11 Ağustos 2013 Pazar

Beğenmiyorsan, Okuma.



Merhaba. (Problemim ciddi olduğu için direk konuya gireceğim.)  Sanırım SBS yerleştirme sonuçlarının açıklandığını bir yerlerden duymuşsunuzdur. Bu blogu takip edenlerin bildikleri ve takip etmeyenlerin de şimdi öğrenecekleri üzere ben de hangi okula gideceğini öğrenen SBS öğrencilerinden biriyim.  Herkes kazandığım okulun çok iyi bir okul olduğundan bahsediyor. Hatta eğer yedekten bir üste yazdığım okul çıksa bile annem beni ona göndermeyi düşünmüyor. Ama zaten fark etmez, çünkü bu iki okul da karşı yakada.
Ben hep karşı yakayı daha güzel bulmuşumdur; insanlarını da, semtlerini de.  10-11 yaşlarındayken Kadıköy taraflarına taşınmak en büyük hayallerimden biriydi bile diyebilirim çünkü o tarafları çok seviyordum. Hatta bu yıl sırf o tarafta diye, şimdi kazandığım liseden çok daha kötü bir liseyi kazanmak ve o tarafa taşınmak istiyordum. Gerçi o okulu kazansaydım annem büyük olasılıkla o okul için karşı tarafa taşınmayı göze almazdı. Neyse… Şimdi ise o okulu kazandığıma göre o tarafa taşınabileceğimizi, kendisinin işe gitmesinin çok kolay olacağını, zaten birçok iş arkadaşının işe o taraftan geldiğini söylüyor.
İlk başta karşı yakaya taşınma meselesini sadece benim yüzümden anneme zorluk çıkacak diye yadırgamıştım, sonra anneme bana neden onun için hiç zor olmayacağı hakkında ikna edici bir konuşma yaptı ve ben de ikna oldum. Şu anda anneme zorluk çıkacağı konusunda endişeli değilim, zaten o da benim gibi o tarafları daha çok beğenir. (Onun için tek sorun taşınma masrafları, o kadar.) Ama ben hala taşınma konusunda biraz endişeli hissediyorum.
Şimdi dediğim gibi ben insan kalitesi olsun, çevre olsun o tarafları hep daha çok beğenirim ve en sevdiğim arkadaşlarım da hep karşı tarafta oturuyor. O yüzden oraya taşınmak, iş ciddiye binmeden önce benim için bırakın sorunu, süper bir şeydi. Ama şimdi, gerçekten de oraya taşınma gibi bir durum ortaya çıkınca, ben nedense taşınma konusunda isteksiz davranmaya başladım. Hatta taşınmaktan korkmaya başladım desek daha doğru. Zaten hep böyle olur, hayalken müthiş gelen bir şey, gerçeğe döndüğünde tüm çekiciliğini kaybeder. Ama nedenini inanın bana bilmiyorum… Önce bu sabah bir daha babamı göremeyeceğim diye ağladım, sonra da aklıma gitmeyi sevdiğim yerler ve arkadaşlarımla buluşmalarımız geldi.  Babam şu an oturduğumuz yerden bile çok uzakta oturuyor ama en azından bu yaz onu sık sık görebildim, günün trafik olmayan vakitlerinde beni alması hiç sorun olmuyor. Ama karşı tarafa taşınırsak her ne kadar beni alması şu anda oturduğum yerden daha kolay bir semte vapurla 5 dakikada varacak olsam da aynı şey olmayacak. Uf bilmiyorum işte… Belki de saçmalıyorum. Ama sanki farklı bir şehre taşınacakmışız gibi hissediyorum. Zaten babamla ilişkimiz tek taraflı, o beni sevmiyor ama ben son zamanlarda onu tekrar eskisi gibi sevmeye başlamıştım. Sonuçta o benim babam. Ben katıksız bir aptalım. Babamdan nefret ettim, ardından ona karşı hiçbir şey hissetmedim ve ailemle olan kötü ilişkilerim yüzünden “aile” statüsünü hep saçma bulduğumu iddia ettim. Ama okuduğunuz gibi, değerli babasından kilometrelerce uzağa taşınma olasılığı yüzünden 3 saat boyunca zırıl zırıl ağlayan da yine aynı bendim. Kabul edelim, “aile” öyle kolayca reddedebileceğiniz bir şey değil. Tamamen mantıksız bir şekilde, belki de biyolojik olanlar dışında hiçbir bağınız olmayan bir takım insanları nasıl pislik olursa olsunlar sevmek zorundasınız. Neyse, iyice aileye bağladım, dediğim o ki bana zerre kadar değer vermeyen babam karşı tarafın çekiciliğinin önüne geçti.
Ama mesele sadece babam da değil. Tamam, o tarafta gezmeyi ÇOK seviyorum, oralar çok güzel ama bu tarafta da gezmeye bayıldığım yerler, arkadaşlarımla hep gittiğimiz, anılarla dolu mekanlarımız varmış. (Onlardan ayrılacağım zaman varlıklarını fark ettim.) Mesela akşamları annemle o karanlık ve korkutucu yoldan geçip sahilde yürüyüş yapmak, yine annem ve havalı arkadaşlarıyla birlikte Taksim ve Beyoğlu’nun ara sokaklarındaki ilginç yerlerde oturmak, Sultanahmet’e gitmek, Beşiktaş’ta Me-chan, Ya-chan ve Yi-kun’la buluşup hep bahsettiğim çizgi romancıma gitmek, tezgahından hiç ayrılmayan ve gövdesinin alt yarısını hiç görmediğimiz meyve sucu hakkında hayaller kurmak, arkadaşlarımla okulun yanındaki gizemli koruluk ve evlerinde hiç kimsenin oturmadığı mahallede araştırma yapmak, gizli yerler keşfetmek, ormanlarda kahramancılık oynamak gibi şeyler ben karşı tarafa taşındığımda daha zor bir hale gelecek, hatta saydıklarım arasından bazılarını bir daha uzunca bir süre yapamayacağım. Elbette karşı yakaya taşındığımda da gitmeyi sevdiğim yeni yerler, bir olasılık yeni arkadaşlarım, beni bekleyen yeni anılar olacak ama şimdi fark ettim de ben tamamen salakça bir bakış açısıyla çok yalnız olduğumu düşünüp kafamda sürekli karamsar düşüncelerle gezerken bile çok eğleniyordum. Dersler, sınavlar, SBS için kaygılanıyordum ama arkadaşım Sue-chan’la ellerimizde bilimum yiyeceklerle dershaneye yetişmeye çalışırken, derslerde sıkılıp pencereden Beşiktaş’ın ara mahallelerini izlerken, kaçmak istediğim şu dönemde “hımmm evden kaçtığımda dershane kantininin terasından şu çatıya atlayıp gece orada yatarım, güneşin doğuşu kim bilir ne güzel izlenir oradan” diye hayaller kurarken şimdi düşünüyorum da hiç de kaygılanmaya gerek yokmuş. (SBS’ye girdim, sonra da bir liseyi kazandım işte. Eee? Ne oldu yani0?) Tüm arkadaşlarımla o kadar eğlenirken birbirimize manevi olarak hiçbir şey ifade etmediğimizi düşünüp aslında gerçekten arkadaş olmadığımızı sanmam ise hepten geri zekalılıktı. Acaba bunlar sandığım kadar değerli anılar değil mi, saçma bulan var mıdır diye düşünmüyor da değilim yazarken ama şu da var ki değerli olmasalardı beni bu yaşamıma bağlamazlardı. Ben karşı yakaya taşınmaktan korkarken, aslında bu yaşamımdan ayrılmaktan korkuyorum çünkü taşındığımda yaşamım doğal olarak değişecek.
Belki de hissettiklerim, bir yerden başka yere taşınan herkesin hissettiği doğal şeylerdir. (Elbette abartılmış versiyonları, çünkü ben Alice’im.) Annem kararı tamamen bana bıraktı, onun için iki türlü de fark etmeyecek. (Taşınsak da, taşınmasak da yani.) O yüzden de bu kadar kararsız olabilirim. Son olarak hemen taşınmamaya, okula birkaç hafta bu taraftan gidip gelmeyi denememe karar verdik. Eğer çok zorlanırsam, öyle taşınacağız. Normalde bunun içimi rahatlatması gerekirdi ama rahatlatmadı. (Durum öyle olunca da, o tarafa taşınırsak doğacak oradaki arkadaşlarımla buluşma rahatlığı kıymete bindi çünkü. Malım, tam malım.) Sanırım sorun ruh halim. Açıkçası ben normalde bu taşınma meselesine bir macera gözüyle bakar, hayatımın değişmesi konusunda da heyecanlı ve hevesli davranırdım. Ama ruh halim hala görmeye devam ettiğim kabuslar (Şey, esas konu bu olmadığı için “giderek artan kabuslarım” konusuna bu paragrafta bayağ bir değineceğim. Aslında bakarsanız durum, sıklıkla gördüğüm kabusların korkunçluğu olmaktan çıktı. Ben rüya ile gerçeği ayırt edememeye başladım. Çevremde yaşanan en ufak bir gariplikte bile hemen bir rüyada olabileceğimden şüphelenmeye başlıyor ve bazen bir olayı rüyamda mı gördüğümden, yoksa gerçekten mi gerçekleştiğinden emin olamıyorum. Yazarken bayağ paniklediğim için yanlış bir cümle kurmuş olabilirim ama olsun, mazur görün. Hatta bazen daha da garip bir şey oluyor fakat anlatmayı başaramayacağım. Bu konuyu fırsat bulduğumda internette araştırmalıyım.) ve ondan da çom şu bir gazetede tesadüfen okuduğum çocuğu (yine benim yaşlarımdaki bir çocuk tarafından) cinsel tacize uğrayan sayısız çaresiz anneden birinin dehşet verici röportajı. Bundan uzun uzadıya bahsetmek istemiyorum. (Ki bahsetmem gerekir fakat her şeyin bir sınırı var. Her ne kadar yaşıtlarımdan olgun ve ondan da önce bir yazar da olsam, bu sefer yazarlık görevimi yerine getiremeyeceğim çünkü kendim de bir çocuk olarak, bunalıma girecek kadar etkilendim.) Gerçekten. Sadece dünyadaki tüm çocuk tacizcilerini Yahudi diye Hitler’e veresim var. Böylelerinin her türlü işkenceyi hak ettiğini düşünüyorum. Ateistler, siz salaksınız. İnanan olmak çok güzel, çünkü böylelerinin cezalarını bulacakları bir cehennem olduğuna da inanıyorsunuz. Kanıtı yoksa, bilim açıklamamışsa ne olmuş? Bu tür insanların dünyada çekmeleri mümkün olmayan akıl almaz işkenceleri çektikleri bir yer olması fikri, bana huzur veriyor. Benim dini mantığıma göreyse bu beni de cehenneme gönderir ama umursayamayacak kadar etkilendim. Öyle ki muhtemelen Jigoku Shoujo gerçek olsa siteye çoktan girmiştim. (Dedim ya, cehenneme gitmeyi umursamıyorum.)
Biliyor musunuz böyle şeyleri bloğuma yazmayı bırakmalıyım. Hem tehlikeli olduğunu düşünüyorum hem de sayılı okurumu da blogdan soğutuyorum. (Gerçi şu ana dek soğumamışsanız kolay kolay soğuyacak bir tip olduğunuzu sanmıyorum da, neyse. Ayrıca yapacak başka hiçbir şey bulamamış da olabilirsiniz.) Saçma sapan espriler yapmadığım ve animeler ya da kitaplarla ilgili saçma sapan şeyler yazmadığım için çok affedersiniz, müessesemiz size siktir olup gidebileceğinizi söylüyor. Üzgünüm. Tekrar sinirlendim. Oysa sizin bir suçunuz yok. Nedense son zamanlarda blog yazarken üzerimde baskı hissetmeye başladım. Sürekli “Bu yazdığım beni şöyle gösterir mi, bunu yazarsam hakkım da şöyle mi düşünülür?” gibi bir endişeye kapılıyorum. (Çok güzel bir yaz geçiriyor olmama rağmen bir türlü doğru düzgün bir yazı yazmamamın, yazdığım saçma yazıların da hep içime sinmeyen işler olmasının sebebi de bu olabilir.) Yani blogumda sadece kişisel dert ve delice düşüncelerimden bahsediyormuşum, kalanlar da (işte animeler, çizmek falan filan hakkındaki şeyler) bunları bastırmak için yazılmış gibi geliyor. Oysa en nefret ettiğim şeylerden biridir, sürekli elalemin hakkındaki düşüncelerini hesaba katarak konuşmak/yazmak. Neden istersem bahsederim kardeşim, istemiyorsan okuma, sana ne yani? Hem ben blog yazmayı hep bir tür günlük tutmak olarak gördüm, yaptıkların kadar düşüncelerini de paylaştığın ve benzer düşünceli insanlara ulaşabildiğin harika bir günlük. Ama Jenny Lawson dışında blogunu benim kullandığım gibi kullanan pek fazla blog bilmiyorum, hemen hemen herkes blogunda sürekli eğlenceli şeylerden bahsediyor ve blogu düşüncelerini paylaşma amacıyla insanlara ulaşacağına insanlara ulaşma amacıyla düşüncelerini paylaşıyor. Yani insanlara ulaşmak için yazıyor ki yazdıkları da doğal olarak daha çok insanların hoşuna gidecek şeylerden oluşuyor. Bunu o kadar çok blogger yapıyor ki kendimi blog kavramını amacına uygun kullanmıyor gibi hissetmeye başladım. Ama aslında blog dediğimiz şeyin bir amacı bile olmamalı, değil mi? Herkes nasıl isterse öyle kullanmalı. Ama HERKES. Ne ben blogunu popülerlik için kullanan birine karışmamalı, ne de başkası bana.
Bir de şöyle bir sorun var ki blogumu takip edenlerin çoğunu şahsen tanıyorum. Farklı bir isim kullanarak ve ailem ya da arkadaşlarıma hiç bahsetmeden blog yazmamın nedeni, tanıdıklarım yazdıklarımı okuduklarında ne düşüneceklerini tahmin etmenin hiç zor olmayacağıydı ve bazen gerçek hayatta tanıdığım hiç kimsenin anlayamayacağı şeylerden bahsediyorum. Ama internette de dediklerimi anlayamayacak kişiler var, hatta şahsen tanıdıklarım arasında da beni anlamayanlar olduğunu bildiğim için bu paragrafı yazıyorum zaten. Onlara söylemek istediğim şey şu: Beğenmiyorsanız okumayı bırakın.(Aynısı samimi olmadığımı düşünüyorsanız da geçerli.) Ben bu blogda sürekli eğlenceli şeylerden bahsetmiyorum. Moralim bozukken çok ergence şeyler de yazabilirim, keyfim yerindeyken deli saçması şeyler de. Ve bazense bu yazıda yaptığım gibi, problemlerimden yahut kafama takılan şeylerden bahsederim.
Dur bir dakika, şimdi keşfettim de sorun ruh halim, rüyayla gerçeğin karışması ya da hatta o röportaj bile değil galiba. Regl’im. Oh bilim, sen her şeyi daha iyi hale getiriyorsun. Biliyor musunuz bakış açımı daha bilimsel ve mantıksal bir hale getirmem gerekiyor. Pffft! Yazarken bile güldüm. Ne kadar üzücü ki bu benim için imkansız çünkü açıkçası ben karmaşık ve boğucu düşüncelerimi seviyorum, bilim her şeyi açığa çıkarıp basitleştirdiği gibi sıkıcılaştırıyor da. Ayrıca her şeyi zırt diye açıklayan insanlardan da nefret ediyorum. Belki ben karnımdaki o hissin içime yerleşen kötü bir şeytan ya da süper bir güç belirtisi olduğunu düşünmekten hoşlanıyorum, neden bana karın ağrısı çektiğimi ya da kabız olduğumu açıklıyorsun ki hemen? Eee… Her neyse.
Bildiğim bir şey varsa o da yazmanın bana her zaman iyi geldiği.
Yazı düşündüğüm gibi taşınma ve ruh halim odaklı olmadığı için rüyalarla gerçekleri karıştırma konusuna geri dönüyorum. Bilinç altımın benimle bir alıp veremediği var. Sanırım Bill Gates ya da Che Guvera değil de benim bilinç altım olmanın öfkesini benden çıkarıyor. Fakat benim ne suçum var bilinç altı? Ben de seçme hakkım olsaydı seni değil, Bill Gates ya da Che Guvera’nın bilinç altını seçerdim herhalde! Ama ben, son derece nankör bir bilinçaltı olan senin aksine, Tanrı’ya bana verilene şükrediyorum ve kesinlikle isyan falan etmiyorum. (Ediyor. Ama bilinçaltı yüzünden değil. Gerçi rüyalarım bu kontrolden çıkmışlığa devam ederlerse o yüzden de etmeye başlayacağım. Kendimden 3. tekil şahıs ekiyle bahsederken bir anda tekrar 1. tekil şahısa dönmemden etkilendiniz mi?) Hem de şu anda isyan etmesi gereken benim! Ama ediyor muyum? Hayır. (Gerçi bilinç altına nasıl isyan edilir ki? O benim ağzıma s.çar ama sonuçta ben ona hiçbir şey yapamam? Aslında sanırım isyan etmememin sebebi Tanrı’ya duyduğum minnetten çok, isyan etmenin bir yolu olmaması. Uh… Ben kahrolası (çok fazla film izleyen) sahtekar bir dinciyim.)
Bak bilinç altım, madem birbirimizden kurtulmamızın bir yolu yok, öyleyse bana işkence etmen de hiçbir işe yaramaz. Bu yüzden lütfen bunu kes ve gel tekrar barışalım. Ha eğer seni yanlış anladıysam, sen sadece rüyalar yoluyla bana daha fazla hikaye fikri göndermeye çalışıyorsan teşekkür ederim ama lütfen bunu klasik usul, ben ayaktayken yapalım. Öyleyse mesele çözüldü mü? Harika. Okuyucular hakkımda ne düşünüyor? “Vay be, haklıymış. Gerçekten de deli.” (Söylemiştim!)
Şu anda buraya o kadar iyi gidiyor ve benim o kadar çok hoşuma gitti ki annemin geçen gün ettiği bir lafı burada paylaşmadan edemeyeceğim: “Yarı akıl hastası çocukla uğraşmak çok fena. Tam akıl hastası olsa hastaneye sokarsın, normal olsa zaten sorun yok. Oysa yarım akıl hastası olunca hiçbir şey yapamıyorsun.” (Böyle bir şeydi işte.) Duyduğumda bir saat boyunca haykırarak güldüm fakat tamamen haklı. Haklı. Deli desen değilim, normal desen yine değilim. Bana hiçbir şey yapamazsın.
Ben bu bilinç altımla tartışmaya başlamadan önce neyden bahsedecektim ya? Heh, rüyalarla gerçekleri karıştırmaya başlamamdan. Efendim ben rüyalarla gerçekleri karıştırıyorum. (Eğer kendim değil de başka biri olsaydım, kendimi kesin tokatlamıştım.) İnternette bu konu hakkında araştırma yaptım da bu çok fazla uyuyanların başına gelmesi normal bir hadiseymiş. Yani ben sabah çok geç kalkıyorum ama gece de genelde çok geç yattığım için çok fazla uyumuş olmuyorum galiba. (Çok geç yatmayıp da geç kalktığımda, yani çok fazla uyuduğumda karıştırmanın normal olduğunu zaten biliyorum.) O zaman neden bu kadar karıştırıyorum, bilmiyorum. Belki de çok fazla rüya gördüğümden. Yani çok ciddiyim, şöyle 10-15 dakikalık bir şekerleme bile olsa mutlaka rüya görüyorum. Son zamanlarda hiç uyuyup da rüya görmediğimi hatırlamıyorum. Bu kadar çok rüya gördüğüm için mi karıştırıyorum, diyorum işte ben de. Ama bu da bana pek mantıklı gelmedi. Bu yüzden çok gerçekçi rüyalar görmemle ilgisi olabileceğini varsayımını ortaya attım bu sefer de. Bence bu oldukça mantıklı. Çünkü gerçekle karıştırdığım rüyalar şöyle… Mesela şu an anneannemlerdeyim, anneannem bana yeni taktırdıkları güvenlik sistemini gösterdi ve sabah uyandığıma şifreyi girmezsem bazı kapı ve pencereleri açmam durumda alarmın ötmeye başlayacağını söyledi. Ben de o gece rüyamda, sabah uyanınca anneannemin dediklerini unutup şifreyi girmeden açmamam gereken bir kapıyı açtığımı ve alarmın zırıl zırıl öttüğünü gördüm. Uyandığımda da tam anneanneme yaptığım için özür dilemeye gidiyordum ki rüya olduğunu anladım. Ya da dün gece rüyamda bir arkadaşımla su parkına gittiğimizi ve eve döndüğümde mayomu kurutmak için balkona astığımı gördüm ve sabah kurumuş mu diye mayoma bakmaya gittim. Böyle şeyler olmaya başladı işte. Sanırım en mantıklı açıklama normalde ASLA dünya kuram ve düzenlerine uygun ve fiziksel açıdan da mümkün rüyalar görmezken bir anda görmeye başladığım bu gerçekleşmesi muhtemel rüyalar.  
Peki bunu burada yazıp kafanızı ütülemeden önce düşünemez miydim? Hayır. Neden? Dikkat bozukluğu; yazarken bir konuya odaklanabiliyorum (Zaten çoğu yazar yazarken yazdığına odaklanır ve aklına sadece yazdığıyla ilgili şeyler gelir, tabii yazarak beyin fırtınası falan yapmıyorsa ya da başka bir tabirle “random” yazmıyorsa.) düşünürken asla, düşüncelerim sürekli farklı bir yöne gidiyor. (Ve düşüncelerini bir konuya odaklayabilen insanları da anlamıyorum (Bu da demek oluyor ki ben bir problemi –hem de dikkat bozukluğu gibi ciddi bir problemi- olmayan insanları anlayamıyorum. A-ow.); nasıl yani, etrafındaki onca şey aklına hiçbir şey getirmiyor mu? Vay be, aslında bu sahiden dahice. Yani belki de şu dersleri iyi tipler sahiden dahi ama aslında bakarsanız, dahiliğin anlamı “bir konuda çabalamadan, Allah vergisi bir yetenekle diğer insanlardan daha iyi olma” ise (bana göre öyle) herkes en az bir konuda dahidir. En azından kendisi olmakta dahidir, başka hiç kimse o olamaz çünkü. Neyse… Madem yazarak düşünüyorum, öyleyse seneye yazarak ders çalışmaya başlayacağım. Yani okullar açıldıktan sonra blogda şöyle yazılar görebilirsiniz: “İyi de sen sadece a ve b’yi vermişsin kardeşim, ne bileyim ben c kenarı kaç santim? Haaa, c hipotenüsmüş ya. A ve b’nin kareleri…” Yalnız lise konularını bilmediğim için 8. Sınıftan örnek vereyim dedim, onu bile unutmuşum lan. Eyvah eyvah… Neyse neyse. Okullar başlamadan canınızı sıkmayayım…
Taşınma meseleleri falan bir yana, nihayet her yıl kendi kendime “bu-yıl-çok-havalı-olma-sözü” vererek  servisten inerken “AAAĞLİİİĞZ NAAAĞBEEERRR??? ^^DDDDD” diye üstüme atlayan salak arkadaşlarım sayesinde tüm planlarımın suya düştüğü, her yıl çöplüğe çevirdiğimiz, bir keresinde içinden kertenkele çıkan, ayrıca kendisine özgü zehriyle düşmanlarımızı uzak tutan cam kenarının en arkadasındaki sıramızın (Ona burada sadece anlamanız için sıra diyorum, biz ona asla sıra demeyiz çünkü o bir sıra değil, Çöplük’tür. The Çöplük. Yani öğretmenler bile ona “Çöplük” der!) olmadığı bir okula gideceğimi anlamış bulunuyorum. Ama pek de kabullendiğim söylenemez… *snifff* Dur bir dakika, ben bu okulu bu kadar çok sevdiysem, tüm yıl neden yakınmıştım ya? Ha, doğru ya… Justin Beiber. Her gün, her teneffüs. *grrr* Tamam, bunu hatırlayınca yeni bir okula başlayacağım için duyduğum üzüntü %80 oranında azaldı. -_-“ Ama..! O_O Dur bir dakika..! (tekrar) BAŞLAYACAĞIM YENİ OKULDA SADECE KIZLAR OLACAK! YA O KIZLARIN HEPSİ JUSTIN BIEBER HAYRANI OLURLARSA? Hey, bu teknik olarak imkansız, yani yeni sınıfımda sadece kızlar olacağı için kız sayısı doğal olarak eski sınıfımdakinden daha fazla olacak ve dolayısıyla da tüm kızların Justin Bieber hayranı olması olasılığı azalacak. (İşte bu yüzden olasılık konusunun temel bilgileri saymazsak matematikle ilgili en yararlı konu olduğunu düşünüyorum.) Ama… AMA İŞ SADECE JUSTIN BIEBER’LA BİTMİYOR Kİ! O_O BUNUN ONE DIRECTION’I DA VAR! AYRICA HER SENE ÇIKAN YENİ GERİZEKALI ŞARKICI VE GRUPLAR DA VAR!!! Kızlardan da erkeklerden de ayrı ayrı nefret ederim fakat itiraf etmeliyim ki arkadaş olabildiğim insanların çoğu erkek. Dolayısıyla sosyallikle ilgili her konuda başarısız olan benim gibi birinin orada arkadaş bulabilme olasılığı zaten yüzde on falanken şimdi yüzde bire düşmüş bulunuyor. (Eee… Haydi olasılık hakkında söylediklerimi unutalım ve matematiğin boktanlığına sövmeye devam edelim.)  Ayrıca… Ben lisede bir şekilde dünyayı kurtarmak için seçilen bir kahraman olacaktım. Siz hiç kız lisesinden çıkan bir kahraman gördünüz mü? Gerçi yazarım orijinal olmaya çalışıyor olabilir. Bunu anlayabilirim… Peki ama ya fantastik bir maceranın kahramanı olamamam ihtimalinde büyük lise aşkı ne olacak? Lezbiyen olmak zorunda mıyım? (Bu arada tam da bir kız lisesine gittiğim beli olmadan önce Strawberry Panic’i izlemeye başlamıştım. (Ama bıraktım çünkü yuriyi gerçekten sevmedim.) Oh, evet, kesinlikle lezbiyen olacağım. -_-“) Gerçi yazarım (anlaşılan oldukça orijinal fikirlere sahip biri) yine farklı bir şey deniyor olabilir. Mesela bir şekilde gideceğim okulla bağlantılı süper yakışıklı, tatlı ve iyi bir erkek, ona tapan onca kız arasından beni seçecektir çünkü ben farklıyım. LOL İyi de ben herkesin ayılıp bayıldığı tiplerden hiç hoşlanmam. Ayrıca herkesin yakışıklılığı yüzünden ayılıp bayıldığı biri benim yakışıklılık tanımıma uymuyor demektir. (Çünkü ben gözaltları kararmış, siyah dağınık saçlı, bembeyaz tenli, zombi ile vampir arası ya da sarışın, kırmızı gözlü, badass ve yine vampir erkeklere yakışıklı diyorum.) Zaten bir erkeğin bir kız lisesiyle ne gibi bir bağlantısı olabilir ki? Ah, buldum, kızlardan birinin onu her gün okuldan alan erkek kardeşi olabilir. Ama Türkiye’de kız kardeşini her gün okuldan alan erkeklerin amacı ancak genelde animelerdeki gibi şirin kız kardeşlerini çok sevmelerinden ziyade geri kafalı ve yobaz babalarının okuldan sonra kızının “kırıştırmasını” önlemesi için onu zorla göndermesi olabilir. Bu tür bir erkekten de hoşlanamam. (L’ye benzese ya da kırmızı gözlü olsa da. Aslında L’ye benzese belki birazcık hoşlanabilirim…) Gerçi kız kardeşinin özel bir durumu varsa bunun için de onu olmaya geliyor olabilir. Ya da onu almaya gelmesi sadece ilk güne mahsus bir şeydir, ilk beni görür, vurulur ve sonra her gün beni görmek için onu almaya başlar. Bu Türkiye’de de kabul edilebilir.
Eğer yazarım fantastik bir hikaye yazmıyorsa lise hayatım muhtemelen bayağ sıkıcı geçecek, orası kesin. (Lütfen, benim gibi birini nasıl bir aşk hikayesinin baş karakteri yapabilirsin ki? Yani ben L hariç animelerdeki erkeklerle bile o kadar çok ilgilenmiyorum.) O yüzden sevgili yazarım, lütfen bana fantastik bir hikaye yaz ve o kadar çok aşk hikayesi yazmak istiyorsan buna daha uygun bir karakter uydur. Düşündüm de eğer fantastik ya da bilim kurgu türünde hikayeler yazamıyorsan aşk hikayesi de olur. Fazla mızmızlanmayıp L’ye benzemese de tatlı çocuktan hoşlanmak için elimden geleni yapacağım. Aman sahiden düz ve olaysız bir lise hayatım olmasın da…  Bir aşk hikayesi bile bir şeydir. Ayrıca yazarım, sana bir tavsiye, düzgün bir aşk hikayesi istiyorsan ve baş karakter olarak beni kullanmaya kararlıysan, sevebileceğim bir karakter oluştur da bari bir şeye benzesin hikaye. (Pek yakışıklı olmasa da olur, şöyle zeki, duyarlı, ilginç ve ilgimi çekmesi için biraz bana benzese yeterli. Hem dağınık, kabarık ve siyah saçları –L gibi olmasa da en azından Warm Bodies filmindeki R’nin ya da ne bileyim, bilirsin işte, genelde kahverengi saçlı anime karakterlerinin şu saç stiline benzeyen saçlar- ve de  altları mosmor, kocaman, güzel siyah gözleri varsa ben yakışıklı bulurum onu zaten. (Ha bir de süt beyazı tenli olması gerekiyor ama.) Kırmızı gözlü olmadıkça sarışın olmaz ama. Gerçekte sarışın erkekler çok popüler oldukları için götü kalkık gıcıklar oluyorlar yalnızca.)
Gerçi bir yazar bu kadar mızmız, gıcık ve sinir bozucu bir karakteri hala ne yapsın, bilemiyorum. Belki de beni çoktan bir daha kullanmamak üzere bir köşeye atmıştır. Ve ben de salaklığım yüzünden bırak olası süper fantastik bir macerayı, sıkıcı ama hiç-yoktan-iyidir bir aşk hikayesini bile kaçırmışımdır. Tüh.
Herneyse. Benim bir yazara ihtiyacım yok! Ben zaten kendi hayatımın yazarıyım.
super onion head
Yani öyle kocaman canavarlarla dövüşüp evreni kurtarmıyorum belki ama benim de kendime göre dövüştüğüm düşmanlarım var... Hem de o kocaman canavarlardan çok daha korkutucu düşmanlar! Mesel EVREN gibi! Evren onu yok etmek ve yıldırmak için elinden gelen her şeyi yapsa da Süper Vampir Dedektif Alice oyunlarını her zaman ortaya çıkarmayı başardı. u^u
...An itibariyle bir tanesini daha ortaya çıkarmış bulunmaktayım hatta...
BİLİNÇ ALTIM BENDEN NEFRET ETMİYOR. EVREN ONU KANDIRIP BANA KARŞI KULLANDI. VE BUNDAN SONRA ÖYLE SAÇMA SAPAN RÜYALAR GÖRMEYECEĞİM ÇÜNKÜ OYUNUNU ORTAYA ÇIKARDIM.  
Kim benim dahi olmadığımı iddia edebilir ki? u^u (Biliyorum. Söylemenize gerek yok.)
Son olarak SAI'de çizdiğim 2. resmi paylaşmak istiyorum çünkü çizdiğim ilk resme göre bayağ ilerleme kaydettiğimi düşünüyorum. u^u Ama ilk resim o kadar kötü ki burada paylaşıp kaydettiğim ilerlemeyi görmenize izin vermeyeceğim. Sadece çizdiğim resmi paylaşıyorum işte. 

Yanlış anlamayın, çok büyük ilerleme kaydettim derken çok iyi bir resim olduğunu falan söylemiyorum. Ama çizdiğim ilk resme göre gerçekten büyük ilerleme. (Ama hala ilk resmimi paylaşmıyorum. ask.fm'de paylaşmıştım. Görmüşseniz görmüşsünüzdür.) Herneyse... Ben tabii ilk kağıda çizip sonra onu bilgisayara yüklüyorum ve üstünden geçiyorum. Sanırım sadece o pen, air brush, mark falan filan şeylerini kullanarak çizenler de var. (Programı daha yeni kullanmaya başladım millet. v_v) Öyle çizebilsem daha güzel şeyler çizebilirdim ama öyle çizmem imkansız gibi. Tablet olmadan çok zor. 
Neyse... Sonuç olarak ben resmin fena olmadığını düşünüyorum. Bu arada kızın adı Valentine ve o bir köle. v_v O yüzden böyle görünüyor. (Gerçekte de gölgelendirmede çok kötü olduğum için kıyafetindeki kırışıklıklar hiç olmadı, farkındayım.) 
Word'de 8 sayfa sürmüş bir yazının sonuna gelmiş bulunmaktayız sayın izleyiciler. Evet, bu yazıyı word'de yazdım çünkü bayram diye anneannemlere gitmiştik. Ben de canım sıkıldıkça word ve sai'ye sardım işte. İndirdiğim mangalar şifreli, oyunların da en eğlencelileri ya açılmıyor ya kaydolmuyor çünkü. Mirror Lied açıldı da, kaydoldu da aslında ama o oyun benim ödümü kopardı. Niye bilmiyorum, korku oyunu bile değil oysa. Sadece fazla... Belirsiz!? Yani tüm o Birdy ve evde dolaşma olayını anlamadım, hem Ib falan gibi birden fazla sonu mu var? Öyleyse oynamaya devam edebilirim belki. [Hem Cry'i de çok özledim hani. ;)))] Fakat müziği çok güzel... Neyse. Bu yazının bir kısmını misafirlerden saklanırken (asosyallik level: 900) arka odada yazdım hatta. Ve yazarken fark ettim ki word "boktanlığını" diye bir kelime olmadığını düşünüyor. 
Sayanora ezikler!
Not: Amerika'ya maid falan gitmiyorum. Ama kuzenim benim maidlik edeceğim zengin aileye 1 AY BOYUNCA kalmaya gidiyor. Hem de OKULLAR AÇILDIĞINDA. OKULUN İLK BİR AYI BOYUNCA AMERİKA'DA OLACAK. OKULDAN UZAK. 1 AY. AMERİKADA. Şanslı piç. Şanslı piç şanslı piç şanslı piç. ŞANSLI PİİİÇ!!! *kafasını duvara vurmaktan kafası patlar ve imha olur* 

6 yorum:

  1. O rüya şeysi sınav dönemlerinde ve hastalıktan geberip sürekli uyuduğum zamanlarda bana da oluyor. İlk başta sınav dönemlerinde olanları stresten falan oluyor sanmıştım ama farkettim ki stresten değil (zaten ben hayatımda yalan söylemek ve bir şeyleri kırıp dökmek dışında strese girdiğim bir konu hatırlamıyorum) ders çalışmaya üşenip sürekli uyumamdan kaynaklanıyormuş. Bir de zeka seviyem böyle zamanlarda o kadar düşük oluyor ki seninki gibi olası rüyalar yerine köpek balığını anımsatan dalgıç kıyafetli ajan bir kadın veya gündüzleri dışarı çıkmanın yasak olduğu eski bir korsan tarafından yönetilen ve insanların köleler olarak ürettiği şeker ve tatlıları yiyen canavarların olduğu rüyaları gerçek sanıyorum. -Belki de şu an rüyadayımdır, nedense o rüyalar bana daha gerçekçi gelmeye başladı.-
    Okul konusunda tebrik ederim. Ama sadece kızların olduğu bir okula gitmenin çok iyi bir şey olduğunu sanmıyorum. (ben abartılı karamsar biriyim aldırma) Bilmiyorum ama sadece kadınların olduğu yerden hayır gelmez. (Sadece erkeklerin olduğu bir yeri yeğlerim o kadar bayık ve iğrenç oluyor kadın sohbetleri (Diyorum ki dedikodunun dibine vurmuş kızlar < hormonlu ergen erkekler)
    Arka sıra konusunda sana iyi şanslar dilerim. Ben de şu an bu yıl nasıl kenardaki arka sırayı kapacağımı düşünüyorum.
    Sai konusunda bence gayet iyisin, ben mouse'la da çizmeyi denedim ve bok gibi şeyler ortaya çıktı. ._."
    Bu arada L ve Light'la ilgili yorumunu cevaplayacaktım (hatta 3 kmlik bir cevap bile düşünmüştüm.) ama sonradan yazmaya üşendim. Yazıda tam olarak anlatmak istediklerimi ifade edemediğimi farkettim. Zaten şu sıralar genel olarak iletişim özrüm var. Anlatmak istediğim daha çok gerçek hayatta böyle bir olay örgüsünün ne kadar düşük bir ihtimal olduğu ve çok saçma olacak olduğuydu. Ama sonra lavaboda ellerimi yıkarken Death Note'un bir anime olduğunu ve bir animeye göre bir hayli iyi kurgulandığını farkettim.
    Ama hala L'in fazla şanslı olduğunu düşünüyorum. Light da fazla şanslıydı ama o zaten bariz bir şey.

    Neden böyle bir konuya atladım bilmiyorum. z_z
    Okuduğum bir fanfictionda (aslında okuduğum nadir ve muhtemelen son fanfictionda) Len Kagamine çok ünlü bir rock star/icon du ve kimliğini gizli tutmak için kız kılığında kız okuluna gitmek zorunda kalıyordu. Belki böyle bir şansın olabilir şadslkfjmdsaf
    GERÇİ BİR CROSSDRESSERDAN NE KADAR ETKİLENEBİLİRSİN BİLMİYORUM. BELKİ ONUN YAOİ AŞK HİKAYESİNDEKİ EN YAKIN ARKADAŞ FALAN OLURSUN. YA DA BİLMİYORUM........
    Akıl yürütmesem iyi olacak. Zaten resmen blog yazdım buraya.
    Bu arada ben dünya üzerinde dikkati dağılmayan bir insan olduğuna inanamıyorum nedense. Yani çok saçma değil mi gerçekten? o__o Eğer dikkati hiç dağılmıyorsa tuğla kadar sert bir kafası var demektir.
    Çok saçmaladım.
    Taşınma konusunda da ne yazık ki diyebileceğim bir şey yok. Baban seni seviyordur da diyemeyeceğim çünkü ailenle ve ebeveynlerinle ilgili hiç bir halt fikrim yok. Yalan söylemek istemiyorum. Ben senin yerinde olsaydım sanırım arkadaşlar ve babamdan çok ortamların değişecek olmasına takılırdım. Ama bu benim standartlarım için geçerli. Tabii sen ona da takılmışsın o ayrı mesele. Kısacası bilmiyorum. Okul başladıktan sonra taşınıp taşınmamaya karar vermek bence de en iyi fikir.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Ha stresten de oluyormuş evet ama üzerimde bir stres yok, aslında lise meseleleri yüzünden olabilir de ama varsa da ben farkında değilim. İşte ben de olası ya da sürekli çocuk masalları mesajları veren hikaye gibi rüyalar yerine saçma sapan, eğlenceli rüyalarımı özledim. Sorun yaratmıyorlar ve o tür rüyalara bu kadar takılmıyorum. Ayrıca nasıl bir rüya görmüş olursam olayım bazen şu anda yaşadığım hayatın bir rüya ve rüyalarımın da gerçek olduğunu düşünüyorum. (Öyle düşünmek daha eğlenceli. v_v")
      Kız lisesine gitmenin iyi bir şey olmadığını düşünmek için karamsar olmaya gerek yok, herkes öyle diyor. (Tabii herkes karamsar da olabilir. 0_-) Ama o okula gideceğime göre bir şekilde bu fikre alışmam gerekiyor sonuçta. O yüzden şimdilik pek kafaya takmamaya çalışıyorum.
      Death Note gerçek hayatta sahiden gerçekleşmesi düşük bir anime ama aslında bakarsan olay örgüsünde hiç açık ya da mantıksızlık yok. ._." Sadece karakterlerin düşünce biçimleri çok gerçek üstü, o kadar. (Ama Death Note'u bu kadar müthiş yapan şeylerden biri de bu bence.)
      *pffft* Kız kılığında, bir de Len mi? xDDD Bir saniye... *gülme krizi* Öyle biriyle karşılaşsam yapacağım son şey ona aşık olmak olurdu herhalde. xDDD
      Abi hakatten nasıl dikkati dağılmayan bir insan olabilir ki? (Böyle düşünmek konusunda yalnız olmadığıma sevindim. v_v")
      Öyle "baban seni seviyordur ya" dememen ne kadar iyi bir şey biliyor musun? Gerçekten de babamı tanımayan insanların bile "seviyordur canım ya" demelerine sinir oluyorum.

      Sil
  2. babana kızıp da aslında biraz da sevme huyunu anlıyorum. Benim başıma da geldi. Birine kızgın olup da sevmek nasıl bir duygu bunu ilk defa öğreniyorum. En garibi de babam beni gerçekten seviyor yoksa etraftakilerin iteklemesiyle mi sevmeye çalışıyor anlamıyorum. Bazen kötü davranıyorum sonra suçlu hissediyorum.
    Evini bırakıp gitmek gerçekten de çok zor bir şey. Ben de senin gibi bu sene yeni yeni kavradım. Peki, mutlu bir ailem olmamıştı ama anılarım vardı o evde. O semtte. Anı oluşturmak gibi bir takıntım vardır. En ufak şeyde anı yaratmaya çalışırım. Çünkü uzun zaman geçtikten sonra o ufak şeyleri hatırlayıp da nostalji yaşamak çok hoşuma gidiyor. İlk defa bir yazımı evimde olmadan geçirdim. veeeeee...evet bu; anılar, nostalji, aile konusunda biraz duygusal bir ergenimdir kabul ediyorum.
    Ahh, seni kutlarım. iyi bir liseye gidebilmene sevindim. Umarım bundan sonrası da güzel geçer. Yeni bir 'eve' alışmak zor olacak. Ben de henüz bulunduğum yere alışamadım maalesef.
    Bu arada ben anadolu lisesi gibi bir yer kazanamadım. Ama sorun değil çünkü bunun sayesinde güzel sanatlar'a gidiyor olacağım. Sanırım bu iyi bir şey. Kesinlikle heyecanlıyım ve galiba mutluyum da. Afedersin ama bok gibi bir seneden sonra bütün bunlardan kurtulduğuma seviniyorum. -_-
    ımm...aslında bu uzun bir yorum olacaktı ama yazının tamamını okuyamadım, ama devamını okuduktan sonra mutlaka yazacağım U_U
    (bir de: oha lan liseye geçtik lkasjdas)

    YanıtlaSil
  3. Aslında güzel sanatlar lisesinde gitmeyi isterdim ama öyle yerlerin eğitimi daha çok sanat ağırlıklı olduğu için, üniversite imkanlarını kısıtlandırıyor, o yüzden gitmedim. Aslında tabii ki ben de bu saçmalıklardan kurtulduğuma sevinmiyor değilim ama lise benim için daha zor olacak. Notlar da önemli olunca geçen seneden daha fazla çalışmam gerekecek herhalde... Bu yüzden hiç heyecanlı ve mutlu olmalıyorum ne yazık ki. Şanslısın aslında.
    Yalnız hakkaten liseye geçtik. asdfghjklş

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. şu bahsettiğin rüyayla gerçekleri karıştırma meselesi bu yaz bana da olmuştu. ve maalesef benimki okulla ilgili bir şeydi -o-" Güzel sanatlar aslında tam benim istediğim bir yer ama hem resim hem sınavlar falandı yürütebilir miyim bilmiyorum. O rüyadan sonra psikolojim bozuldu.
      Mirror Lied'ı pek duymamıştım. Geçenlerde Red Book diye acayip korkunç bir şey oynadım (Witch House kadar korkunç bir oyundu diyebilirim) En kötü yanı da walktrhough denen şey yoktu ve bütün gün boyunca oyunu tek başıma bitirmeye çalıştım. (Korkup altıma ederken)

      Sil
    2. Ben o Red Book'un Witch House ile Ib'nin karışımı olduğunu duymuştum ama..? 0_- Konusu ne diye merak ediyordum ve ben de bulamamıştım wt evet. 0.0 Ben WH bile oynayamadım zaten korkarım diye, anca wt'unu izledim.

      Sil