sınıftaki tüm kızların aşık olduğu bir mal bulunan, kendileri bir boka yaramadıkları gibi bir boklar yapmaya çalışanları da engelleyen ve her zaman en berbat esprileri yapıp "höhehöhehöhe" diye gülen çocuklardan bahsediyorum işte. (Hani hep futbol falan oynarlar ya hani? Hah, hatırladınız di mi?) Gerçi onlar gelse de gelmese de, mala aç kalmadık Allah'a şükür. Zira Seyit Ali heykelinde Seyit Ali'nin tuttuğu merminin üstüne çıkıp fotoğraf çektiren mi ararsın yoksa anıtların önünde makyajını tazeleyen mi? Hepsi vardı. Zaten her ne kadar öyle dua mua okusalar da, kimsenin gerçekten nereleri gezdiklerinin farkında olduklarını sanmıyorum ben. Ya da bu milletin nasıl kazanıldığının... Ben pek milliyetçi bir insan değilimdir açıkçası. Ne bileyim? Kendin seçmediğin bir şeye bağlanmak saçma geliyor bana. Ama o toprakları gezince, bu millet uğruna canlarını feda eden onca askerin öykülerini dinledikçe ilk defa Türk olmakla gerçekten gurur duydum. Benim anlayamadığım, bizlerin nasıl öyle insanların soylarından geldiğimiz. Ben şöyle düşünüyorum, ne kadar cesur, iyi insan varsa savaşta öldü. Bu milletin geleceği için canlarını, çocuklarını, kendi kanlarını feda eden tüm insanların ruhları şad olsun.
Neyse, gezi boyunca genelde solo takıldım ve gezdiğimiz toprakların altında yatan askerleri düşündüm hep. Zaten şu "Çanakkale içinde..." diye başlayan ağıt vardır ya, hani o da aklımdan çıkmadı hiç. Sevdiklerin ve vatanın uğruna kendini feda etmek, ölüm ne kadar basit bir olay gibi görünüyor, değil mi? Halbuki düşünsenize bir... Öleceğinizi bile bile vatanınızı korumak uğruna, sevdikleriniz uğruna cepheye gidiyorsunuz. Aç, susuz ve yaralı bir şekilde günlerce çarpışıyorsunuz. Her yerde arkadaşlarınızın cesetleri, kan kokusu... Ölümü beklemek. Cesur bir insan olduğumu düşünürüm ama orada acaba ben bunu yapabilir miydim, diye düşünmeden edemedim. Eğer gitmediyseniz fazla dramatize ettiğimi düşünüyor olabilirsiniz ama gerçekten savaşlarda çarpışan tüm herkesin acısını içimde hissettim resmen. Neyse, gidenler zaten eminim ne hissettiğimi anlıyorlardır.
Geri dönüş bayağ kötüydü. Ben dün gece 1-2 saat anca uyuyabildiğim için en azından dönüşte uyuyabilmeyi umut ediyordum ama  geçen gece "uyuyun lan!" diye başımızın etini yiyen öğretmenler bu sefer müzik falan açtılar ve kimse de yerinde durmadı tabii. Hayır, açtıkları da müzik olsa. Justin Bieber ile One Direction'dan tutun da "Call Me Maybe"ye kadar çalmadıkları şey kalmadı. Bir ara "acaba ne zaman Rebecca Black'in Friday'ini açacaklar?" diye düşünmeye bile başladım, o derece yani. Zaten eve gittiğimde tam üç yıldan beri ilk kez deliksiz, kabus görmeden, kendimi tekmelemeden ve haykırmadan uyumuşum. Tabii insan sadece bir gün bile olsa Ayşe'yle uyuyup uyandığında kendini Veli'nin kıçında bulunca böyle oluyor. Ayrıca o kadar çok yemek yedik, o kadar çok yemek yedik ki İstanbul'a varmaya 1 saat falan kala ne zaman gülsem resmen göbeğim kaburgalarımı zorluyordu yahu!!! ಠ_ಠ
Eveeet... Çanakkale maceralarını anlattığımıza göre (bu arada her gittikleri yerden milyon tane şey alan, hatta aldıklarının aynısı bir daha alan arkadaşlarımın aksine ben peynir tatlısı dışında hiçbir şey almadım, çünkü genelde gittiğim yerlerden sadece magnet alırım ve doğru düzgün magnet yoktu) şu psikoloji kitabı meselesine geçebiliriz. Bakın, benim annem gazetecidir ve kıçı kırık bir derginin yazı işlerine falan bakar. O işinden nefret eder (doğal olarak) ama ben çok severim, çünkü çeşitli yayın evlerinden çıkan son kitaplar anneme hep gelir. Son zamanlarda pek fazla iyi kitap yazılmadığı için genelde gelenler hep vasat şeyler olurlar fakat arada Tanrı Daima Tedbil-i Kıyafet Gezer gibi süper ötesi muhteşem-hayat değiştiren kitaplar geldiği de olur. (Bu arada bu kitabı OKUYUN! İki eliniz kanda olsa bile mutlaka okuyun. İnanın bana, okumazsanız kaybedeceklerinizin haddi hesabı yok çünkü.) Neyse, birkaç ay önce bir psikoloji kitabı gelmiş ve annem de  bunu sanırım benim ne kadar sabırsız biri olduğumu bildiği için -çok affedersiniz, depresyondan çıkınca çok şımarık olurum- sıçarken canım sıkılır da okurum diye tuvalete koymuş. Eee... Aslında işe yaramadı da değil hani. ^^ Kitabı gerçekten okudum. Okudum okumasına da... HİÇ AMA HİÇ BEĞENMEDİM! Zira bu kitabın salak yazarları (u_u), gelip teorilerini benim üzerimde denemeyi unutmuşlar! *superconfusedlookhere* Adamım, nasıl biri bir psikoloji kitabı yazar da teorilerini benim üzerimde denemeyi unutur? Yani... Bu resmen çılgınlık!  ಠ_ಠ Her neyse. u-u Şimdi, izninizle, bu pek fevkalade (!) kitaptaki bazı psikoloji teorilerini sizlerle paylaşmak istiyorum. 
Saçma teori #1: Sadece iyi kalpli insanlar bunalıma girerler. 
Doğruya doğru. Benim kadar çok bunalıma giren bir insan daha olamaz. (Duygusal dengem yok ya benim, o yüzden yane. .s .s) Ama ben... İyi!? (pardon, kusarak gülme efekti neredeydi?) İşte, bu teorinin saçmalığını açıklamaya gerek bile yok! u-u
Şeeey... Şimdi tabii ki aslında birkaç teori daha sayardım (günün birinde beni öldürecek falan olursanız, size seve seve izin vereceğim dostlarım) ama bu tek teori zaten kitabın saçmalığını yeterince gözler önüne seriyor, hıhı evet. u_u (yalan söyleme yeteneği level: 1900000 -_-)Hem, biraz da ciddi olmak gerekirse, kitaptaki teoriler o kadar da saçma değildi. Yani çok bilindik şeylerdi, tamam, ama fena da değildi. Sonuçta herkesin benimki gibi saat başı yeni-çarpıcı psikoloji teorileri üreten ve sürekli bir şeyler keşfeden bir aklı yok heh-heh-heh. Onion Icons (1 sn. 1 sn... Az önce hayatım boyunca ilk kez kendimi mi övdüm ben? MSN Onion Emoticon Set Tamam, bunu hafızamdan çıkarıyorum. Siliniyor... %75 silindi... Silinme tamamlandı. Ohhh! MSN Onion EmoticonsDur, ne için rahatlamıştım ben? o-O) 
Bir de neymiş, insan en çok hoşlandığı kişiden çekinirmiş. En saçması da buydu hani. Bir kere o zaman ben neyim lan? Gerçi artık birinden ne kadar hoşlanıyorsam onunla o kadar az konuşmaya başladım, çünkü (evet, yeni bir saçmalık daha geliyor)... Durun da son birkaç ay içinde gelişen muhteşem (!) konuşma yeteneğimi sizlerle paylaşayım: 
Kişi: İyi günler. 
Alice The Baka: Günaydın. (Saat öğlenin ikisidir ve yeni falan da kalkmamıştır.) 
***
Kişi: Merhaba, benim adım X. Senin adın nedir? 
ATB: Ben İstanbul'da oturuyorum!!! (o sırada İstanbul'dadırlar.) 
***
K: Biraz bizimle takılsana. 
ATB: Üzgünüm, okula gitmem gerekiyor. (Hafta sonu.) 
***
K: Kaç yaşındasın?
ATB: Watashi wa L des
 Ve maalesef bu dialogların hepsi gerçekten de yaşandı... -_-"

Adamım... My life is an epic fail! *bu metnin yazarı çok fazla Scott Pilgrim okuyor*

Her neyse, şimdi sıkı durun, çünkü asıl konuya geçiyorum. *derin bir nefes alır* Ben... LUCİD RÜYA GÖREBİLİYORUM!!! EYOOO!!!
Eee benim salaklıklarımı geçecek olursak (Onion Icons) lucid rüya nedir diye soracak olursanız, kısaca kişinin rüyada olduğunun farkında olduğu rüyalar diyebiliriz. Bazı insanların çocuklukları lucid rüyalarla geçerken, bazı insanlar da bu rüyaları hiç görmezler. Ben lucid rüyanın ne olduğunu çoook küçük yaşlardan beri biliyordum (en sevdiğim derslerden biriydi - çünkü çok kolaydı -_-") ama nedense bugüne dek hiç yapmayı denememiştim. (Aslında lucid rüyaların majiyle pek ilgisi yoktur ama o zamanlar böyle olan her şeyden manyak gibi korkuyordum, sanırım o yüzden olacak.) Yani hayatım boyunca hiç daha önce lucid rüya görmemiştim. Ta ki birkaç hafta öncesine kadar...
Her zamanki gibi dershaneden çıkmış, otobüs duraklarına doğru gidiyordum. Nedense her zaman çok kalabalık olan semt o gün neredeyse bomboş, etrafta çok az insan var. Ben bu durumu garipseyedurayım birden kar yağdığını fark ediyorum ve o an ilk kez kendi kendime "Acaba rüyada mıyım? Ekim ayında karın işi ne?" diye soruyorum. (O zaman ekim ayındaydık da.) Ama emin olamıyorum, çünkü benim rüyalarımın nasıl olduğunu biliyorsunuz ve bu rüyada -kar yağması ve öyle bir semtin ıssız olması dışında- anormal görünen hiçbir şey yok. Böylece "Yok canım, rüya değildir herhalde" diyerek (ama biraz da tırsarak) otobüs durağına doğru ilerlemeye devam edip otobüse biniyorum. (Aslında gelen ilk otobüsün bizim semte giden otobüs olmasından bile bunun bir rüya olduğunu anlamam gerekirdi. Genelde benim otobüsün gelmesi için en az 10-15 dk. beklemek zorunda kalırım da. -_-")
Fakat nedense bundan bir sonraki durakta iniyorum ve orada da yine bizim otobüsü beklemeye başlıyorum. Durakta dershanedeki sosyal öğretmenime acayip benzeyen bir kadın ve 9-10 yaş grubunda 3 tane çocuk var. Bir otobüs geliyor ve ben duraktakilere bizim semtten geçip geçmeyeceğini soruyorum. Onlar da geçer diyorlar. Hatta o 3 çocuktan biri bir arkadaşını gösterip "Hatta bu arkadaş da oraya gidiyor" diyor. Yani sizin anlayacağınız rüya gerçekten çok gerçekçi. Neyse, o an bunun bir rüya olmadığına karar veriyorum ve böylece otobüse biniyorum. Sonra otobüste o çocukların biraz önünde bir yere oturuyorum ve otobüs kalkıyor. Sonra ilk defa ilginç bir şey oluyor: Birden çok üşüdüğümü fark edip pantolon giymiş olmayı diliyorum. Veee... Evet, birden altımdaki etek pantolon oluyor. ^^
O sırada aklıma lucid rüya görüyor olabileceğim geliyor ama tam o sırada otobüsten iniyorum ve eve doğru yürürken aklıma lucid rüyaları kontrol de edebileceğimiz geliyor ve direk L'i mi çağırsam yoksa daha basit bir şey mi yapsam karar vermeye çalışırken heyecanlanıp uyanıyorum.
İşte gördüğüm ilk lucid böyle, basit bir şey. (Yine de benim için ilginç bir olaydı.) Gördüğüm ikinci lucid rüya daha heyecanlıydı ama. O rüyada hortlakların bastığı bir dünyada, pembe saçlı ve kare çerçeveli gözlükler takan, acayip güzel ablamla hortlak avlayan bir kızdım. Bir gün yine hortlakların bastığı bir kasabaya gitmiş ve orada rüyadaki ablamın ve benim erkek hallerimiz olan iki aynı bizim gibi hortlak avcısı kardeşle tanışıyorduk ve sırf ben ablamın erkek hali olan çocuktan hoşlandım diye onlarla çalışmaya karar veriyorduk.(İtiraf edeyim, mavi perçemleri ve punkçı kıyafetleriyle, kare çerçeveli gözlüklere rağmen çocuk cidden yakışıklıydı ama.) Fakat onlar önce ablamla bizim ne kadar iyi hortlak avcıları olduğumuzu denemek istiyorlardı ve karşımıza 2 tane hortlak çıkınca birini hoşlandığım çocukla ben, diğerini de ablamla kardeşi alıyorlardı. Ama hoşlandığım çocukla bizim peşine düştüğümüz hortlak bayağ güçlü çıkıyordu ve bizi kovalamaya başlıyordu. Ondan kaçarak bir otele geliyorduk, sonra hoşlandığım çocuk kayboluyordu ve ben beyaz, saç kurutma makinesine benzeyen silahımla hortlağa saldırarak bir odaya saklanıyordum. Hortlak beni bulduğunda da aksi gibi saç kurutma makinesi silahın şarjı bitiyordu ve ben de hortlak bana "heh, sizin gibi acemi hortlak avcılarının beni yakalayabileceğini mi sandın?" gibi şeyler derken ortada kalakalıyordum. Fakat sonra neyse ki odanın bir balkonu olduğunu keşfedip oraya çıktım ve balkondan atlayıp mor gecede süzülmeye başlamadan hemen önce hoşlandığım çocuğun yan balkondan bana gülümseyip "iyi iş!" diye bağırdığını duydum. Sonra da sanırım uçmanın verdiği heyecanla uyanmışım. (Lucid rüyalarda heyecanlanırsan uyanırsın, sadece bu bakımdan astral seyahate benzer.)
Bu rüyada başından beri rüyanın içinde olduğumun farkındaydım ama rüya öyle güzeldi ki değiştirmeye falan hiç gerek duymadım, zaten hortlaktan kaçarken buna fırsatım da olmadı. Hatta bu rüyayı o kadar çok sevdim ki hikaye haline getirmeye bile karar vermiştim, fakat sonradan resim yeteneğim biraz daha gelişince manga olarak çizmeye karar verdim. Çünkü hikayenin geçtiği evren görsellerle daha güzel anlatılacak bir evrendi, yani tüm o mor gökyüzü, punkçı giysiler  falan... .w. (sadece hoşlandığım çocuk değil, herkes, hatta hortlaklar bile punk tarzında geziniyorlardı - artık yatmadan önce en son ne düşünmüşsem?..)
Ahhh. Acaba bir daha ne zaman lucid rüya görebileceğim?

O değil de arkadaşlarımla bir MANGA DÜKKANI KEŞFETTİK LAN!!! (Uhf. Yazmayalı ne çok şey olmuş yahu!) Bakın olaylar aynen şöyle gelişti.....
Şu başta bahsettiğim gıcık şahıs, M, işte onu genelde annesi alıp dershaneye götürür.Yani bizim gibi otobüsle gelmez. Ayrıca haftanın tüm günleri okuldan çıkar, çünkü ya dershanesi ya da balesi vardır. Ama nadiren de olsa, ne balesi ne de dershanesi olduğu günlerde, bizimle gelir (evi bizim dershanelerin bulunduğu semtte) ve birlikte gezeriz. İşte yine böyle bir günde, o, ben ve Y okuldan çıkıp dolaşmaya koyulduk.
Önce her zaman gittiğimiz birkaç kitapçıya uğradık. Sonra M bizi genelde pek de uğramadığımız pasaja sürükledi. (Sırf oradaki bayağ ünlü bir dükkanın sahibini tanıdığını kanıtlamak için.) Sahibini tanıdığı dükkanı gezdikten sonra da, gözümüze pasajın alt katındaki pet shop takıldı ve bu sefer Y ile M beni oraya gitmek için ikna etmeye çalışmaya başladılar. Oraya gitmekten hiç hoşlanmam, çünkü içinde renkleri çok güzel olmasına rağmen (gökkuşağı *m*) gerçekten KOCAMAN bir papağan serbest halde bulunur ve ben de ondan bayağ korkarım. (Ama papağanın boyutu gerçekten kocaman... Yani kendi kafanızın iki katını düşünün, aynen öyle işte. Bir ara fotoğrafını çekerim.) Ama onlar olduğu için bu sefer oraya gitmeyi kabul ettim. Sonra alt kata indik ve...
Ben zaten o beyaz dükkanın vitrininde "çizgi-roman, manga ve fantastik kitaplar" yazısını gördüğüm gibi merdivenleri falan bıraktım, trabzandan atlayıp (bileğim kırılıyordu az kalsın) "MANGAAA!!!" diye dükkana uçtum. Evet, uç-tum. -_-" Normalde tüm pasaj bana bakarken utanmam gerekirdi ama resmen şok geçirmiştim tabii. Yani öyle bir yerde... Manga dükkanı? Zaten mangalara bakarken arkadaşlarım beni tutmasa bayılıyordum. Ama abi... Siz olsanız siz de aynısını yapardınız... Yani dükkanda yaoi manga bile vardı ! YAOİ DİYORUM YAOİ!
O günden beri ne zaman dershaneye gitsem oraya uğruyorum- ve her gittiğimde de yeni bir manga/çizgi roman alıyorum tabii. u_u Gerçi bu pek de iyi değil... Yani, normalde bir ayda 5 lirayı anca harcayan ben,  bugün Hellsing'in Türkçe basımını görünce resmen nasıl para dileneceğimi bilemedim. Aksi gibi arkadaşlarımda da az para varmış... Şu an Gülsüm'e tam 10 buçuk lira borcum birikmiş durumda yahu! (Yarın ödemezsem bu borç 50 kuruş daha artacak üstelik, çok uzun zamandır ödemiyorum çünkü.) Haydi o neyse, arkadaşım falan da, eğer arkadaşlarım durdurmasaydı adama "yarın ödesem olur mu diyecektim?"  ya!!! Neyse ki ne yaptım ettim, Hellsing'i almadan çıkmamayı başardım o dükkandan. Sonra da akbilcide 1 lira akbil doldurması için adamla kavga ettim ama olsun, Hellsing için değerdi... (Zaten kazandım da, heheheh. Sen kim oluyorsun da 1 lira akbil doldurmuyorsun ya?! Olmayan Ülke'de 1 lira akbil doldurmayan yer yok oğluam!!!)
Not: Dün Hellsing'i okumam için Türkçe basımını beklememi öneren arkadaşa da teşekkürler bu arada... Hellsing özlemim dibe vurmuştu artık, onun sayesinde sabretmem iyi oldu. Bugün koltuğa uzanıp o vahşet ve kanla dolu rahatlatıcı dünyaya dalmamın keyfi vazgeçilmezdi...
Neyse, ben ve mangalara geri dönelim. Sadece Gülsüm'e olsa neyse, borcum olmayan arkadaşım kalmadı! İşte bu yüzden sanırım bu manga dükkanının açılması kötü oldu. Ama sadece bu yüzden!!! (Bir de artık diğer çizgi roman ve manga dükkanlarının papucu dama atıldığı yüzünden. -_-" Ama ne yapayım? Bildiğim başka tüm manga/çizgi roman dükkanları Beyoğlu'nda ve Beyoğlu'na o kadar sık gidemiyorum. Hem ben bu dükkandan sadece manga aldım; Avengers, Uykusuz vs. gibi şeyleri kendi eski çizgi romancılarımdan devam edeceğim tabii ki. u_u) Diğer her bakımdan iyi... Sayesinde dershaneye gitmeyi sever oldum! ^_^ (zaten muhtemelen birkaç ay sonra bu duruma alışır ve orada daha az para harcamaya başlarım - yani umarım)  Şu an bu manga dükkanını annemden sır gibi saklıyorum, odama pek girmediği için aldığım yeni mangaları da görmüyor. Gerçi Naruto ve One Piece gözüne çocuksu geldiği ve onlarla pek vakit harcamadığı içinde henüz bulaşmamış olabilir... Hellsing'i görürse yanarım! Normalde benim gibi uçan bir çocuğu olan bir kadının, böyle şeyler de biraz daha rahat olması beklenir ama benim annem tam tersi! Death Note'a bilece "acayip acayip şeyler" diyor, öyle "kanlı-manlı" bir şey görse ne düşünür kim bilir!!! İşte bu yüzden bazen anneme çok gıcık oluyorum... Neyse, bir şekilde saklarım ben.
Imm bu arada, İstanbul'da oturan var mı bilmiyorum ama, varsa çizgi roman dükkanına bir uğramasını tavsiye ederim (adres verebilirim, aslında facebook sayfasından da bakabilirsiniz). Şu an Türkçe her şey %20 indirimde (yaklaşık 4-5 civarı bir şey ediyor sanırım, gerçi bana Black Butler 1'i sipariş ettiğim için biraz daha indirim yapıyor gibi) ve gerçekten ÇOK güzel şeyler var. [Karşılaşsak ne güzel olurdu! *m* Zaten beni anında tanırdınız. -_-" (o sırada okuyucunun içinden geçen: "Çizgi roman dükkanlarından uzak durmaya dikkat etmeliyim! o.o' ")] Üstelik ne istiyorsanız getirebiliyor! Aslında ben çoook eskiden Remzi'de de yabancı manga görmüştüm ama o zamanlar ingilizceme çok güvenmediğim için güzelim Bakuman'ları alamamıştım... Sonra zamanla Türkçe'si olmayan mangaları İngilizce okuyarak fena olmadığımı gördüm (zaten en iyi dersim, sınıf ikincisiyim). Cennetin hep gittiğim böyle bir yerde olduğu kimin aklına gelirdi ki?
Ha bu arada, dükkanı ilk keşfettiğimiz gün, yaklaşık 1 saatin ardından oradan çıkmayı başarabildiğimizde pet shop'a gidip o papağana teşekkürlerimi sordum. Ne, sonuçta o olmasa orayı muhtemelen asla keşfedemeyecektik, değil mi? Gerçi papağanın, benim teşekkürüm karşısında bana öküz gibi bağırması kötü oldu. -_-" (Her ne kadar hala ne zaman o petshop'un önünden geçtiğimde o papağana saygılarımı sunmaya devam etsem de, itiraf edeyim, hala ondan korkuyorum!!! Ama inanın bana, hayvan resmen dövüş ister gibi bakıyor, böyle eğilip iki yana yürüyor falan ben dükkanın önünden geçerken... Uçabilse üzerime atlayacağından eminim!)

 Yaaa... Şey... Bakın, yaoi çok sevmem ama... O manga öyle şirindi ki! İçini biraz karıştırdım ve tek bir hard sahne bile görmedim, hatta yaoi olduğundan da o kadar emin değilim aslında. o_O Ama kapağına bakacak olursak yaoi gibi görünüyor, ayrıca içinde kapaktaki çocuklardan biri diğerine romantik bir tavırla sarılmıştı. Neyse, yaoi olsun olmasın, o mangayı almak istiyorum ama... Utanıyorum. Yani oranın çok gideceğim bir dükkan olacağı belli ve adamlarla iyi bir ilişki kurmak istiyorum - böyle yerler, genelde sürekli müşterilerine bir süre sonra indirim yapmaya başlarlar. Ve... İşte. Acaba kışın yüzüme kar maskesi takıp girsem mi? Hahaha, düşünsenize, kar maskeli korkunç bir herif çizgi roman dükkanına dalıyor, herkes onun hırsız olduğunu sanıyor ama bir yaoi manga alıp çık- ALICE, NE SAÇMALIYORSUN SEN? En iyisi bir delilik anını beklemek - öyle anlarda çok cesaretli olurum.

Imm, aklıma yazacak başka bir şey gelmiyor, bu yüzden yazıyı burada bitiriyorum. ^^ (Daha ne yazacaktın lan zaten!?) Yalnız başlık yazıyla çok alakalı oldu haa. -_-" Durun, aslında aklımda Death Note 12 ile ilgili bir şeyler var- Tamam, şaka. Bu cuma günü İstanbul TÜYAP kitap fuarına katılacağımı ve bunun hayatımdaki ilk kitap fuarı olacağını da belirtip gidiyorum. u_u *dramatik çıkış* Kitap okumayı bu denli çok severken hayatımda daha önce ne bir kitap fuarına ne de kütüphaneye gidememiş olmak beni çok üzüyordu. *ezik geri dönüş* Neyse ki bu sefer babam kesinlikle götürecek! Bu sefer onu iki kez aradım.

Bu kadar. Bloguma yazmayı seviyorum. ^^ Bazen Harry Potter, Death Note ve burası evim gibi geliyor. Another Note çıkınca gerçekten süper olacak. ^^ Beyond'u tanımak için çok heyecanlıyım. Ve Wammy's House... (kitapların Tsugumi Ohba tarafından yazılmadığını sakın ola hatırlatmayın) Buraya yazı yazmak gerçekten çok güzel. Şimdi gidip biraz Hellsing okuyacağım. (Henüz sadece 2 bölüm okudum - heyecanımı hemen burayla paylaşmak istemiştim.)
Not: Bir de içinde yaklaşık 350'si L olmak üzere tam 500 Death Note fotoğrafı bulunan annemin bilgisayartı tamirde ve büyük olasılıkla format atılacak - YAŞASIN!!! O kadar L fotoğrafını toplamak o kadar eğlenceli olacak ki!!!
Not2: Frankenweenie'ye giden var mı? o.o Gitmek istiyordum da, nasıl bir şey diye soracaktım.
Not3: Gerçekten bu yazıyı sonuna dek okuyabilen bir yiğit çıkacak mı merak ediyorum... Ben bile tam 4 günde yazdım!
.
.
.
.
.
Pazartesi günü okula gitmedim, bu yazıyı falan yazdım işte. Aklıma yaz tatili geldi. Ne güzel, her gün saçma sapan yazılar ekliyordum, yemek falan yiyordum (mutfağı patlattığımı burada da anlatmıştım di mi?)... Böcekler vardı evde, onlarla savaşıyordum. Müzik falan dinliyordum. Kıçım rahattı. Ne güzel günlerdi. Yok, acıklı hayat hikayemi vurgulamıyorum. Cidden ha. Özlemişim.