29 Aralık 2013 Pazar

Gelecekte Anlamlı Bir Şey Yapmayı Planlıyor Musun?

Merhaba! Bugün bir mim yapıyorum. ^-^ Ve bu mim yazıyı okuyan ve yapmak isteyen herkes için. Bize gelecekte yapmayı planladığınız şeylerden bahsedin. Ama lütfen "doktor olmak" ya da "evlenmek" gibi şeyler olmasın. Kişiliğinizi yansıtan, yaratıcı hayaller olsun ki hem sizi tanıyabilelim, hem de güzel bir yazı okuyabilelim. Bu arada sıralamanızın en çok yapmak istediğiniz şeyden en aza doğru olmasına gerek yok. Yani karışık yazabilirsiniz. En az 20 madde olmalı. Örnek olsun diye kendiminkilerden birkaç tanesini yazacağım ben de. ^_^

 1 - Bir Amish ailesiyle anlaşıp 1 haftalığına onlarla ve onların hayat koşullarına uyum sağlayarak yaşamak. (Bilmeyenler için Amish'ler: Hala 17. yüzyıldaymış gibi, modern hayattan izole, teknolojiden uzak ve devletten bağımsız, kendi aralarında, bir eski çağ hayatı süren insanlar. Detaylı bilgi için: http://blog.milliyet.com.tr/mum-isiginda-yasayanlar---amisler/Blog/?BlogNo=213623 Ayrıca ilginizi çektiyse internette araştırabilirsiniz.) Kesinlikle bir Amish olarak doğmuş olmadığıma şükretsem de yaşantılarını ilginç buluyorum ve 1 hafta gibi bir süre için eğer kabul ederlerse bir Amish ailesiyle yaşamak istiyorum.

2 - Free Running yapmak. Elbette burada da duyup yapan vardır fakat Türkiye'de yapıldığını duymadım, özellikle doğuş yeri olan İngiltere olmak üzere, yabancı ülkelerde yaygın bir spor. Tam olarak spor mu değil mi emin değilim aslında çünkü turnuvaları falan yok. Adı üzerinde "free" running. Yapılanlar ise çok basit: Kendinize bir rota belirliyorsunuz ve bu rotada hiç sapmadan ilerliyorsunuz! Yani önünüze bir engel çıksa bile etrafından dolaşamazsınız. İstanbul gibi bir şehirde çok eğlenceli olacağını düşünüyorum. Aslında bunu yapmak için geleceği beklememe gerek yok. 15 tatilde bile yapabilirim ama bir rota belirlemeliyim. Aaa aklıma bir fikir geldi! İstanbul'dan katılan izleyiciler arasında istekli olan varsa birlikte bile yapabiliriz! Sanırım takım olarak daha güzel olur. Tabii muhtemelen durmadan tuhaf hobilerinden söz edecek ve garip şeyler soracak bir çatlakla koşmaya istekli olan çıkacağını hiç sanmam ama belli mi olur?
3 - Holi Festivali'ne katılmak. Kim istemez ki?
4 - Japonya'ya gidip Tsugumi Ohba'yı bulmak.
L'nin yaratıcısı. Bunu. Ne. Olursa. Olsun. Yapacağım. Hem Japonya'ya gitmek!!!
5 - 1 haftalığına Pagan gibi olmak.
Yani doğayla baş başa kalacağım bir tatil. Bunun için gerçekten büyümem gerekiyor.
6 -  Çatıda uyumak.
Phaldor sayesinde şu ana dek kır, orman, sokak, bodrum, tanımadığım birinin evi gibi garip yerlerde uyudum ama bir de çatıda uyumak için can atıyorum. Ne yazık ki o da planlarımız arasında olmasına rağmen bir çatıda uyuyamamış idik. Onunla uyuyamayacağım ama olsun, yanıma "Gökyüzünün Üzerinde 3 Metre", en sevdiği şarap ve onun şiir defterini alırım, yanımdaymış gibi olur... (Hayır olmaz.)
7 - Motor.
Motor kullanmayı öğreneceğim. Kendi motorum olacak. Her yere motorla gideceğim. Motor kadar güzel bir şey daha var mı ya? Rüzgar saçlarını uçuştururken tüm o arabaların ve binaların arasından şimşek gibi geçmek... Hiç binmedim ama dünyanın en güzel hislerinden biri olduğunu tahmin ediyorum. Motor candır kandır. Motor iyidir iyi. (Evet takıntılıyım.)
 
8 - Birini dünyanın kaderinin onun elinde olduğuna inandır.
Bunu nasıl yapacağım hakkında tonlarca fikrim var.
9 - Kendi "Erik Bahçe"ni kur. Hani Küçük Kadınlar kitabındaki Jo "Küçük Erkekler"de özel bir okul kuruyordu ya? İşte öyle ama bu okul biraz daha farklı olacak ve okulda özel bir eğitim verilecek. Çocuklar istedikleri ve yetenekli oldukları derslere girecekler. Sonracığıma tıpkı Erik Bahçesi'ndeki gibi bir çiftlik olacak ve çocuklar bu çiftliğe ne isterlerse ekebilecekler, ektiklerinden ve ayrıca da hayvanların bakımından sorumlu olacaklar. Çiftlik dışında her türlü gerekli malzemenin bulunduğu atölye ve müzik odaları, birbirinden güzel kitaplarla dolu kocaman bir kütüphane ve belki içinde trambolinler falan bulunan eğlence odaları olacak.
10 - Herkesin görebileceği bir duvara L'nin simgesini devasa şekilde yazmak. Altına da "Adalet geri döndü" gibi havalı bir şey yazabilirim. Ya da basitçe sadece "Justice/Adalet" yazarım.

İşte böyle şeyler. Yaratıcı ve eğlenceli cevaplarınızı bekliyorum! Okuyacak güzel yazılar çıksın yahu. -<-
Not: HA BİR DE BUNLARI HEP YORUCHO'MLA YAPMAK! AYIRSANIZ DA AYRILMAYACAĞIM! SÜLÜK GİBİ YAPIŞACAĞIM YORU'MA! BÖÖÖ!!! *mesaj gitmiştir* 

27 Aralık 2013 Cuma

Caz Yapan Liseli Çocuklar



Benim bir animeyi 1-2 günde bitirdiğim nadirdir. Ya çok severim, bitmesin isterim, o yüzden uzattıkça uzatırım ya da bir noktadan sonra sıkılırım ama bırakamam da, izledikçe izlerim, bitirene dek aylar ayları bulur. Ama bazen bir josei açarım, damak çikolatası gibi gelir, bitirene dek bırakamam. Sakamichi no Apollon da böyle bir seriydi işte. Zaten kısaydı (12 bölümcük ;m;) ama ben 3 bölüm de olsa bitirmeyince bitirmem kardeşim. Oysa Sakamichi no Apollon da tutamadım kendimi - iki günde bitene dek izledim. Aslında bir günde bitirirdim ama teyzemler geldi. Neyse. Aynı zamanda tek bir yazıyı da bir animeye ayırmam (Fazla tembelim, her şeyden bir yazıda bahsetmeyi tercih ederim, yazılarım da bu yüzden destan gibi zaten.) ama çok sevdiklerim ayrı. Ve Sakamichi no Apollon'u beklediğimden çok daha fazla sevdim.
Caz severim. Bir kere annem hastası olduğu için küçüklüğümden beri bizim evde hep caz çalar. Nasıl sevmemeyim? Dolayısıyla caz yapan liseli çocuklar benim için zaten son derece çekici bir unsurdu ama açıkçası bu animede beklediğimden daha fazlasını buldum. Tamam, caz severler için kulağa şenlik ve sevmeyenlere de sevdirici bir anime olacağını tahmin ediyordum ama "eh, bu kadardır işte" diyordum. Meğerse değil imiş. Bir kere tamam, beni müziğe özendirdi, herhalde bu dünyada müzik dersinden zayıf almayı başaran tek insan olarak benim bile bir enstrüman çalasım geldi ama bunun sebebi müziğe ya da onun  kendisinin hissettirdiklerine özenmemden çok, Kaoru ve Sentaro'nun "müzik yoldaşlığına", daha doğrusu "caz yoldaşlığına" özenmiş olmamdı. Müzik üzerinden kurdukları arkadaşlık tek kelimeyle çok tatlı idi bence. Yani ikisinin öyle klasik bir "İleride beraber bir müzik grubu kurup çok ünlü olacağız!" hayali yoktu. Aslında baş karakter Kaoru öyle müziğe çok eğilimli biri de değildi (en azından bana öyle gelmedi hani) ta ki Sentaro ile tanışana dek...Ve o zaman da bence aldığı zevkin sebebi müzik yapmaktan çok Sentaro ile müzik yapmak oldu. Tabii Sentaro için durum farklıydı, o başından beri müziğe, daha doğrusu caz müziğe gönül vermişti ama o da Kaoru ile tanışınca Samwise'ını bulmuş Frodo gibi oldu ya da Bonnie ile Clyde bir araya gelmiş gibi hissetti... Aman anladınız işte! Birbirlerini buldular yani. Ve bu animeyi -caz dışında tabii- bu kadar etkileyici kılan şey de buydu bence.
Bu arada konudan bahsetmeyi unuttuğumu fark ettim. Kendim berbat yazdığım için turkanime'den kopyala-yapıştır yapıyorum: "Nishimi Kaoru, babasının işi dolayısıyla şehirden şehire, okuldan okula dolaşmaya mecbur olduğu bir hayat sürmektedir. Yani yeni nakil olduğu okullarda geçirdiği ilk günü halihazırda alıştığı bir rutinin sıradan bir parçasıdır yalnızca. Gittiği her okulda zeki ve yeni gelen olması nedeniyle sürekli dışlanan Kaoru bir sonraki taşınmalarına değin bu dışlanmaya katlanmaktan başka çaresi olmadığını bilmektedir. Ama bu sefer işler biraz farklı gelişir. Öncelikle sınıf başkanı Mukae Ritsuko’ya ve sonra da her ne kadar imkansız gibi görünse de Kawabuchi Sentaro’ya yakınlaşmaya başlar. Sentaro kavgalara katılmasıyla, dersleri asmasıyla bilinen, kötü çocuk denilebilecek kıvamda birisidir. Lakin ne tuhaftır ki bu üç farklı ruh caz isimli tek bir ortak paydada buluşurlar ve öyle ki Kaoru da bu yeni şehirden oldukça memnundur." (turkanime çok iyi tanıtmış bu arada, o yüzden kopyala-yapıştır yaptım zaten, tebrik ediyorum. u_u)
İşte konu böyle. Kaoru yeni gelen ve zeki, elit çocuk olarak hep dışlandığından dolayı, biraz ürkek biridir ve en küçük olayda bile kolayca hasta gibi olur. Böyle zamanlarda da yalnız başına temiz hava almak için okul terasına çıkma ihtiyacı duyar. Sınıf başkanı Ritsuko ona okulu gezdirirken kafasına tesadüfen bir top çarpar ve yine bu duruma gelir. Hızla terasa çıkar ama teras kapısının önünde bir

çocuk yatmaktadır. Bu tabii ki de herkesin ne kadar belalı bir çocuk olduğundan bahsettiği Sentaro'dur ama Kaoru bunu bilmez. Sentaro uyanır ve Kaoru'ya teras anahtarını çalan kişi suçlaması yapar. Ama tam o sırada ellerinde terasın anahtarıyla üst sınıftan çocuklar gelir. Kaoru kendinde bir cesaret bulup terasa çıkmak için onlara kafa tutar ama çocuklar onu bir kenara fırlatırlar. Kaoru gibi ufak tefek, zayıf ve her tarafından narinlik akan bir çocuğun, terasın anahtarı için beceremese de üst sınıflara kafa tutmasından etkilenen Sentaro o üst sınıflarla kavgaya girişir ve o an Sentaro'ya aşık olursunuz. İnanır mısınız cazla şekillenmiş arkadaşlık, aşk ve gerçekler üzerine bir animede bile, müthiş kavga sahneleri olabiliyor. (Animeler ve onların mükemmel görüntü açılarının mucizesi gerçekten takdire şayan.) Neyse (u_u"), sonracığıma, tabii ki Sentaro anahtarı alır ve bir şekilde arkadaşlıkları başlar. Biliyor musunuz ilk başta animede ciddi ciddi shounen-ai olduğunu sanmıştım. Kaoru'nun Sentaro'nun üzerindeki örtüyü çekmesiyle uyanan Sentaro'nun Kaoru'nun elini tutarak "Sonunda benim için geldin mi?" demesinin başka ne gibi bir anlamı olabileceğini animeyi bitirdikten sonra daha hala bilmiyorum. Ama o aşk olayları çok daha farklı imiş meğer. Bırakın shounen-ai'yi aşk üçgenleri, dörtgenleri, hatta beşgenleri havada uçuşuyor. Yine de baymıyor. Yani animelerdeki romantizmden ölümüne nefret eden beni bile baymadıysa sizi de baymaz bence. Gerçi sanırım o benim animeye resmen aşık olmuş olmamdan kaynaklanıyor - en çok nefret ettiğim şeyler bile bu animede bana hiç dokunmadı çünkü. Mesela baş kız karakterimiz Ritsuko animelerde görmekten en çok nefret ettiğim karakter tipi idi: Cıyak bir sesle bilmem ne-kun diye ortada

dolaşmaktan başka pek bir işe yaramayan, aşırı duygusal, kişiliksiz, şirin ve erkek ana karakterin aşık olduğu kız. Ama niyeyse ondan nefret etmedim. Tabii diğer bir kız karakter olan Yurika çok ayrıydı ve Ricchan onun yanında bayağ bir sönük kalıyordu. Aslında bakarsanız Yurika da başta nefret ettiğim bir karakter tipi idi. Güzel, başarılı, zeki... (Kıskanç ben işte.) Hem de Junichi'nin o sonraki halini görünce onu bırakacağını ve ya ailesinin ona biçtiği yoldan gideceğini ya da çaresiz kalınca Sentaro'ya gideceğini düşünmüştüm ama o ikisini de yapmadı ve Junichi'yi bırakmadı. Junichi gibi bir adamı bırakan kızın yüzüne bakmazdım. (Olgun erkek severim kardeşim ben! Hem ne de olsa bu dünyada L gibi birini bulamayacağım. Bari Junichi gibi bir erkek bulayım!) Bir de soğuk ve sert biri gibi görünmesine rağmen çok yumuşak kalpli olması çok şekerdi bence. Neyse, spoiler yok, gerçi vereceğimi verdim zaten ama... Tabii en çok Kaoru ile Sentaro'yu sevdim. Aslında başta Kaoru'dan çok hoşlanmamıştım, tipik bir gözlüklü, zeki, ciddi karakter havası vardı. Ama bölümler ilerledikçe onun hassas, nazik ve saf yönünü de görüyorsunuz ki, işte o yönü de çok şeker. Sentaro zaten o belalı ama çocuksu hali, afacan tavırları, kocaman gülen suratı, neşesi ve canlılığıyla en sevdiğiniz karakter oluyor.

Sakamichi no Apollon bir josei türünce yakışır şekilde hoş, tatlı ve eğlenceli bir anime, müzikle, hele de caz gibi enfes bir müzikle şekillenmiş olması ise animeye apayrı bir tat katıyor. Eğer kötü bir havanızdaysanız kesinlikle keyfinizi yerine getirecek türden bir anime. Ayrıca caz sevmiyorsanız bile animeyi izlemenizi öneririm çünkü animeyi sevmek için caz sevmenize gerek yok. Üstelik %90 olasılıkla animeden sonra seversiniz.  En azından bir moanin açıp dinleyin yahu! Ama dediğim gibi animeyi sevmek için illa caz müzik sevmek zorunda da değilsiniz.
Kesinlikle favori sahnedir. Aslında burada Kaoru ile Sentaro'nun arası bozuk çünkü Sentaro ondan yardım isteyen bir çocuğun grubuyla birlikte yarışmaya katılıyor. Ama onlar çalarlarken teknik bir arıza çıkıyor. İnsanlar gitmek üzereyken onları "oyalamak" için Kaoru yetişiyor ve... İşte bahsettiğim birliktelik bu!

İşte bahsettiğim "My Favorite Things" uyarlaması. Ritsuko'nun sakin ve tatlı sesi bu şarkıya çok iyi gitmiş. (Ritsuko'nun gereksiz olduğunu düşünmediğim yegane sahnelerden...) Ful versiyonu da şu oluyor. Dinlemenizi tavsiye ederim.


Ve... İşte Yurika ve benim Junichi'ye hayran kaldığımız yer. Tabii ben onun "dağıtmış" halini daha çekici bulurum ama sonuçta o her haliyle çekici. Suwabe Junichi'yi tebrik ediyorum, gerçekten harika söylemiş, tabii Chet Baker'ın söylediği versiyonu dinlemeniz de tavsiyedir.
 
Çok güzel bir animeydi ya... Fazla güzel bir animeydi! Böyle animeleri bitirince bir arkadaşa veda etmiş gibi hissediyorum. ;_; Ama hatırlayacak güzel anılara da bir yenisi eklenmiş oluyor...

18 Aralık 2013 Çarşamba

İnsanız

Merhaba. Benim adım K. Ben bir Torosbiteratör'üm. Bu kelimenin anlamını size açıklardım ama ben de bilmiyorum. Sanırım bir zamanlar bir dinmiş (Hani şu insanların eskiden doğa üstü varlıklara duyduğu inançlardan.) ya da bir moda akımı.  Kabilede hiçkimsenin hangisi olduğuna dair kesin bir bilgisi yok ama atalarım Torosbitera'ya inanıyormuş ve "Büyük Gruplar Ayrılması"nda Torosbiteratörler olarak ayrılmışlar. Bu yüzden ben de bu kabiledenim ve ona inanıyorum işte. Ne olduğunu bilmediğimiz için onu temsil eden bir T harfine sahibiz. Sırtım, bileklerim ve göğsümdeki T harfi, Torosbiteratör olduğumu ve Torosbitera'ya olan sevgimi gösteriyor mesela.
Sonumuz geliyormuş gibi görünüyor. Zira yakında Kataraboriyan'larla bir savaşa gireceğiz. Onlar Katarabor'a inanıyorlar. Katarabor'un ne olduğunu da bilmiyoruz. Ama onlarla savaştığımıza göre Torosbitera her neyse ona karşı bir şey sanırım. Gerçi olmasa da fark etmez. Zira son yıllarda kendini neye adadığını bilen çok az kabile kaldığı (Potterhead'ler, Nazi'ler, Metal'ciler ve sanırım birkaç tane daha. Gerçi onlardan bazıları da kendi aralarında ayrılıyor.) için herkes birbiriyle savaşıyor. Geriye son bir grup kalana dek bu böyle devam edecek.
Ah! Amacımdan sapmaya başlıyorum! Torosbitera'dan söz etmeliyim!
Ölmekten korkmuyorum (Hem de Lider Torosbiteratör'ün dediğine göre Kataraboriyan'ların alayı bıçak gibi keskin dişli, nefesleri berbat kokulu imiş, üstelik yeme içme ya da uyumaya ihtiyaç duymazlarmış. Dev gibi oldukları söylentisi de var.) çünkü bunu Torosbitera için yapmış olacağım. Onu çok ama çok seviyorum. Bu yüzden onun için ölmek benim için önemli değil. Ne de olsa her şeyden çok sevdiğim şey için ölmüş olacağım. Eğer kazanırsak da onun için yaşayacağım. Gerçi şu anda onun için yaşıyorum ama büyükler diğer gruplarla savaşmanın Torosbitera'ya olan sevgimizi arttıracağını söylüyor. Bu sevginin daha ne kadar artabileceğini bilmiyorum ama ne de olsa onlar benden çok daha uzun süre Torosbitera için yaşamışlar. Muhakkak bir bildikleri vardır.
Hiçbir grupta olmayan insanlara çok acıyorum. (Onlara "Normal" deriz.) Lider Torosbiteratör'ün anlattığına göre onların da sevdikleri şeyler varmış ama yapamayacakları kadar bencil olmalılar ki onlar sevdikleri şey için yaşamıyorlar ve başka şeyleri sevenlerle ilişki kurabiliyorlar. Bir zamanlar bu insanlar bizim gibi grup siteler gelirlerdi ama gruplar onları dışladığı için zamanla bunu yapmayı bıraktılar. Aileleriyle birlikte "şehir"lerde yaşıyorlarmış. Sayıları sadece en düşük nüfuslu gruplar kadar sanırım. Ama nesilleri hiç tükenmiyor çünkü dediğim gibi onlar aile kuruyor. Burada ise bu pek yaygın değil çünkü Torosbitera'yı bizden daha fazla sevme olasılığı olan birini sevemeyiz. Ancak nüfus iyice azaldıkça rastgele iki kişi çocuk yapıyor. Ben de böyle dünyaya geldim zaten. (Bu yüzden adım bu kadar basit. Kabilede doğduğum yıl doğan 14. çocuk olduğum için ismim alfabenin 14. harfi olan K olmuş.)  Ailem de kendime yetebilecek kadar büyüdüğüme karar verince beni kovdular. Bu benim için de iyi oldu. Normal'lerin aileleri gibi birbirimizi sevseydik bu sevgi Torosbitera sevgimizin önüne geçebilirdi. Sonuçta söz konusu Torosbitera olunca herkes rakiptir ve rakiplerimizi sevemeyiz.
Bir zamanlar gruplaşmanın nedeni, insanların, sadece kendilerinin hayranlık duydukları şeye hayranlık duyan insanlara ilgi duymaya ve sadece onlarla olmayı istemeye başlamalarıymış. (Tabii o zamanlar insanların tıpkı Normal'ler gibi aileleri varmış.) Ayrılık da aslında savaşla olmamış. Zaman içinde insanlar hayran olduklarına göre ayrılmaya ve ortak şeye hayran olanlar kendi sitelerine taşınıp beraberce yaşamaya başlamışlar. İlk başta insanlar birden çok şeye hayran olup birden çok gruba girebiliyorlarmiş, hangi grubu daha çok seviyorlarsa da, o grubun sitesinde kalıyorlarmış. Ama sonra "En büyük hayran kim?" yarışı çıkmış ve zamanla bugünkü gruplaşma düzeni oturmuş. Bence böylesi çok daha iyi. Kimse hayatını tamamen adamadan bir şeye "hayran" olduğunu iddia etmemeli.
Neyse, en iyisi gideyim de, koluma T yazacak daha çok taş bulayım. Ayrıca muhtemelen savaş için de silah yapmalıyım. Eskiden savaşlar sözlü olurmuş. Hatta bilgisayar ve internet üzerinden olurmuş. Artık insanlar internette yalnızca hayran oldukları şeylerle ilgili arama yapabiliyor ve sadece aynı hayran grubundan insanlarla konuşabiliyor. İnternet artık pek işe yaramıyor çünkü internete torosbiteratör yazınca pek bir şey çıkmıyor. Torosbitera grubundaki hiçbirimiz ne olduğunu bilmediğimiz için hakkında bir şeyler paylaşamıyoruz. Herneyse, işte bu yüzden, artık savaşlar normal savaş gibi silahlı oluyor.
Torosbitarotörler olarak sitemiz neyse ki açık, taşlık bir arazide, böylece kendime bir sürü sivri taş toplayabiliyorum.Kucağım taşlarla dolana dek etrafta dolandıktan sonra gitmek üzere doğruluyorum. Vücudumdaki T iz ve dövmelerine bir yenisini ekleme zamanı.
Tam gitmek üzere doğrulmuşken üzerinde durduğum tepenin dibinde birinin durduğunu görüyorum.
Benim yaşlarımda olmalı. Kocaman mavi gözlü ve kabarık saçlı bir erkek çocuk. Yüzünde neşeli bir sırıtışla beni izliyor. Onu daha önce hiç görmedim ama bir Torosbiteratör olmalı yoksa buraya giremezdi.
"Merhaba," diye sesleniyor bana, gülümsemesi genişleyerek.
Ben bir çocuk olduğum için kono Torosbitera olduğunda bile pek sosyalleşmem. Zaten gruplarda hayran olunan şey dışında sosyalleşme de yoktur. Ama ben Torosbitera hakkında bile sosyalleşmem. Bu yüzden "Merhaba," derken başımı yere eğip taş arıyormuş gibi yapıyorum, ki bir an önce başımdan gitsin.
Ama çocuk gitmiyor. Sanırım rahatsız edici biri. Ayaklarının altındaki ezerken çıkardığı sesleri duyuyorum, tepeyi tırmanarak yanıma geliyor. Göz ucuyla yanımda durduğunu görüyorum, taş toplama işine tamamen dalmış gibi yapmaya çalışsam da kucağımdaki taşları taşıyamayacak hale geldim. Çaresiz, doğrulup beceriksizce sırıtıyorum.
"Bu taşlarla ne yapıyorsun?" diye soruyor şaşkınlıkla.
Savaş için topladığımı öğrenirse fikrimi çalabilir diye düşünerek bir yalan uyduruyorum: "Kendime mobilya yapacağım."
Bir an sessizlik oluyor. Birbirimize bakıyoruz. Bu çocukta beni rahatsız eden farklı bir şeyler var ama ne olduğunu çıkaramıyorum.
Tam dönüp gidecekken elini uzatıyor ve "Merhaba, ben Bertie," diyor sevecen bir sesle. Ne yapacağımı bilemez halde öylece kalıkalıyorum.
"Şey..." Elimi uzatınca taşlar düşüyor. Lanet olsun. Tüm planlarımı mahvetti bu çocuk. "Ben de K," diye homurdanıyorum sinirle, elimde olmadan.
"K mi?" diyor şaşkınlıkla. "Ne yani adın K mi?"
"Evet, K," diyorum. Bakışlarımdan gitmesini istediğimi anlamasını umarak ciddi gözlerimi ona dikiyorum ama bana aval aval bakmakla yetiniyor.
"Ama birinin adı nasıl K olabilir ki? Anne ve babana adını neden K koyduklarını hiç sormadın mı?"
"Adımın T olmasını ben de isterdim," diyorum, bunu hatırlayınca hüzünle iç çekerek. "Ama ne yazık ki doğduğum yıl doğan 14. çocukmuşum. Bu yüzden adımı alfabenin 14. harfi olan K koymuşlar." 10 bebek daha sabredemediğim için içimden kendime küfrediyorum.
"Bence asıl garip olan senin ismin," diyorum, yere düşen taşları tekrar toplamaya başlayarak. İşim bittiğinde bir bahane uydurup gideceğim. "Neden annen ve baban sana doğma numarana göre bir harf ya da Torosbitera ile ilgili bir isim koymamışlar?"
"Bilmem, belki de akıllarına koyacak isim gelmemiştir," diyor salak salak kıkırdayarak. Gerçekten fazla sinir bozucu biri. Hızlanıyorum. 
Bir süre daha sessizlik oluyor. Çocuğun gitmesini bekliyorum ama öylece dikilmeye devam ediyor. Benim üzerimdeki kocaman gözleri hissedebiliyorum. Ah neden bir türlü bitmiyor şu taşlar?
"Eee?" diyor ağırlığını bir bacağına vererek. Haydi, haydi, haydi. Sıkıl da git lütfen. 
Yanıt vermiyorum. Oh be! Tüm taşları topladım. Artık gidebilirim. Büyük bir mutlulukla gitmek için arkamı dönüyorum ki...
"O taşlarla daha iyi ne yapılır biliyor musun?"
Nedense, duruyorum. Yavaş yavaş ona dönerken, kucağımdaki taşlar yere dökülüyor ve kollarım tekrar boş kalıyor. "Neymiş?"
Yüzü aptalca bir sırıtışla kaplanıyor. Aptalca ama nedense benim de sırıtmama sebep oluyor. Yere eğilip taşları iki küçük kümbet haline getiriyor. Sonra kümbetlerden birini bana doğru itip önündeki kümbetten beş taş alıyor ve karışık bir şekilde yere diziyor. Gözlerini beklentiyle bana dikiyor. 
"Bu oyunun adı, Taşat." Gerçekten çok yaratıcı, diye geçiriyorum aklımdan. "Oyunun amacı, kendi taşlarınla rakibinin taşlarına vurmak. Böylece taşlarını alabilirsin. En çok taş alan kazanıyor. Sırayla taş atacağız. Ama sende taşlarını dizmelisin. İstediğin gibi dizebilirsin, yeter ki taşlarını vuramamayayım." 
Kulağa saçma geliyor ama yine de taşları diziyorum. Bitirdiğimde, "Neden T şeklinde dizdin?" diye soruyor Bertie. Gözlerimi deviriyorum, bu çocuk gerçekten salak. "Torosbitera," diyorum iç çekerek. "Haaa." Yüzünde garip bir ifade beliriyor. Kızgınlık ve korkunun karışımı gibi. Oyunun kurallarına aykırı bir şey mi yaptım ki? Bir şey söylemeyince ben de ses çıkarmıyorum.
Oynamaya başlıyoruz. Hayatım boyunca Torosbitera ile ilgili sıkıcı şeyler dışında hiç oyun oynamadım ben. Bu oyunun Torosbitera ile ilgili olmamasını yadırgasam da içimdeki tanımadığım heyecan verici bir his yüzünden kendimi oynamaktan alıkoyamıyorum.
Oyunu kimse kazanmıyor. Sıkılına dek sessizce birbirimizin taşlarını almaya çalışıyoruz. Sonra yine sessizce oyunu bitiriyoruz ve ayrılıyoruz.
Eve giderken güneşin batmak üzere olduğunu fark ediyorum
 ***
Ertesi gün, yine o tepedeyim. Bunu neden yaptığım hakkında en ufak bir fikrim bile yok. Yine de, ayrılmıyorum.
Bir süre sonra tepenin aşağısında yine o görünüyor. Kocaman gülümsemesi yüzüne yayılırken yanıma tırmanıyor.
Tekrar oyunumuzu oynuyoruz. Oyuna ara verdiğimizde sohbet ediyoruz. Ama hayatlarımızdan ya da kendimizden değil. Sıcak havadan, bulutlardan (O birini bir ineğe, bense ötekini çatala benzetiyorum.) ve eskimiş ayakkabılarımızdan söz ediyoruz.
Sonraki gün, yine oraya gidiyorum. Ondan sonrakinde, yine. Ondan sonrakinin ondan sonrakinde de. Her gün birbirimiz hakkında yeni bir şey öğreniyoruz. İsimlerimiz, evlerimiz, yaşantılarımız falan değil ama, çünkü onlar önemli değil; sevdiğimiz yemeklerden, sevdiğimiz renklerden, sevdiğimiz mevsimlerden falan bahsediyoruz. Bertie yumurta yemeyi seviyor, en sevdiği renk yeşil, ilk bahar ise favori mevsimi. Banyo yapmayı seviyor. Ayak parmaklarıyla kalem tutarak yazı yazabiliyor. (Ama bunu göstermeye hiç fırsatı olmadı çünkü her gün ayrılırken ertesi gün kalem getireceğimize söz versek de ertesi gün ikimiz de sözümüzü unutmuş oluyoruz. Bu yüzden aslında gerçek olup olmadığından emin değilim ama ona güveniyorum.) Kapalı alanlarda çabuk sıkılıyor. Ayrıca karanlıktan korkuyor. (Bunu söylerken onunla dalga geçmemden korkuyordu galiba ama ben de karanlıktan korktuğum için bir şey demedim.)
Ben de ona benim hakkımda şeyler anlatıyorum: Yıldızları sevmem, iyi yemek yapmam, böceklerden (özellikle sineklerden) nefret etmem gibi. Bazı konularda benziyoruz, bazılarında ise farklıyız. Örneğin ben soğuk sudan hoşlanmıyorum, o ise sıcak sudan. Veya o çok hızlı koşabiliyor, ben ise koşma konusunda iyi değilim. Ayrıca nefret ettiğimi bildiği halde inatla yanımda domatesli şeyler yemesine sinir oluyorum. Ama birlikte gülebildiğimiz sürece, bu önemli değil. Bertie ile attığım kahkahalar, hepsini silip süpürüyor. Hayatımın en güzel günleri.
Bertie'yi seviyorum, hem ne olduğunu, anlamını bilmediğim o Torosbitera'dan daha çok. Aslında Torosbitera'dan nefret ediyorum. İlk başta bunu kendime itiraf etmekten çekinsem de zamanla kabulleniyorum. Bertie'ye duyduğum sevgi, şu tüm boş hayatımı dolduran tek şey, boş bir kaseye damlayan birkaç damla su gibi hissettirdikleri.
Sonra, savaş başlıyor.
Kataraboriyan'lar tepenin üstünde belirdiklerinde, şaşkınlıktan neredeyse küçük dilimi yutacak gibi oluyorum. Liderin ve büyüklerimizin anlattıklarının aksine hepsi normal insan boyutunda, üstelik tıpatıp biz Torosbiteratör'ler gibi görünüyorlar. Bir süre boyunca, hiçbir şey yapamadan kalakaldıktan sonra elimde gecelerdir yapmak için uğraştığım mızrağımla Torosbitera için çarpışmaya başlıyorum.
Kaderin oyununa bakın ki, karşıma çıkan ilk kişi o oluyor. Ama buna hiç şaşırmıyorum çünkü biliyordum. Onun bizden olmadığını hep biliyordum.
Bir kere geldiği yön Kataraboriyan'ların grubunun yaşadığı sitenin olduğu taraftı. Sonra, vücudunda hiç T izi yoktu, oysa her Torosbiteratörün vücudunda vardır.
Ama görmezden gelmeyi seçmiştim, zaten çok kolaydı. Aslında bizi ayıran bir şey yoktu çünkü, onun soğuğu ve domatesi, benimse sıcağı ve geceyi sevmem dışında. İkimiz de nefes alıyor, yemek yiyor, su içiyor, bazen birlikte gülüyor, bazense birlikte sıkılıyorduk. Karanlıktan korkuyorduk. Şimdi onu karanlığa gönderemezdim çünkü korkacağını biliyordum.
Birbirimize baktığımız süre boyunca gözlerinde kendi yaşadıklarımı görüyorum Sonra gözüm tıpkı benimki gibi el yapımı bir mızrak tutan eline kayıyor. Bileğinin hemen üstünde, liderlik işareti var. Normallerin arasına katılmak istediği için, kendini kardeşini öldüren bizim liderinkinden hani. Gözlerine tekrar baktığımdaysa, edindiğim ilk ve tek arkadaş yerine farklıyı yok etmeye kurulu bir makine görüyorum. Yine de, pişman değilim. Hayatımın çok az bir kısmını da olsa, yaşayabildim. Bertie ile tanıştığım için, sevgiyi, yani bu hayattaki her şeyden daha önemli tek şeyi tadabildiğim için mutluyum.
***
Eee... Mesajı anlamayanlar için hikayede işlemeye çalıştığım mesaj kendi aramızda oluşturduğumuz "grup"ların bizi ne kadar ayırdığıydı. Mesela "Belieber" sadece Justin Beiber'ı sevenlere deniyor sözde ama benim iletişim kurduğum tüm Belieber'lar sadece kendi "türlerinden" olanlarla arkadaşlık kuruyorlardı valla. Ayrıca itiraf edeyim: Bu hikayeyi yazan ben de şu an okuluma bir animeci gelse okuldaki en yakın arkadaşımdansa onu yeğlerim. Hem de hakkında hiçbir şey bilmeden - sırf ortak bir hobimiz var diye... Üstelik gözlemlerime göre çoğu insan da böyle: Yeni oldukları bir ortamda kişilerin kişisel özelliklerinden çok sahip oldukları ortak özelliklere bakıyor.  Mesela biriyle aynı diziyi izlemek o kişinin nazik ve iyi kalpli olmasından daha önemli. Burada değinmek istediğim şey buydu, Torosbitera kelimesini de kafamdan salladım, anlamışsınızdır zaten. (Yoksa gerçek bir şey sanan var mı? Yoktur herhalde.) 
Tabii insanları ayıran başka şeyler de var. Maddi durum, din, hatta dış görünüş vb. vs... Ama bunlara değinmedim, ben daha çok yukarıda bahsettiğim türde gruplaşmaya değindim. Bunu da televizyonda şu yok "Kelebekler Vadisi," yok "Saray Konutları" gibi sitelerin reklamlarını izlerken kurduğum bir hayalle birleştirdim: Hani bu tür siteler genelde şehrin merkezi olmayan uzak bölgelerinde kuruluyor ve içlerinde okuldan tutun alışveriş merkezine dek her şey oluyor ya? Ya günün birinde tüm insanlar bu tür sitelere taşınır ve sadece acil ihtiyaçlar (örneğin hastane) gibi sitelerinden çıkmaya başlarlarsa? Ama harbi o siteler resmen şehir gibi oluyor be! 
Neyse, galiba biraz boktan bir hikaye oldu, mesaj güzel ama kapsamsız, karakterler derinliksiz, dil de çok nadiren kullandığım şimdiki zaman yüzünden pek sıkıcı oldu. Hikayeyi konusu itibariyle olduğunca sade ve sıradan yazmayı planlamıştım zaten ama biraz kötü oldu galiba. Yine de okuduğunuz için teşekkürler. 

15 Aralık 2013 Pazar

Bugün Otaku Günüymüş Yav

Valla facebook'taki tüm anime sayfaları, arkadaş listemdeki anime izleyicileri falan öyle diyor. İnternette bir araştırma yapmadım ama animeciler öyle ilan etmişse, öyledir. Zaten anime hakkında yazasım da vardı.
Anime izlemeye başlayalı iki yıl oluyor ve ondan önce nasıl bir hayatım olduğunu HATIRLAMIYORUM. Daha doğrusu sanal hayatımı hatırlamıyorum. Yani internette ne yapıyormuşum ki? Her neyse.
Anime bence bu dünyadaki en güzel şeylerden biri ve benzersiz bir şey. Kitaplar kadar olmasa da - çünkü kitaplar TAMAMEN bizim hayal gücümüze hitap eder. Yani kitaplarda yazanları kendimize göre en güzel şekilde hayal edebiliriz. Ama bana kalırsa film ve diziler animenin yanında solda sıfır kalıyor. Benim hayatımda sinemaya gitmediğim halde başından kalkmadan izlediğim tek şey Death Note'du mesela. Ben film ve dizi izlerken çok sıkılıyorum. Bu yüzden tüm dizi ve filmler animeye çevrilse şahsen benim için hiç sorun olmayacağı gibi müthiş de olur. *-* xD Çünkü anime çizimlerden oluştuğu için dizi ve filmlerde asla rastlayamayacağınız kadar müthiş görüntüler oluyor. Mesela devasa bulutlarla kaplı anime gökyüzülerinin güzelliğini hangi dizi ya da filmde bulabilirsiniz ki?
Şu resme bakmak, insanın içini ferahlatıyor resmen.
  
http://s4.goodfon.com/wallpaper/previews-middle/541466.jpg 
 http://www.bubblews.com/assets/images/news/529729922_1386864054.jpg 
Görsellerde resimlere bakarken hangisini koyacağımı bilemedim... İşte bunlar hep hayal gücünün el yeteneğiyle birleşmiş hali.
Sonracığıma animelerin en sevdiğim özelliklerinden biri de hayattaki çok küçük ayrıntıların ne kadar güzel olduğunu göstermesi. Mesela yaptığımız sıradan hareketler animelerle bambaşka anlamlara kavuşuyor. (En azından benim için öyle hani.) Örneğin şu gözlüklü karakterlerin meşhur orta parmaklarıyla gözlüklerini düzeltme hareketini kendiniz ya da bir başkası yaptığında yüzünüzde bir sırıtma oluşmuyor mu? Şahsen ben servisimdeki kızın ne zaman o hareketi yaptığını görsem gözlük camları beyaz beyaz parlamaya başlayacak ve ortaya dahice bir fikir atacakmış gibi hissediyorum. (Ama gerçekte galiba kızda tik var.) Ya da biri kollarını başının arkasında kavuşturup kocaman gülümsediğinde "Naruto! / Black Star!" (o hareketten bahsedince aklıma gelen ilk anime karakterleri) diye boynuna atlayasım geliyor ve o kişiye otomatikman bir güven doğuyor içimde. Veya başka popüler anime mimiklerinden yaptığında... Sonra bir de yaprakların uçuşması gibi klasikler var. Nelerden bahsettiğimi anlamışsınızdır işte. Eskiden bu tür şeyler önemsizken bir kez anime izledikten sonra hepsi size kendinizi başka bir boyutta gibi hissettiriyor. Ayrıca yere düşürülmüş bir defterin, siyah kelebeklerin ve okul terasının önemini ancak otakular kavrayabilir.
Bir de anime izlemek insana bunlar dışında da harbi çok şey katıyor. Size anime izlemeye başlama hikayemi anlatayım. Choco-sama anime izliyordu, ben de onun blogundan görüp başlamaya karar vermiştim, nasıl hatırlamıyorum ama herhalde adı yüzünden "Death Note"u seçtim. (O sıralar en yakın arkadaşım ardında hiçbir iz bırakmadan sırra kadem bastığı için bayağ ağır depresyondaydım.) Görsellerden resimlerine biraz bakınca da etkileyici gelmişti. Böylece bir gün ilk bölümü açtım, o mükemmel opening çıktı karşıma ve size yemin ederim o an nasıl da şöyle düşündüğümü hala hatırlarım: "Bu şey hayatımı değiştirecek." Aynen öyle oldu. Anime izlemesem şu an nasıl biri olurdum, ne yapıyor olurdum çok merak ediyorum ama animelerin hayatıma kattığı şeyler paha biçilemez, onu biliyorum. Bir kere başta L olmak üzere birçok anime karakteri bana o zamana dek hayatımı cehenneme çevirmiş farklılığımın bir gurur kaynağını olduğunu öğretti. Sonracığıma beni önyargılarımdan kurtardı. Mesela anime izlemeden önce ben ciddi bir homofobiktim abi. Önemli bir sebebi de vardı tabii ama yine de bu ne kadar iğrenç olduğunu değiştirmiyor. Oysa şu an bırak gayleri yadırgamayı, kendim gay olsam bile bununla hiç derdim olmaz. Ha bir de insanları zekileştirmesi var. Zekileştiriyor abi, bunu inkar edemeyiz. Çünkü animelerin çoğu insanı düşünmeye iten şeyler. Tamam, Boku no Pico gibi gerçekler de var ama Death Note, Rainbow ya da Gantz gibi animeler de var. Aslında kaliteli ve iyi animelerin tümü zaten insanı düşünmeye sürükler. Bir de düşünmeyi de bırakın, animeler insana yalnız olmadığını gösteriyor. Ne zaman kendimi garip, yalnız ve dışlanmış hissetsem Death Note'u açıp kendimi o duygulara yer olmayan dünyanın ortasına bırakırım. Ya da ne zaman umutsuzluğa düşsem Zetsubou-Sensei'nin hayat dersleri ile kahkahalar boğulup kendime gelirim. Bazense moralim bozuktur, neşemi yerine getirecek şöyle hem eğlenceli, hem iç ısıtıcı bir şeyler isterim ve Kimi ni Todoke hemen derdime derman olur. Animeler böyledir işte, izleyecek bir şeyden çok arkadaşınız gibidirler. Duygularınıza ortak olurlar, öyle replikler vardır ki "sanki düşüncelerimi okuyorlar da yazıyorlar" dersiniz. Üstüne üstlük bu duygular yine hayal gücü ile el yeteneğinin birleşimi sonucu mükemmel mimiklerle çizilince, hayran kalmamak elde olmaz. Bu yüzden ben bir otakuyum işte ve evet, "otaku" diyorum - her ne kadar kendimi animeye adamış olmasam da.



11 Aralık 2013 Çarşamba

Alice Pan'in Yok Yok Ülkesi (Okumanıza Hiç Gerek Yok)

Neden büyüyemiyorum?
Hayır, yani bedenen değil. Bedenen fazlasıyla, hatta istemediğim kadar büyüyorum. (Mesela göbeğim kendi bildim bileli fazla büyük.) Ama kendimi hala en fazla 12 yaşında hissediyorum. Hatta 12 bile değil.
Herkes kendimin ne kadar iğrenç olduğumu söylediğimde yaptığım kötü şeylerden bahsettiğimi sanıyorlar ya da böyle dememi kendimden nefret etmeme bağlıyorlar. Tabii, ben hem yaptığım kötü şeyler, hem de kendimden nefret ettiğim için de iğrencim ama iğrenç olduğumu söylerken genellikle kast ettiğim bu ikisi olmuyor. Daha çok şöyle şeyler...
1 - Salondaki televizyonun üzerinde ayak tırnağı parçası, ayak derisi parçası, taşlaşmış ekmek parçası ve mandalina ile elma plasentaları duruyor. Ve annem bunları atamıyor çünkü beni evire çevire dövmek yerine onları orada tutmasının dünyadaki en büyük anne sevgi gösterisi olduğunu düşünüyorum...
2 - Sinirlendiğimde kimseye ne yumruk, ne tekme atarım, ne de ısırırım... Burnunu karıştırır ve üstüne sürerim.
3 - Mart'ta 15 yaşına basacak bir genç kızım. Yapabileceğim daha fazla iğrençlik kaldı mı?
Nefret ettiğim şey güzel olmamak değil. Erkek arkadaş sahibi olmamak değil. Popüler olmamak değil. Mesele ben hala böyle biriyken, tüm arkadaşlarım büyümüş ve  berbat veletlerden büyük insanlara dönüşmüşken benim hala böyle bir dönüşüme dair en ufak bir  belirti göstermemiş olmam. Kendimde bir sorun var gibi hissediyorum. Üstelik hala az buçuk çocuk sayılırım belki ama ya 16 yaşına geldiğimde ne olacak? Çünkü kendimi biliyorum ben, yine aynı bok olacağım, hatta belki daha da kötüsü (Nitekim sanırım bir zamanlar daha iyiydim ve büyüdüğümde benden beklenen kişi olmam olasılığı vardı.). Soracaksınız: O zaman neden değişmiyorsun? Elinde olmadığından mı? Hayır, elimde, sadece değişmek istemiyorum. Benim derdim, insanların şimdi olmasa bile, elinde sonunda benden değişmemi bekleyecekleri. Mesela elinde sonunda birileriyle çıkmak zorunda kalacağım çünkü aksi takdirde... Bilmiyorum. Olmaz işte. Biliyor musunuz, herkes bana "L gerçek bile değil, ona neden bu kadar aşıksın?" der ama L'nin gerçek olmaması benim ona aşık olma sebebim zaten. Çünkü ben gerçek birine aşık olamam. (İşte bir itiraf daha: Bugün itiraflar dizisi mi yapıyorum nedir?) Pekala, L söz konusu olunca bu değişebilirdi belki (Yani sonuçta o L, ona aşık olamayacağım hiçbir bir gerçeklik yok.) ama gerçekten, ben bugüne dek aşık olmayı denedim. Ünlülerle, arkadaş çevremden, sınıfımdan ya da başka bir yerden tanıdığım insanlarla... Hatta kendimi kandırmaya çok yaklaştığım da oldu. Ama sonuçta kimseye karşı bırak L'ye hissetiklerimi, bugüne dek hoşlandığım çizgi film ya da kitap karakterlerinden hiçbirine hissetiğim şeyleri asla hissetmedim çünkü işte, gerçek erkeklerle bir sorunum var, daha doğrusu "ilişki" kavramıyla bir sorunum var, kelimeyi bile ne zaman duysam midem bulanıyor. (Tabii kimsenin benim gibi bir psikopatla ilişki kurmak istediğinden değil, zaten mesele bu da değil, mesele işin ben tarafı.)  Bana en yakın gördüğüm arkadaşım bile bir hayali karaktere aşık olduğu için normal insanlarla ilgilenmiyor, normal insanlarla ilgilenmediği için bir hayali karaktere aşık DEĞİL. Sonracığıma haydi bu meseleyi aseksüelim diye atlattık diyelim peki ya iş konusunda ne yapacağım? Sinirlenince patronumun pahalı ceketine sümüğümü mü süreceğim? Elbette bir patron edinmeyi başarabilirsem... Zira kimsenin 26 yaşında oyuncaklarıyla oynamaya çalışan ve Pokemon falan izleyen bir ruh hastasını işe alacağından şüpheliyim. Yani kısaca demek istediğim şu ki bu böyle devam etmez kardeş. Biraz büyümeliyim. Hala çocuk gibi oyun oynuyorum ve işin kötüsü takıntılıyım da. Ve benim bu takıntımı paylaşan ya da onu katlanabilecek bir Allahın kulu daha yok bu dünyada. Mal mal yaşıyormuş gibi hissediyorum. Herkes bende bir bozukluk olduğunu anlayabilir. Anlıyorlar da. Bende bir tuhaflık olduğunu algısı azıcık açık bir insan kolaylıkla görebilir. Mesela sınıf arkadaşlarım hiçbir erkeğe ilgi duymadığımı söylediğim için lezbiyen olduğumu düşünüyorlar ama ben onlara bir anime karakterine tutkun olduğumu nasıl açıklayacağımı bilemiyorum. 
Benim dünyamda aşk, çiftleşme, hormonlar ve cinsellik olmazdı. Bebekler bebek isteyen insanların onları hayal etmesiyle dünyaya gelirlerdi.  Para olmazdı çünkü aslında sadece bebekler değil, her şey hayal gücüyle meydana gelirdi, diyelim bir kek hayal ediyorsunuz ve o önünüzde belirirdi. İstediğiniz ve gerçekleşen şeylerin bir bedeli olmazdı. Bir de herkes istediği gibi görünür, davranır ve konuşurdu çünkü yargılamak da olmazdı.  Ne harika bir dünya değil mi? Ama sanırım Tanrı böyle bir dünyayı eğlenceli bulmadı da ondan bunu yarattı... Eh, ona kızamam, ben  Tanrı olsam ben de şu an hayalini kurduğum dünyadan sıkılırdım. Ve böyle bir dünya yaratmışken onu milyonlarca toz zerresi için asla değiştirmezdim. Bir de ben aslında bu dünyayı mazoşistçe bir şekilde seviyorum. Yaşadığımız tüm bu önemsiz ve saçma dramlar fevkalede harika... İnsanlar bu dünyadaki toz zerreleri ama mükemmel toz zerreleri... Neyse. Saçmalıyorum işte.
Belki de blogun adını değiştirmeliyim. Mesela "Bir Ergenin Hayatı" koyabilirim, sloganı da "Ergeni Ergenden Öğrenin!" olabilir. Ya da ismi "Ergenleri Tanımak", sloganı ise "Anneler, babalar ve ergen musallatına uğramış diğer insanlar! Bir ergenin kendi ağzından anlattığı hayatı sayesinde ergeniniz hakkında çok şey öğrenebilirsiniz!" olur. Böylece internette sorunlu çocuklarının sorunlarını araştıran aşırı hevesli batıvari ana-babalara bir yardımım da dokunmuş olur hem. Ne kadar iyi kalpliyim değil mi ama, blogumu bile insanlara yardım etmek için kullanmayı düşünüyorum! Eheheh.
O değil hemen hemen tüm bloggerlar bana "Aslında Saçmalık benim blogumun adı olmalıydı." diyorlar. Kimse kusura bakmasın ama en saçma blogun benim blogum olduğu konusunda bence herkes hemfikir olmalı. Yani lütfen ama! Bu benim tek meziyetim! (Saçmalamak, rezillik, aptallık yani...) Bunu da elimden almaya çalışmaya kalkmayın lütfen! Zaten yeterince şeye sahipsiniz...
Eee... Öhöm. Nerede kalmıştık? ^^"
Aslında blogun adı için "Neet Yuvası" ya da "Harikalar Diyarı" gibi iki isim düşündüm ama sadece düşündüm. Çünkü Saçmalık bu blogun ismidir, açık ve net. Yalnız şablonu değiştirsem çok, ÇOK iyi olacak. Yani daha doğrusu bir şablon uydurabilsem. Nasıl yapıyorsunu lan? Ben de asla sayfayı kaplamıyor o şablon. Belli bir boyutu mu var? O boyutta anime wallpaper'larını nereden bulabilirim? Kusso... Bu konuda acayip yeteneksizim. Hatta en az fotoğraf çekinme konusunda olduğum kadar yeteneksiz. (Fotoğraf çekinme konusundaki yeteneksizliğim fillerin dans etme konusundaki yeteneksizliğine eş değerdir.)
Bu arada bugün dışarıda bir buçuk saat servis bekledim. (Dışarıda çünkü ben servise evin önünden binmiyorum, 4. Levent'ten biniyorum, oraya da metroyla gidiyorum.) Normalde karlı havalarda ASLA okula gitmem, hele bu kadar uzaktaki okula HİÇ HİÇ gitmezdim ama bugün sınavım vardı. Tabii 1 buçuk saat ayaklarım morarınca mecburen annem müdürü aradı ve yalvar yakar sınavı başka güne aldırttı da eve gelebildim... OF! Nedir bu her kar yağdığında benim başıma gelenler? Önce ölümden dönerim (7. sınıf), sonra annem beni uyarmış olmasına rağmen aptal gibi eve daha erken varayım diye okuldan kaçıp minibüsle eve 5 saatte dönüp anahtarlarımın yanımda olmadığını fark etmek (Bu en kötüsü - geçen yıl/ 8. sınıf) ve 1 buçuk saat servis beklerken donmak, metroda beklerken de insanlar tarafından dilenci zannedilmek ve sapık davranuşlara maruz bırakılmak. Yalnız her gün metroda yanından geçtiğim dilencilere daha çok acıyorum artık. Orada, soğukta beklemek o kadar korkunçtu ki, üstelik onların okuyacak kitapları da yok ve 1 buçuk saat değil, tüm gün oradalar. Hem belki dönecek evleri bile yok. Zavallı insanlar. Neyse, elden bir şey gelmiyor işte, içim karardı şimdi... Zaten Yorucho da yok. Onunla konuşmadığımda kendimi hep kötü hissediyorum. Mesela benim hayatım bir anime olsa Yoru'nun olmadığı sahnelerde başımda gri bulutlarla geziyor olurdum ve arka plan da siyah olurdu, Yoru geldiğinde ise güneş doğar, çiçekler açar ve arka plan pembeye dönüşürdü. Çizim stili Shaft'dan KyoAni'ye kayardı.
Fazlasıyla saçma yazının sonu.
Not: Peter Pan neden beni kurtarmaya asla gelmedin? Wendy gibi anaç olmasam da ben mızıkçılık yapmazdım. 

30 Kasım 2013 Cumartesi

Dini Savunan İmansız

Şahsen ben "inanmanın" insanın yeme, içme, nefes alma gibi temel ihtiyaçlarından biri olduğunu düşünüyorum. İnsan; Allah, Tanrı,  Zeus ve tayfası, ay, güneş, ateş, ne olursa olsun bir şeye inanmalıdır yaşamak için. Zaten inanır da. Ateistler bile bir şeylere inanırlar: Maddiyata inanırlar, bilime inanırlar, dünyanın yuvarlak olduğuna inanırlar, belki aşka inanırlar ve Tanrı'nın olmadığına inanırlar.
Şimdi ben öyle aman aman dindar biri olmadım hiç. Ezbere bildiğim çok fazla dua yoktur. Hiç namaz kılmadım. Oruç tuttuğumda da bunu Allah için değil, bazen tüm gün yiyecek, içecek bir şey bulamayan insanları anlamak için yaptım. Bazen deistleştim. Bazen agnostikleştim. Bazen de kötüleri cehenneme gönderen ve bu kadar iğrenç insanın inandığı bir şeye inanmayı reddettim. Sonra Ömer Sevinçgül'ün Carpe Diem serisinden "Seni Sana Bırakamazdım" kitabını okudum. Kitap aslında arkadaşımındı, TÜYAP'tan almıştı ve ben dönüş yolculuğunda bitirdim. O kadar sürükleyici bir kitaptı. Konu yüzünden değildi bu sürükleyiciliği , Sevinçgül'ün dili yüzündendi. Öyle güzel cümleler kurmuş ki bir türlü elimden bırakamadım. Din konusunda kafası karışık bir kızın bir adamla soru-cevap şeklindeki mailleşmelerinden oluşuyordu kitap - sanırım serinin diğer kitapları da böyleymiş. (Konu anlatmak konusunda çok kötüyüm ya.) Dinle ilgili öyle güzel yorumlar vardı ki içinde, bu konuya dair bir ilgi oluşuverdi içimde. (Bir de bu lisedeki din öğretmenim çok aydın bir insan, onu dinledikçe de böyle hissediyorum.) Böylece Kur'an'ın Türkçe mealini okumaya başladım, ara sıra açıp okuyorum daha doğrusu ve insanların içinde yazanları nasıl yorumladıklarına hayret ediyorum. Yahu o kitabın indirildiği zamanki şartlar ne, şimdiki şartlar ne? Neymiş, İslamiyet'te kölelik varmış, kadın-erkek ayrımcılığı varmış... Ya sen insanların kız çocuklarını diri diri gömdükleri ve köle olanlara insan muamelesi yapılmadığı bir dönemde bakış açısını nasıl bir anda değiştirebilirsin ki? Kaldı ki hala günümüzde bunlar oluyor. Ve Kur'an insanları mümkün olan en iyi şekilde sınırlamaya çalışıyor. Ama birkaç gerizekalı kalkıp diyor ki: "Aaa kadınlarımızı dövebilirmişiz, heyooo! *çat pat küt*" Abicim sen modern bir dönemde yaşıyorsun, günümüzde öyle şeyler kalmadı ki - yasal bile değil! Sen karını nasıl döversin? Ateistler de hooop, hemen bu boş kafalı insanları göstererek "Din şiddet yanlısıdır!" diyorlar... Ne ilgisi var? Bir de bazılarına göre "Kur'an ne demişse o hep geçerlidir" diyorlar ya, bence tam tersi, Kur'an çağımızın şartlarına göre yorumlanabilir ve yorumlanmalıdır da. (Kitaplar yorumlanmak, anlamak için vardır kardeşim!) Yoksa bknz: Az önceki örnek. Bu dini insanlara yanlış anlatır, kurnaz ve zeki Ateistlere de fırsat çıkarır. Gerçekten, Ateistler göründükleri kadar akıllı değiller aslında, insanların aptallığından güç alıyorlar. Yoksa ben Ateistler'in büyük kısmını da gayet salak buluyorum.
Eski sınıfımın neredeyse tamamı inançsız kişilerden oluşuyordu. Daha doğrusu, kendini maddiyata adamış, "Justin Bieber"dı, diğer boktan ünlülerdi, sınavlardı, şuydu buydu derken ruh cebi kapanmış insanlardan. Bunlar her din dersinde öğretmene şu soruyu sorarlardı: "Allah varsa kanıtı nerede?" Şimdi bu o kadar gerizekalıca bir soru ki sırf "inançsız, asi, özgür düşünceli ve zeki çocuklar" olduklarını kanıtlamak için sordukları besbelli. (Dediğim gibi aptal insanlardan yararlandıkları için Ateistler zeki görünürler ya hani?) Ya da gerçekten anlayamayacak kadar gerizekalılar. Yahu kardeşim varlığının kanıtı olan bir şeye herkes inanır zaten. Eğer Allah varlığını bize gösterseydi zaten herkes ona iman ederdi. Oysa Allah'a elimizdeki kitap ve kalbimizdeki iman gücünden başka bir şey olmadan iman etmek, iman etmek demektir zaten. Valla bunu anlayamayacak kadar gerizekalı olduklarına inanmak istemiyorum, işte bu yüzden havalı görünmeye çalıştıklarını düşünmek istiyorum ama... İşte bu, bu yazıyı yazmamın amacı.
Gözle göremiyorsun diye Tanrı'ya inanmamak kadar saçma bir şey yok. Hayatımızdaki en önemli şeyler, gözle göremediklerimizdir. Sevgi, mutluluk ya da hüzün... Bunların hiçbirini göremeyiz ama  varolduğunu biliriz. Nasıl? Üç nokta. Madem Tanrı yok diyorsun, biraz daha kesin kanıtlarla gel kardeşim. Ateistlerin çoğu, eve gidince dua okuyup arkadaş ortamında "Allah yok yea" diye dolaşan ve boş fikirleriyle kaygılarını dindirmeye çalışan tipler gibi geliyor bana. Bir kısmı zaten korku ya da kaygı duyamayacak kadar kendilerini maddi dünyaya adamışlar. (Bknz: Eski sınıf arkadaşlarım.) Ha gerçekten inanmayanlar da var tabii ki onlar bu meseleleri s*klerine bile takmıyorlar çok affedersiniz. Mesela benden tescilli bir ateist olabilirdi çünkü içki içmeyi yasaklayan (Tamam, içki içmenin zararları vardır ama nasıl içileceğini bilirsen, gayet de güzel bir şeydir. Annem bana böyle öğretti yani.), gay/lezbiyen/biseksüel/transeksüelliği yasaklayan, günah denen şeyi koşulsuzca günah kabul eden, kötüleri cehenneme gönderen bir Allah'a inanmayabilirim. Ama asla diğerlerinin inancı umurumda olmaz. Neyse, burada mesele benim inancım değil.
Bir de şu var ki haydi Allah'ın ya da başka bir Tanrı'nın olmadığını düşünelim. Öldüğümüzde cennet ya da cehenneme gitmeyeceğiz. Ahiret yok. Kader yok. Her şey rastlantısal ve nedensiz. Ne olmuş? Cidden: Ne olmuş? Ta yazının başında dediğim gibi: İnsanlar yemek, içmek, nefes almak gibi inanmaya da ihtiyaç duyarlar. Bildiğimiz tüm kutsal kitapları insanlar yazmışsa, dinleri insanlar uydurmuşsa da, insan kendini kaptırmadıkça, yozlaşmadıkça bir şeye inanmanın neresi yanlış? O kitaplarda kötü şeyler yazmıyor ki. "Yalan söylemeyin, hoşgörülü olun, erdemli olun" gibi şeyler yazıyor. İnsanların bunlara uymasının neresi yanlış? Hayır, yobaz, dar görüşlü, iğrenç insanlara elbette karşı çıkarsın ama internetteki "müslümanım" dediğinde üstüne saldırıp dalga geçen ergenlerin sayısı "ateistim" deyince üstüne saldıran yobazların sayısına eşit oldu neredeyse. İki davranış da aynı zaten, ön yargıyla yaklaşıp herkesi belli bir kefeye koymak.
Tekrar dediğim gibi: Dindar biri değilim. Açıkçası belli bir dini görüşüm yok. Henüz 14 yaşındayım ve bu konudaki inançlarım ortada. İslam dinindeki çoğu şey bana mantıklı ve doğru geliyor. Öte yandan kabul edemediğim şeyler de var.  Herneyse, sonuçta ben bir ergenim. Daha dini inanışlarımın oturması için erken. Bu yazıyı yazmamdaki amaç bir tarafı savunmak değildi aslında. (Başlığa takmayın siz. Gördüğünüz gibi tam olarak imansız da değilim ben.) Sadece şu sıralarda inanan kimselerle dalga geçmek moda haline geldi resmen, şurada burada dar kafalı insanlarla dalga geçip dini kötüleyen kişiler türedi. "Allah yoksa uçaklar nasıl uçuyor?" gibi şeyler diyenler salak olabilir ama bu insanları gösterip "İşte Allah'ın kulları böyledir" diyen ateistleri çok daha salak ve can sıkıcı buluyorum. Tekrar edeyim: Ateizme ya da teizme karşı değilim ben. Ben, insanların başkalarının inanışlarının alay konusu haline getirmesine karşıyım. Bir inanışın sorgulanmasına karşıyım. Tek bir salağı gösterip genelleme yapılmasına karşıyım. Dinin ya da dinsizliğin insanları bu kadar keskin hatlarla bölmesine karşıyım. Çok merak ediyorum, mesela eski sınıfımda tahtaya "kafiratör" yazıp önünde kıçını sallayarak dans eden o sınıf arkadaşım, 10 yaşındaki çocuklarına türban takan o ailelerden birinde yetişmiş olsa yine hareketi sergileyebilir miydi? Değil o hareketi yapmak, öyle bir hareket yapmayı aklının ucundan bile geçirebileceğini sanmıyorum. Durum böyleyken bu yaşta bu arkadaş kimi, neye göre yargılama hakkını kendinde görüyor, anlamıyorum ben.
İnsanların birbirlerinin inancına karışması yanlıştan da öte, mantıksız. Herkes istediğine inanabilir, istediği gibi yaşayabilir. Kimse kimseye bir ateisti imana getirdi ya da birini ateist yaptı diye madalya takmayacak ki kardeş! Neye inanarak mutlu oluyorsanız ona inanın, nasıl mutlu oluyorsanız öyle yaşayın.

24 Kasım 2013 Pazar

Düşünüyorum da belki de bazı insanların doğuştan neşeli ya da hüzünlü olmalarının sebebi önceki hayatlarıdır. Mesela önceki hayatı kötü geçmiş biri elinde olmadan hep bir parça hüzünlüdür, önceki hayatı güzel geçmiş biri ise neşeli. Evet, reenkarnasyona inanıyorum. Bu müslüman olmadığım anlamına gelmiyor, hâşâ ama ben çok inançlı birisiyim zaten. Bence bir ruhun birden farklı bedende yaşaması oldukça mantıklı, kendimi olduğumdan çok daha yaşlı hissediyorum. Hep yaşıtlarımdan olgun olmam bir yana, bazen bazı yerler ben de sanki daha önce oraya gitmiş ve orada bir şeyler yaşamış gibi garip hisler uyandırıyor. Ve empati yeteneğim fazla kuvvetli olabiliyor. Neyse, teori işte.
Okuldan sıkılmaya başladım. Derslerim berbat. Ama çalıştığım da yok doğrusu. Gerçekten çalışasım gelmiyor. Artık liseye geçtim ve dünyayı kurtarmaya hazırım, neden süper güçler hala harekete geçmediler? Yoksa liseye geçtiğimin farkında değiller mi? Oysa anneme göre liseye geçtiğimin tescilli kanıtı olan failatün failatün failü'yü bile öğrendim artık! Herneyse, eğer süper güçler beni daha fazla bekletirlerse sıkıntıdan öleceğim. Hayatımda zevk aldığım tek şey eve gelip Yoru ile konuşmak haline geldi. Okul hayatım hala fena gidiyor sayılmaz ama tüm günü resmen şu şekilde geçiriyorum: "Yoru'm nerede? Ne yapıyor? Yoru'mu özledim. Şu okul bitse de eve gidip Yoru'yla konuşsam..." Evet, beni motive eden başka bir şey yok. Kota yüzünden anime de izleyemiyorum, 5 aydır fature normalin çok çok üstünde geliyor ama annem sadece 13 lira ödeyerek sınırsıza geçmeye yanaşmıyor hala. Sınırsıza geçtiğinde devamlı girmemden korkuyormuş... Şu anda sanki her fırsat bulduğumda bilgisayar başında değilmişim gibi. Üstelik anime izlememek de işe yaramıyor çünkü anime izlemesem youtube'dan devamlı anime videoları izliyorum ve bunlar da kısa şeyler olsalar da toplamda en az 10 bölüm animeye karşılık geldikleri için fatura sürekli böyle...
Yoru'm demişken... YORU'YLA BULUŞTUM!!!!! *Q* ^m^ X333 >333< <3 Tam 1 hafta boyunca sürekli bir sorun çıkacak diye diken üstündeydim, son gün yok saat, yok mekan derken gerçekten de sorun çıkacak diye yüreğim ağzıma geldi ama... BULUŞMAYI BAŞARDIK!!! Öyle güzeldi ki. Zaten internetten sürekli şöyleyiz: "Yoyucho ^-^ x333 <3 *kucaklar*" "Ayichu ^-^ >333< <3" Ama insanın dünyadaki en yakın dostuna gerçekten sarılması kadar güzel bir şey yok. Ne var ki yanımızda annelerimiz vardı, gerçi konuşurken bizi rahat bıraktılar ama bir dahaki sefere yanımızda onlar olmadığında daha rahat olacağız ne de olsa. ^-^
Suicide Room filmini izledim bir de. Hakkında ne diyebilirim bilemiyorum. Güzel bir filmdi ama benim beklentilerim daha büyüktü açıkçası... Mesela daha etkileyici bir gelişme ve final beklemiştim. Konu güzeldi ama sadece konuyu bulup senaryoyu biraz koyvermişler gibi geldi bana. Bunun yanında gelişme ve final kısmını; oyunculuklar, görseller, müzikler ve güzel sahnelerle ustaca kapatabilmeyi de bilmişler. Aslında bu filmi mesela geçen yılın bu dönemlerinde izlesem filmin çok büyük bir hayranı olabilirdim çünkü ruhsal acımı bastırmak için fiziksel acıya başvurdum dönemler yanlış hatırlamıyorsam o dönemlerdi. Hani şu durmadan delilik hakkında zırvaladığım ve bir tür karanlıklar diyarında yaşadığım. Hatta düşünüyorum da "Keep Myself Alive" hayatımın o döneminin theme song'u bile olabilir. Evet, keşke bu filmi o zamanlar keşfetseymişim. Eğer filmden etkilenip kendimi öldürmeyi seçmezsem çok yardımı dokunabilirdi. Mesela Dominik'in sözlerinin, oysa şimdi bir anlam ifade etmiyorlar çünkü ben o evreleri çoktan geçtim. (Hatta ben de bir ara aynı Dominik gibi okula silah götürmüştüm, onun gibi tabanca değil ama çakımı çünkü kimseye zarar vermeyi aklımdan bile geçirmemiş olsam da istersem zarar verebileceğim hissi yardım ediyordu.) *spoiler* Yalnız o sözleri söyleyen bir karakterin nasıl olup da sonunda kendini öldürdüğünü ben hala anlayabilmiş değilim. *spoiler* Dominik kişiliksiz bir karakterdi bana sorarsanız. Tamamen Sylwia'nın doldurmasına geldi sonunda. Yaşadığı şey ciddiydi tabii ama atlatılamayacak kadar da kötü değildi. Sylwia gibi insanlar herkesten farklıymış gibi konuşur dururlar ama bir farkları yoktur. Etkileyici sözler ederek saf insanları kandırmaktan başka bir bok yapamazlar. Dominik biraz da saftı bence. *spo* Sylwia bilerek ona kendini öldürtmedi belki ama dediğim gibi Dominik yine de onun doldurmasına geldi işte. Ama ben buna rağmen karakteri sevdim. Oynayan kişi (Jakub Gierszal gibi bir herifti sanırım.) öyle iyi oynamış ki sevmeden edemiyorsunuz. Yok, yanlış dedim, adam karakteri oynamamış, yaşamış resmen. Öyle iyiydi işte...
Şahsen benim için filmin en iyi sahnesi ailesinin arkadaşları kendi kızlarını Dominik'e ayarlamaya çalıştıklarında Dominik'in "Üzgünüm ama ben gayim" deyip gidip en yakın heykeli öptüğü sahneydi. Ama bunun dışında da beni etkileyen sahneler vardı. Özellikle oyun grafiklerinin çok iyi olduğu görüşündeyim, anime gibiydi. Ama işte, bir de kurgu daha zekice ve etkileyici olaydı... Cidden, filmin tek kusuru buydu.
Bu arada, şu sıralar favori şarkım. Bu film için yazılmış bence. Ayrıca bu şarkı sayesinde Get Scared grubunu keşfettim, acayip mutluyum. Bu, Sarcasm ve Scream şarkıları çok ayrı güzel.

 Filmin konusu: Emolar bu arada. Yani bana göre Dominik emo. Ama Türkiye'de bileklerine"SHéni SHévdm dé öLDüm bhén!!!" gibi şeyler kazıyan ve facebook hesaplarının adı "bheLalı chocuq" ya da "sheker qıs" gibi şeyler olanlardan değil tabii, has emo o.
Eğer intihar eğilimli bir döneminizdeyseniz bu filmi izlemeyin ama. Ya da izleyin izleyin. Veya... Bilemiyorum ya. Size kalmış. Birazcık aklınız varsa filmden bir şeyler çıkarırsınız, yoksa da gider kendinizi en yakın yerden atar ya da *spoiler* Dominik gibi hapları alkolle birlikte kafaya dikersiniz. *spoiler*
Başka başka... Ha Ateşi Yakalamak'a gittim bir de. Ama hay gitmez olaydım! Yoyucho'mu o kadar çok özledim ki filmin tadı çıkmadı! Yorumda bulunamayacağım o yüzden.
Nightcore diye bir grup var, bileniniz vardır belki, cidden çok berbat bir grup. O kadar berbat ki taktım. Ben bunu youtube'daki anime wallpaper'lı şarkı videolarını görüp duruyordum, vocaloid gibi bir şey sandım bunu. Sonra resminin beni cezbettiği bir şarkı videolarını açıp dinledim ve vocaloid olduğundan iyice emin oldum. Ardından internette araştırmaya koyuldum çünkü daha önce hiç bu kadar iğrenç bir vocaloid sesine şahit olmamıştım ve hakkındaki yorumları merak ediyordum. Ve... O 5 SANİYE DİNLEDİKTEN SONRA KAFAMI DAVULA ÇEVİREN ŞEYİN (BAKIN, ŞEY DİYORUM, KİŞİ YA DA VOCALOID DEĞİL) GERÇEK İNSAN SESİ OLDUĞUNU ÖĞRENDİM! Birkaç dünyanın en tiz sesli psikopatının oluşturdukları bir grupmuş bu ve üstelik o kadar beğenilmiş ki grupluktan çıkmış akıma dönmüş! Yaptıkları tek bok ritimleri hızlandırmak be! Hem de sesleri o kadar iğrenç ki ilk dinlediğim halimle empati kurup daha etkileyici yazabilmek için şimdi tekrar bir şarkılarını açtım ve... BU NE AMK!? BAŞIM AĞRIYOR VE ÜSTÜNE BİR DE MİDEM BULANIYOR!!! (İlk defa blogda "amk" gibi ciddi bir küfür ediyorum yalnız. Affedersiniz, bu korkunç müzikal işkence karşısında çenemi tutamadım, o kadar kötü ki kulaklarım onları kesmem için yalvarıyorlar. Ve Van Gogh hayranı olarak bunu yapabilirim.)
Okuduğum kitaplarda ise bir numara yok. 
Bu kadar.
Hayat fazka sıkıcı.

10 Kasım 2013 Pazar

Evden Kaçsam Bile Kendimden Kaçamam Ki

Kaçma isteğim temalı yeni bir yazıyla yeniden karşınızdayım. Ben var ya? Geçen yıl resmen özgürmüşüm be! Şu anki okulumdan annem de benim kadar memnun ama ben aslında tamamen şans eseri bu kadar iyi bir okula düştüm çünkü benim puanım pek yüksek değildi aslında. E bu p.ç oğlu p.ç milli eğitim bakanlığının ne yapacağı belli zaten: Üniversite sınavını da kaldırıp yerine ders notlarını getirecekler! Ya da hepten kaldırmazlar belki ama SBS gibi olur, 11. sınıfın ortasında her şey güzel, keyifler de çakır iken şak diye haberi verirler: "Sınavda ders notları %'de bilmem kaç (50'nin üstünde olacağı kesin bir sayı) etki edecek" diye. Bu yüzden annemle yılın başından dersleri sıkı tutmaya çalışıyoruz ama sınav senem de değil ki bu kardeşim. 1 sene boyunca yarış atını oynadıktan sonra daha ilk yılın ilk döneminden çıtayı bu kadar yüksek tutmaya ihtiyacı olan bir çocuk değilim ki ben. Çünkü anlıyorum: Bakın, burada da anladığımın belirtileri, biliyorum, MEB boku, MEB piçi, MEB kanlı sünneti yüzünden sürekli başarılı öğrenci olmalıyım ama bunu doğru bulmuyorum tamam mı? Tamam, üniversite liseden ÇOK daha önemli, üniversitede lise konusunda olduğum kadar şanslı olamayacağım şüphesiz. Ben de iyi bir hayat istiyorum. Çöpçülük yapmak istemiyorum. Ama gençliğimin en güzel yılları olması gereken yılları da derslerle çarçur etmek mantıklı gelmiyor bana. Benim çok yakın bir arkadaşım var tamam mı? Bu kız 3 yıl boyunca çalıştı çabaladı ve sınıfın en başarılı öğrencilerinden biri olup Beşiktaş Anadolu Lisesi'ne girdi. Okullarında 28 ekimde Duman konseri yapılacaktı. Bayramda beni aradı ve bundan bahsetti, bize de bilet alacaktı ve birlikte konsere gidecektik. Hepimiz çok umutlandık, sonra babası sınavları başlayacak diye gitmesini yasakladı. O da bilet alamadı. Şimdi hayal ediyorum da gitsek kim bilir ne kadar çok eğlenecektik, bizler için ne kadar güzel bir anı olacaktı. Hepimizin çok sevdiği bir grup Duman. Ama babası izin vermeyince hepimizin hayalleri yıkıldı işte. Ulan kız 3 yıl boyunca çalışıp çabalamış Beşiktaş Anadolu'ya girmiş, o 3 yıl boyunca çoğu eğlenceden mazur kalmış, hatta mezuniyet balosuna bile katılamamış, bu kadar da hakkı olmasın mı? Olmasın. Bence bu da bir hastalık. Üstelik geçmişe baktığında çözülmüş ve çöpe gitmiş onca testten başka hiçbir şey görmeyecek olmak çok korkunç.  İnsan geçmişini de geleceğine de ama en çok da yaşadığı ana önem vermelidir bence.
Ne var ki annem beni çok sıkıyor, mutluluğumu değil, derslerimi önemsiyor resmen. Zaten gene depresif bir dönemdeyim, sınavlarım da bitmiş, izninle depresyonumu yaşayayım be kadın. Depresifliğimin sebebi mi? Klasik işte. Çevremdeki herkes mükemmel, bense bok çukuru gibi duruyorum ortada. Gerçi sınıf arkadaşlarım arasındaki elitliğim devam ediyor ama bu da sarmıyor beni. Ben de onlar -çevremde saçtıkları muhteşemlik ışığıyla bok çukurundaki beni kör eden insanlar- gibi olmaya çalışmaya karar verdim, kilo vermek için 1-2 gündür bir şey yemiyorum. Sadece bu yemeye son verme kararını verdikten sonraki birkaç saat açlık hissettim, şimdi hiçbir şey yok. 1-2 hafta bir şey yemezsem ne kadar kilo veririm acaba merak ediyorum. (Bu arada bunun sağlık açısında sakıncalarından bahsetmeyin lütfen, gerçekten çok şişmanım ben ve de o 1.50 boyla 30 kilosuyla 20'ye düşmeye çalışan kızlar gibi değilim. (O gerizekalı ergenler öyle bok kafalılar ki kafalarından sıçtıklarına neredeyse eminim.) Kilomla boyumu verirdim ama utanıyorum, böyle bir durum. Biliyorum, bu yemek yememe şeysi sonunda hastalığa da dönüşebiliyor  ama keşke tutulsam çünkü kendimi tanıyorum ben, sonunda 1 kilocuk veremeden pes edeceğim ve tek bir şey yer yemez tekrar klasik hayvan gibi yeme alışkanlığıma geri döneceğim. asdfghjklş) Ama fark ettim ki ne kadar çabalasam da, üstümdeki tüm pislik katmanını delmeyi başarsam da (Ki bu bile çok zor çünkü bu pislik katmanı derime öyle bir yapıştı ki, onunla bir oldu resmen ve geri dönüşü olmadığı kânısındayım.) değiştiremeyeceğim şeyler var. Mesela saç rengim ya da göz rengim. Tamam, peruk takabilir veya lens kullanabilirim ama o kadar delirmedim henüz. Ayrıca saç ve göz rengimle sorunum yok. (Yani, kendimle ilgili her şeyle sorunum var ama aynaya baktığımda kendime zarar verecek hareketlerde bulunmamın sebepleri arasında gelmiyorlar daha.)  Ya aslında var ya? Şu anda bana bir kalem verseniz, istediğim ideal görünümü çizsem ve bir şekilde bu görünüme kavuşsam, üstüne üstlük yine aynı sihirli yolla ideal kişiliğe de sahip olsam bir süre sonra (ne kadar olduğunu tahmin edemeyeceğim artık) yine kendimden nefret etmeye başlarım ben. Çünkü benim sorunum beni ben yapan her şeyle galiba. Mükemmel olamadıktan sonra her şekilde kendimden nefret edeceğim. Biliyorum, bu bir hastalık, ya da ergenliğin doğal sonuçlarından biri, ne var ki teşhisi koymak tedavi etmiyor arkadaş. Aslında kendimi sevdiğim zamanlar da olmuyor değil, her zaman böyle değilim yani ama böyle olduğumda da kendimi kesici ve zarar verici aletlerden uzak tutmak çok zor oluyor. Üstüne üstlük sadece fiziksel olarak değil, ruhsal olarak da kendime zarar vermeye çalışıyorum fark ettirmeden. Örneğin arkadaşlarıma kırıcı şeyler söylüyorum, sonra da "Ben bunu nasıl dedim?!" diyorum. Vay be, bugüne dek daha önce bunu hiç itiraf etmemiştim. İtiraf etmek, anlatmak rahatlatıyor biraz.  Kafamın içindeki koroyu susturuyor. 
Gideyim de biraz "Sana Gülbahçesi Vadetmedim"i okuyayım, beni en iyi Deborah anlar şimdi. Eğer bildiğiniz self-esteem konulu şarkı, film, kitap vb vs (her şey olur) varsa önerirseniz sevinirim. Ya da şöyle kendinden nefret eden ve gerçekten nefret edilesi özelliklere sahip bir baş karakteri olan depresif bir anime falan... Dediğim gibi, bilgisayara rahatça giremiyorum ama fırsat bulursam izlemeye çalışırım. 
Not: Ayaklarım olduğu için bile minnet duymam gerekirken kendimdeki şeylerle dalga geçmemin iğrenç olduğunu biliyorum, kimsenin hatırlatmasına gerek yok. Fakat öte yandan ne kadar iğrenç olduğumu görüyorsunuz işte, değil mi? Çelişki. Herkesin sahip olamadığı şeyler vardır ve bu şeyler yerine sahip oldukları ama benim sahip olduklarım, sahip olamadığım şeyler uğruna gözümü kırpmadan feda edebileceğim şeyler. (Örneğin sivilcelerimden kurtulmak için ayaklarımı verebilirdim - zaten onlar bile düzgün değil ki;  tombul, yamuk yumuk ve yara izleriyle dolular. Ya da kötü bir hastalığa sahip olmamaktansa güzel sesli olmayı yeğlerdim. O zaman çizgi hali rast gele bir karalama gibi duran frekansta ve sadece kendim anlayabildiğim bir sese sahip olmaz ve ses kayıtlarımı blogumda yayınlardım.)
Notnot: Bir insan nasıl bu kadar mükemmel olabilir?
Notnotnot: Bugün (3. gün) karnım fena halde guruldamaya başlayınca yemek zorunda kaldım ve büyük bir pişmanlık içindeyim. Eğer birazcık karın ağrısına dayanbilseydim testi geçecektim ama olmadı. Offf. Şimdi bu akşam kusma yöntemini denemeye çalışıyorum ama normalde bile çok zor kusan ben tabii ki beceremiyorum. Hem becerebilsem de saat 11'de yediğim şeyi bu vakitten sonra kusar mıyım bilmiyorum, onu çoktan sindirmişimdir. Gerçekten bu kadar tehlikeli şeyler yerine başka bir diyet uygulamayı denerdim, spor yapmayı da ama buna fırsatım olmuyor ve annem ayın çoğunu yoğun çalışarak geçirdiği için ne bulursam onu yiyorum. Bu yüzden düzgün bir diyet yapabilmem mümkün değil. Hem de herkes gibi ben de mümkün olduğu kadar çabuk bir netice istiyorum sonuçta...

8 Kasım 2013 Cuma

Ağzımı Bozduğum Yazı

http://25.media.tumblr.com/c7b2ef8607e814cc95509c88db044148/tumblr_mvosu3UFfp1s07a9lo1_500.gif
Saçmalık her gün sikmesi dışında artık kem gözlü bir süper titan avcısı tarafından ekranınızı temizleme hizmeti de vermektedir.

Merhaba. Matematik sınavı resmen koydu geçirdi de ondan ağzımı bozuyorum.
Ama cidden. Yemin ederim kadının çıkmayacak dediği yerden çıkmış lan. Hem de çıkmayacak dediğinde bile anlamadığımız için ısrarla bir kez daha anlatmasını istediğimiz ve onun yine ısrarla "sınavda çıkmayacak!!!" diye anlatmadığı konuda... O yüzden 10 puanı oradan vermeli bir kere. u_u Ayrıca bir soruyu da doğru yapmışım... 20 puan garanti yani. ^^D *arkadaş gerizekalı* Gerçi kurtarma isteyeceğiz çünkü HİÇBİRİMİZİN sınavı iyi geçmedi. Yani aramızda 30'un üstünde bekleyen bir Allahın kulu yok. Ama... Yapmaz di mi? O 10 puanı da vermez. Bir bahane bulur. Sonuçta IT'S HIGH SCHOOL LIFE CRUELTY BITCH! Olsun... Hayal kurmak suç değil ya. ;_;
Matematik sınavı çok moralimi(zi) bozmuştu ama bugünkü İngilizce sınavı iyi geldi. ^-^ Yani soruların hemen hepsinin cevabını bildiğim bir sınava girmek iyiydi. u_u Gerçi benim moralimi bozan şey Matematik sınavından da çok o Fizik quiz'iydi. Tam mat. sınavının olduğu hafta fizik konuları müthiş karmaşıklaştığı için sınavdaki 6 sorundan sanıyorum yalnızca birini doğru yapabildim ve cevaplarını velilerimize gönderecekmiş, yetmedi, bir de internette yayınlayacakmış! Ben sınav sonuçlarının sesli okunmasını bile salakça  buluyorum (Sadece öğrenciye sınav kağıdını veremezler mi? Niye herkes aldığınız notu duymak zorunda?) - bu apayrı bir seviye... Her neyse. Sözelim iyidir benim, inşallah Edebiyat ve Dil Anlatım'da da, Türkçe'de gösterdiğim istikrarlı başarıyı gösteririm. Sözel konusunda başarılı olmanın çok yararsız olduğunu düşünürüm çünkü sözel derslere az zeka ve az çalışmayla bile yine başarılı olursun ama matematik ayrı bir kafa istiyor. Bende de o kafa yok işte. Neyse... Belki sözel kafasına sahip olmak da o kadar fena değildir. Neticede normal insanların çalıştığından az çalışıyorum ve asıl mesele de bu zaten değil mi? Çalışmamak! *bu da koala kafası falan oluyor herhalde*
Ağzımı bozduğum yazı dedim ama pek de küfretmedim aslında. Ne bileyim, içimden gelmedi. Zaten tek planladığım matematikten bahsederken küfretmekti, e o da harbi koydu geçirdi ama. Neyse, sınavlar dışında okul hayatım iyi gitmeye devam ediyor. Okulda genellikle eğleniyorum ve okulun güzel geçtiği günleri çok seviyorum. ^-^ Yalnız sınıf arkadaşlarım şimdi ancak açılabildiğimi, yani çekingenliğimi ve sessizliğimi üzerimden yeni attığımı söylüyorlar. Haydaaa! Tamam, son zamanlarda okulda çenem daha çok açıldı ama  ben de yeni bir okula başlamış ve uyum sağlamaya çalışan herkes kadar konuşuyordum işte? Ama alnımda "bu çocuk fazlasıyla sessiz ve utangaçtır" mı yazıyor nedir,  ne yaparsam yapayım en azından ilk başta her zaman herkes tarafından "sessiz ve utangaç kız" olarak algılanıyorum. Belki  arada sırada diğerleriyle sohbet etmek ya da dışarı çıkmak yerine sınıfta kendi başıma takıldığımdandır ama ne yapalım abicim, sosyal böcük değiliz sonuçta. Canım her zaman konuşmak istemiyor, bazen resim çiziyor, kitap okuyor ya da ders çalışıyorum. Ya da bana çok sessiz olduğumu söylerlerken geçmişteki halimle karşılaştırma yapıyorlardır? Hmmm... Bence en büyük olasılık içimdeki psikopat kabuğunu soydukça çıkan ortaya çıkan mandalina gibi kendini gösterdikçe aslında ne kadar sessiz kaldığımı anlıyorlar. Şey bugün kendimi tutamayıp bir yığın saçma sapan anımı anlattım da. Sanırım şu an sınıfın şebeği gibi bir şeyim. Ben de "cevher" varmış en azından. İyi mi ettim kötü mü bilmiyorum. Tamam, herkes güldü, eğlendik falan ama ne bileyim... Yine garip olmak istemiyorum ya. Aslında normalde garip, yani farklı olmak sorun değil, tam aksine benim için bu bir iltifat. İtiraf edelim, belki hepimiz için olmasa da birçoğumuz için öyle an azından. Yoksa neden popüler kültür ürünü bebekler kendilerini tuhaf gibi göstermek için bir taraflarını yırtsınlar ki? Tuhaflık, gariplik, farklılık günümüzün modası. (Tabii millet farklı olayım derken farklı olmaya çalıştığının aynısı oluyor ya neyse.) Ama gerçekten tuhaf olduğunuzda, yani bir zamanlar damar fobiniz olduğunu açıkladığınızda ya da ilk kez regl olduğunuzda regl'nin ne demek olduğunu ve nasıl olduğunu bildiğiniz halde amansız bir rahim hastalığına tutulduğunuzu düşündüğünüzü söylediğinizde bu, moda olmuyor işte. Çünkü aslında moda olan tuhaf ya da garip olmak değil, öyleymiş gibi görünmek. Bu yüzden insanlar bana sesli şekilde "garip" ya da "tuhaf" dediklerinde bunu bir hakaret olarak algılıyorum. Bir de dün tören sırasında başıma kapüşonumu çekmiş, her zamanki psikopat bakışlarımla milleti kesiyordum. Tamam, o sırada başımdaki kapüşon ve psikopat bakışlarımla cidden psikopat göründüğümün farkındaydım ve rahatsızlık vermiyordu. Ama sonra biri bana seslendi,ben  ona doğru dönünce de korkup geriye sıçradı.Sonra da "Okulun ilk günlerindeki gibi psikopatlaştın yine" dedi. Birkaç kişi daha ona katıldı ve böylece hemen herkesin benimle ilgili ilk izlenimlerinin bir psikopat gibi görümdüğüm olduğunu öğrendim. Ve yorumlamama göre bu yüzümü açıkça göstermeye başlıyorum. Ama tepkilerine bakılacak olursa bunda bir sorun yok. Öte yandan bilmeden psikopat gibi durmam biraz dokunmadı değil. Yani... Niye psikopat gibiymişim ki? Bence ben çok normaldim. Naaaniii? :C Herneyse. -_-"
Haftaya okulca TÜYAP'a gideceğiz. (Şu an bir şey fark ettim ve bunun için ayrı bir parantez açmak istiyorum.  http://alicelawliet.blogspot.com/2012/11/bir-psikoloji-kitabndaki-teorileri.html#comment-form Bu yazıyı yazdığım zamanda TÜYAP'a gitmek için hazırlanıyormuşum ehe. ^^D Yani aradan neredeyse 1 sene geçmiş oluyor. Zaman ne de çabuk geçiyor... gibi bir şey demeyeceğim çünkü öyle değil. Üzgünüm ama aradan geçen zaman hiç de öyle kısacık bir zaman falan gibi gelmedi bana. -_-" Ne çok şey değişmiş, ben ne çok değişmişim. Bu arada sanırım geçen yıl TÜYAP daha geç başlamış. o.o Çünkü o yazıyı 22 Kasım'da yazmışım ben. Aslında geçen yılki TÜYAP anılarımı yazdığım bir yazım da vardı ama ne yazık ki onu silmişim. İşte bu yüzden artık çok ama çok anlamsız olmadıkça hiçbir yazımı silmiyorum. O günü çok iyi hatırlıyorum - çok güzel bir gündü. O günkü hislerimi yazdığım yazıyı silmemiş olsaydım gerçekten çok iyi olurdu ama aptal ben işte. Ne yaparsın? *gerçi hala akıllanmış değil, hatta şimdi yazdığı birkaç "saçma" yazıyı silecek*) Sınıfımızda oldukça kafa iki kız var, onlarla fuarı yıkıp geçmeyi planlıyoruz. Onlara Gerekli Şeyler standını ve Uykusuz standını göstereceğim çünkü Fırat anahtarlıklarımı çok beğendiler ve onlar da istiyorlar. Ayrıca birlikte Pegasus, Dex ve Dogan Egmont standlarına uğrayacağız. Sıra arkadaşıma Obsidiyen'i okuttum ve çok beğendi, ben öyle aman aman beğenmemiştim aslında ama ben 2, o da 3. kitabını alacak ve seriyi bitireceğiz. (Sıra arkadaşım yurtta kaldığı için benden kitap istiyor, böylece ona kendim okuduğum tüm kitapları okutuyorum. xD) Ayrıca ben Paranormal'in 3. kitabını da alacağım. Aslında serinin bitmesini hiç istemiyorum ama sonunda neler olacağını çok merak ediyorum. O seriyi de okuttum sıra arkadaşıma ama niyeyse o benim kadar bayılmadı (Obsidiyen'i daha çok seviyormuş), oysa ben 2. kitaptan sonra serinin hayranı oldum çıktım. Uyumsuz'u da Mekanik Melek gibi kitapçıda okumaya çalışıyorum ama olmuyor çünkü sonuçta bu sene dershaneye gitmiyorum, dolayısıyla kitapçıya da. Bu yüzden eğer görürsem onu da alabilirim. Ve elbette Hades'in Evi... Aslında kitap için o kadar heyecanlı değildim ama sonra -dayanamayıp spoiler'ı basıyorum, ona göre- Nico'nun Percy'ye aşık olması olayını öğrendim ve... FUJOSHI KALBİM HİÇ DURUR MU? Yalnız Riordan'ı buradan takdir etmek istiyorum. Bu kadar popüler bir gençlik serisinin bu kadar popüler bir erkek karakterin birçok insanın hoşlanmayacağını bile bile bir erkek karakterden hoşlandığını yazdığı için. Şahsen bence çok doğru bir hareketti, sırf yaoici olduğumdan demiyorum bunu - Nico'yu hiçbir kızla paylaşamazdım. :P Bir de Leo gay çıksa çok sevineceğim ama (Şöyle bir Jason'a aşık falan çıksa ne güzel olur. ^-^) imkansız, o çapkın çünkü. :P İlk kitapta Thaila'ya asılıyordu ama Thaila'nın bakirelik yemini olduğu için o iş olmaz sanırım. Athena'nın İşareti'nde Hazel'a asılmaya başlamıştı işin kötüsü. (Hazel'ı niyeyse HİÇ sevmiyorum. Hatta neredeyse Rachel kadar nefret ediyorum. Rachel'dan da nefret ederim çünkü - son derece salak, sinir bozucu, iki yüzlü ve gereksiz bir karakter bence.) Keşke Thalia ile, onunla olmayacaksa Reyna ile birlikte olsun. Zaten Percy Jackson'da sevdiğim hepi topu 3 kız karakter var: Reyna, Thalia ve Annabeth. Annabeth'e de kanım Athena'nın İşaretı'nde ısınabildi ancak. Piper'ı da seviyorum gibi. Ama onun dışında neredeyse tüm kız karakterlere gıcığım. Bu yüzden Leo olacaksa ya Reyna ya da Thalia ile olmalı bence. Ha, en iyisi kimseyle olmaması çünkü forever alone'luğu bence onu tamamlıyor. asdfghjkl  Yalnız beni bu kitap için bu kadar heyecanlandıran şey herkesin kitabın diğer esprilerle dolu kitaplara göre daha ağırbaşlı ve karakterlerin de daha olgunlaşmış olduğundan bahsetmesi. (PerNick olayı da bu söylentileri besliyor, sonuçta cesaret ve ağırbaşlılık isteyen bir iş gay aşkını işlemek de.) Gerçi Annabeth'in işareti de ilk seri ve Kayıp Kahraman'a göre (Neptün Oğlu'nu bilmiyorum ama, çünkü onu okumadım. xD O kitapta neler olduğunu ful diğer kitaplardan çıkardım. xDDD) bayağ ciddi bir romandı. Zaten Riordan her kitabında kendini geliştiriyor. İşte benim de o yüzden bu kitaptan büyük beklentilerim var, Rihard'ın Tartarus konusunda muhteşem bir iş çıkardığını düşünüyorum. Neyse, yeter bu kadar Percy muhabbeti. 0_0 Paragrafın %75'ini Percy Jackson'a ayırmışım resmen. 0_0 Gerçi PerNick olayını duyduğumdan beri PJ'ye olan hayranlığım bayağ arttığı için normaldır. Cuma günü kitabı almak için sabırsızlanıyorum. ^-^ Beni hayal kırıklığına uğrattığını düşünemiyorum...
Bu arada son yazımdan beri yaptığım diğer saçmalıklar:
1 - Okula yanlışlıkla kot pantalonla gittim. Sabah karanlığında elime geçen ilk pantalonu geçirmişim. Bunu da ancak te metroya gidince fark ettim. Ama ilk kez acayip panik olmama rağmen mantığımı kaybetmeyip durumu felakete çevirmemem akıllılıktı. Çünkü eğer annemi arayıp eve geri dönseydim büyük olasılıkla servisi kaçırırdım, eve dönünce de annem uykusu bölündüğü için bana çemkirip durur, okula giderken de onun bağırıp çağırmasını çekerdim. Oysa son derece mantıklı bir şekilde "Okuldan atılacak halim yok ya" diyip okula öyle gittim ve hiçkimseye yakalanmadım. (Üstelik o gün Pazartesi olduğu için tören olmasına rağmen.) 
2 - Öğretmenin sınıfta olduğunu fark etmeden sınıfa "IT IS NOOOW OOOR NEEEVEEER!!!!!" diye çığırarak girmek. Tüm sınıf + öğretmen bir sepsessiz dakika boyunca  gözlerini size dikerler ve sonra kahkahalar. Siz de "Eheheheheh ^^" Kusura bakmayın hocam, dalmışım da... ^^" " diye mal gibi sıranıza geçersiniz. Ama sonuçta It's my lifeee! It's now or never! I ain't gonna live foooreveeer! I just wanna live while i'm alive! IT'S! MY! LİFE!~!!!
3 - İngilizce sunumum vardı ve resmen bok ettim ama bundan bahsetmek istemiyorum, hatırladıkça yanaklarım kızarıyor ve başımı duvara vurasım geliyor. (Bu arada yanakları kızarmayan, göz altları morarmayan insanlar ne şanslı lan. Yanaklarımın kızarmasından nefret ediyorum. Üstelik öyle çabuk kızarıyorlar ki.)
Hatırlayabildiğim rezilliklerim bu kadar. 0_0 Rezillik katsayım mı düşüyor ne? Gerçi sayılamayacak kadar çok yaptığım rezillikleri hatırlayamamam daha büyük bir olasılık. -_- Neyse, yazacak daha fazla şey bulamıyorum, o yüzden haydi ben kaçtım bebeğim. (Evet, iğrencim, biliyorum.)
Not: Bu yazıyı bitirene dek TÜYAP'a gittim. Güzeldi ama niyeyse geçen yılki tadı alamadım. Herhalde geçen yılkinin hemen hemen aynısı olduğundandır. (Ama bu sefer daha çok kitap aldım bak.) Bir kere Gerekli Şeyler TÜYAP'a iyi hazırlanmamıştı. Yani geçen yılki posterlerden farklı olarak bir tek One Piece "aranıyor" afişleri vardı. Gerçi onlar da çok hoştu ama ben Hellsing posteri falan beklemiştim.
İşte Luffy şeysim. ^-^ Çok hoş değil mi ya?


    
Notnot: Dün banyodan çıkar çıkmaz yağlandığı için saçlarımı 3 kez yıkamak zorunda kaldım. Neredeyse o ancak 3 buçuk yaşında çıkmış tüm saçlarımı yolacaktım. (Bir avuç saçım var zaten.) Ama bugün sırf elbise giydim ve saçımı tokayla tutturdum diye HERKES bana "Çok tatlı olmuşsun x333" deyip yanaklarımı sıktı. Şikayetçi olduğumdan söylemiyorum bunu. Ben sevilmeyi severim. ^-^  Yeni sınıfımı seviyorum!!!

23 Ekim 2013 Çarşamba

Okullar açıldığından bu yana neler yaptım?
1 - Keşfettim ki 1 yıl öncesine göre insanlarla çok daha rahat konuşabiliyorum.
2 - Yeni sınıfıma alışmakta hiç zorluk çekmedim. Hatta dersler yüzünden okul kavramının kendisine duyduğum nefreti çıkarırsak okulumu seviyorum. Demek istediğim yani elbette okuldan kaytarmak için herşeyi yaparım çünkü o "okul" ama ne de olsa okula gitmek zorundayım ve en azından gittiğim okulun bu olmasından memnunum. u_u
3 -11. ve 12. sınıflar öyle bizleri ezmiyorlar. 12. sınıflar sınav, 11. sınıflar da şamata derdinde zaten, en azından gözlemlerime göre. Ama 10. sınıfların bir sınıf atladılar, artık okulun en küçükleri değiller diye resmen bir tarafları kalkmış, kusura bakmayın 10. sınıflar. Anlamıyor da değilim, anlıyorum ama ne bileyim, saçma geliyor bu tutum. Boktan bir kurumda, boktan bir hayata çıkan bir boktan basamak daha atlamakla övünmek, bayağ değişik.
4 - Edebiyat dersinde öğretmen "Aşk nedir?" diye sorduğunda diğer öğrenciler "Aşk altında ıslandığın yağmuru sevmektir..!" ya da "Gülü severken dikenine katlanmaktır aşk..." gibi bol noktalı sözler edelerken sıra bana geldiğinde "aşk hormonel bir yanılgıdır" diye yanıt vererek ("Aşk bir sudur iç iç kudur" demek de aklımdan geçmedi değil ama sanki başlarından büyük aşklar geçmiş gibi konuşan diğerlerinin aklını başına getirmek için gerçeği söylemeye karar verdim.) ve Almanca dersinde öğretmen Almanca bilen ya da Almanca ile alakası olan biri olup olmadığını sorduğunda herkes "falanca akrabam orada yaşıyor" ya da "annem/babam bilir" gibi şeyler söylerken kalkıp "Hocam ben Almanca tek bir cümle kurabiliyorum: SIE SIND DAS ESSEN UND WIR SIND DIE JAEGER!!!" diye sınıfın kulak zarını patlatarak (Gerçi cümleyi bitirmeme izin vermediler. "Jaeger" diye bağıramadım. Gerçi gerçi iyi de oldu. Sonra kendime hakim olamayıp şarkıyı söylemem tehlikesi vardı.) fharQımıhz tharZmZ. :))) İlkinde hoca çok güldü ve alkışladı ama ikincisi pek iyi olmadı aslında. Öğretmen çok tuhaf baktı. Şimdiden kendimi soğutmuş olabilirim. Ya da yanlış telaffuz edip bilmeden küfür mü ettim acaba? Ama öyle olsa daha sert bir tepki verirdi herhalde. 
5 -  Tam 2 hafta boyunca annemin her gün "Bugün hava çok soğuk olacak, göreceksin" demesi üzerine 2 hafta boyunca her gün okula uzun kollu lacoste, kazak ve üstüne bir de palto ile gittikten ve doğal olarak 2 hafta boyunca her gün piştikten sonra tek bir gün sadece lacoste'la çıktım dışarı (Bir sebepten ötürü anneme de sinirliydim.) ve tam da o gün aksi gibi hava gerçekten de buz gibi oldu ve ben de tüm gün dondum. O kadar üşüdüm ki serviste yanıma oturan kabarık paltolu kıza yapıştım. (Tabii kız rahatsız olup çekildi bir süre sonra. asdfghjklş xDDD) Ama servisten inince eve gidene dek yine dondum. Üstelik tam eve varmışken de bizim oradaki yokuşta yuvarlanıp yere düştüm ve dizime bir şeyler oldu ama ne olduğunu ben de çözemedim. Neyse ki kısa süre sonra düzeldi.
6 - Okulda ormanda ölü fare bulduk. Cesedi hala sağlam sayılırdı. Acaba zavallı neden ölmüştü?
7 - Yılın bu zamanlarında ruh halimin otomatikman melankolileştiğini fark ettim. Sürekli ağlayasım geliyor. Daha olmamış şeyleri çoktan gerçekleşmiş gibi hayal edip ağlamaya başlıyorum. Asıl o şeyler gerçekleştiğinde çok daha beter ağlayacağım ya neyse.
8 - Boş Koltuk'u okumaya başladım. Diyebilirim ki etkileyici bir kitap ve kitabın arkasındaki yazı çok iyi olmuş: "Küçük bir kasaba hakkında büyük bir roman." Gerçekten de öyle. Ama kitapta Rowling'in ne kadar başarılı bir yazar olduğunu bir kez daha görüyoruz çünkü insan doğasını tüm çıplaklığıyla anlatabiliyor. Kitap aniden bir kalp kriziyle ölen belediye başkanı (ya da öyle bir şey işte) Barry Fairbrother'ın yerini kimin alacağını anlatıyor ama aslında bu konu üzerinden toplumun çeşitli kesimlerindeki insanların yaşantıları anlatılıyor diyebiliriz. Bazı karakterler gerçekten çok ilginç. Mesela Şişko karakteri... 16 yaşında ve hayatı istediği gibi yaşamak için kendini neyin doğru neyin yanlış olduğunu belirleyen kalıplaşmış ahlak kanunlarından arındırmaya çalışan bir karakter. Önce bir ergen olarak ona sempati duymuştum. Ama onun bölümünün olayları annesinin gözünden gördüğümüz devamında ondan nefret ettim. İnsanın hayatı istediği gibi yaşamak için ahlak anlayışından kurtulmak çok mantıksız çünkü insan ahlak anlayışından kurtulup istediği her şeyi yapabilse bile kimseyi umursamayıp etrafındaki herkesi kendinden uzaklaştığında mutluluğa ulaşamaz ki. Ayrıca aynı zamanda sınıfındaki çirkin ve dersler konusunda başarısız bir kızı facebook hesabından durmadan aşağılayan bir karakter de bu... Ha bir de o kızı kendimle fazlasıyla özdeşleştiriyorum. Aynı benim gibi, onun da çevresindeki herkes (mesela kardeşi ve anne ile babası) güzel/yakışıklı, yetenekli ve başarılı iken kendisinin dersleri kötü, özellikle yetenekli olduğu bir şey yok, çevresindeki herkesin sürekli hatırlatıp onu aşağıladığı gibi çirkin. Karakteri pek sevemedim ama bana benzediği için onunla ilgili bölümleri okurken kendimi biraz daha iyi hissediyorum falan filan işte. 
9 - Evde fare olduğundan şüpheleniyorum çünkü geçen hafta durup dururken mutfaktan "ŞAAANGIRT!!!" diye bir ses geldi. Bir yere bir parça peynir bırakıp evde gerçekten de fare olup olmadığını kolayca öğrenebilirim ama bunu yapmaya da korkuyorum çünkü gerçekten fare varsa ne olacak? Gerçi daha kulağım falan yenmedi neyse ki.
10 -  Yarım kalmış tonla hikayem var ve kafama bir o kadar hikaye fikri daha yağmaya devam ediyor. Yani tam anlamıyla fikirler yağıyor. Ah gerçekten bir editör lazım bana. Annem editör aslında ama elbette ona hikayelerimi falan okutamam. 
11 - Light gibi cips yiyeyim derken boğuluyordum. Şöyle oldu: Patates cipsini aldım, "I will take a potato chips..." diyerek ağzıma götürdüm, ağzıma attım ve "...And EAT IT!" kısmını söylerken cips boğazıma kaçıyordu.
12 - Ayrıca bugün de L'ye olan aşkım yüzünden ölüyordum. İzlediğim AŞŞŞIRI tatlı bir L videosu (Ki ben normalde karizmatik L'min chibi ve kawaii çizilmesinden nefret ederim ama "Cuppycake Song" çalıyordu ve benim kalbim bile bu kadar moe'ye dayanamıyor.) ve Yoru'nun gönderdiği bir famservice L resmine ağzımın suyu aka aka bakarken içeride suyun kaynadığını unutmuşum. Hatırlayınca koşa koşa mutfağa gittim ve makarnaları tencereye attım ama su taştı ve hemen ocağın altını kapatmasam herhalde yangın çıkardı. Aslında o video ve resim yüzünden hala kendime gelebilmiş değilim. Ağlayacak gibi olup histerik kahkahalara kapılıyorum. Ben gerçekten sapığım. 



18 Ekim 2013 Cuma

Bayram Şekeri

Yaz tatilini özledim. Ne güzel, hafta sonları titan keser, muhteşem arkadaşlarımızı kaybeder, Perşembe günleri de yüzer, eski sevgilimizin triplerini çeker, sarışın bir çakma shotanın, gözlüklü yeni üyenin ve yumuşak başlı çocukluk arkadaşının bize asılmasını izlerdik. Arada asosyal olur, bazen de kahverengi saçlı, koca göğüslü ve şapşal kız arkadaşımızla insan-vampir fantezisi yaşamak için onu tekrar insan yapmaya çalışırdık. Şimdi yaz tatilinin güzelliğinden şüphelenmeye başladım işte. 0_- Ama en çok yaptığım şey ise Yoru ile klan hikayeleri yazmak oldu ve bu da bana göre dünyanın en muhteşem aktivitesi olduğuna göre yaz şüphesiz güzeldi. u_u Ne yazık ki bayram tatili de umduğum gibi yine bu aktiviteyi yaparak geçemedi. -_- (Bayramın tek güzel yanı et ve şeker oldu. Herhalde bir kova şeker yemişimdir. 0_-) Malum, evrenin bana duyduğu gazap sonucu verdiği anne ne pek anlayışlı, ne de pek.. Neyse, ben annemin bayramda çalışacağını sanıyordum ama çalışmadı ve Bursa'ya gittik, iyi, hoş ama bari eve dönünce tatilimi istediğim gibi geçirmeme izin verseydi. Üstelik diğerlerinin aksine hemen bayramdan sonra sınavlarım da yok. 1-2 hafta sonra başlıyor ve konular şu an gerçekten çok absürd. Yani matematik hariç diğer hiçbir derste doğru düzgün bir şey öğrenmedik gibi. Ciddiyim, konular çok ottan, ne formül var ne bilgi. Herneyse, sınavlardan iyi ya da kötü almak umurumda değil, üniversiteye girmek için de ders notlarının etkili olduğu yeni bir saçma sapan sistem getirileceğine eminim ama en azından kötü not aldıktan sonra çalışmaya başlamak istiyorum. Yani hep 9. sınıfta kötü notlar alıp duracağımı ama hiç sorun olmayacağımı çünkü ne de olsa 9. sınıfın kötü notlar alma sınıfı olduğunu hayal etmiştim ben ve eğitim sistemi bana bu şansı vermese de ben kendime veriyorum! İLK BAŞTA KÖTÜ NOTLAR ALABİLİRSİN ALICE! (Y) (MSN'de fazla takılmak ve MSN ifadelerini başka sitelerde de kullanmaya çalışmak...)
 http://cdn.staticneo.com/w/naruto/0/0e/Maito_gai_smile.jpg 
Ne bu gerilim? SBS'den yeni çıktım ben, kusura bakmayın amma, biraz tembellik etmeyi hakkım bilirim. u_u Yani en azından tatilde tatil yapmayı... 
Bu arada benim bir ara burada yayınladığım bir hikaye vardı ya? Hani Benji'li falan? Ben o hikayeyi baştan yazmaya karar verdim. Burada yayınlar mıyım bilemiyorum. Aslında  yayınlamak istiyorum ama okunacak diye utanıyorum. asdfghjkl Tamam, çok salakça bir cümle oldu bu, milletin okumasından korkuyorsan ne diye herkesin okuyabileceği bir yere koymak istersin? Şimdi şöyle: Ben hikayelerimi HİÇKİMSEYE okutmam. Kendime güvenmediğimden değil, yazmak konusunda kendime gerçekten FAZLASIYLA güvenirim, ne var ki hikayelerimi tanıdığım insanlarla paylaşmak, ne bileyim, garip hissettiriyor, çekiniyorum işte... Sade hikayelerimi değil, normal yazılarımı, denemelerimi falan da. (Öyle olmasa blogumu tüm tanıdıklarım bilirdi zaten.) Blogumu okuyan kişilerin hiçbirini teknik olarak şahsen tanımıyorum ama okuyucularımın çoğu çoook uzun zamandır tanıştığım ve zaman zaman blog dışında da münasebetim bulunan kişiler olduğundan onlar da artık şahsen tanıdığım insanlar kategorisine giriyor sayılır. Dur lan, bu blogda, bu blogun okuyucuları hakkında onlar diye mi bahsediyorum ben? Siz olacaktı o. Ve yine dur bir dakika, şu anda benim yaptığım şahsen tanıdık olarak kabul ettiğim kişilere, daha demin şahsen tanıdık olan kişilerle paylaşmaktan kaçındığım bir şeyi paylaşmak değil mi? O_O Öyleyse bu hikayeyi de bu yazıyı paylaştığım kadar rahatça paylaşabileceğim anlamına geliyor. Oh... Mindfuck. Sahiden fazla salağım.
Neyse, hikayede ne boklar yaptım, ona geçeyim. Öncelikle baş karakteri değiştirmeyi düşünüyorum. Çünkü ben aslında o zaman hikaye sadece Benji ile ilgiliydi. Açıkçası hikayeye ne tam olarak belli bir konu ne de kurgu düşünmemiştim. Şimdiyse konu da kurgu da tam ama bu konu ve kurguya Benji gider mi ona karar veremiyorum işte. Yani Benji anakarakter olmak için fazla iyi. (En azından bana göre. Doğrusu benim en iyi karakterim o çünkü.) Anakarakter olarak Bertie'yi düşünüyorum. Evet, şu Ateşsaçar hikayesindeki Bertie, o da bir başka OC'um. Ben genelde bu tür hikayelerde (yani fantastik şeyler ağırlıklı olanlarda) Benji'den daha basit bir karakter olan Bertie'yi kullanırım. Belirlenmiş konu ve kurgusuyla ana karakter Benji olursa hikaye eminim Bertie ile olacağından daha ilginç olur ama hikayeyi kafamda tekrar tasarlarken niyeyse hep Bertie'nin ana karakter olduğu bir hikaye olarak düşündüm. Aslında nedeni sanırım şu sıralar yazdığım tüm fantastik hikayelerde baş karakterin Benji olmuş olması. O hikayelerden birinde baş karakteri Benji yerine Bertie yapayım diyorum ama yok, o da olmaz çünkü Benji girdiği hikayelere, Bertie'nin veremeyeceği ayrı bir hava katıyor. (Benden kişilikli bir karakter kendisi.) Mesela bunu şöyle anlatayım: Hatırlar mısınız, bilmiyorum ama hikayede Benji bir büyücü olduğunu öğrenine hiç şaşırmıyor, hatta öyle hazır ki gidip odasından çoktan hazırlamış olduğu bavulunu getiriyor. Oysa Bertie böyle bir karakter değil. Benji hikayenin ana karakteri olur, Bertie ise hikayenin ana karakter rolünü oynar. Örneğin Bertie'nin ana karakter olduğu bir hikayede biri Bertie'nin kapısını çalıp ona büyücü olduğunu söylese, Bertie birisi kapısını çalıp ona büyücü olduğunu söyleyen sıradan bir çocuk gibi davranır, anlatabildim mi? asdfghjkl Farkındayım, karakterlerini gerçek insanlar sana bir şizofrenim. Hatta şu an kafamda Bertie ve Benji arasında şöyle bir diyalog geçtiğini hayal ediyorum: 
Benji: Tch! Bu hikayeyi de ben kapacağım, göreceksin. 
Bertie: Orasından o kadar emin olma, Napolyon. *smirk*(Benji'nin boy kompleksi vardır. xD) 
Benji: Açıkçası, Alice'in de dediği gibi sen bir aktörsün, bense baş karakterim. Hem de kendimi övmek gibi olmasın ama oldukça orjinal ve müthiş bir başkarakter. u^u *shines*
Bertie: -_- *sigh* Senin gibi bir ego torbasıyla tartışmak gerçekten çok sıkıcı. Bu sıralar birkaç hikayede baş karakter olmuş olabilirsin ama sende öyle baş karakter havası yok Benji. Orjinalsin, iyisin, hoşsun ama orjinal karakterler genelde yan karakter olur. Ben kabarık siyah saçlarım, yeşil gözlerim, şapşal ve tatlı, birçok fantastik hikayenin baş karakterine benzeyen tavırlarımla daha iyi bir baş karakter olurum. 
Benji: Blah blah blah... Bir kere fantastik hikaye baş karakterleri ille diğer fantastik hikaye baş karakterleri gibi olacak diye bir kural yok. Ayrıca Alice'in berbat hikayelerini ancak benim gibi bir karakter kurtarabilir. Zaten rezalet olan hikayeleri bir de baş karakter olarak daha da mı rezil etmek istiyor-
Alice: ÖHHHÖ ÖHHHÖ!!!
Benji: O_O !?
Bertie: Eeek!!! O_O *refleks olarak Benji'nin arkasına saklanır*
Alice: LAFINA DİKKAT ET BENJİ!!! YAZAR BENİM, HİKAYE BENİM!!! BAŞ KARAKTER OLMAK İSTİYORSAN BANA SAYGILI OLACAKSIN!!!
Benji: -_- Haydi saygısızlığımın cezası olarak beni hikayelerden çıkarmayı dene de hikayeler ne hale döner, çok merak ediyorum doğrusu. *smirk*
Alice: O_O *başını eğer* ...Kahretsin...
Bertie: O_O ALICE, O KENDİNİ BEĞENMİŞ SARKASTİK, SADİST VELETİN OYUNUNA GELME SAKIN! BEN SENİN EN ESKİ KARAKTERİNİM!
Benji: -_- *gözlerini devirir* Percy Jackson ile Harry Potter kırması bir karakter ve kendi karakterinin oyununa gelen şizofren bir yazarla konuşarak zamanımı harcadığıma inanamıyorum...
Alice: Şu an internetin gitmemiş olması ve benim Yoru ile klanlıyor olmam gerekirdi. TTmTT İçimdeki klanlama ihtiyacını kendi OC'larımı kendi kendime konuşturarak gideriyorum. YORUUUAAAĞ!!!!! TTTTTmTTTTT Zaten çok kötü bir arkada- O.O *Yoru ve klanlamak'tan aklına bir fikir geldi*
Bu arada benim aslında iki tane Benji diye karakterim var. Biri deminden beri bahsedip durduğum Benji. Diğeri ise Yoru ile yazdığımız klan hikayelerindeki Benji. (Klan Hikayeleri: Bir vampir klanının bolca romantizm, duygusallık ve aksiyon içeren, Yoru'nun süper ama benim saçma sapan konular bulduğum ve şimdiden -daha 1 yıl bile olmadı- muhtemelen bir kitap serisi çıkacak kadar çok yazdığımız ve resmen takılıp kaldığımız hikayeler.) İlk başta adını Bertie koymak istemiştim ama karıştırdım ve bunu fark ettiğimde iş işten geçmiş, karakterin adı Benji olmuştu bile. (Bu arada evet, ben de fark ettim, garip bir şekilde B ile başlayıp i ile biten erkek isimlerine takıntılıyım. Hatta B ile değil "Be" ile başlıyor. o.o Yani Berilyum elementiyle... İdi sanırsam. o.o" Birçok dersim gibi fen dersim de pek iyi değildir - hele kimya. -_- Tabii bu kimya mı, onu da bilmiyorum ya, neyse. -___-" *Alice'den bir takım saçma sapan tespitler ve gereksiz eklemeler ^^"*) Benji karakteri, hem Bertie ile Benji'nin karışımı gibi, hem de ikisinden de farklı. Çok neşeli, enerjik, hatta hiperaktif, pozitif ve duygusal. Aptal görünür ama hayli zekidir. Daha doğrusu Benji gibi sinsi bir zekiliktir onunki. Üstelik görünüm olarak da Benji ile Bertie'nin karışımı gibidir: Benji gibi kıvırcık kafalı ve Bertie gibi yeşil gözlüdür çünkü. Kızıl ama aslında Benji de bakır rengi saçlı. Birbirine yakın renkler gibi. Ayrıca 16 yaşına (Tabii hikayenin baş karakteri olursa yaşı küçülecek.) göre fazla uzun sayılmaz (bknz: Benji. Ama o adamakıllı kısa.) ve çilli. (Bknz: Bertie.) Ama onu baş karakter yaparsam asıl Benji'ye ne olacak? Oysa Bertie de Benji de pozisyonları ne olursa olsun mutlaka hikayede olmalılar. Offf... Kafam fazla karışık.
Neyse, hikayeye bulduğum saçma konu ve kurguya gelelim. Benji, Bertie ya da baş karakter her kim olursa artık, canavarlar görmektedir. Ancak tabii ki kimse ona inanmıyordur. Bir gün bu canavarlardan biri ana karakterimizin başına bela olur. Sonra ana karakter, eğer ana karakter olarak Bertie'yi seçersem Benji olacak yan karakter tarafından kurtarılır, özel çocukların gittiği bir akademiye götürülür ve gerisi maceralar, dünyayı kurtarma falan filan işte... Hala çok özel ya da farklı bir konusu yok ama maksat yazacak fantastik bir hikaye olsun. *-* Hem bu tür hikayeler yazarken gelişir. u_u Bazı hikayeleri sadece eğlenmek için yazarım. Açıkçası bu da öyle bir öykü olacak işte.
Bu kadar. Görüşürüz!