8 Şubat 2013 Cuma

Kırık Tuğla


Dinleyin beni şapşallar.

İnsanların nasıl hikikomori ya da otakulara "sorunlu" yaftası yapıştırabildiklerini anlamıyorum. Kendi hayatları, boşa geçen günler dizisinden başka bir şey değilken nasıl onlar değil de, istedikleri hayatı sürdüren (bunu ne yolla yaptıkları önemli değil) hikikomori ve otakular "sorunlu" olabiliyor? Bence böylelerinin, -yani "kendi hayatları boşa geçen günler dizisinden başka bir şey olmayan"ların- bu insanları dışlamalarının tek nedeni, onların kendi istedikleri hayatı yaşayacak cesaretleri olmamaları ve içten içe de bunu çok iyi bilmeleri.

Ben hikikomori ve otakulara çok büyük bir saygı duyuyorum. Bırak arkandan ne dediklerine aldırmamayı, insanları tamamıyla kafandan silmek, üstüne bir de ailene dünya kadar yük olup bunu da zerre takmamak bana göre sahici bir cesaret ister. Hatta... Ben de istiyorum. Hayır hayır, kendimi dünyadan soyutlamayı değil. Aksine... Ben. Dünyayla. Bir. Olmak. İstiyorum.

Liseye hazırlandığım şu günlerde (aslında açıkçası "şu günlerde" hiçte liseye hazırlanıyor falan sayılmam), etrafımdakiler (özellikle yetişkinler) bana tavsiyeler verip duruyor: "Şu hayatta bir şeyler elde etmek istiyorsan açıkgözlü ve çalışkan olmalısın Alice! Bu hayatın kuralı budur... (Pöh! Hiç güleceğim yoktu doğrusu, amca!) Biliyorum, daha çok gençsin ve kafan çok karışık ama yakında hayata atılacaksın ve..." Hayat? Orada dur bakalım moruk.

Öncelikle. Başarı derken kast ettiğin şey nedir ve benim gözümde de "başarı"nın senin kas ettiğin şey olduğunu nereden bilebiliyorsun? Belki benim gözümde başarı 100 tane erkekle çıkmak ya da evde 10 tane hayvan beslemek gibi bir şey? Bunların "açıkgözlü ve çalışkan" olmakla ne ilgisi var? Kimse, bunu asla düşünmüyor işte. Çünkü yaşadığımız toplumun kurallarına göre, herkesin edinebileceği tek bir amaç vardır: Gençsen iyi bir lise/üniversiteye girmek, yetişkinsen de iyi bir iş sahibi olmak, çok para kazanmak ve evlenip çoluk çocuğa karışmak. Neden? Çünkü insanların aksi takdirde "hayatta kalmak" için başka şansları yok. Peki gerçekten yok mu?

Bence var. Sadece insanlar korkuyorlar. Farklı olduklarını söyleyip bunun için gerçekten çabalıyorlar, fakat hiçbiri farklı değil aslında. Hepsi, nefret ettikleri halde, okula ve işe gidiyor, hayatlarını asla istemedikleri şekillerde sürdürüyorlar. Küçük mutluluklarla avunmayı öğrenip, göçüp gidiyorlar. "Hepimiz, bu dünyanın toz zerreleriyiz." Dolayısıyla bu dünyada iz bırakmamızın ve sonsuza dek kalıcı olmamızın hiçbir yolu yok. Fakat yaşam dersiniz, o farklı işte. "Yaşam"da iz bırakmanın, başka yaşamları değiştirmenin birçok yolu vardır. Bir besteci, binlerce kalbe dokunabilir. Bir yazar, binlerce ölü duyguyu canlandırabilir. Bir dedektif, binlerce hayatı kurtarabilir. Ama her şeyden önce, bir insanın asıl görevi, kendi kalbine dokunmak, kendi duygularını canlandırmak ve kendi hayatını kurtarmaktır. Peki ya o ne yapar? Kendisinin "farklı" olduğunu sanarak yaşar ama her gün, HER GÜN toplumun ona dayattıklarından başka hiçbir şey yapmaz. Sonra da neden insanlar bu kadar duygusuz, dargörüşlü, mutsuz?

Evet, insanlar, başkalarının piyonları olarak kullanılıyorlar. Fakat bu "başkaları", onları piyon olarak kullananlar kim biliyor musunuz? Kendileri! Herkes ve herkes sadece bir piyon - çünkü bizzat kendileri tarafından kullanılıyorlar. Nefret ettikleri bu düzeni kuranlar kendileri. Hayallerinin önlerine engelleri koyanlar, sadece onlar. Her insanın seçeneği vardır. Eğer onu bu seçenekleri görmekten alıkoyan perdeleri kaldırabilirse, işte o zaman şu çok meraklı oldukları "özgürlüğe" kavuşabilirler.

Her gün okula gidiyorum ve bundan nefret ediyorum. Oradaki çocukların şımarıklıkları, kendinibilmezlikleri, körlükleri, aptallıkları ve su katılmamış saflıkları, beni öldürüyor çünkü. Sınıfımdaki çocukların, sırtını döndüğü an arkasından konuşmaya başladıkları çocuklarla, sanki gerçekten arkadaşlarmış gibi, konuşup gülüşmeleri, birbirlerine lakaplar takıp eğlenmeleri midemi bulandırıyor. Sonra, gözlemlerime göre, bu çocuklar, derslerde ya da teneffüste, olağandışı en ufak bir şey bile yapmıyorlar. Zil çaldığına sınıfa giriyor, tekrar çaldığında sınıftan çıkıyorlar. Arada itişip kavga çıkarıyorlar. Sınav olacaklarını öğrendikleri zaman da hemen çalışmaya başlıyorlar. Bazıları da sınav olsun olmasın, hep çalışıyor. Ama hepsinin ortak bir noktası var: Yaptıklarını asla sorgulamıyorlar. Ve işin en berbat kısmı ne biliyor musunuz? Benim de onlardan en ufak bir farkım yok. Ben de "arkadaşlarım", arkalarını döner dönmez onlar hakkında atıp tutar, tekrar bana döndüklerinde de "arkadaşlarımla" eğleniyormuş gibi yaparım. Zil çaldığında sınıfa girer, tekrar çaldığında sınıftan çıkarım ve bu arada beklenmedik hiçbir şey yapmam. Arada olay çıkar, (bilirsiniz işte; kavga, birinin başına "komik" bir şey gelmesi vb.) ilgileniyormuş gibi yaparım. Sınav olacağını öğrendiğim zaman çalışmaya başlarım (bazen olmadığında da çalışırım), sonra da sınav ne kadar zor ve benim zekamla öğrendiklerimi aşıyor olsa da girerim. Eğer iyi not alırsam sevinirim. Kötü not alırsam razı olur, azarı işitir ve "daha fazla çalışırım."

Ama artık yeter. O okula dönmek istemiyorum. Zaten son zamanlarda okulda her zaman olduğundan daha fazla "huzursuzluk" çıkarmaya başlamıştım, bu tatilde ne istediğimi daha iyi anladım. Benim işim okulla değil. Ben yaşamak istiyorum! Benim için başarılı olmak sınıf birincisi olmak demek değil. Hayır! Benim için başarılı olmak demek bir hikayeyi bitirmek, birinin hayatını kurtarmak ya da güneşin doğuşunu yakalayabilmektir. Ben ömrümü, gerçekte benim için hiçbir anlam taşımayan derslerle tüketemem! Ömrümü upuzun binalarda, onlarca insanın arasında, fakat onlardan binlerce kilometre uzakta geçiremem. Diğer yazımda da bundan bahsetmiştim zaten. Fakat bunu engellemek için hiçbir eylemde de bulunmamıştım.

Evden kaçmak istiyorum. Kulağa çok saçma geldiğini biliyorum ama aynen öyle. Zaten sürekli çok iyi bir insan olan ve benim gibi bir evladı kesinlikle hak etmeyen anneme yük oluyorum ve babam da beni sevmiyor. Kaçmam onlar için de iyi olacaktır. Fakat...Önümde 3 küçük engel var:

1 - Annemin biraz rahatlamasını istiyorum. Yaniii... Zengin olup onun isteklerini karşılayabilmek. Ama benim istediğim hayata göre, zengin olup olamamam şansa bağlı. Öte yandan bir şekilde ona, benim için yaptıklarının karşılığını ödemeliyim ve bu kaçmakla olmaz. Kaçmak onu rahatlatacaktır ama benim borçlarımı kapatamaz. Hem sadece ona fazlasıyla borçlu olduğum için değil... O gerçekten benim gördüğüm en iyi insan. (Annem olduğu için söylemiyorum.) Ama bunun yanında,  gördüğüm en "hayattan hak ettiklerini alamamış" insan da o. Ve "birileri" ona hak ettiğini vermiyorsa, ben vermeliyim.

2 - Gidecek bir yerim yok. Eski neet günlerimi özlediğim belli oluyor ama o zamanlar gidecek çok yer vardı ve önümde uzanan kocaman bir gelecek yoktu. Geçici günler olduğunu biliyordum.

3 - Bir de "ya yetişkin olduğumda ne olacak?" meselesi var. Şu an sadece çevresinin baskısından bıkmış bir gencim ve bu hislerimi buraya samimiyetle döküyorum fakat o kadar da saf değilim. Her ne kadar şu an kalbim ve bedenim her şeyiyle kaçıp canımın istediği gibi yaşamayı arzulasa da, bunun diğerlerininki gibi geçici bir his olup olmadığını, büyüyünce "keşke okuyaydım da adam olaydım" diye düşünüp pişmanlık duyup duymayacağımdan emin olmam lazım. Öte yandan tüm o zavallı yetişkinlerin, bir zamanlar benim gibi hissedip de, sonradan bu tür endişelere kapılıp kaçmaktan caymış olduklarını düşününce... Yani o zaman ne anlamı kalır ki? Ben bir fark yaratmak istemiyor muyum?

 Farkındayım, fena halde kendimle çelişiyor ve çok ağır bir ergenlik geçiriyorum, üstelik de akıl sağlığım da fazla yerinde sayılmaz. Ama ne yapalım? Böyle bir dönemimdeyim işte. Dediklerime inanmak ya da onları dikkate almak zorunda değilsiniz. 13 yaşını geçmiş birçok okuyucu bunları yaşamış atlatmıştır zaten. Hatta şu an bana çok gülüyor da olabilirler. Ama ben de bunu onlar için yazıyorum zaten. Nasıl yaptınız? Bu hissi nasıl atlattınız? İleride tüm bunları önemsiz kılacak çok daha önemli bir gerçek mi keşfettiniz? Toplumun yozlaşmasını amaçlayan koca göbekli amcalar tarafından beyinleriniz mi yıkandı? Yoksa herkesi bu düzene ayak uydurmaya zorlayan ve bunu fark edenleri yok eden korkunç bir canavar mı var? Ne? Cevap nedir?

Aslında biliyorum. Bizlerin, hepimizin, birbirinin klonları olan hayatlar sürerken buna katlanmamızı sağlayan o tek "küçük mutluluğun" ne olduğunu biliyorum. Fakat o beş harfli şey benim ilgimi çekmiyor ve kimsenin bana onu verebileceğini hayal edemiyorum. Bir zamanlar çokça verilmişti, kabul, fakat artık bunu yapabilecek birileri kalmadı. Beni avutabilecek bir "küçük mutluluk" yok yani. Tek başımayım ve alabildiğine özgür olmak için tek engelimi de yenmiş gibi duruyorum.

İleride zaten her şey değişecek. Kimse ezelden beri okula ve işe gitmiyordu, kimse edebiyete dek de okula ve işe gitmeyecek. Milyonlarca yıl sonra olsa bile, dünyanın, şimdi bizi o milyonlarca yıl sonrasına gönderseler asla anlayamayacağımız bambaşka bir düzeni olacak. Bir gün insanlar okula ve işe gitmekten sıkılacaklar, hatta bir gün insan kalmayacak. Ama bundan önce belki de insanlık yıkılacak, yeni ırklar ortaya çıkacak. Bu ırkların bambaşka yaşantıları, onları yormasına ve mutsuz etmesine rağmen  çeşitli "neden"lerle sorgusuzca uydukları bambaşka kurulu düzenleri olacak. Ve belki de bir gün, tüm bu kurulu düzen saçmalığı hepten yok olacak ve insanlar -ya da başka ırklar- istedikleri gibi yaşayacaklar. Birileri canavarı öldürecek.

O okula dönemem. Lanet olsun. O iğrenç insanların yanına dönmek istemiyorum.

Bu arada şey. Panelim yine mutsuz mutsuz, depresif depresif şeylerle dolmuş. Şu gerizekalı, ergenliğin dibindeki rezil halimle başkalarına tavsiye vermeye hiç hakkım yok belki ama kendini "asosyal" sanan okuyucularıaşunu önereyim: Kendinizi etrafınızdaki insanlardan soyutlamadan önce onları iyi tanıyın. "Iyy, o Justin Bieber seviyor", "Böö, hayatında hiç kitap okumamış" falan diye milleti yargılamayın. Benim sınıf arkadaşlarım, bana iftira attılar ve beni döveceklermiş falan. Biraz moral bulmak için bu olayı anlattığım en yakın arkadaşım da, beni dövmeyi planlayan sınıf arkadaşlarımla konuşmuş ve sınıf arkadaşlarım yalan söylediğimi söyleyince de bana değil, onlara inanmış tabii. Tüm bu saçmalıklar bundan geliyor. Kusura bakmayın yani. Bu sefer sınırlarımı aştım. Bu yazıyı okuduktan sonra da kendine "aptal", "ergen" ya da "asosyal" diyecek olan kalmamıştır herhalde?

Zaten ne kadar saçma sapan blog varsa hepsini takip ediyorum. Bloggerın en kötü yanı da bu işte. Bir kez takip ettin mi geri alamıyorsun. Gerçi o takip ettiğim saçma sapan kişiler okumaz herhalde bu yazıyı ama. Olsun. Belki başka birileri de bir şeyler çıkarır. Durun, tekmelemeyin. Ben sadece şu son paragraftan bahsediyordum. Yoksa birilerinin diğer şeyleri de okuyup olmadık (!) şeyler çıkarmasını istemem. 

En azından artık intihar fikrinden tamamen vazgeçtim. Saçmalık. Dibine kadar yaşayacağım.

Şimdi. Sen ne istiyorsun?