18 Aralık 2013 Çarşamba

İnsanız

Merhaba. Benim adım K. Ben bir Torosbiteratör'üm. Bu kelimenin anlamını size açıklardım ama ben de bilmiyorum. Sanırım bir zamanlar bir dinmiş (Hani şu insanların eskiden doğa üstü varlıklara duyduğu inançlardan.) ya da bir moda akımı.  Kabilede hiçkimsenin hangisi olduğuna dair kesin bir bilgisi yok ama atalarım Torosbitera'ya inanıyormuş ve "Büyük Gruplar Ayrılması"nda Torosbiteratörler olarak ayrılmışlar. Bu yüzden ben de bu kabiledenim ve ona inanıyorum işte. Ne olduğunu bilmediğimiz için onu temsil eden bir T harfine sahibiz. Sırtım, bileklerim ve göğsümdeki T harfi, Torosbiteratör olduğumu ve Torosbitera'ya olan sevgimi gösteriyor mesela.
Sonumuz geliyormuş gibi görünüyor. Zira yakında Kataraboriyan'larla bir savaşa gireceğiz. Onlar Katarabor'a inanıyorlar. Katarabor'un ne olduğunu da bilmiyoruz. Ama onlarla savaştığımıza göre Torosbitera her neyse ona karşı bir şey sanırım. Gerçi olmasa da fark etmez. Zira son yıllarda kendini neye adadığını bilen çok az kabile kaldığı (Potterhead'ler, Nazi'ler, Metal'ciler ve sanırım birkaç tane daha. Gerçi onlardan bazıları da kendi aralarında ayrılıyor.) için herkes birbiriyle savaşıyor. Geriye son bir grup kalana dek bu böyle devam edecek.
Ah! Amacımdan sapmaya başlıyorum! Torosbitera'dan söz etmeliyim!
Ölmekten korkmuyorum (Hem de Lider Torosbiteratör'ün dediğine göre Kataraboriyan'ların alayı bıçak gibi keskin dişli, nefesleri berbat kokulu imiş, üstelik yeme içme ya da uyumaya ihtiyaç duymazlarmış. Dev gibi oldukları söylentisi de var.) çünkü bunu Torosbitera için yapmış olacağım. Onu çok ama çok seviyorum. Bu yüzden onun için ölmek benim için önemli değil. Ne de olsa her şeyden çok sevdiğim şey için ölmüş olacağım. Eğer kazanırsak da onun için yaşayacağım. Gerçi şu anda onun için yaşıyorum ama büyükler diğer gruplarla savaşmanın Torosbitera'ya olan sevgimizi arttıracağını söylüyor. Bu sevginin daha ne kadar artabileceğini bilmiyorum ama ne de olsa onlar benden çok daha uzun süre Torosbitera için yaşamışlar. Muhakkak bir bildikleri vardır.
Hiçbir grupta olmayan insanlara çok acıyorum. (Onlara "Normal" deriz.) Lider Torosbiteratör'ün anlattığına göre onların da sevdikleri şeyler varmış ama yapamayacakları kadar bencil olmalılar ki onlar sevdikleri şey için yaşamıyorlar ve başka şeyleri sevenlerle ilişki kurabiliyorlar. Bir zamanlar bu insanlar bizim gibi grup siteler gelirlerdi ama gruplar onları dışladığı için zamanla bunu yapmayı bıraktılar. Aileleriyle birlikte "şehir"lerde yaşıyorlarmış. Sayıları sadece en düşük nüfuslu gruplar kadar sanırım. Ama nesilleri hiç tükenmiyor çünkü dediğim gibi onlar aile kuruyor. Burada ise bu pek yaygın değil çünkü Torosbitera'yı bizden daha fazla sevme olasılığı olan birini sevemeyiz. Ancak nüfus iyice azaldıkça rastgele iki kişi çocuk yapıyor. Ben de böyle dünyaya geldim zaten. (Bu yüzden adım bu kadar basit. Kabilede doğduğum yıl doğan 14. çocuk olduğum için ismim alfabenin 14. harfi olan K olmuş.)  Ailem de kendime yetebilecek kadar büyüdüğüme karar verince beni kovdular. Bu benim için de iyi oldu. Normal'lerin aileleri gibi birbirimizi sevseydik bu sevgi Torosbitera sevgimizin önüne geçebilirdi. Sonuçta söz konusu Torosbitera olunca herkes rakiptir ve rakiplerimizi sevemeyiz.
Bir zamanlar gruplaşmanın nedeni, insanların, sadece kendilerinin hayranlık duydukları şeye hayranlık duyan insanlara ilgi duymaya ve sadece onlarla olmayı istemeye başlamalarıymış. (Tabii o zamanlar insanların tıpkı Normal'ler gibi aileleri varmış.) Ayrılık da aslında savaşla olmamış. Zaman içinde insanlar hayran olduklarına göre ayrılmaya ve ortak şeye hayran olanlar kendi sitelerine taşınıp beraberce yaşamaya başlamışlar. İlk başta insanlar birden çok şeye hayran olup birden çok gruba girebiliyorlarmiş, hangi grubu daha çok seviyorlarsa da, o grubun sitesinde kalıyorlarmış. Ama sonra "En büyük hayran kim?" yarışı çıkmış ve zamanla bugünkü gruplaşma düzeni oturmuş. Bence böylesi çok daha iyi. Kimse hayatını tamamen adamadan bir şeye "hayran" olduğunu iddia etmemeli.
Neyse, en iyisi gideyim de, koluma T yazacak daha çok taş bulayım. Ayrıca muhtemelen savaş için de silah yapmalıyım. Eskiden savaşlar sözlü olurmuş. Hatta bilgisayar ve internet üzerinden olurmuş. Artık insanlar internette yalnızca hayran oldukları şeylerle ilgili arama yapabiliyor ve sadece aynı hayran grubundan insanlarla konuşabiliyor. İnternet artık pek işe yaramıyor çünkü internete torosbiteratör yazınca pek bir şey çıkmıyor. Torosbitera grubundaki hiçbirimiz ne olduğunu bilmediğimiz için hakkında bir şeyler paylaşamıyoruz. Herneyse, işte bu yüzden, artık savaşlar normal savaş gibi silahlı oluyor.
Torosbitarotörler olarak sitemiz neyse ki açık, taşlık bir arazide, böylece kendime bir sürü sivri taş toplayabiliyorum.Kucağım taşlarla dolana dek etrafta dolandıktan sonra gitmek üzere doğruluyorum. Vücudumdaki T iz ve dövmelerine bir yenisini ekleme zamanı.
Tam gitmek üzere doğrulmuşken üzerinde durduğum tepenin dibinde birinin durduğunu görüyorum.
Benim yaşlarımda olmalı. Kocaman mavi gözlü ve kabarık saçlı bir erkek çocuk. Yüzünde neşeli bir sırıtışla beni izliyor. Onu daha önce hiç görmedim ama bir Torosbiteratör olmalı yoksa buraya giremezdi.
"Merhaba," diye sesleniyor bana, gülümsemesi genişleyerek.
Ben bir çocuk olduğum için kono Torosbitera olduğunda bile pek sosyalleşmem. Zaten gruplarda hayran olunan şey dışında sosyalleşme de yoktur. Ama ben Torosbitera hakkında bile sosyalleşmem. Bu yüzden "Merhaba," derken başımı yere eğip taş arıyormuş gibi yapıyorum, ki bir an önce başımdan gitsin.
Ama çocuk gitmiyor. Sanırım rahatsız edici biri. Ayaklarının altındaki ezerken çıkardığı sesleri duyuyorum, tepeyi tırmanarak yanıma geliyor. Göz ucuyla yanımda durduğunu görüyorum, taş toplama işine tamamen dalmış gibi yapmaya çalışsam da kucağımdaki taşları taşıyamayacak hale geldim. Çaresiz, doğrulup beceriksizce sırıtıyorum.
"Bu taşlarla ne yapıyorsun?" diye soruyor şaşkınlıkla.
Savaş için topladığımı öğrenirse fikrimi çalabilir diye düşünerek bir yalan uyduruyorum: "Kendime mobilya yapacağım."
Bir an sessizlik oluyor. Birbirimize bakıyoruz. Bu çocukta beni rahatsız eden farklı bir şeyler var ama ne olduğunu çıkaramıyorum.
Tam dönüp gidecekken elini uzatıyor ve "Merhaba, ben Bertie," diyor sevecen bir sesle. Ne yapacağımı bilemez halde öylece kalıkalıyorum.
"Şey..." Elimi uzatınca taşlar düşüyor. Lanet olsun. Tüm planlarımı mahvetti bu çocuk. "Ben de K," diye homurdanıyorum sinirle, elimde olmadan.
"K mi?" diyor şaşkınlıkla. "Ne yani adın K mi?"
"Evet, K," diyorum. Bakışlarımdan gitmesini istediğimi anlamasını umarak ciddi gözlerimi ona dikiyorum ama bana aval aval bakmakla yetiniyor.
"Ama birinin adı nasıl K olabilir ki? Anne ve babana adını neden K koyduklarını hiç sormadın mı?"
"Adımın T olmasını ben de isterdim," diyorum, bunu hatırlayınca hüzünle iç çekerek. "Ama ne yazık ki doğduğum yıl doğan 14. çocukmuşum. Bu yüzden adımı alfabenin 14. harfi olan K koymuşlar." 10 bebek daha sabredemediğim için içimden kendime küfrediyorum.
"Bence asıl garip olan senin ismin," diyorum, yere düşen taşları tekrar toplamaya başlayarak. İşim bittiğinde bir bahane uydurup gideceğim. "Neden annen ve baban sana doğma numarana göre bir harf ya da Torosbitera ile ilgili bir isim koymamışlar?"
"Bilmem, belki de akıllarına koyacak isim gelmemiştir," diyor salak salak kıkırdayarak. Gerçekten fazla sinir bozucu biri. Hızlanıyorum. 
Bir süre daha sessizlik oluyor. Çocuğun gitmesini bekliyorum ama öylece dikilmeye devam ediyor. Benim üzerimdeki kocaman gözleri hissedebiliyorum. Ah neden bir türlü bitmiyor şu taşlar?
"Eee?" diyor ağırlığını bir bacağına vererek. Haydi, haydi, haydi. Sıkıl da git lütfen. 
Yanıt vermiyorum. Oh be! Tüm taşları topladım. Artık gidebilirim. Büyük bir mutlulukla gitmek için arkamı dönüyorum ki...
"O taşlarla daha iyi ne yapılır biliyor musun?"
Nedense, duruyorum. Yavaş yavaş ona dönerken, kucağımdaki taşlar yere dökülüyor ve kollarım tekrar boş kalıyor. "Neymiş?"
Yüzü aptalca bir sırıtışla kaplanıyor. Aptalca ama nedense benim de sırıtmama sebep oluyor. Yere eğilip taşları iki küçük kümbet haline getiriyor. Sonra kümbetlerden birini bana doğru itip önündeki kümbetten beş taş alıyor ve karışık bir şekilde yere diziyor. Gözlerini beklentiyle bana dikiyor. 
"Bu oyunun adı, Taşat." Gerçekten çok yaratıcı, diye geçiriyorum aklımdan. "Oyunun amacı, kendi taşlarınla rakibinin taşlarına vurmak. Böylece taşlarını alabilirsin. En çok taş alan kazanıyor. Sırayla taş atacağız. Ama sende taşlarını dizmelisin. İstediğin gibi dizebilirsin, yeter ki taşlarını vuramamayayım." 
Kulağa saçma geliyor ama yine de taşları diziyorum. Bitirdiğimde, "Neden T şeklinde dizdin?" diye soruyor Bertie. Gözlerimi deviriyorum, bu çocuk gerçekten salak. "Torosbitera," diyorum iç çekerek. "Haaa." Yüzünde garip bir ifade beliriyor. Kızgınlık ve korkunun karışımı gibi. Oyunun kurallarına aykırı bir şey mi yaptım ki? Bir şey söylemeyince ben de ses çıkarmıyorum.
Oynamaya başlıyoruz. Hayatım boyunca Torosbitera ile ilgili sıkıcı şeyler dışında hiç oyun oynamadım ben. Bu oyunun Torosbitera ile ilgili olmamasını yadırgasam da içimdeki tanımadığım heyecan verici bir his yüzünden kendimi oynamaktan alıkoyamıyorum.
Oyunu kimse kazanmıyor. Sıkılına dek sessizce birbirimizin taşlarını almaya çalışıyoruz. Sonra yine sessizce oyunu bitiriyoruz ve ayrılıyoruz.
Eve giderken güneşin batmak üzere olduğunu fark ediyorum
 ***
Ertesi gün, yine o tepedeyim. Bunu neden yaptığım hakkında en ufak bir fikrim bile yok. Yine de, ayrılmıyorum.
Bir süre sonra tepenin aşağısında yine o görünüyor. Kocaman gülümsemesi yüzüne yayılırken yanıma tırmanıyor.
Tekrar oyunumuzu oynuyoruz. Oyuna ara verdiğimizde sohbet ediyoruz. Ama hayatlarımızdan ya da kendimizden değil. Sıcak havadan, bulutlardan (O birini bir ineğe, bense ötekini çatala benzetiyorum.) ve eskimiş ayakkabılarımızdan söz ediyoruz.
Sonraki gün, yine oraya gidiyorum. Ondan sonrakinde, yine. Ondan sonrakinin ondan sonrakinde de. Her gün birbirimiz hakkında yeni bir şey öğreniyoruz. İsimlerimiz, evlerimiz, yaşantılarımız falan değil ama, çünkü onlar önemli değil; sevdiğimiz yemeklerden, sevdiğimiz renklerden, sevdiğimiz mevsimlerden falan bahsediyoruz. Bertie yumurta yemeyi seviyor, en sevdiği renk yeşil, ilk bahar ise favori mevsimi. Banyo yapmayı seviyor. Ayak parmaklarıyla kalem tutarak yazı yazabiliyor. (Ama bunu göstermeye hiç fırsatı olmadı çünkü her gün ayrılırken ertesi gün kalem getireceğimize söz versek de ertesi gün ikimiz de sözümüzü unutmuş oluyoruz. Bu yüzden aslında gerçek olup olmadığından emin değilim ama ona güveniyorum.) Kapalı alanlarda çabuk sıkılıyor. Ayrıca karanlıktan korkuyor. (Bunu söylerken onunla dalga geçmemden korkuyordu galiba ama ben de karanlıktan korktuğum için bir şey demedim.)
Ben de ona benim hakkımda şeyler anlatıyorum: Yıldızları sevmem, iyi yemek yapmam, böceklerden (özellikle sineklerden) nefret etmem gibi. Bazı konularda benziyoruz, bazılarında ise farklıyız. Örneğin ben soğuk sudan hoşlanmıyorum, o ise sıcak sudan. Veya o çok hızlı koşabiliyor, ben ise koşma konusunda iyi değilim. Ayrıca nefret ettiğimi bildiği halde inatla yanımda domatesli şeyler yemesine sinir oluyorum. Ama birlikte gülebildiğimiz sürece, bu önemli değil. Bertie ile attığım kahkahalar, hepsini silip süpürüyor. Hayatımın en güzel günleri.
Bertie'yi seviyorum, hem ne olduğunu, anlamını bilmediğim o Torosbitera'dan daha çok. Aslında Torosbitera'dan nefret ediyorum. İlk başta bunu kendime itiraf etmekten çekinsem de zamanla kabulleniyorum. Bertie'ye duyduğum sevgi, şu tüm boş hayatımı dolduran tek şey, boş bir kaseye damlayan birkaç damla su gibi hissettirdikleri.
Sonra, savaş başlıyor.
Kataraboriyan'lar tepenin üstünde belirdiklerinde, şaşkınlıktan neredeyse küçük dilimi yutacak gibi oluyorum. Liderin ve büyüklerimizin anlattıklarının aksine hepsi normal insan boyutunda, üstelik tıpatıp biz Torosbiteratör'ler gibi görünüyorlar. Bir süre boyunca, hiçbir şey yapamadan kalakaldıktan sonra elimde gecelerdir yapmak için uğraştığım mızrağımla Torosbitera için çarpışmaya başlıyorum.
Kaderin oyununa bakın ki, karşıma çıkan ilk kişi o oluyor. Ama buna hiç şaşırmıyorum çünkü biliyordum. Onun bizden olmadığını hep biliyordum.
Bir kere geldiği yön Kataraboriyan'ların grubunun yaşadığı sitenin olduğu taraftı. Sonra, vücudunda hiç T izi yoktu, oysa her Torosbiteratörün vücudunda vardır.
Ama görmezden gelmeyi seçmiştim, zaten çok kolaydı. Aslında bizi ayıran bir şey yoktu çünkü, onun soğuğu ve domatesi, benimse sıcağı ve geceyi sevmem dışında. İkimiz de nefes alıyor, yemek yiyor, su içiyor, bazen birlikte gülüyor, bazense birlikte sıkılıyorduk. Karanlıktan korkuyorduk. Şimdi onu karanlığa gönderemezdim çünkü korkacağını biliyordum.
Birbirimize baktığımız süre boyunca gözlerinde kendi yaşadıklarımı görüyorum Sonra gözüm tıpkı benimki gibi el yapımı bir mızrak tutan eline kayıyor. Bileğinin hemen üstünde, liderlik işareti var. Normallerin arasına katılmak istediği için, kendini kardeşini öldüren bizim liderinkinden hani. Gözlerine tekrar baktığımdaysa, edindiğim ilk ve tek arkadaş yerine farklıyı yok etmeye kurulu bir makine görüyorum. Yine de, pişman değilim. Hayatımın çok az bir kısmını da olsa, yaşayabildim. Bertie ile tanıştığım için, sevgiyi, yani bu hayattaki her şeyden daha önemli tek şeyi tadabildiğim için mutluyum.
***
Eee... Mesajı anlamayanlar için hikayede işlemeye çalıştığım mesaj kendi aramızda oluşturduğumuz "grup"ların bizi ne kadar ayırdığıydı. Mesela "Belieber" sadece Justin Beiber'ı sevenlere deniyor sözde ama benim iletişim kurduğum tüm Belieber'lar sadece kendi "türlerinden" olanlarla arkadaşlık kuruyorlardı valla. Ayrıca itiraf edeyim: Bu hikayeyi yazan ben de şu an okuluma bir animeci gelse okuldaki en yakın arkadaşımdansa onu yeğlerim. Hem de hakkında hiçbir şey bilmeden - sırf ortak bir hobimiz var diye... Üstelik gözlemlerime göre çoğu insan da böyle: Yeni oldukları bir ortamda kişilerin kişisel özelliklerinden çok sahip oldukları ortak özelliklere bakıyor.  Mesela biriyle aynı diziyi izlemek o kişinin nazik ve iyi kalpli olmasından daha önemli. Burada değinmek istediğim şey buydu, Torosbitera kelimesini de kafamdan salladım, anlamışsınızdır zaten. (Yoksa gerçek bir şey sanan var mı? Yoktur herhalde.) 
Tabii insanları ayıran başka şeyler de var. Maddi durum, din, hatta dış görünüş vb. vs... Ama bunlara değinmedim, ben daha çok yukarıda bahsettiğim türde gruplaşmaya değindim. Bunu da televizyonda şu yok "Kelebekler Vadisi," yok "Saray Konutları" gibi sitelerin reklamlarını izlerken kurduğum bir hayalle birleştirdim: Hani bu tür siteler genelde şehrin merkezi olmayan uzak bölgelerinde kuruluyor ve içlerinde okuldan tutun alışveriş merkezine dek her şey oluyor ya? Ya günün birinde tüm insanlar bu tür sitelere taşınır ve sadece acil ihtiyaçlar (örneğin hastane) gibi sitelerinden çıkmaya başlarlarsa? Ama harbi o siteler resmen şehir gibi oluyor be! 
Neyse, galiba biraz boktan bir hikaye oldu, mesaj güzel ama kapsamsız, karakterler derinliksiz, dil de çok nadiren kullandığım şimdiki zaman yüzünden pek sıkıcı oldu. Hikayeyi konusu itibariyle olduğunca sade ve sıradan yazmayı planlamıştım zaten ama biraz kötü oldu galiba. Yine de okuduğunuz için teşekkürler. 

19 yorum:

  1. Okudukça derinleşiyor, ÇOK güzel yazmışsın <3

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Çok teşekkür ederim Yoyucho'm, senin kadar güzel yazamamışsam da. ^^

      Sil
  2. Sende cidden yetenek var Alice-san. Ayrıca zekisin de, yazılarından edindiğim çıkarıma göre IQ'ün 110'un üzerinde. Şunu da belirtmeden geçmeyeyim, sürekli kendini haksız yere aşağılıyorsun, bunu yapmayı bırakmalısın artık. Bir üniversitede yapılan test var, şöyle; katılımcılara sınav bittikten sonra puanlarını tahmin etmeleri isteniyor. Sınavdan yüksek alanlar (80-90) 40-50 alabileceğini söylüyor. Düşük alanlar ise (30-40) 80-90 alabileceğini söylüyor. Sende de sınavdan yüksek alanlar gibi davranıyosun, kendine haksızlık etmeyi bırak. Ayrıca şunu belirtmeliyim ki yapılan teste dair verdiğim rakamlar tam olarak doğru değil, okuduğum yazıdan aklımda kalan kadarı ile gerçek sonuçlara yakın rakamlar yazdım. Yazıların yaşıtın birinin yazabileceğinden çok daha iyi. Esprilerin de zekice ayrıca. Yazar hayatında başarılar.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Sana manga önermeyi unutmuşum. Death Note'a bayıldığını bildiğim için sana Liar Game adlı mangayı öneriyorum. Zihni Death Note ve Code Geass'dan daha çok zorlayan ve yoran bir seri. Toplam 201 bölüm fakat 162.bölümden sonra Türkçe'ye çevirmeyi bırakmışlar

      Okumak için: http://bato.to/read/_/112977/liar-game_v1_ch1_by_mnaki
      http://www.manga-tr.com/manga-liar-game.html (158-162 arası bölümler sadece burada var.)

      İndirmek için: http://mnakimanga.blogspot.com/p/liar-game.html (1-91 arası bölümler)
      https://www.mediafire.com/folder/n071u6m15p3l2//Liar%20Game (144-157 arası bölümler)

      Sil
    2. Çok, çok, ÇOK teşekkür ederim!
      Bu yorumu okumadan önceki ruh halim ve okuduktan sonraki ruh halimin karşılaştırması ile siyah ve beyazın karşılaştırması iki ruh halim ve siyah-beyaz arasında ne kadar fark varsa o kadar benziyor birbirine. (Bunca karmaşıklaştırarak demek istediğim şu ki: Yorumun tüm karamsarlığı silip süpürdü ruhumdan.) Gerçekten teşekkürler!
      Ve o mangayı biliyorum! Hatta epey okumuştum. Gerçekten harika bir mangaydı... Ama dediğin gibi fazlasıyla karışık olduğu için bir noktadan sonra bırakmıştım maalesef. Son günlerdeyse aklımda tekrar başlamak vardı çünkü zihnim böyle doyurucu bir şeye ihtiyaç duyuyor zaman zaman. Senin önerin de iyi bir motivasyon oldu, bir an önce başlıyorum, tekrardan teşekkürler!

      Sil
    3. Haha :) Seni sevindirebildiysem ne mutlu bana. Lynn Grabhorn adlı yazarın yazdığı Çekim Yasası diye bir kişisel gelişim kitabı var. Çoğu kişisel gelişim kitabının işe yaramaz olmasına rağmen bu kitap oldukça iyi, en azından benim hayatımı olumlu yönde değiştirdi. Bu yüzden sana da tavsiye ederim. Benim de senin gibi karamsar ve kendimi kötü hissettiğim günlerde bu kitap bana çok iyi gelmişti. Kendine iyi bak, moralini de yüksek tut. Güç seninle olsun! (Evet, bir Star Wars hayranıyım. :)) Şöyle durumlarda senin de kafan karışıyor mu? Hani parantez içinde yazı yazıyorsun, yazı sonunda gülücük işareti koyuyorsun fakat parantez kapatma işareti ile yan yana geldiği için tuhaf duruyor.

      Sil
    4. Çekim Yasası - Lynn Grabhorn... Uzun bir süre sonra satın alacağım ilk kitap olacak! Not: Evet, o bana da oluyor, ben aynı şeyi ardarda yazmak konusunda küçük bir takıntım olduğu için genelde iki parantez arasında boşluk koyuyorum.

      Sil
    5. Parantezden sonra boşluk bırakıp bırakmamak konusunda düşündükten sonra, boşluk bırakmamanın daha doğru olacağı kanısına vardım, hatta kesinlikle öyle. Şöyle ki; (Ben bir hikikomoriyim.), bu örnekte görüldüğü üzere cümle bittikten sonra boşluk bırakılıp parantez kapatılmamıştır, zaten doğrusu da budur. Gülücük için de ayrıcalık gösterilemez. Keşke şunun için uğraştığım kadar dersler için de uğraşsam :).

      Sil
    6. Dil bilgisi bakımından daha doğru olduğuna katılıyorum ama takıntım katilmiyor ne yazık ki. ^^"

      Sil
  3. Bundan sonra şu hesap ile yazacağım: L Lawliet.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Vay, L Lawliet adlı bir okuyucuyla konuşmak, güzel! ^^

      Sil
  4. Canını sıkan bazı şeylerin nedeni aslında zekanın yüksek olması. Kendini yaşıtlarından daha olgun hissediyorsun çünkü IQ seviyenin normalden daha yüksek olması nedeni ile yaşından daha büyük biri gibi düşünebiliyorsun. Kendini hala hayal dünyasının içinde yaşayan biri gibi hissetmen, arkadaşlarının çocukluktan kurtulduğunu ama kendinin hala kurtulamadığını söylemen de yine zekandan kaynaklı. Zeki insanlar gerçek dünya ile hayal dünyası arasında köprü kurarak yaşamayı tercih ederler. Her iki düşünce dünyasında da mutlu olurlar ve mutlu ederler. Dikkat etmekte fayda olabileceği düşünülen bir diğer husus ise, hayal dünyasında kurguladıkları olayları, gerçek hayatta da uygularlar ve başarılı olurlar. Mantık ve duygu kavramlarını harmanlayarak yaşarlar. Zeki insanların duygularını yoğun bir biçimde yaşamalarından ötürü çocuk kalmayı başarabilmeleri olağan olmuştur. Çünkü çocuklar her türlü duygularını maksimum seviyede yaşarlar. Hatta saçlarının fazla yağlı olması bile zeka ile alakalı. Zeki insanların saçlarında normal insanlardakinden daha çok kalay ve bakır bulunur. Bu nedenden dolayı saçları daha hızlı yağlanır. Kısaca demek istediğim sorun ettiğin şeyler aslında güzel bir şeyden, zekandan kaynaklanıyor. Sık sık ruhsal durumunun değişmesinin ne kadar kötü olduğunu bende biliyorum, deneyimlerimden. Amacım seni rahatlatmak, umarım kendini daha iyi hissetmişsindir.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Hahaha kendimi gerçekten zeki hissettiriyorsun. ^^ Evet, zeka güzel bir nitelik, lakin benim sahip olduğum zekaysa her zaman güzel olmuyor çünkü yazdıklarımdan da anlaşılabileceği gibi bazen kendimi çok kötü hissediyorum yarattığı durumlar yüzünden... Yine de neyse ki atlatmayı başarabiliyorum! Ama bu zeka mı, onu bilemiyorum ben işte ve öyleyse de, ona sahip olmaktansa kullanabilmesi daha önemli olmalı.
      Yağlı saçlara sahip olmanın bunun bir kanıtı olduğuna da emin değilim. İnsanların çok yaşadığı sorunların (mesela uykusuzluk gibi) zekadan kaynaklı olduğuna dair çok bilgi var internette ve iyi niyetli oldukları kesin. Bunu bende duymuştum ama internette yazan bu tür şeyler pek inandırıcı gelmiyor bana.
      İnan ki amacım seninle münakaşa etmek değil, ne olursa olsun, insanın zeki olduğunu duyması çok güzel bir şey ve kendini kesinlikle daha iyi hissettiriyor. Sana çok teşekkür ederim!!! Gerçekten çok iyi birisin...

      Sil
  5. Elbette sadece saçların yağlı olmasına bakılarak birisine zeki denilemez. Zeki olduğunu bu nedenden dolayı söylemedim tabii :). Yazılarından ve bir kaç bunun gibi örnekten yola çıkarak zeki olduğun kanısına vardım. İltifatların için sağol :).

    YanıtlaSil
  6. Sitende yorum özelliği açılmış :D Ben hikayelerini neden görememişim yanıyorum kendime.Çok güzeldi ve çok anlamlı bir hikayeydi :)

    YanıtlaSil