2 Eylül 2013 Pazartesi

Düşün-Suçlusuyum.

10 saatlik araba yolculuğundan sonra ayakları falloş gibi olmuş bir Alice'den selamlar. Babam küçük bir İstanbul'dan-Bursa'ya-arabayla-en-fazla-ne-kadar-uzun-sürede-gidilebilir-testi yaptı da. Tahminen Bursa-İstanbul arasındaki tüm köy kahvelerinde oturmuşumdur.
...Gerçi gezme kısmı fena olmadı, iyi gezdik, güzel manzaralar gördük ama o sıcakta, mola verdiğimiz zamanlar dışında sürekli  arabada olmak sıkıcıydı. Aslında gidiş de aynı yol olmasına rağmen giderken o kadar bunalmamıştım çünkü karnım ağrımıyordu ve mesanem patlamak üzere değildi. Sıcak değil de, güneş altında kalmak karnımı ağrıtır benim, yolda da tüm yükleri arka koltuğun gölge kısmına attıkları ve ben de güneşde kaldığım için de çok midem bulandı. Hem de bu sefer neredeyse hiç kitap okumadığım halde. (Aslında normalde arabayla giderken kitap okumak benim karnımı ağrıtmaz (alışkanlık) ama niyeyse giderken ağrıtmıştı. 0_-)
Neyse... Büyük haber: TAŞINMIYORUM! Taşınmıyorum taşınmıyorum TAŞINMIYORUM! Okul konusunda fikrimi değiştirmedim ama okulun bu tarafa servisi varmış. Sanırım her ne kadar o tarafa taşınmayacak olsak da okulum dolayısıyla yine de o tarafta bayağ vakit geçireceğim için o tarafta oturan arkadaşlarımla hayal ettiğim gibi buluşabileceğim. Gerçi hep liseye geçince okula servisle değil de yürüyerek ya da otobüsle gideceğimi hayal etmiştim... (Hatırlatma: "Malım, tam malım." Demiştim. v_v) Şimdi ise ancak servisin beni alacağı yere metroyla gideceğim. Umarım annemin şu iş görüşmesinden bir şey çıkar da karşıya taşınır- *evren tarafından evire çevire dövüldü ve tamamen hak etmişti* A-Ama..! B-Ben ergenlik çağında bir çocuk olarak isteklerimin sürekli değişmesi hakkına s-sahip değil miyim?! :C *süper tatlı yavru köpek bakışı*
Tamam. Ciddileşiyorum. Bu en iyisi oldu. Okula otobüsle ya da yürüyerek gidememek fazla önemli değil, sadece şaka yapıyordum. Hem o taraftaki arkadaşlarımla, hem de bu taraftaki arkadaşlarımla en rahat buluşma çözümü buydu. Yani halimden memnunun diyebiliriz. Beni endişelendiren asıl şey okulların açılması...
Aslında yeni bir okula başlayacak ve yeni bir sınıfım olacağından dolayı birazcık heyecanlıyım ama endişelendiğim bunlardan çok okul. Bilirsiniz işte. Dersler. Sınavlar. Ödevler. Sinir bozucu öğretmenler... Koca bir yazı anime-çizim-okumak-yazmak dörtgeni arasında geçirdikten sonra tüm o okul olaylarına tekrar nasıl alışacağımı bilemiyorum. Dersleri nasıl dinleyeceğim? Sınavlara nasıl çalışacağım? O can sıkıcı ödevleri nasıl hazırlayacağım? İşte tüm bunlara alışmak düşüncesi endişelendiriyor beni. Yaz tatili elbette müthiş bir şey ama şöyle bir eksisi de var ki okul ve okulla ilgili her şeyden tamamen uzaklaşıyorsun ve sonra okula alışmak çok zor oluyor. Gerçi sizi bilemem de... Her neyse. Geçen yaz bu kadar uzak değildim çünkü geçen yazı ders çalışarak geçirmiştim. (Sonra sınavda sadece 8. sınıf konularının çıkacağı açıklandı ve benim tüm çalışmalarım boşa gitti tabii...) Ama bu yaz... Ne bileyim. Hayatımda ders çalışmakla yükümlü olmadığım tek yaz. Ve bir daha sadece üniversiteye girerken böyle bir yaz olacak. Onun dışında tüm yaz tatillerinde ders çalışmak durumunda olacağım. Bir de artık eğitim sistemi belli olmadığı ve zırt pırt değiştirildiği için bunun devamlı deli gibi ders çalışmaktan başka bir çaresi yok. Zaten sistem her ne olursa olsun mutlaka ders notlarının bir şekilde etkili olduğu bir sistem olacaktır. Bu konuda dersimi iyi aldım... Yani artık öyle eskisi gibi ders notlarının iyi olmaması gibi bir şansın yok. Dört dörtlük bir öğrenci olmadıktan sonra bir yere gelemiyorsun. Artık sadece en iyi üniversitelerden mezun olanların iş bulabildiği de ortada. Öf... Hem tüm derslerin süper olacak, hem tüm ödevlerini zamanında yapacaksın, hem de manyak öğretmenlerle iyi geçineceksin... Bu nasıl bir sistemdir böyle!? Gerçi artık durum öyle bir raddeye geldi ki kızamıyorum bile. Yani yaşamak için durmadan çalışmak normal bir şey haline geldi artık. Başka çaren yok ki. Ya çalışıp para kazanır ve iyi bir evde yaşayıp  karnını doyurursun ya da özel hayatın olur ve bir yere gelemezsin... Eskiden beri dünya böyle miydi? Yoksa gerçekten de insanlar giderek daha da sistematikleşiyor mu? Bilemiyorum... Ama böyle yaşanmaz ki. Gerçi böyle diyorum ama gayet de yaşıyorum. Hepimiz yaşıyoruz.  
Hayattan büyük beklentilerim bile yok. Yani çok para istemiyorum. Gerçekten diyorum! Elime çok para geçtiğini hayal ettiğimde o parayı ne yapacağımı hayal edemiyorum. (Belki en yakın arkadaşımla ikimiz için hayallerimizdeki evi yaptırabilirim ama bu yaşta annelerimizin o evde oturmamıza izin vereceklerini hiç sanmıyorum.) Elbette bir şekilde harcarım ama demek istediğim benim hayallerim para üzerine kurulu değil. Kitap yazmak istiyorum ben. Çocukluğumdan beri en çok sevdiğim yazar J.K. Rowling gibi, kitaplarımla insanların dünyalarını genişletmek, onları sıkıldıklarında gerçek dünyadan uzaklaştırıp gerçekten evleri gibi hissedecekleri bir dünyaya götürebilmek istiyorum. Ben bu dünyaya geliş amacımı biliyorum. Hayalleri ya da amaçları olmayan insanlar için yaşamanın tek bir yolu olabilir ama o yol benim yolum değil. Çünkü ben bir robot ya da NPC değilim. 
Neyse neyse... Kitabımı yazana kadar böyle şeylere katlanmak zorundayım işte. Hoşuma gitse de gitmese de... Saçma olsa da olmasa da. Ki saçma. Hem de nasıl.
1984'ü okuyorum da... Okuduğum en korkunç kitap. Çok ciddiyim. Kitapta bir distopya anlatılıyor ki ne distopya... Aslında güldüğüm kısımlar da oldu. Mesela "Sekse Karşı Gençler Birliği"ne çok gülmüştüm. Herneyse. İnsanların sürekli izlendikleri ve kelimenin tam anlamıyla devlet için yaşadıkları, farklı olmanın buharlaştırılmayla (kelimenin gerçek anlamıyla buharlaştırmayla hem de) sonuçlandığı, hiçbir şeyin gerçek olmadığı ve sürekli çarpıtıldığı, yalanlar üzerine kurulu bir distopyada geçiyor kitap. İnsanların sevişmelerinden tutun da eve giderken kullandıkları yola kadar her şey devletin denetimi altında ve devlet her şeyi gözleyip bir farklılık belirtisi arıyor. Çocuklar da anne babalarını durmadan gözlemleyip aynı şeyi arıyorlar. (Bana göre bu distopyayla ilgili en korkunç şey de buydu... Kendi çocukların bile doğuştan seni cezalandırılmak için devlete vermeye can atan küçük canavarlar.) Ben kitaptaki dünyayı bir distopyadan çok olası geleceğimiz olarak gördüm aslında. Şimdi de devlet ne söylerse kabul etmeye hazır boş kafalı insanlar yok mu? Gerçekler çarpıtılmıyor mu? Devlet hayatlarımıza karışmıyor mu? 3 çocuk yapın, içki içmeyin, toplanmayın, eğlenmeyin, kapanın, rockçı olmayın. Düşünmeyin. Sanırım "devlet" dediğimiz şey sistem olarak böyle bir şey. Sadece henüz dünya tarihinde kontrolü tamamen ele almak için yeterince büyük bir şey gerçekleşmedi. Zaten kitapta da Abi'nin nasıl başa geçtiği, partinin insanların hayatlarını bir anda nasıl ele geçirdiği, kısacası dünyanın nasıl olduğu haline geldiği biraz belirsiz şu ana kadar. ("Devrim" diye bir şeyden bahsediliyor ama pek anlamadım.) Belki kitabın ilerleyen sayfalarında daha net bir şekilde açıklanır.
SAVAŞ BARIŞTIR.
ÖZGÜRLÜK KÖLELİKTİR. 
BİLGİSİZLİK KUVVETTİR. 
Fakat gerçekten acayip bir dünya kitaptaki. İnsanlar bir anda buharlaştırılıyor ve yaşadıklarına dair hiçbir kanıt kalmıyor. Kimse de adlarını bir daha anmıyor. Çünkü o kişinin varolduğunu kanıtlayacak hiçbir şey yok. Mesela o kişinin adının geçtiği gazete değiştiriliyor ve eski hali yok oluyor. Kalkıp "x diye biri vardı, adı Times'ın şu sayısında geçti" bile diyemezsin, çünkü arşivde o sayıyı bulduğunda görürsün ki sayı değiştirilmiş ve x'in adı geçmiyor. Ve elbette yazılı olmayan türlü acayip yasak... Böyle bir durumda, böyle bir dünyada, insanların zihinlerini ele geçirmek hiç de zor değildir haliyle. 
2 hafta sonra edit: Kitabı bitirdim. Sadece şu kadarını söyleyeceğim: Okuduğum en çarpıcı kitaptı. Kelimenin tam anlamıyla "çarpıcı" hem de. Ne kadar saf olduğumu anladım ve bazı şeyleri tekrar düşünmeme neden oldu. Bu kitabı hep V for Vendetta ile karşılaştırıyorlar ama kitabı bitirince aklımdan geçen ilk şey "V for Vendetta ne ki bunun yanında?" oldu. Çok... Çok fazla gerçekçiydi. Gerçekçi. Çarpıcı. İnsanı beyninden vuran.
Ayrıca şu yeni çıkmış "Aynı Yıldızın Altında" kitabını da bitirdim. Çevrilmesini heyecanla beklediğim bir kitaptı ama tam olarak beklediğim gibi çıktığını söyleyemem. Çünkü o kadar met edildiğini gördükten sonra beklentilerim bayağ düşmüştü. Ana gerçekten çok hoş bir kitaptı. (Gerçi hala neden o kadar met edildiğini anlamış değilim, herkesin hoşlanacağı türde bir kitap değil aslında. Sanırım kanser hastalığını en gerçekçi şekilde anlattığı için fakat yine de bilemiyorum.) Kanser hastası iki gencin ilişkisini anlattığını söyleyebiliriz kısaca ama kesinlikle bu cümlenin aklınıza getirdikleri gibi ya da sadece bundan ibaret değil. "Ben durmadan yukarı çıkan bir hız trenindeyim." Okumanızı tavsiye ederim ama pek kalın bir kitap değil, çabucak bitiyor. Şimdi bir de daha romantik ama konusu hoş "Senden Önce Ben" kitabını almak istiyorum, ben de "Gökyüzünün Üzerinde 3 Metre"sel çağrışımlar yapıyor - her ne kadar hiçbir kitabın bir "Gökyüzünün Üzerinde 3 Metre" kadar olamayacağını bilsem de... Ha, ayrıca bir Agatha Christie kitabı ("Murder in Library" - İngilizcesi'ni söylüyorum çünkü benim okuduğum kitabın çok eski bir baskısı ve yeni baskılarda adı farklı çevrilmiş olabilir.) ve Bülbül'ü Öldürmek'i okuyorum. Murder in Library bitmek üzere, oldukça heyecanlı ilerliyor ve Bülbül Öldürmek'se... Herkes bu kitap hakkında devamlı "mutlaka okunmalı" dediği için senelerdir mesafeli yaklaştığım bir kitaptı, sonra okumaya karar verdim, başı bir parça anlamsızdı, şimdiyse itiraf etmek gerekirse okumaktan bayağ keyif aldığım bir kitaba döndü ama ne var ki hala neden "mutlaka okunması gerektiğini" anlamadım ve kitabın ortalarında, sona doğru hızla ilerliyorum. Sonra çarpıcı bir şeyler oluyor mu? Şu babaları Atticus'un davasıyla ilgili mesela? Ayrıca aranızdan kitabı okumuş olanlar varsa bana baş karakterin kız mı yoksa erkek mi olduğunu söyleyebilirler mi? Galiba erkek gibi davranan bir kız sadece ama ben yine de onu kız gibi görülen bir erkek olarak düşünmekten daha çok keyif alıyorum. Yine de, cidden, erkek mi yoksa kız mı? Kesin olarak bilen biri söylesin lütfen.
Sonracığıma, bir de okunacak bir başka Agatha Christie kitabı, (Umarım bu seferki Poirot'dur, çünkü şu anda okuduğum Marple. (Ben Poirot'yu daha çok severim de. Hatta bendeki dedektiflik merakını başlatan karakterdir kendisi. Hayır, çok şaşırtıcı, biliyorum ama L değil. Gerçi L içimdeki dedektiflik aşkını bambaşka boyutlara taşıdı ama o ayrı mesele.) Gerçi okuyunca anladım ki Marple'lar da bayağ eğlenceliymiş. Ayrıca Poirot sebebiyle gıcık olduğum Marple'ı kitabını okuyunca hemen sevdim. Marple hikayeleri de farklı oluyormuş, çünkü o Poirot gibi deneyimli bir eski dedektif değil, çok dikkatli gözlemci bir yaşlı kadın sadece. Bu da gizemlerin ortaya çıkmasına ayrı bir heyecan katıyor.) "Kürk Mantolu Madonna" ve de "Boş Koltuk" var. "Boş Koltuk" daha Türkçe'si çıkar çıkmaz anneme geldi ama ben HALA okumadım. ._. İlk başta sınav yüzündendi, sonra annem kitabın bayağ iç karartıcı olduğunu söyledi, ben de yaz tatilimi karartmamak için okumadım. Sanırım okullar açılınca başlayacağım.
Şey, evet, bu sıralar bayağ kitap okuyorum. Ama kitabıma çok katkısı oluyor doğrusu. Hani yazın başlamayı planlayıp da tüm yaz başlamadığım "kitabım" vardı ya? Heh, işte, ona başladım ben. Karakterler, kurgu, gelişme ve çözüm bölümleri neredeyse tamamdı ama bir türlü başını yazamıyordum. Aslında yazmıştım da içime sinmemişti. Sonra tesadüfen yazdığım ama içime sinmeyen o giriş kısmını buldum ve tekrar okuyunca fena olmadığına karar verdim. Biraz fazla mükemmeliyetçi davranıyorum yazdıklarım konusunda. Ama bir yerden başlamak gerekiyor işte ve şu yazdığınızı aradan zaman geçtikten sonra tekrar gözden geçirme işlemi çok işe yarıyormuş. Araya zorla götürüldüğüm tatil girmeseydi iyi olacaktı ya, neyse.
10 gün kadardır tatildeydim de. Bir akrabımızın bir tatil beldesindeki evine gitmiştik. Aslında gitmeyi hiç istememiştim. Ne güzel, evde tüm gün anime izleyerek, Yoruko'yla konuşarak ve kitabımı yazarak gayet güzel vakit geçiriyordum işte ben. Ama annem "sensiz tadı çıkmaz" deyince gelmek zorunda kaldım. Tamam, tatilin bensiz keyifsiz olacağını düşünmesi güzel de biraz da beni düşünseydi ya. Bencillik etti doğrusu. Aslında tatilde eğlenmedim değil, annemle denize gittiğimizde bayağ eğlendim ama kaldığımız ev ve o kadar zaman bu radyasyon bağımlısı bünyemle internetten uzak kalmak..... Hiç hoş değildi doğrusu. Ayrıca dediğim gibi kitap yazma işim ve otaku vazifelerim yarım kaldı. Shingeki no Kyojin'in,  Free ve WataMote'nin 2 bölümünü kaçırdım yahu!!!!! Şimdi ne tumblr'a girebilirim, ne facebook'taki anime sayfalarına - tüm muhabbetin tamamen dışında kaldım çünkü. Ama nasıl olsa bu yazı bitmeden kaçırdığım bölümleri izleyip uzun uzuuun yorumlayacağım. u^u
Hayır, haydi bunları bırakın, kendi güzel evimden duvarların içinde kertenkelelerin (Kertenkele derken fare demek istiyorum.) gezdiği, banyosunda hamamböceği yuvası olan ve geceleri her tarafında yarasaların uçuştuğu ve içeri girmeye çalıştıkları bir yere getirildim yahu! Üstelik ilk gece HİÇ uyuyamadım çünkü zaten çok geç gelmiştik, akrabımız uyuyordu ve kimse bana duvarların arasından gelen (Çatı katında kalıyorduk ve çatının içinden de sesler geliyordu.) sesler konusunda bir açıklama yapmayınca ben de onların Karanlıktan Korkma filmindeki çocuk yiyen yaratıklardan olduklarına karar verdim çünkü pençe ve ciyaklama sesleri öyle olduğunu gösteriyordu. (Ayrıca oraya giderken kavak ağaçlarıyla çevrili bir mezarlığın arasından vakit gece yarısını biraz geçerken geçtiğimiz için başıma/başımıza çok fena olaylar geleceğinden oldukça emindim ama tatil bitti ve diyebilirim ki başıma gelen en kötü olay mezarlıktan geçtikten sonra iki çuvava havlayınca ağlayarak kaçmam ve annemin ertesi gün bunu herkese anlatması oldu. Bu olaydan çıkarılacak ders: Gece yarısı mezarlıktan geçtikten sonra başınıza gelebilecek en kötü şey olsa olsa benim başıma geldiği gibi çuvavalar tarafından "kovalanmak" ya da belki de serseriler tarafından durdurulmak olabilir. Jeff the Killer ya da Slenderman'e rastlamak ya da uyduruk korku filmlerindeki yaratıkların sizi alması değil.) Ertesi gün annem gece uyuyamadığımı ve korkudan ağladığımı söyleyince ev sahibi akrabamız benim o filmdeki yaratıklar olduğunu sandığım şeylerin kertenkele olduğunu söyledi ama ben fare olduğunu anlamıştım çünkü biz fare lafını dile getirmeden "ONLAR FARE DEĞİL! O_O" dedi. Gerçi evden çıkarken duvarda kertenkele gördük ama duvarın içinde değil, dışındaydı. Herneyse, bu açıklamada beni rahatlatmadı tabii ve denize gittikten sonra etrafta sürekli şu şekilde gezdim: "Beni alacaklar... O yaratıklar neyse beni alacaklar... Çünkü sarışınlar ve hele de bu tür şeyler konusunda hassas paranoyaklar korku filmlerinin 1 numaralı baş karakterleridir... Ve bu yerden de harika bir korku filmi mekanı olurdu... Şu adam bana bakıyor... O kesinlikle kahin ve ben de bir terslik olduğunu fark etti... Eğer yanına yaklaşırsam bana kötü şeyler olacağını söyleyeceğinden eminim..." Normalde "çok büyüdüğüm" için bu tür korku ve kuruntularımı hep kendime saklarım ama bu sefer işi anneme açacak kadar ileri götürdüm. Hatta annem neredeyse tekrar psikolojik tedavi görmem konusunda ikna olduktan sonra içimde kalan son korkusuz parçam onu psikolojik sorunum olmadığına ikna etmeyi başardı ama sonuç olarak tüm gece yine beni almalarını bekleyerek altıma sıçtım. Sonra, ertesi gün, tüm gün Creepypasta okudum ve katil moduna girdim. u_u Evet. Creepypasta gibi bir korku sitesindeki hikayeleri okuyarak korkularımdan arınıyorum. ._. (Fakat, cidden, yani o sitedeki pastalardan, mesela Jeff the Killer'dan falan ciddi ciddi korkan var mı? Tamam, güzel hikayeler, ben de okumayı seviyorum da açıkçası kurguları hiç zekice değil. Mantık hatası olmasa da zekice değil işte. Bir katil/canavar onu bunu kesiyor falan. Eee? Ne var ki bunda? Böyle şeyleri zaten herkes uyduramaz mı? Mesela Jeff the Killer'da katil dehası denen şey olsaydı gerçekten etkileyici olurdu bence. Neyse...) Sonra da tatil boyunca rahat rahat uyudum ve her şeye çok hazır olmama rağmen başıma bir bok gelmedi.
Ha ama yeni bir karakter buldum! Adı Karabasan Jack ve yataklarınızın altında yaşıyor. Bir zamanlar o da sizin benim gibi bir çocuktu ama sonra... Eh tam zamanlı olarak yataklarınızın altında, dolaplarınızın içinde, uçuşan perdenin ardında ya da tam arkanızdaki canavar olarak çalışmaya başladı. Âkıbetine henüz karar vermiş değilim. Fakat çok yakışıklıdır kızlar. Tam bir yakışıklı anime erkeğidir. Şu kendini yandere sanan kızların bayılacağı türden.
Akıllı bir telefonum oldu. Hayır, ben istemedim. Anneme bedavaya gelmişti, kendisinde aynı marka olduğu için o telefonu bana verdi. Oysa ben hiç istememiştim çünkü kendi telefonumdan memnundum ve bu tür telefonların ne kadar karmaşık olduğunu biliyorum. Nitekim öyle de çıktı. Her bok için internet istiyor. Normalde ben de internet paketi var ama bu telefon yalnızca wi-fi yoluyla internete bağlanabiliyor. Bizim evdeki internet de kablolu, normalde kuzenim iPad'iyle kablolu olmasına rağmen bizim internete bağlanmıştı ama telefon nedense bağlanmadı işte. (Çok "akıllı" maşallah, hiçbir bok yapamıyor. :))))) Sonra burada, babamın evinde bağlandım ve..... Bağlandığıma bin pişman oldum. Artık her ne halt yediysem "Kişiler" yerinde eklediğim telefon numaraları çıkacağına facebook'taki arkadaşlarım çıkıyor. Üstelik oyun bile indirebilmiş değilim, "Ailem Kurulumu" diye saçma sapan bir şey yapmak gerekiyormuş. Var ya? Bu "akıllı" telefonların tek olayı gösteriş. Başka bir bok yok. Ne vardı benim telefonumda? Tamam, ekranında küçük bir çizik vardı ama ne istesem yapıyordum? Bugüne dek hiç de özenmedim akıllı telefonlara ya da iphonelara. Samby-chan. TT_TT Hayır, sim kartını geri takacağım ama bu akıllı telefona uysun diye sim kartı kestikleri için geri takamıyorum. Ama alışamazsam yeni sim kart alacağım. v_v Gerçi o kadar insana numaramı tekrar ekletmek falan çok zor olacak ya neyse. TT_TT
DEDEKTİFLİK TESTİ!
"Ayrıca oraya giderken kavak ağaçlarıyla çevrili bir mezarlığın arasından vakit gece yarısını biraz geçerken geçtiğimiz için başıma/başımıza çok fena olaylar geleceğinden oldukça emindim." Cümlesindeki hatayı fark ettiniz mi?
Hayır -> Daha fazla polisiye kitap okuyun.
Evet -> Siz ne tür bir hata fark ettiniz bilmiyorum ama hata şuydu: Geceyarısı mezarlıktan geçerken çoğu insan biraz olsun korkar ve bu durumda çevresindeki ağaçlara dikkat etse ya da hiç korkmasa bile GECEYARISI hava doğal olarak karanlık olduğu için ağaçların türlerini kestiremez -> Ama hala daha fazla polisiye roman okumalısınız çünkü insan aslında korkmuş durumda çevresindeki her şeye dikkat kesilir ve modern dünyamızdaki birçok yerde gece lambası bulunur. AYRICA! Ben bir vampirim bakalar. Karanlıkta görebilirim.
Dışarıdan deli gibi çığlıklar geliyor. Sanırım birileri küçük bir çocuğu öldürüyor. Görüşürüz!
Not: Kafanız karışmış olabilir diye söylüyorum o cümlede aslında bir hata yoktu. (Yani sokak lambası sayesinde etraftaki ağaçların kavak ağacı olduğunu kestirebilmiştim.) Gerçek bir dedektif hatayı fark ettiniz mi dediğimde bile sonraki açıklamama uygun şekilde aslında hata olmadığını bulabilirdi. Öte yandan gerçekten gerçek bir dedektif benim gibi kendini internetten okuduğu çok büyük olasılıkla uydurma davalara veren bir gerizekalının hazırladığı bir dedektiflik testine aldırmazdı bile. Aslında mesele şu ki bir dedektifseniz dedektifsinizdir o kadar. Burada sadece saçmalıyorum.




Hiç yorum yok:

Yorum Gönder