2 Ağustos 2013 Cuma

Amerika'ya Maid Gidebilirim... Emin Değilim.

Tuvalet pompasından bile korku hikayeleri çıkarabiliyor ve daha da kötüsü tuvalet pompasından çıkardığım korku hikayelerinden dolayı tüm gece uyuyamıyorum. 
[%100 gerçektir. Alice güvencesiyle. (Ki herkes bilmelidir ki bu sıfır güvenceyle aynı şeydir.)]
O kadar konulu ve adam gibi yazıdan sonra Alice gibi bir yazı yazmanın vaktinin geldiğine karar verdim. (Neden bu benzetme (?Bu bir benzetme miydi? Benzetme değilse neydi? Ne olduğunu biliyorsanız lütfen "benzetme" onun yerine uygunu neyse hayal gücünüzle onu koyun.) midemi bulandırdı?) Peki ya Alice gibi yazı nasıl olur derseniz... Eee ben de bilmiyorum açıkçası. Bir yazı elbette Alice'e benzeyemez. O yüzden "Alice yazısı" demek daha doğru olur. Ama anlam yanlışlığını düzeltsek bile daha hala ne anlama geldiğini bildiğimi sanmayın. ...Kiii... Anlam yanlışlığı düzelmiş değil: "Alice Yazısı" deyince de sanki "Alice"ler hakkında bir yazı olacakmış gibi duruyor. Haydi öyle olmadığını varsaysak bile  Alice olduğuma göre yazdığım her yazı "Alice Yazısı" olmaz mı? (Heh! En uygun şeyi buldum: "Alice'in Yazısı". Ama o da cümlede kullanırken hiç hoş durmuyor.)
Bu blogda hepinizi kandırdığımın farkındasınız değil mi? Yani ben uzun falan yazmıyorum. Çünkü benim yaptığıma yazmak denmez. Yani şu üstteki paragrafta neden bahsettiğimi tam olarak açıklayabilir misiniz? Benim paragrafa baktığım gibi içim kararıyor da. 
(Sizi kandırdığım gibi kullanıyorum da evet. Benim bakarken içim kararan paragrafı size inceletiyorum. Mwahahaha. İnternetteki en korkunç şeytan benim. Aslında değilim. Benden daha korkuncu tanıyorum. Ayrıca teknik olarak ben sizleri bunlardan hiçbirini yapmaya zorlamadım. Hatta bu yazıyı bile kendi iradenizle okuyorsunuz. Yani aslında şeytan *etkileyici ton* SİZSİNİZ. Hahaha.)
Um... Bu yazıyı maddeler halinde yazacağım - hani alt alta gelen siyah noktalar var ya, işte onları kullanacağım, böylece her noktada farklı bir konudan bahsedeceğim. Noktalar farklı konulardan bahsetmek için paragraflardan çok daha işlevliler çünkü maddeler halinde yazarken bir anda bambaşka bir konuya geçmem sorun olmuyor. Fakat nedenini gerçekten bilmiyorum. Yine de sorun olmuyor. Ama bunda da şöyle bir sorun var... Ben daha önce maddeler halinde bir yazı yazmadım. (Maddeler halinde bir yazı - işte size fenle edebiyatın güzel bir birleşimi çocuklar.) Ama bir Alice yazısı yazmanın vakti geldiğini söyledim ve Alice yazısı derken Alissel (Alissel yeni bir isim değil bu arada - Alis'in sonuna maddeSELdeki SEL ekini koydum sadece. Ben açıklayayım da.) bir yazı yazmayı kast ediyordum. (İŞTE! "Alissel bir yazı"! Anlam karmaşası yok ve üstelik "Alice'in Yazısı"ndan çok daha düzgün durdu.)
Aslında şu anda yapmam gereken şey tam olarak yazdığım tüm paragrafları silmek ve klasik bir selamlama yapıp şu maddeler halinde yazmaya geçmek ama böyle aklıma ne gelirse yazmak çok daha eğlenceli. Bu arada maddeler halinde yazmaktan her bahsettiğimde ya da aklımdan her geçirdiğimde bu fikirden gittikçe soğuyorum. Ayrıca saçmalarken  nelerden bahsedeceğimi de tamamen unuttum. Bahsetmek istediğim bir şeyler olmalıydı. Eh, ne yapalım, aklıma ne gelirse
ondan bahsedeceğim artık.
  • Ben küçükken kendi odam yoktu ve annemle uyurdum. Bundan en fazla 1-2 sene öncesine kadar karanlıktan neredeyse hayatım boyunca hep deli gibi korktum ama hatırlıyorum da o zamanlar da korkmuyordum. Annem beni yatırdığında ışıkları kapatırdı. Korkmazdım ama yine de sırtımı karanlığa, yüzümü de koridora dönerdim. (Salondaki ışık koridoru da aydınlatırdı.) Sonra da arkamda, yatağın arkasından beni izleyen yaratıklar olduğunu hayal ederdim. Fakat işin ilginç yanı korkunç yaratıklar değil de Muppets Show ya da Susam Sokağı'ndaki kuklalara benzeyen yaratıklar olduklarını hayal ettiğimi hatırlıyorum. Hatta o yaratıkların benimle saklambaç gibi bir şey oynadıklarını ve eğer onları görmeyi başarırsam bana hediye falan vereceklerini düşünürdüm. Ama bu, hiç korkmadığım içindi. Babam arabayı durdurup bakkala falan gittiğinde de, aynı yaratıkların beni kaçıracaklarını, hatta babamın beni kaçırsınlar diye beni bıraktığını, bana yalan söylediğini ve bir daha asla geri dönmeyeceğini sanıp paniklerdim çünkü. Düşünüyorum da şimdi olsa o odada yatmaktan korkardım çünkü evimiz aslında zemin kattaydı ve pencere bahçenin de altındaydı. O pencereden birinin bana baktığını düşünüp korkardım. 
  • Bir de şu renkli şekiller var. Hani gözümüzü kapatınca gördüklerimiz var ya? İşte ben onları karanlıkta her tarafta görüyordum. Şimdi gözlerimi kapatmadıkça karanlık da olsa göremiyorum. O zamanlar çok görürdüm. Belki de bu yüzden karanlık bana korkunç şeyler hayal ettirmiyordu ve ondan korkmuyordum. 
  • Sonra nasıl karanlık korkumun başladığını hatırlamıyorum. Aslında küçükken büyük olasılıkla karanlıkta korkabileceğim şeyler hayal edemeyecek kadar saftım ve hayal gücüm henüz kötü şeyler üretmiyordu. Sonra üretmeye başladı ve öyle işte. Korkumu nasıl yendiğim ise benim en çok gurur duyduğum anımdır. 
  • Bundan 1-2 yıl kadar önceydi. Ben, hayatında hiçbir korku filmi izlememiş ve okulda dinlediği tırt korku hikayeleri yüzünden geceleri uyuyamayan ben, artık ne akla hizmetse çocuklar için bir korku kitabı almıştım. (Adını söylemeyeceğim çünkü o kitabı sevmiyorum ve satın almanızı istemiyorum.) Herhalde kitap öyle ilgi çekmişti ki kendimi bildiğim halde alma arzuma karşı koyamamıştım. Neyse işte, kitabı aldım, eve gittim ve tüm öğleden sonra kitabı yarılamıştım. O gece de teyzemlerin yeni evinde kalacağım. Teyzemler şehir dışındaki ıssız arazilerde bulunan şu villa tipi birkaç katlı ve bahçeli evlerin olduğu sitelerden birinde yaşarlar ve evleri hala ödümü patlatmıyor değil. (Aslında dün de başka bir akrabamın aynı tip evinde kaldım ama dün hiç korkmadım ve tek başıma karanlıkta rahatça uyuyabildim. Bence teyzemlerin evinde sahiden bir şey var. Yani en azından bilinçaltım bunu böyle kabullenmiş ve bilirsiniz ki bir kez bilinçaltına kazınan bir şeyi sökmek çok zordur.) Ve bu kitaptaki hikayelerden o gün okuduklarımın HEPSİ tıpkı teyzemlerinki gibi ıssız yerlerde bulunan çok katlı bahçeli evlerde geçiyor.
  • O gece kimse uyumadan uyuyabilmek için gece tam onda yatağa girdim. Şimdi teyzemlerin evi şöyle: Bodrum, onun ardından mutfak, salon ve küçük bir tuvaletin bulunduğu ilk kat, kuzenlerimin odaları, misafir odası ve yine tuvaletin bulunduğu orta kat ve teyzemle eniştemin odalarından oluşan çatı katı. Ben orta katta, benden bir yaş küçük kuzenimin yatağının altındaki kanepede yatıyorum. Saat onda yatağa girdim. İlk başta her şey güzeldi. Alt kattan teyzemle eniştemin izledikleri televizyonun sesi, bizim kattan da büyük kuzenimin StarCraft oyununun ve küçük kuzenimin biraz da o oynamak için büyük kuzenime ısrar ederken çıkardığı güven verici sesleri geliyordu. Kısa sürede uyuyabileceğimi umarken bir yandan da kitaptaki hikayeleri ve gece baş karakteri olabileceğim korku hikayelerini düşünmemeye çalışıyordum. Bir süre huzurlu huzurlu kitabımı okuduktan sonra uyumak için büyük hazırlıklarıma giriştim. Uykumun olmaması beni biraz paniklettiyse de paniğimi elimden geldiğince bastırıp gözlerimi kapattım. Herhalde şu anda bunu okurken başınızı "zavallı" diye iki yana sallıyor olmalısınız çünkü herkes insanın uyumaya çalışırken asla uyuyamacağını bilir. Ben de bunu içten içe bildiğim için paniğim artıyordu zaten. 
  • Zaman geçti, ilk yatan ertesi gün erkenden işe gidecek eniştem oldu. O gece ile ilgili her detayı hatırlıyorum. Eniştemin masum iyi geceler dileyişi, benim kulağıma "korkulu kabuslar, öleceksin, NWAHAHAHA!" olarak gitmiş ve merdivenleri çıkarkenki ayak sesleri de korku dolu zihnimce bana sonuma gittikçe yaklaştığımı işaret eden saat tiktakları olarak algılanmıştı. Birkaç dakika gibi geçen birkaç saatin ardından küçük kuzenim de uyumak için yatağına çıktı. Onun gelişi paniğimi biraz dindirir gibi oldu ve içimdeki umut kıpırtılarını hareketlendirdi. Belki de tepemdeki horlayarak uyuyan kuzen dünyayı normalliğini korumaya ikna edebilir ve  başıma korkunç hiçbir şey gelmezdi. Nitekim işler öyle yürümedi. Kuzenim inanılmaz hızlı şekilde uykuya dalar ve kulağının dibinde davul çalsalar uyanmaz. (Ne kadar haklı olduğumu hikayenin sonunda anlayacaksınız.) Birkaç dakika sonra ölü gibi uykuya daldı. Dehşetten resmen kanum donmuştu. İşte kuzenimin nefes düzenli alışverişlerini  duyduğum an paniği koyverdiğim andı. Artık onu görmezden gelmeye zahmet etmiyordum, daha doğrusu yapamıyordum. Hissettiğim her şeyle tamamen yüzleşmiştim. Sonra düşüncelerimi de kitaptaki hikayelere gitmeleri için serbest bıraktım. Son umudum, hikayeler üzerinde yeterince düşününce o kadar da korkunç olmadıklarını anlayabilmekti ama ne kadar düşünürsem düşüneyim O KADAR korkunçlardı işte. En azından elimde hala teyzem ve yan odadaki kuzenim vardı. Sonra aşağı kata bir göz atınca dehşet içinde fark ettim ki teyzem çoktan yatmaya çıkmıştı. Ne zaman!? Nasıl!? Sanırım bu olaydan sonra korkmaktan dehşete düşüp 1-2 saat kadar uyuyabildim. Uyandığımdaysa kuzenim bilgisayarını kapatmış, yatmak için hazırlıklarına girişmişti. Ve benim uykumsa tamamen kaçmıştı. Evdeki herkes uykuya dalıp tüm ışıklar kapandığında son çare olarak kitaplara sarıldım. Beni ne kadar huzursuz hissedersem hissedeyim yatıştırabilen o kitaba (ya da kitapları) halüsinasyon görene dek dokunmamaya karar verip Pıtırcık'lara sarıldım. Birkaç sayfa Pıtırcık okuduktan sonra kendime güvenim geldi ve tekrar uyuma girişiminde bulundum. Ancak bunda da başarısız olmuştum. Telefonuma sarılıp facebook'a girdim. O sıralar arkadaş listemde bir sürü gerizekalı vardı ve milletin gerizekalılıkları bile beni yatıştırmazsa o "son çare"ye başvuracaktım. Ve her nasılsa yatıştıramadı. Normalde facebook korkulu anlar için birebirdir çünkü facebook'ta asla yalnız değilsindir, binlerce insan hemen elinin altındadır. Ama gecenin bir yarısı benim o zamanki arkadaş listemde açık kimse yoktu elbette ve doğal olarak anasayfadaki son gönderi saatler öncesine aitti. (Ayrıca yanlış hatırlamıyorsam şarjım da bitmek üzereydi.) Böylece raftan en sevdiğim Harry Potter kitabı olan Azkaban Tutsağı'nı aldım ve birkaç sayfa sonra uykuya dalmıştım bile. (Harry Potter beni HER ZAMAN yatıştırır, güvende ve mutlu hissettirir.) Eğer teyzemlerin o kedisi olmasaydı muhtemelen sabaha kadar uyuyacaktım ama kedi beni sabah ezanından yarım saat kadar önce uyandırdı. Şimdi ona burada bayağ söverdim, zaten varlığında sevmediğim bir kediydi ama bu yıl sırra kadem basınca çok özledim onu. Aslında sanırım o teyzemlerin aldıkları yeni kedilerin çirkinlikleri yüzünden. Tamam, yavru oldukları için şirinler falan ama çirkinler be. Herneyse... İşte öyle korkulu uyuduğum zamanlarda en ufak bir sese bile uyanırım, teyzemlerin merdiveninde sensörlü aydınlanma vardı, kedi merdivenlerden çıkarken o aydınlanmanın sesine uyandım. İşte o sırada uykum kaçtı. Hani  normalde korktuğum için uyuyamasam da uykum vardı ama o an kaçtı. Bir de gökyüzü aydınlanmadan hemen öncesi havanın en çok karanlık olduğu zamandır ya? İşte facebook'ta dolanırken telefonumun şarjı bittiği için saati de bilmiyorum, hava o kadar karanlık olduğu için her-zaman-en-kötüsünü-düşünüp-gerçekleşmesine-hazırlıklı-olma stratejimi uygulayarak saatin en fazla 2 olabileceğini hesapladım. Havanın kaçta aydınlandığını da bilmediğim için onda da aynı stratejiyi uygulayıp 7'de aydınlanacağını hesapladım. Yani 5 saat boyunca dayanmam gerekiyordu. (Oysa saat -az sonra sabah ezanı okunduğuna göre- 4 gibi bir şeydi ve hava 6'da aydınlandı. Şimdi ise 5'te aydınlanıyor.) Ama kafamdaki korkunç şeyler o kadar canlıydı ki onları neredeyse görmeye başlamıştım. Yani dayanmam mümkün değildi. O zaman kapıyı ve perdeleri kapattım, son bir kez uyumaya çalıştım ve sonra tamamen vazgeçip kuzenimi uyandırma çabalarına giriştim. Televizyonu açtım, dolap kapaklarını ve çekmeceleri sertçe açıp kapadım, hatta onu çimdikledim ama horul horul uyumaya aynen devam etti. Aslında gözüm kuzenimi uyandıracak kadar dönmüş olsa da hala -üst katta olsalar da- teyzemle eniştemi uyandırmaktan korktuğum için işe yaramadığını görünce pek üstelemememiştim ama yine de bacağını çimdiklediğim halde uyanmamış olması gerçekten inanılmazdı. Tam sonumu kabullendiğim sırada ezan sesini duydum. Bazılarına komik gelebilir ama o an içimi bir dindarlık duygusu kapladı ve bir anda rahatlayıverdim. Ben bir çocuktum, Tanrı beni izlerken başıma bir şey gelmezdi. Ayrıca ezan okunurken hiçbir yaratığın ortaya çıkmaya cesaret edeceğini sanmıyordum. Cin, karabasan gibi şeyler zaten cesaret edemezdi. (Normalde ne cine, ne de karabasanlara inanırım ama öyle anlarda perilerden bile korkuyorsun işte. Gerçi periler zaten oldukça korkunç şeyler.)  Benim hayal ettiklerim de eğer gerçeklerse, onları da Tanrı yarattığına göre onlar da cesaret etmezdi. Böylece tam uyuyordum ki hava aydınlanıverdi ve ben çok heyecanlandım. Tabii ya, "sabah" ezanı. İnanabiliyor musunuz, tam uyuyacağım, bu sefer de heyecanlanıyorum. Sonra aklıma şafak vaktinde geçen bir öykü geldi ve dindarlık duygusu falan kaybolup içimi yine korku kapladı. Tamam, o sırada gerçekten salaktım. Ne güzel uyuyacaktım işte! Üstelik o zaman o berbat fikri uygulamak zorunda kalmazdım. Kendini beğenmiş, bencil ve kâtiyen hâlden anlamaz aptal kuzenimin yanına çıkmak yaptığım en salakça şeydi ama en azından onun yanına yatınca uyumayı başardım. Ve sabah da onun, gözlerini açtığında gördüğü ilk şeyin bir çift ayak olmasının verdiği haklı şaşkınlık ve korkuyla attığı çığlıkla uyandım. Elbette kötü dayak yedim ama o geceyi atlatabildiğim için umurumda bile değildi. 
  •  Aslında o gece karanlıkla yüzleşememiştim. Ama onu atlatmayı başarmıştım. Bu yüzden kendimle gurur duyduğum bir anıdır. Karanlık benim ateşle birlikte en büyük korkumdu. Ondan sonra birkaç gece daha ışıkları açık tutarak uyudum (atlattığıma hala başaramıyordum) ama sonra, bir gün, annem bana iyi geceler öpücüğü verdikten sonra (tabii kendi evimdeydim) ona ışıkları kapatmasını söyledim ve karanlıkta uyudum. İlk kez karanlıkta uyduğum geceyi de o gece gibi hatırlıyorum. Tıpkı küçüklüğümdeki gibi (ama başka bir evde) koridordan gelen ışık yeterliydi. Karanlık tavanı izleyerek uyumuştum. Ondan birkaç hafta bazı şeyler yüzünden "psikolojik promblerim" başladı ve zaten karanlıkmış aydınlıkmış falan görmemeye başladım. (Sonra yavaş yavaş o zamanki durumum geçti... Death Note'la ve en önemlisi de L ile tanışınca zaten hayatım değişti.)  Karanlık korkumu atlatmıştım.
  • Şimdi ise son birkaç haftadır aralıklarla gördüğüm korkunç kabuslar yüzünden içimi tekrar bir korku kapladı. Nerede, ne yapıyor olursam olayım sürekli tetikteyim. 9 yaşlarında, şu an yaşadığımız eve taşındığımda bayağ psikopatlaşmıştım. Banyo yaparken bile korkardım. O raddede değilim ama yatmadan önce yatağımın altını kontrol etme alışkanlığıma geri döndüm gibi. Fakat bu gece kontrol etmeyeceğim ve böylece eski düzen ve sıradan hayatıma geri döneceğim. 
  • Sonra o kitaba ne oldu dersiniz? Onu camdan aşağı attım. Ertesi gün bahçeye baktığımda ise yoktu. Muhtemelen biri bulmuştu ama ben ne düşündüm? Tabii ki kitabın beni lanetlediğini ve bir gün, hiç beklemediğim bir zamanda bana geri döneceğini. İtiraf ediyorum, o geceyi atlattıktan sonra bile birkaç gece daha ışıklar açık yatmamın aslında atlatabildiğime inanamamaktan çok buydu. Gerizekalılık seviyem bulunamıyor.
  • Kuşun biri banyomuza yuva yapmak için banyo penceresini delmeye çalışıyor. Neden bilmiyorum ama bu kuşlar banyolara yuva yapmayı seviyorlar. Benim iki arkadaşımın banyosuna yapmışlar. Me-chan'ın banyosuna sürekli bir kuş giriyormuş, bir gün banyo dolabının üstüne bir bakmış ki şaşkın şaşkın ona bakan, çirkin kuş yavruları. (Yeni doğmuş kuşlar bu dünyadaki en korkunç ve en çirkin yaratıklardır. Ben ilk kez gördüğümde gece uyuyamamıştım. Ciddiyim.) Bizim evimizde daha önce böyle bir şey olmadı, o kuş da banyo penceremizi NAH deler. (Evime izinsiz giren yabancılar konusunda "biraz" hassasım, kusura bakmayın.) Ama hani bir ara bahsettiğim girip çıkaran arı vardı ya? Tahmin ettiğim gibi yuva yapıyormuş. Annem eve gelince kitapların ardına bir baktık... Size şu kadarını söyleyeyim, yeni doğmuş kuşla yarışacak iğrençlikte bir manzaraydı. (Ama yeni doğmuş kuş her halükarda kazanır.) Arı s.çmığına bulanmış çalı-çırpı, taş maştan oluşan bir bulamaçın duvarınıza yapıştığını hayal edin. Arı yuvası öyle bir şey işte. Iyk.
http://media.tumblr.com/b57e13bea1041d4c355f59001ae31ee7/tumblr_inline_mhkd5dSySt1qz4rgp.jpg
  • Very Pink Game diye bir oyun indirdim. İlginç bir şeye benziyor. Ib ile aynı programda yapılmış ve baş karakterin adı Ivy. (LOL) Oyun uzun zamandır konuşmadığın bir arkadaşından bir mektup almanla başlıyor ve amacı o arkadaşınla buluşabilmek. Sanırım oyunda hayaletler falan da var. Hoşuma gitti. Bu tür oyunları seviyorum. Herneyse, oyunu açabilmek için beraberinde rpg maker 2003 indirmek gerekiyormuş, ben de indirdim. Bir yandan da "iyi oldu, ben de yaparım bir oyun" yapıyorum diye düşünüp sevindim ama Very Pink Game açılmasına rağmen bu rpg maker 2003 açılmıyor. Heves ettim, indirecek site de bulamıyorum. Ne yapsam, tavsiyesi olan var mı? 
  • Başka bir çok oyun daha indirdim: Very Pink Game, The Mirror Lied, Ao Oni, Don't Look Back ve Melon Journey. Bilgisayarımda bunlar hariç bir de Ib, Mad Father, Misao ve Yume Nikki var. Şu Yume Nikki'nin sonunu çok merak ediyorum ama oyunu kaydedemediğim için oynayamayı bıraktım. Doğru düzgün bir walkthrough'u da yok galiba ya da ben bulamadım. uTorrent indirmiştim ama bir yığın sorun çıkınca sildim programı. Alice Madness Returns'ü indiriyordum ama inip inmediğini anlayamadım. O inse silmezdim. İnsa çokzel olacaktı.Ama bence inmiyordu. uTorrent'e getirdim falan da bir yüklenme şeyi falan göremedim. Keşke kuzenlerim olsaydı, onlara sorardım ama bayramda memlekete gittiğimiz halde onlar olmayacak ne yazık ki. Arayıp sorsam bir şey de anlatamam şimdi. Bu konularda çok kötüyüm çok.
  • Sonunda yeni suluboyalar edinebildim ve bir an önce bir yığın resim çizmek için çok heyecanlıyım. ^-^ Fakat aklıma çizecek bir şey gelmiyor. :C Aslında tüm sabah ağaç, çiçek bir şeyler çizdim ama sıradan ağaç ve çiçekler çizmek çok sıkıcı. Tamam, çizmesi eğlenceli de resim olarak sıkıcı. Demek istediğim farklı bir şeyler çizmek istiyorum. Şu sıralar internetten milletin çizimlerine çok bakar oldum. Bazıları suluboya ve kuruboyayla öyle şeyler yapıyorlar ki o çizimlerin yanında şu baştan savma karalayıp "çizemiyorum" dediğim anime çizimleri çöp adam çizmek gibi geliyor. İşte ben de onlar gibi çizmek istiyorum. Çizebilirim de. Suluboyayla gerçekten iyi çizdiğimin farkındayım ama şöyle kötü bir özelliğim var ki bir şeyi ilk çizişimde beceremediğimde güven ve istediğim bir anda kayboluveriyor. Oysa millet o şeyleri ne kadar uğraşarak, kaç kez baştan çizerek çıkarıyor. Bizim evin yakınında Sakıp Sabancı müzesi var, oraya gelen hemen hemen tüm sergilere giderim ben. Çoook ünlü ressamların çoook ünlü eserlerini 20 yıl gibi sürelerde çizdiklerini görünce gözlerime inanamıyorum. 
  • Yazmak konusunda da şöyle bir sorunum var: Konuyu, kurguyu karakterleri, hikayenin gelişme ve sonucunu planlıyorum, hatta kafamda bazı bölümleri bile yazıyorum. Ama kalemi elime aldığımda ya da klavyenin başına geçtiğimde hikayeye bir türlü giriş yapamıyorum. Bu benim yazmak konusundaki en büyük sorunum sanırım. Hikayenin gelişme ve sonuç kısımları o hikayenin etkileyiciliğini belirler ama giriş kısmı olmayan bir hikayeyi yazamazsın. Tıpkı diğer her şey gibi, hikayelerin de bir başlangıçları olmak zorundadır. Ama ben bu başlangıçları asla yazamam. Kafamda nasıl bir giriş yapacağımı planlamayı başarsam da iş bu girişi kelime ve cümlelere dökmeye gelince mutlaka çuvallarım. *sigh* Kim bilir kaç süper hikayeyi giriş yapamamaktan heba etmişimdir. Sırf hikayelere giriş yapamadığım için Küçük Örümcek Peter gibi bulduğum iyi konuları konu bulamayan yazarlara satabilirim belki. Ama ben hikayelerimle ve karakterlerimle bağ kurduğum için o da olmaz. 
  • Ayrıca bazen giriş kısmını halletsem, hatta hikayeyi yazsam da bir türlü içime sinmiyor. Nasıl anlatsam, sanki hikayeyi daha güzel yazabilirmişim de baştan savma yazmışım gibi geliyor. Çok pasaklı ve ilgisiz biri gibi görünebilirim ama önem verdiğim şeyler konusunda çok mükemmeliyetçiyimdir. Sadece benim için değeri olmayan şeylere kendimi veremiyorum. Mesela dersler ve ödevler. Kendimi verip daha iyi yaparak kolayca daha iyi not alabileceğim halde ödevlerimi baştan savma yapıyorum çünkü o bir ödev. Tamamen değersiz bir şey. (Bunun ne kadar kötü bir özellik olduğunun da farkındayım ama ne yapalım işte?) Öte yandan çizmek ve yazmak gibi şeylerde ise aşırı mükemmeliyetçiyim... Sanırım Tanrı beni yaratırken yanlışlıkla benim yapımımda kullanmak için ayırdığı tüm mükemmeliyetçilik sıvısının tamamını yalnızca iyi olduğum şeyler kabına dökmüş. Bu dengesizlik bundan kaynaklanıyor.
  • Aslında düşündüm de benim her şeyim dengesiz.
  • Bilgisayarım yavaş yavaş ölüyor sanırım. Silme tuşu bozulmuştu. Ben de tuşu çıkarıp altındaki o siyah şeyi kullanmaya başladım. Ama siyah şey de çıkacak gibi. Ayrıca m tuşu da düzgün çalışmıyor. Üstelik laptop. Ben ne yapacağım? Annem tamir yeri çok uzakta olduğu için onun tamire götürmeyeceğini söyledi ama babam da götürmez. OLAMAAAAAAAAAAZ!!! BEN NE YAPACAĞIM ŞİMDİ??? 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder