23 Ekim 2013 Çarşamba

Okullar açıldığından bu yana neler yaptım?
1 - Keşfettim ki 1 yıl öncesine göre insanlarla çok daha rahat konuşabiliyorum.
2 - Yeni sınıfıma alışmakta hiç zorluk çekmedim. Hatta dersler yüzünden okul kavramının kendisine duyduğum nefreti çıkarırsak okulumu seviyorum. Demek istediğim yani elbette okuldan kaytarmak için herşeyi yaparım çünkü o "okul" ama ne de olsa okula gitmek zorundayım ve en azından gittiğim okulun bu olmasından memnunum. u_u
3 -11. ve 12. sınıflar öyle bizleri ezmiyorlar. 12. sınıflar sınav, 11. sınıflar da şamata derdinde zaten, en azından gözlemlerime göre. Ama 10. sınıfların bir sınıf atladılar, artık okulun en küçükleri değiller diye resmen bir tarafları kalkmış, kusura bakmayın 10. sınıflar. Anlamıyor da değilim, anlıyorum ama ne bileyim, saçma geliyor bu tutum. Boktan bir kurumda, boktan bir hayata çıkan bir boktan basamak daha atlamakla övünmek, bayağ değişik.
4 - Edebiyat dersinde öğretmen "Aşk nedir?" diye sorduğunda diğer öğrenciler "Aşk altında ıslandığın yağmuru sevmektir..!" ya da "Gülü severken dikenine katlanmaktır aşk..." gibi bol noktalı sözler edelerken sıra bana geldiğinde "aşk hormonel bir yanılgıdır" diye yanıt vererek ("Aşk bir sudur iç iç kudur" demek de aklımdan geçmedi değil ama sanki başlarından büyük aşklar geçmiş gibi konuşan diğerlerinin aklını başına getirmek için gerçeği söylemeye karar verdim.) ve Almanca dersinde öğretmen Almanca bilen ya da Almanca ile alakası olan biri olup olmadığını sorduğunda herkes "falanca akrabam orada yaşıyor" ya da "annem/babam bilir" gibi şeyler söylerken kalkıp "Hocam ben Almanca tek bir cümle kurabiliyorum: SIE SIND DAS ESSEN UND WIR SIND DIE JAEGER!!!" diye sınıfın kulak zarını patlatarak (Gerçi cümleyi bitirmeme izin vermediler. "Jaeger" diye bağıramadım. Gerçi gerçi iyi de oldu. Sonra kendime hakim olamayıp şarkıyı söylemem tehlikesi vardı.) fharQımıhz tharZmZ. :))) İlkinde hoca çok güldü ve alkışladı ama ikincisi pek iyi olmadı aslında. Öğretmen çok tuhaf baktı. Şimdiden kendimi soğutmuş olabilirim. Ya da yanlış telaffuz edip bilmeden küfür mü ettim acaba? Ama öyle olsa daha sert bir tepki verirdi herhalde. 
5 -  Tam 2 hafta boyunca annemin her gün "Bugün hava çok soğuk olacak, göreceksin" demesi üzerine 2 hafta boyunca her gün okula uzun kollu lacoste, kazak ve üstüne bir de palto ile gittikten ve doğal olarak 2 hafta boyunca her gün piştikten sonra tek bir gün sadece lacoste'la çıktım dışarı (Bir sebepten ötürü anneme de sinirliydim.) ve tam da o gün aksi gibi hava gerçekten de buz gibi oldu ve ben de tüm gün dondum. O kadar üşüdüm ki serviste yanıma oturan kabarık paltolu kıza yapıştım. (Tabii kız rahatsız olup çekildi bir süre sonra. asdfghjklş xDDD) Ama servisten inince eve gidene dek yine dondum. Üstelik tam eve varmışken de bizim oradaki yokuşta yuvarlanıp yere düştüm ve dizime bir şeyler oldu ama ne olduğunu ben de çözemedim. Neyse ki kısa süre sonra düzeldi.
6 - Okulda ormanda ölü fare bulduk. Cesedi hala sağlam sayılırdı. Acaba zavallı neden ölmüştü?
7 - Yılın bu zamanlarında ruh halimin otomatikman melankolileştiğini fark ettim. Sürekli ağlayasım geliyor. Daha olmamış şeyleri çoktan gerçekleşmiş gibi hayal edip ağlamaya başlıyorum. Asıl o şeyler gerçekleştiğinde çok daha beter ağlayacağım ya neyse.
8 - Boş Koltuk'u okumaya başladım. Diyebilirim ki etkileyici bir kitap ve kitabın arkasındaki yazı çok iyi olmuş: "Küçük bir kasaba hakkında büyük bir roman." Gerçekten de öyle. Ama kitapta Rowling'in ne kadar başarılı bir yazar olduğunu bir kez daha görüyoruz çünkü insan doğasını tüm çıplaklığıyla anlatabiliyor. Kitap aniden bir kalp kriziyle ölen belediye başkanı (ya da öyle bir şey işte) Barry Fairbrother'ın yerini kimin alacağını anlatıyor ama aslında bu konu üzerinden toplumun çeşitli kesimlerindeki insanların yaşantıları anlatılıyor diyebiliriz. Bazı karakterler gerçekten çok ilginç. Mesela Şişko karakteri... 16 yaşında ve hayatı istediği gibi yaşamak için kendini neyin doğru neyin yanlış olduğunu belirleyen kalıplaşmış ahlak kanunlarından arındırmaya çalışan bir karakter. Önce bir ergen olarak ona sempati duymuştum. Ama onun bölümünün olayları annesinin gözünden gördüğümüz devamında ondan nefret ettim. İnsanın hayatı istediği gibi yaşamak için ahlak anlayışından kurtulmak çok mantıksız çünkü insan ahlak anlayışından kurtulup istediği her şeyi yapabilse bile kimseyi umursamayıp etrafındaki herkesi kendinden uzaklaştığında mutluluğa ulaşamaz ki. Ayrıca aynı zamanda sınıfındaki çirkin ve dersler konusunda başarısız bir kızı facebook hesabından durmadan aşağılayan bir karakter de bu... Ha bir de o kızı kendimle fazlasıyla özdeşleştiriyorum. Aynı benim gibi, onun da çevresindeki herkes (mesela kardeşi ve anne ile babası) güzel/yakışıklı, yetenekli ve başarılı iken kendisinin dersleri kötü, özellikle yetenekli olduğu bir şey yok, çevresindeki herkesin sürekli hatırlatıp onu aşağıladığı gibi çirkin. Karakteri pek sevemedim ama bana benzediği için onunla ilgili bölümleri okurken kendimi biraz daha iyi hissediyorum falan filan işte. 
9 - Evde fare olduğundan şüpheleniyorum çünkü geçen hafta durup dururken mutfaktan "ŞAAANGIRT!!!" diye bir ses geldi. Bir yere bir parça peynir bırakıp evde gerçekten de fare olup olmadığını kolayca öğrenebilirim ama bunu yapmaya da korkuyorum çünkü gerçekten fare varsa ne olacak? Gerçi daha kulağım falan yenmedi neyse ki.
10 -  Yarım kalmış tonla hikayem var ve kafama bir o kadar hikaye fikri daha yağmaya devam ediyor. Yani tam anlamıyla fikirler yağıyor. Ah gerçekten bir editör lazım bana. Annem editör aslında ama elbette ona hikayelerimi falan okutamam. 
11 - Light gibi cips yiyeyim derken boğuluyordum. Şöyle oldu: Patates cipsini aldım, "I will take a potato chips..." diyerek ağzıma götürdüm, ağzıma attım ve "...And EAT IT!" kısmını söylerken cips boğazıma kaçıyordu.
12 - Ayrıca bugün de L'ye olan aşkım yüzünden ölüyordum. İzlediğim AŞŞŞIRI tatlı bir L videosu (Ki ben normalde karizmatik L'min chibi ve kawaii çizilmesinden nefret ederim ama "Cuppycake Song" çalıyordu ve benim kalbim bile bu kadar moe'ye dayanamıyor.) ve Yoru'nun gönderdiği bir famservice L resmine ağzımın suyu aka aka bakarken içeride suyun kaynadığını unutmuşum. Hatırlayınca koşa koşa mutfağa gittim ve makarnaları tencereye attım ama su taştı ve hemen ocağın altını kapatmasam herhalde yangın çıkardı. Aslında o video ve resim yüzünden hala kendime gelebilmiş değilim. Ağlayacak gibi olup histerik kahkahalara kapılıyorum. Ben gerçekten sapığım. 



18 Ekim 2013 Cuma

Bayram Şekeri

Yaz tatilini özledim. Ne güzel, hafta sonları titan keser, muhteşem arkadaşlarımızı kaybeder, Perşembe günleri de yüzer, eski sevgilimizin triplerini çeker, sarışın bir çakma shotanın, gözlüklü yeni üyenin ve yumuşak başlı çocukluk arkadaşının bize asılmasını izlerdik. Arada asosyal olur, bazen de kahverengi saçlı, koca göğüslü ve şapşal kız arkadaşımızla insan-vampir fantezisi yaşamak için onu tekrar insan yapmaya çalışırdık. Şimdi yaz tatilinin güzelliğinden şüphelenmeye başladım işte. 0_- Ama en çok yaptığım şey ise Yoru ile klan hikayeleri yazmak oldu ve bu da bana göre dünyanın en muhteşem aktivitesi olduğuna göre yaz şüphesiz güzeldi. u_u Ne yazık ki bayram tatili de umduğum gibi yine bu aktiviteyi yaparak geçemedi. -_- (Bayramın tek güzel yanı et ve şeker oldu. Herhalde bir kova şeker yemişimdir. 0_-) Malum, evrenin bana duyduğu gazap sonucu verdiği anne ne pek anlayışlı, ne de pek.. Neyse, ben annemin bayramda çalışacağını sanıyordum ama çalışmadı ve Bursa'ya gittik, iyi, hoş ama bari eve dönünce tatilimi istediğim gibi geçirmeme izin verseydi. Üstelik diğerlerinin aksine hemen bayramdan sonra sınavlarım da yok. 1-2 hafta sonra başlıyor ve konular şu an gerçekten çok absürd. Yani matematik hariç diğer hiçbir derste doğru düzgün bir şey öğrenmedik gibi. Ciddiyim, konular çok ottan, ne formül var ne bilgi. Herneyse, sınavlardan iyi ya da kötü almak umurumda değil, üniversiteye girmek için de ders notlarının etkili olduğu yeni bir saçma sapan sistem getirileceğine eminim ama en azından kötü not aldıktan sonra çalışmaya başlamak istiyorum. Yani hep 9. sınıfta kötü notlar alıp duracağımı ama hiç sorun olmayacağımı çünkü ne de olsa 9. sınıfın kötü notlar alma sınıfı olduğunu hayal etmiştim ben ve eğitim sistemi bana bu şansı vermese de ben kendime veriyorum! İLK BAŞTA KÖTÜ NOTLAR ALABİLİRSİN ALICE! (Y) (MSN'de fazla takılmak ve MSN ifadelerini başka sitelerde de kullanmaya çalışmak...)
 http://cdn.staticneo.com/w/naruto/0/0e/Maito_gai_smile.jpg 
Ne bu gerilim? SBS'den yeni çıktım ben, kusura bakmayın amma, biraz tembellik etmeyi hakkım bilirim. u_u Yani en azından tatilde tatil yapmayı... 
Bu arada benim bir ara burada yayınladığım bir hikaye vardı ya? Hani Benji'li falan? Ben o hikayeyi baştan yazmaya karar verdim. Burada yayınlar mıyım bilemiyorum. Aslında  yayınlamak istiyorum ama okunacak diye utanıyorum. asdfghjkl Tamam, çok salakça bir cümle oldu bu, milletin okumasından korkuyorsan ne diye herkesin okuyabileceği bir yere koymak istersin? Şimdi şöyle: Ben hikayelerimi HİÇKİMSEYE okutmam. Kendime güvenmediğimden değil, yazmak konusunda kendime gerçekten FAZLASIYLA güvenirim, ne var ki hikayelerimi tanıdığım insanlarla paylaşmak, ne bileyim, garip hissettiriyor, çekiniyorum işte... Sade hikayelerimi değil, normal yazılarımı, denemelerimi falan da. (Öyle olmasa blogumu tüm tanıdıklarım bilirdi zaten.) Blogumu okuyan kişilerin hiçbirini teknik olarak şahsen tanımıyorum ama okuyucularımın çoğu çoook uzun zamandır tanıştığım ve zaman zaman blog dışında da münasebetim bulunan kişiler olduğundan onlar da artık şahsen tanıdığım insanlar kategorisine giriyor sayılır. Dur lan, bu blogda, bu blogun okuyucuları hakkında onlar diye mi bahsediyorum ben? Siz olacaktı o. Ve yine dur bir dakika, şu anda benim yaptığım şahsen tanıdık olarak kabul ettiğim kişilere, daha demin şahsen tanıdık olan kişilerle paylaşmaktan kaçındığım bir şeyi paylaşmak değil mi? O_O Öyleyse bu hikayeyi de bu yazıyı paylaştığım kadar rahatça paylaşabileceğim anlamına geliyor. Oh... Mindfuck. Sahiden fazla salağım.
Neyse, hikayede ne boklar yaptım, ona geçeyim. Öncelikle baş karakteri değiştirmeyi düşünüyorum. Çünkü ben aslında o zaman hikaye sadece Benji ile ilgiliydi. Açıkçası hikayeye ne tam olarak belli bir konu ne de kurgu düşünmemiştim. Şimdiyse konu da kurgu da tam ama bu konu ve kurguya Benji gider mi ona karar veremiyorum işte. Yani Benji anakarakter olmak için fazla iyi. (En azından bana göre. Doğrusu benim en iyi karakterim o çünkü.) Anakarakter olarak Bertie'yi düşünüyorum. Evet, şu Ateşsaçar hikayesindeki Bertie, o da bir başka OC'um. Ben genelde bu tür hikayelerde (yani fantastik şeyler ağırlıklı olanlarda) Benji'den daha basit bir karakter olan Bertie'yi kullanırım. Belirlenmiş konu ve kurgusuyla ana karakter Benji olursa hikaye eminim Bertie ile olacağından daha ilginç olur ama hikayeyi kafamda tekrar tasarlarken niyeyse hep Bertie'nin ana karakter olduğu bir hikaye olarak düşündüm. Aslında nedeni sanırım şu sıralar yazdığım tüm fantastik hikayelerde baş karakterin Benji olmuş olması. O hikayelerden birinde baş karakteri Benji yerine Bertie yapayım diyorum ama yok, o da olmaz çünkü Benji girdiği hikayelere, Bertie'nin veremeyeceği ayrı bir hava katıyor. (Benden kişilikli bir karakter kendisi.) Mesela bunu şöyle anlatayım: Hatırlar mısınız, bilmiyorum ama hikayede Benji bir büyücü olduğunu öğrenine hiç şaşırmıyor, hatta öyle hazır ki gidip odasından çoktan hazırlamış olduğu bavulunu getiriyor. Oysa Bertie böyle bir karakter değil. Benji hikayenin ana karakteri olur, Bertie ise hikayenin ana karakter rolünü oynar. Örneğin Bertie'nin ana karakter olduğu bir hikayede biri Bertie'nin kapısını çalıp ona büyücü olduğunu söylese, Bertie birisi kapısını çalıp ona büyücü olduğunu söyleyen sıradan bir çocuk gibi davranır, anlatabildim mi? asdfghjkl Farkındayım, karakterlerini gerçek insanlar sana bir şizofrenim. Hatta şu an kafamda Bertie ve Benji arasında şöyle bir diyalog geçtiğini hayal ediyorum: 
Benji: Tch! Bu hikayeyi de ben kapacağım, göreceksin. 
Bertie: Orasından o kadar emin olma, Napolyon. *smirk*(Benji'nin boy kompleksi vardır. xD) 
Benji: Açıkçası, Alice'in de dediği gibi sen bir aktörsün, bense baş karakterim. Hem de kendimi övmek gibi olmasın ama oldukça orjinal ve müthiş bir başkarakter. u^u *shines*
Bertie: -_- *sigh* Senin gibi bir ego torbasıyla tartışmak gerçekten çok sıkıcı. Bu sıralar birkaç hikayede baş karakter olmuş olabilirsin ama sende öyle baş karakter havası yok Benji. Orjinalsin, iyisin, hoşsun ama orjinal karakterler genelde yan karakter olur. Ben kabarık siyah saçlarım, yeşil gözlerim, şapşal ve tatlı, birçok fantastik hikayenin baş karakterine benzeyen tavırlarımla daha iyi bir baş karakter olurum. 
Benji: Blah blah blah... Bir kere fantastik hikaye baş karakterleri ille diğer fantastik hikaye baş karakterleri gibi olacak diye bir kural yok. Ayrıca Alice'in berbat hikayelerini ancak benim gibi bir karakter kurtarabilir. Zaten rezalet olan hikayeleri bir de baş karakter olarak daha da mı rezil etmek istiyor-
Alice: ÖHHHÖ ÖHHHÖ!!!
Benji: O_O !?
Bertie: Eeek!!! O_O *refleks olarak Benji'nin arkasına saklanır*
Alice: LAFINA DİKKAT ET BENJİ!!! YAZAR BENİM, HİKAYE BENİM!!! BAŞ KARAKTER OLMAK İSTİYORSAN BANA SAYGILI OLACAKSIN!!!
Benji: -_- Haydi saygısızlığımın cezası olarak beni hikayelerden çıkarmayı dene de hikayeler ne hale döner, çok merak ediyorum doğrusu. *smirk*
Alice: O_O *başını eğer* ...Kahretsin...
Bertie: O_O ALICE, O KENDİNİ BEĞENMİŞ SARKASTİK, SADİST VELETİN OYUNUNA GELME SAKIN! BEN SENİN EN ESKİ KARAKTERİNİM!
Benji: -_- *gözlerini devirir* Percy Jackson ile Harry Potter kırması bir karakter ve kendi karakterinin oyununa gelen şizofren bir yazarla konuşarak zamanımı harcadığıma inanamıyorum...
Alice: Şu an internetin gitmemiş olması ve benim Yoru ile klanlıyor olmam gerekirdi. TTmTT İçimdeki klanlama ihtiyacını kendi OC'larımı kendi kendime konuşturarak gideriyorum. YORUUUAAAĞ!!!!! TTTTTmTTTTT Zaten çok kötü bir arkada- O.O *Yoru ve klanlamak'tan aklına bir fikir geldi*
Bu arada benim aslında iki tane Benji diye karakterim var. Biri deminden beri bahsedip durduğum Benji. Diğeri ise Yoru ile yazdığımız klan hikayelerindeki Benji. (Klan Hikayeleri: Bir vampir klanının bolca romantizm, duygusallık ve aksiyon içeren, Yoru'nun süper ama benim saçma sapan konular bulduğum ve şimdiden -daha 1 yıl bile olmadı- muhtemelen bir kitap serisi çıkacak kadar çok yazdığımız ve resmen takılıp kaldığımız hikayeler.) İlk başta adını Bertie koymak istemiştim ama karıştırdım ve bunu fark ettiğimde iş işten geçmiş, karakterin adı Benji olmuştu bile. (Bu arada evet, ben de fark ettim, garip bir şekilde B ile başlayıp i ile biten erkek isimlerine takıntılıyım. Hatta B ile değil "Be" ile başlıyor. o.o Yani Berilyum elementiyle... İdi sanırsam. o.o" Birçok dersim gibi fen dersim de pek iyi değildir - hele kimya. -_- Tabii bu kimya mı, onu da bilmiyorum ya, neyse. -___-" *Alice'den bir takım saçma sapan tespitler ve gereksiz eklemeler ^^"*) Benji karakteri, hem Bertie ile Benji'nin karışımı gibi, hem de ikisinden de farklı. Çok neşeli, enerjik, hatta hiperaktif, pozitif ve duygusal. Aptal görünür ama hayli zekidir. Daha doğrusu Benji gibi sinsi bir zekiliktir onunki. Üstelik görünüm olarak da Benji ile Bertie'nin karışımı gibidir: Benji gibi kıvırcık kafalı ve Bertie gibi yeşil gözlüdür çünkü. Kızıl ama aslında Benji de bakır rengi saçlı. Birbirine yakın renkler gibi. Ayrıca 16 yaşına (Tabii hikayenin baş karakteri olursa yaşı küçülecek.) göre fazla uzun sayılmaz (bknz: Benji. Ama o adamakıllı kısa.) ve çilli. (Bknz: Bertie.) Ama onu baş karakter yaparsam asıl Benji'ye ne olacak? Oysa Bertie de Benji de pozisyonları ne olursa olsun mutlaka hikayede olmalılar. Offf... Kafam fazla karışık.
Neyse, hikayeye bulduğum saçma konu ve kurguya gelelim. Benji, Bertie ya da baş karakter her kim olursa artık, canavarlar görmektedir. Ancak tabii ki kimse ona inanmıyordur. Bir gün bu canavarlardan biri ana karakterimizin başına bela olur. Sonra ana karakter, eğer ana karakter olarak Bertie'yi seçersem Benji olacak yan karakter tarafından kurtarılır, özel çocukların gittiği bir akademiye götürülür ve gerisi maceralar, dünyayı kurtarma falan filan işte... Hala çok özel ya da farklı bir konusu yok ama maksat yazacak fantastik bir hikaye olsun. *-* Hem bu tür hikayeler yazarken gelişir. u_u Bazı hikayeleri sadece eğlenmek için yazarım. Açıkçası bu da öyle bir öykü olacak işte.
Bu kadar. Görüşürüz!


12 Ekim 2013 Cumartesi

Okul Hayatı

Yazıya giriş kısmında giderek daha kötü olmaya başladığım için bu konuda kendimi iyi hale getirene kadar bu kısmı atlamaya karar verdim. Bu yüzden lütfen burada uygun selamlama sözcükleriyle kafanıza göre doğru dürüst bir giriş olduğunu varsayın. 
Bazı yönlerden okul hayatını özlemiş olduğumu fark ettim. Yaz tatili güzeldi, tüm gün Yoru (ki kendisi en en en yakın arkadaşım olur u_u) ile klanlamak, anime izlemek, yazı yazmak, kısaca bilgisayar başında keyif çatmak ve arada arkadaşlarımla buluşmak çok eğlenceliydi - ama okul hayatının da kendine özgü yanları var, tamam, okuldan hala nefret ediyoruz falan ama duygu skalamızı -en azından benimkini- renklendirdiğini inkar edemeyiz. Yaz tatili genelde hep aynı düzen içerisinde geçer. Okula başlamak en azından hayatı biraz hareketlendiriyor. Bazı yanlarının hoş olmadığını inkar etmeye asla ve kâtâ kalkışmam ama dersleri dinlemeyip kitaba ya da deftere bir şeyler karalamak ve pencereden dışarı bakıp hayal kurmak, hatta sıcacık bir sınıfta başını öne eğip harıl harıl ders çalışmak, sakin bir teneffüste kitap okumak ve arkadaşlarla boş boş takılıp gülmek, sonra bir de yoğun, boğucu ve sinir bozucu bir günün ardından eve dönmek... Bütün bunlar aslında ne kadar da güzel şeyler değil mi? 
Dünyanın tekrar doğal dengesine kavuşması sonucu bu acımasız popülasyondaki doğal yerime, yani  Mary Sue'luktan Kuroki Tomoko'luğa doğru tekrar yavaş yavaş kayıyor oluşuma rağmen hala hayatımdan memnun sayılırım. Aslında ilk matematik sınavına kadar Mary Sue'luğumu koruyabileceğimi, küçük çapta bir sosyal sorun oluşsa bile (Örneğin edindiğim arkadaşların ergen yüzlerini göstermeye başlamaları vb., vs. gibi.) en azından bir Light Yagami olabileceğimi düşünüyordum ama "küçük çaptaki sosyal sorun" (Evet. Edindiğim arkadaşlar öğretmenler telefonlar konusunda uyarı yapmayı bırakır bırakmaz benim çok korktuğum şekilde disipline gitme ya da okuldan atılma korkularını üzerlerinden atıp telefonlarını çıkardılar ve cep telefonlarının ergenliğin temel gıdası olduğunu herkes bilir.) ile başa çıkamadım. Cep telefonları çıkarıldı, içindeki oyun ve programlar diğerlerine gösterildi ve sonunda 10-30 yaşları arasındaki ülkemiz kız/kadınlarının vazgeçilmezi olan ergen fotoğraf çekimleri başladı. (Çünkü bizim ülkemizde kadınların 30 yaşına dek bu ergen fotoğraf çekimlerinden vazgeçemedikleri görülür.) Peki ya nedir bu "ergen fotoğraf çekimleri"? Hepiniz alışveriş merkezleri başta olmak üzere hemen hemen her yerde, genelde Filli Boya reklamı gibi dolaşan, Hollywood starları gibi giyinen ve dünya babalarının malı sanan genç kız topluluklarının; efendime söyleyeyim, dudaklarını büzmek, alınlarını kırıştırıp yine dudaklarını "o" der gibi aralamak, (O muhteşem dolgunluktaki seksapel dudaklarını vurgulamasalar olur mu hiç!?) ah, bir de elbette dillerini çıkarmak usulüyle (Bu vazgeçilmezi nasıl unuturum!?) çektirdikleri fotoğraflardır. Öyle 3, 5 fotoğraf falan da  çektirmezler, en az 50 fotoğraf çektirmelidirler ki içlerinden üstüne "Berbat çıktım ama yanımdakiler çok değerli :)))" yazabilecekleri en güzel fotoğrafı bulmak için yeterince seçenekleri olsun.
Peki Alice ne anlar ergen gibi fotoğraf çekilmekten?  Hiçbir bok anlamaz tabii. Annesi internetten ramen sipariş etmesine izin verdiği için "RAMENİMİ DE ALINCA TAM OTAKU OLACAĞIM YAAAY!" diye havalara uçup ramen satan hiçbir dükkanın yaşadığım semte gelmediğini öğrenince gözyaşlarına boğulıp kendini yerden yere atan bir kızım ben. Daha az ya da daha fazla mı malca? Hayır. Ama ikisinin birbiriyle bir trampetin bir karıncayla olduğundan daha fazla alakası var mı? Yine kocaman bir hayır. Yani uyum sağlamayı gerçekten denedim, 1-2 fotoğraf da çektirdim ama "Ne kadar normal pozlar veriyorsun, biraz komik yüz yapsana kızım!" dediklerinde kalpten gidecektim. Bir de az önce dedim ya, "Öyle 3, 5 fotoğraf falan da  çektirmezler, en az 50 fotoğraf çektirmelidirler." diye, hah, işte ben o meseleyi tamamen unutmuşum. Bunlar öyle deyince sağa çekip beklemeye başladım ama bekle anam, bekle, bir türlü bitmedi işleri. "Ay çok kötü çıkmışım" diyerek aynı pozları sağdan, soldan, yukarıdan, aşağıdan ve başka saçmasapan açılarla tekrar tekrar çekip duruyorlar. Bir de facebook hesabımı istediler. Ama o sırada daha en fazla 1 buçuk haftadır falan tanışıyoruz. Bu kadar kısa süredir tanıdığım insanlara sırf fotoğraflara beni de etiketleyip ne kadar popüler olduklarını herkese gösterecekler diye ne demeye facebook hesabımı vereyim ki ben? (Dedi arkadaş listesinin neredeyse tamamı tanımadığı insanlardan oluşan çocuk...) Zaten gerçek hayatta tanıdığım insanlara bile vermiyorum, hatta yakın olduğum  6 kişi hariç eski sınıfımdan herkesi arkadaş listemden sildim, ailemin de tümü engelli. Çünkü tanıdığım insanlara facebook hesabımı verdiğimde gerçek hayatta facebook'ta paylaştığım şeylerle ilgili muhabbetler dönüyor, ben de hiç hoşlanmıyorum bundan. Yoksa veririm yani, ne olacak ki - dediğim gibi, ne de olsa arkadaş listemin neredeyse tamamı tanımadığım insanlardan oluşuyor. Demek istediğim, olsa olsa 1 buçuk haftadır tanıştığın birinin facebook hesabını istemek, bana göre tuhaf açıkçası. Üstelik "çizgifilm" izliyorum dediğimde "Çizgi film mi? Ne izliyorsun, Caillou, Pepe falan mı ahahah?" diyen birilerini eklemek İSTEMİYORUM.
Zaten onları geçiştirmeyi başardım, "eklemek için bilgisayara girmek istemiyorum, annem çok fazla bilgisayara girmeme kızıyor" falan dedim ki "için bilgisayara girmek" kısmını çıkarırsak son derece doğru bir cümle oluyor. Yani  yalancı değilim ben. u_u İşte ben böyle dedikten sonra da bir daha beni fotoğraf çekilmeye çağırmadılar. Eh, etiketleyip saçma sapan şeyler yazamadıkça, hele de dudak büzüp abidik yüz ifadeleri yapmıyorsa biriyle fotoğraf çekilmenin ne anlamı olufr ki zaten!? Neyse, hala aynı kızlarla takılıyorum, konuşuyorum falan ama fotoğraf çekilme faslından sonra aralarından biraz dışlandığımı hissediyorum. Bu fotoğraf çekilme meselesi başladığında ilk başta biraz yanlarında duruyordum ama çekilmeleri bitmiyor ki anacım, dur dur da nereye kadar!? Şimdi daha çok kendi aralarında takılıyorlar işte. Hala sosyallik çemberinin tamamen dışına itilmiş değilim ama birkaç hafta geçti, herkesin özellikle yakın olduğu birileri var, bense milletle grupça takılıyorum. Gamze diye bir kız vardı, onunla yakınlaşır gibi olmuştuk ama bu fotoğraf çekilme faslından sonra o aynı dershaneye gittiği kıza yanaştı, bana hiç yüz vermiyor. Tabii yine onlarla geziyorum, konuşmalarına katılıyorum ama demek istediğim, özellikle yakın olduğum biri yok. (Diğer herkesin var, herkes hiç yanından ayrılmadığı bir arkadaşa sahip oysa.) Neyse, önemi yok bunların, açıkçası o sınıftaki kızlardan biriyle yakınlaşsam kendimin eşsizliğinden şüphe ederdim. u^u (Eşsizlik = Gerizekalılık + az biraz çatlaklık)  Ayrıca, o okuldaki arkadaşlara sadece anneme asoyal olmadığımı kanıtlamak ve forever alone şeklinde takılmamak için ihtiyacım var. Dolayısıyla kimseyle özel bir ilişki kurmuşum, kurmamışım, fark eder mi? Etmez. Yalnızlık çektiğim yok.  Ne de olsa benim zaten çok çok çok yakın arkadaşlarım var ve onlar bana yetiyor. ^-^
Sanırım Kuroki Tomoko'luğa önümde hala uzun bir yol var.
Herneyse, günlerim bir şekilde geçiyor işte, hatta bazen bayağ eğleniyorum. Özellikle de serviste. Liseye başlarken yaşıtım olan tüm arkadaşlarım "Of ya, şimdi en küçük biz olacağız ya, kesin döverler bizi" diyorlardı, ben de hafiften tırsmıştım açıkçası ama 11. ve özellikle de 12. sınıflar çok kibarlar, dövmek ne kelime, abla gibi davranıyorlar. (10. sınıfların bir sınıf sınıf atladılar ve artık okuldaki en küçükler değiller diye -çok affedersiniz- g.tleri kalkmış, kantinde, serviste bir havalar, bir pozlar...) Serviste de neredeyse herkes 12. sınıf ve muhabbetleri acayip eğlenceli. Servis şöförümüzde çok kafa adam, istediğimiz yerde indiriyor, çok ısrar ettiğimizde okula geç bırakıyor (Ders kaynıyor yani. :P), bakkaldan bir şey almamıza bile izin veriyor ara sıra. Hem geçen gün Murat Boz'u gördük - kızlar öyle çığlık attı ki. xD Servis bazen okuldan bile daha eğlenceli oluyor.
Herneyse... Gelelim benim kişisel hayatıma.
Bu aralar sanırım izleyecek hiçbir anime bulamadığımdan (Öneri alayım lütfen.) kendimi boşlukta hissediyorum. İki çok güzel kitap okudum. Biri Paranormal serisinin 2. kitabıydı. Bu kitabı 1. kitaba göre daha çok beğendim. 3. kitabını almayı hem çok istiyorum hem de almaktan kaçınıyorum çünkü seriyi bitirmek istemiyorum. Neyse, 2.si ise, "Sevgi Hakkında Öğrendiğim 10 Şey". Aslında bu kitabı daha bitirmedim. Yarısından çoğunu okudum ama henüz bitmedi. Yine de sonunda ne olacağını tahmin edebiliyorum. Neyse, kitap, Alice adında babası kansere yakalanan ve gezmeyi seven bir kız (Hehehe, hayır, kitabı sevme sebebim bu değil. :P) ve senelerdir sokaklarda kayıp kızını arayan bir adam hakkında. Tahmin etmek hiç zor olmadığı için adamın kızın gerçek babası olduğunu söylememde sakınca olmaz herhalde. Ha bir de kısa süre önce Can Dostum'u okumuştum. O da harikuladeydi. Özellikle de köpeklere bayılan benim gibi biri için. Bu arada aklıma geldi de sınıf arkadaşlarıma götürülecek çok kitap var. Ah~... Kitap okumayı seven bir sınıfa düşmüş olmama seviniyorum.
Açıkçası kendimi iyi hissetmiyorum. Yazıyı yazmaya başlayalı kaç hafta oldu hatırlamıyorum ama herhalde o zamanlar iyiydim. Fakat şimdi değilim. Arabesk müzikler açıp dinlemek istediğim bir ruh halindeyim ve şaka falan yapmıyorum. Olasılık dahilindeki tüm kötümser tahminlerimin elinde sonunda gerçekleşmesinden nefret ediyorum. Arkadaşlarımı kaybetmekten bu kadar çok ve bu kadar şiddetli bir şekilde korkmaktan nefret ediyorum. (Çünkü bir şeyi çok kafaya takar ve olmasından çok korkarsanız elinde sonunda mutlaka gerçekleşir.) Ve bu kadar kompleksli olmaktan da nefret ediyorum. Nasıl böyle olduğumu merak ediyorum aslında. Ben bilmem kaç sene boyunca hakaretten başka bir şey işitmeden yaşamadım mı? Neden şimdi ortalama normal bir insan kadar saygı görürken bile bu kadar kıskanç ve kompleksliyim bilmiyorum. Tek bildiğim durup dururken karamsarlığın kucağına düşmüş olmam.
Eskiden bloguma yazmak işleri yoluna sokardı, yoksa artık kurallar değişti de bloga yazmak beni kötümserleştiriyor mu? Hayır, bunu kabul edemem. Bu blogu ve ona yazmayı fazlasıyla seviyorum.