31 Mart 2014 Pazartesi

Kavanozlar Uyku Sorunu Olmadıkları İçin Çok Şanslı

  
Sanırım yeni bir hastalık keşfettim. Daha doğrusu "insomnia" (uykusuzluk) hastalığının alt dallarından birini sanırım... Adı baskı altında uykusuzluk: Kişi en ufak bir baskı altında bile uyuyamaz. Ben buna Repressional Insomnia diyorum. Yani "baskısal uykusuzluk". Dahice değil mi? Keşke böyle dahice psikolojik fikirler bulacağıma uyuyabilseydim. Ama ne yazık ki sadece uyumam gerektiğinde tuvalet pompasını daha işlevli hale getirmenin yollarından tut kovboylarla ilgili anime (Böyle bir şey var mı?) fikirlerine dek her türlü şey geliyor. Sadece bunlar da değil! Evrenin uyuyamamam için tasarladığı son numaralarından biri gaipten ne idüğü belirsiz sesler. Hayır hayır klasik canavar sesleri falan değil. Dalgalar ve rüzgarın sohbet seslerinin uğultusu olarak tanımlayabileceğim bir gümbürtü. Ve kalp çarpıntısı. Hangi dua iyi gelir hocam? Uyku gel bili bili bili!

27 Mart 2014 Perşembe

Benim Ceza Döngüm


...Yediğim hangi boktan çektiğimi de bilmiyorum bu cezayı ama...
Hayatımda her lanet sene aynı olay oluyor. Her lanet sene. Mart-Nisan gibi hüzün beni -işin en kötüsü tam da beklediğim şekilde-vuruyor, bazen bizzat benim bazense başka kaltaklar yüzünden sevdiklerim elimden gidiyor, sonra  Nisan-Mayıs gibi başkası geliyor ve yaklaşık 1 sene boyunca o senenin sonunda bu kaybetme olayından yeterince acı çekecek kadar mutluluğa alıştıktan gene aynı şey. Her yıl kusursuz bir şekilde tekrarlanıyor bu lanet döngü. Kırmanın bir yolunu hala bulamadım. Yeter artık Evren. Hiç değilse yeni bir yöntem bul. Her şey olur ama sevdiklerim olmaz, hayır, lütfen... Bir kez olsun gene yalnız kalmayayım, bir kez olsun her gece şu yatağa girdiğim gibi ağlamaya başlayıp sabaha dek ağlamayayım, bir kez olsun üzüntüden ikide bir hastalanıp durmayayım. Bir kez olsun o kişiyi benden alma. Başka ne yaparsan da yap - her şey olur...
Ama Evren bu. Acır mı? Elbette acımaz.
AMA SAVAŞMAKTAN VAZGEÇMEYECEĞİM ÇÜNKÜ TATAKAEEEEEEEEEE!!!!!!!!!!
 
...Neyse... Uykusuzluktan sinirim bozuldu. Yarın okula gitmeyeceğim halde "saat kaç oldu yat artık" diye baskı yapan annem yüzünden azıcık olan uykum vardı o da kaçtı. VE. ONA. DEFALARCA. BUNU. ANLATMAMA. RAĞMEN. HEP. AYNI. HALTI. YAPIYOR. Pazar sabahı 11-12 gibi kalkıp gece 12'de yatağa giremem ki. Birkaç saatlik uykuyla okula gitsem bile uyuyamıyorum ve annem öğlen kalktığımda bile uyumamı bekliyor. Bu da benim üzerimde inanılmaz bir "uyumalıyım" baskısı kuruyor ve bilin bakalım ne? UYUYAMIYORUM. Zaten kafamı kurcalayan o kadar çok düşünce var ki ekmek bıçağıyla kafamı kesip içindeki düşünceleri bir güzel boşaltasım var. Bu kadar aptal biri niye bu kadar çok düşünür ki? Belki de normal zekada insanların kafalarında 5 saniyede çözümleyebildikleri şeyi 5 saatte çözümleyebilmemden dolayıdır. Ama neden kafama böyle düşünceler doluşuyor? NEDEN NEDEN NEDEN BEN!? NEDEN AYŞE, FATMA, MEHMET, ALİ, SUAT'A BU OLMUYOR? GECELERİ UYKULARINI KAÇIRAN KÖTÜ DÜŞÜNCELER KAFALARINA DOLUŞMUYOR?
Özel olmadığımı biliyorum. Ben de bu dünyadaki toz zerrelerinden biriyim. Ama Evren'in oynamayı en çok sevdiklerinden biri olduğumu düşünmeden edemiyorum. Her yıl devamlı aynı şeylerin başıma gelmesi Evrenin benimle oynama şekli. Her zaman beni beklediğim yerden vuruyor ve bu nasıl oluyor ben de bilmiyorum ama beklemediğim yerden vurmasından daha kötü oluyor. Asla kendimi gerçekleşecek şeye hazırlayamıyorum gerçekleşeceğini adım gibi bilsem de. Belki de döngüyü kırmanın tek yolu bırakıp gitmektir ama ben onu yapabilecek kadar güçlü değilim. Daha doğrusu hala umutsuzca umut ediyorum bir şeylerin değişeceğini ama olmuyor. Yine de umut etmekten asla vazgeçemiyorum. Bunu bile yapamayacak kadar güçsüzken elimden ne gelebilir ki? Sanırım sonsuza dek bu döngünün içinde kapalı kalacağım.
Hiç değilse bu kadar yalnız olmasaydım. Yani en azından haykıra haykıra ağlarken aldırmamazlıktan gelen bir annem olmasaydı. Gerçi onu suçlayamam. Kimseyi suçlayamam ki. Canavar olan benim ve çektiklerimin hepsi de benim suçum.

24 Mart 2014 Pazartesi

Bana Bir Kaktüse Rastlarsam Derhal Suyunu İçtirecek Yapım

Dayanamadım. Ama Zutara'dan girip de Avatar'dan çıkacağım çok belliydi. Yani benim "çocukluğumun çizgi filmi" Avatar'dır. Aslında Jetix çizgi filmleriyle büyüdüm derdim ama ne yazık ki biz de Digiturk yoktu ve dolayısıyla Jetix'i sadece digiturkleri olan anneannemlere gittiğimde izleyebiliyordum. Ama... CNBC-e hatırladığım kadarıyla Avatar, Sünger Bob, Catdog, Rugrats, Hey Arnold, The Wild Thornberry's, My Life As A Teenage Robot gibi Nickelodeon çizgi filmlerini verirdi. Allah o çizgi filmleri o kanala koyanlardan razı olsun. Babama gittiğimde HEP CNBC-E izlerdim ve en sevdiğim çizgi film de Avatar'dı! (Otaku olmak kaderimde yazılıymış adamım! =-=) Babamla Avatar izlemek yapmayı en çok sevdiğim şeylerden biriydi. Ne zaman televizyonda Avatar görsem çığlıklar eşliğinde koltuğa kurulur ve başlarım serinin özetini yapan Katara'ya eşlik etmeye: "Su! Toprak! Ateş! Hava! Geçmişte dört ulus barış ve uyum içinde yaşardı. Sonra Ateş ulusunun saldırmasıyla her şey değişti. Yalnızca dört elementin ustası olan Avatar onları durdurabilirdi. Ama dünyanın ona en çok ihtiyaç duyduğu anda ortadan kayboldu... Aradan 100 yıl geçti. Erkek kardeşim ve ben yeni Avatar'ın Aang adında bir hava bükücü olduğunu öğrendik. Hava bükmek konusundaki yetenekleri olağanüstü olmasına rağmen birilerini kurtarmadan önce öğrenmesi gereken çok şey var. Yine de ben Aang'in dünyayı kurtaracağına inanıyorum!" Evet, anlayacağınız, çok büyük bir Avatar hayranıyım!
 
Küçükken Avatar'ın beni cezbeden pek çok yönü vardı. Örneğin çizimleri, o sakin ve uzak doğuyu çağrıştıran arka planları, müzikleri, "bükme" olayının kendisi (Çocukken de şimdi de Avatar'daki bükme hareketlerini yapmak en sevdiğim spordur diyebilirim.), bükme hareketleriyle yapılan o zarif ama heyecanlı dövüşler (Bu serideki dövüş sahnelerinin büyük kısmının birçok animedeki dövüş sahnelerinden çok daha güzel olduğunu belirtmeliyim bu arada.), komedi ve karakterler gibi... Ama şimdi daha da çok sebep var. Mesela karakterlerin ne kadar derin olduklarını büyüdükçe fark ediyorum. Özellikle de Zuko ve Aang'in... Yani Zuko bence çizgi film tarihindeki en kompleksli  karakterler listesinde bir ilk ona falan rahatlıkla girebilir. Geçen gün izlediğim bir bölümündeki bir Zuko sahnesi ergenlik çağının doruğunda sayılabilecek benim bir hayli dikkatimi çekti özellikle. Sahnede Zuko, Azula, Mai ve Ty-Lee sahilde oturuyorlardı. Birden hepsi hikayelerini anlatarak içlerini dökmeye başladılar. Zuko ne kadar öfkeli olduğundan bahsedince diğerleri birden "Kime/neye öfkelisin Zuko?" diye üzerine gelmeye başladılar. Sonra birden Zuko "KENDİME ÖFKELİYİM!!!" diye haykırdı ve duygularının dışa vurumunun göstergesi olarak önlerindeki sahil ateşi patlayıverdi. Kolay kolay unutabileceğim bir sahne değil çünkü küçükken muhtemelen bu tür sahneleri anlamsız ve sıkıcı bulsam da (Onca seksiliğine rağmen Zuko'ya hayran olmamamdan çıkardım bu sonucu.) şimdi Zuko'nun yaşlarında biri olarak onu çok iyi anlıyorum ve bir çizgi film karakterinin yaşının getirdiği duygu ve düşünceleri bu kadar iyi yansıtması gerçekten hayranlık uyandırıcı. Aang de Zuko gibi gerçekçi bir karakter. Çocuksu olduğu kadar olgun ve duygularını kontrol altına almayı becerebilen ama onları yok etmeyen biri. Bu da içinde diğer tüm Avatar'ların ruhunu taşıyan ama yine de 12 yaşındaki (Donmuş halde geçirdiği 100 yıl sayılmaz.) bir çocuğa çok uygun bir karakter. Ateş Kralı ile çarpışmaya hazırlanmadan önce geçirdiği son günlerde yaşadığı kaygı ve sorunlar çok gerçekçi ve anlaşılırdı. (Ve bir o kadar da eğlenceli.)  Aang'in asla "yok etme" yolunu tercih etmemesini  de seviyorum. Duygularını kontrol edebilmek derken kast ettiğim de bu. Hırs gibi şeylere yenilmiyor ve tıpkı dünyayı korumakla görevli birinden beklendiği gibi en makul seçimleri yapabiliyor. Ateş Kralı Ozai'yi öldürmek yerine güçlerini alması gibi. Ayrıca annesinin intikamını almaya giden Katara'ya verdiği öğüt de çok güzeldi: "Onu öldürme, sadece öfkeni kus ve bırak gitsin." (Let it go~ Let it go~ Can't hold it back any-Tamam, tamam, sustum. -<-") Aslında bakarsanız Avatar bilgece repliklerle dolu ve her karakterinden ayrı bir şey çıkarılabilecek bir seri.
 http://fc02.deviantart.net/fs70/f/2012/116/7/8/dream_team___avatar_the_last_airbender_by_shizumahru-d4xmvov.jpg
Nedense Korra'dan pek hoşlanmadım.Karakterden değil, seriden. Ama neden hoşlanmadığımı bilmiyorum, yani gayet güzel bir seri. İkincisi de ilki kadar güzel olan pek az fantezi yapıtı bulunur ve Avatar'ın benim için duygusal bir anlamı da olduğunu hesaba katarsak elbette Korra'dan bir Avatar en azından benim için beklenemezdi. Sanırım beklentilerimi fazla yüksek tuttum. Ya da sakin bir kafayla tekrar izlemeliyim.
Gelelim benim büyük Avatar çizgi film midir anime mi tartışmasındaki yorumuma... Ben  Avatar'ı ikisinin arasındaki kendi türünde bir çizgi yapımdır diye tanımlarım ama aslında "anime" ve "çizgi filmleri birbirinden ayıran şeyin ne olduğuna baktığınıza bağlı. Ben "Anime çizgi film değildir, aksini söyleyen mal öküz aptallara ölümmm!!!" tiplerinden değilim, temelinde ikisi de animasyondur ama ben animeyi konu devamlılığı ve çizim tarzı ile sıradan çizgi filmlerden ayırırım. Animelerin ayriyeten çoğunun en azından 12-13 yaş altına hitap etmediği de gerçek ama tüm çizgi filmler de çocuklar için değildir. Bknz: South Park, Family Guy, Simpsons gibi yapımlar. Ne Japon işi ne de çizimleri anime tarzıdır, yani kesinlikle anime değillerdir ama çocuklara da hitap etmezler. (Özellikle South Park. Gerçi ben 8 yaşımdan beri izliyorum ama olsun...) Benim ayrımıma göre Avatar anime olarak kabul edilebilir. Öte yandan bazıları için bir anime'yi "anime" yapan en önemli unsur "Japon"luktur. En önemli olmasa da sanırım bu da önemli bir unsur çünkü "anime" aslında Japon kültürünün bir parçasıdır. Bu da dikkate alınırsa Avatar anime değildir ki bu da gayet mantıklı. Bu yüzden bence Avatar  anime ve çizgi film arasında tamamen kendine özgü muhteşem bir yapımdır.
TEAM AVATAR FOREVER!!!
Not: Bu arada şu "bükme" olayını araştırıyorum şu sıralar. Bu sadece Avatar dünyasına özgü bir şey mi yoksa herhangi bir mit ya da gerçekliğe dayanıyor mu diye merak ediyorum. Çünkü bana tıpkı "büyü" gibi geliyor. Gerçekliğe dayanan ama fanteziye dönüşen bir şey gibi.

19 Mart 2014 Çarşamba

18 Mart 2014 Salı

OTP

Zutara'dır.
Siz
Evet siz 
Nasıl
Nasıl
NASIL
Birlikte 
OLMAZSINIZ!?!?!?
  


Arkadaşlar biraz Zutara spam'i yapacağım, kimse kusura bakmasın, çok pis OTP hislerim canlandı şu anda... Avatar'ın yapımcılarına dava açasım var! Bu resmen gösterip gösterip vermemek demektir. Zuko ile Katara'dan daha fazla birlikte olması gereken başka bir çift bilmiyorum. (Elbette RV hariç.) Hani madem ikisini birlikte yapmayacaktınız E NE BOKUMA O KADAR İKİSİNİ YAKIŞTIRMAYA MECBUR BIRAKAN SAHNE KOYDUNUZ!? Yani Zuko ile Katara'yı yakıştırmayan yoktur sanıyorum çünkü o kadar, o kadar, o kadar yakışıyorlardı ki! Nefretle başlayan ilişki! Ateş ve su! HAYDİ AMA!? Tamam, Aang'i de severi ederiz ama herkes kabul etsin, Katara ile ilişkilerinin bir derinliği yok. Oysa Katara ve Zuko'nun hayali ilişkisi... Bunun kanıtı da aslında "Kataang >333<" hisleriyle birkaç Katara & Aang sahnesi izlemek üzere youtube'a girip gördüğüm bir Zutara AMV'si ile bu yazıyı yazmaya başlamamdır. Gerçekten. Küçükken HEP Katara ile Zuko'nun birlikte olacağını düşünürdüm. Aang ile Mai olsa da. Katara biraz sürtük olsa da. (Yani iyi kız ve sahiden sevdiğim bir karakter ama her önüne gelenle yavşaştığı da bir gerçek.) Üstelik ben bunu Katara ile Zuko'nun birbirlerini kurtardıkları şu sahne için demiyorum. (Bir de bu sahneye niye "Zuko saves Katara" demişler onu da anlamadım. İlk dakika içerisinde yaralanıyor ve ondan sonra Katara Azula ile dövüşerek Zuko'yu kurtarıyor. Tabii sonra Agni Kai var da videoda diyorum.) Arkadaşlar da birbirlerini kurtarabilir. Seride çok fazla Zutara ipucusu var. Yazın Nick yine verirse izleyip hepsinin bir ipucunu yapacağım. Böylece Avatar'ın yapımcılarına dava da açabilirim! Umutlandırıp boşa çıkarmak suç sayılmıyorsa da sayılmalı.
Belki de başta Katara ve Zuko'nun birlikte olmasını planlamışlardı ama sonra Aang'e uygun birini bulamadılar ya da sadece fikir değiştirdiler ve böyle olmasına karar verdiler. Yine de daha çok sırf milleti trollemek için yapılmış gibi duruyor ve hiç hoş değil. 
Not: Resimleri şu amv'den aldım. Çok hoş değil mi? 

beanaroony:

anorable:

beanaroony:

Oh hi, this is mine, thanks. Let’s properly source me, okay?  

OMG you animated it! akjfkdgfd #beanaroonyisflawless

No, someone else did without crediting me. C=
Ama bu daha da hoş!


16 Mart 2014 Pazar

Hoşlanmayacağınız Şeyler

"Niye bazı insanların hayatlarnda güzel şeyler olurken bizimkinde hiç olmuyor?" diye düşünüyordum bu sabah okula giderken. "Biz" derken kast ettiğim annem ve ben ve aslında daha çok da annem. Annem, bir anne olarak bazen beni çıldırtsa da, bu dünyada en çok saygı duyulması gereken insanlardan biridir. Bunu annem olduğu için söylemiyorum, dediğim gibi, bir "anne" olarak beni çıldırtıyor. Ben bir insan olarak annemden bahsediyorum. Yani ben hiç annem kadar güçlü bir kadınla şahsi olarak tanışmadım. Elbette tüm anneler güçlüdür ama benim annem beni tek başına ve kimseye muhtaç kalmadan ve elinden gelen en iyi şekilde büyütmek için her şeyi yapmış biridir. Bu hayattaki en büyük isteklerimden biri annemin biraz mutluluk yüzü görmesi. Çünkü bu dünyada bazı insanların yaşadıkları mutlulukların çok daha fazlasını hak ediyor o. Ne var ki buna rağmen benim gibi bencil birinin bile dikkatini çekecek kadar bahtsız... Bu dediklerimi duysa eminim "benim çok güzel bir hayatım var kızım, ne durumda olan insanlar var bak, ben çok şanslı bir insanım" derdi ama değil işte! Annem gibi biri bundan çok daha fazlasını hak ediyor. Ayda en az bir hafta neredeyse 12 saat çalışan bir insanın en azından emekli maaşı ev kirasından düşük olmamalı. Ama annemin öyle. Oysa babam... Küçükken babamı melek sanardım. Gördüğüm en iyi insandı. Şüphesiz cennetlikti. Annem ise sürekli bağırıp çağıran bir canavardı. Hatta bir keresinde onu ejderha olarak resmedip annemi ağlatmıştım. Şimdi bunu hatırladıkça ben ağlıyorum. Çocukken gerçekten salaktım. Gerçi nasıl bilebilirdim ki? Büyüdükçe babamın gerçek yüzünü yavaş yavaş görmeye başladım. Babam kötü bir  insan sayılmaz ama iyi de değil ve onun sahip olduklarına annem sahip olmalıydı. Eğer babam sinsilik etmese öyle de olacakmış. Ben bunu öğreneli daha çok olmadı. Ama öğrendikten sonra babama büyük bir nefret duymaya başladım. Üstelik ben bunu annemden öğrenmedim. Yani annem bana bu olayı hiç anlatmamıştı. Duyduğumda annemin ne kadar haksızlığa uğradığını ilk anlayışımdı. Ama bence Tanrı da anneme haksızlık ediyor. Tamam, en çok iyi insanlar sınanır, ödülünü sonra alırlar ama ne yani, annem bu dünyada hiç mutlu olamayacak mı? Şu an annem işten çıkarılsa haydi bana babam bakar ama ya annem? Ona kim bakacak? O maaşla geçinilmez ki. Şu an bir iş bulursam ben bile çalışacağım. Uzun zamandır kafamda vardı ama daha çok kendi bencilce hayallerim için para biriktirmek istediğimden dolayı... Oysa şimdi iş ciddiye bindi. Ben annem için başarılı oldum olmadım olamazsam... Bilemiyorum. Bir de baba parasıyla geçinmek gibi hayallerim vardı. Sanki ben zengin çocuğuyum da. Gerçi annemden şanslı olduğum kesin. Bir ergene göre benim hayatımda oldukça güzel gelişmeler oluyor ve yazının devamında bunu daha iyi anlayacaksınız.
İşte bu düşüncelerle okula gittim. Cuma okul haftasının son günü olsa da benim en sevmediğim gündür çünkü bir türlü bitmek bilmez, resim ve beden dersleri vardır... İkisini de sevmiyorum çünkü resim öğretmeni çok gıcık, beden dersini severdim ama 30 kiloluk kızın bile kaldırabildiği gülleyi kaldıramayıp üstüne bir de gülle ile birlikte son hız yere çakılarak Newton'ın yer çekimi kanunlarını görsel olarak mükemmel bir şekilde kanıtladığım o dersten sonra değil... Ama bugün çok güzeldi çünkü:
1. Müzik öğretmenine dersin nasıl işlenildiğini çok merak ettiğimi ve resim malzemelerimi evde unuttuğumu söyleyerek resim dersi yerine müzik dersine girdim.
2. Bu olayı daha uzun anlatacağım.
3. Güzel bir kız olduğumu anladım. Ya da öyle bir şey, sanırım. Fikrimi dinleyin bir. Şimdi bizim sınıfta bir kız var ve kimse ondan pek hoşlanmıyor ve ben bunun nedeninin şu sticker kadar yapışkan tiplerden biri olması olduğunu düşünüyordum. Hani biraz fazla cana yakın tipler olur ya... Sürekli sosyalleşmek için çaba harcarlar. (Ayrıca onda benim kişisel olarak hoşlanmadığım bazı başka özellikler de var ama galiba bunlar genel sebebe dahil değil.) Ama tek nedeni bu da değil. Bu kızın pek... Nasıl denir? Güzel bir görünüşü yok ve bunun nedeni de bir parça bakımsızlık. Eğer karakteri çekici olsaydı bu benim için hiç önemli olmazdı ve diğerlerinin de onu en azından bu kadar dışlamayacaklarını tahmin edebiliyorum. (Şimdi de tam olarak dışlanıyor sayılmaz, sadece kimse onunla fazla yakınlaşmıyor.) Ben yine de nedenleri doğrulamak için bir arkadaşıma neden kimsenin onunla fazla yakınlaşmadığını sordum ve o da aynı yanıtı verdi ama bunu şu şekilde ifade etti: "Biraz yapışkan ve arkadaşlık kurmak için fazla çaba harcıyor, ayrıca dış görünüşü de bence etmen, o kızın banyodan çıktıktan sonra vücuduna losyon sürmek gibi şeyler yaptığını da hiç sanmam." (Konu bu değil ama bir parantez açıyorum, fakat bunu, yani her ne kadar iç güzellik daha önemli desek de dış güzelliğin ne kadar önemli bir etmen olduğunu bu kadar açık bir şekilde ifade etmesi... "İç güzellik daha önemlidir" lafını duyduk hep ama artık buna inanıyormuş gibi davranmaya bile tenezzül etmiyoruz.) Biliyor musunuz? Ben de losyon sürmem. Krem de öyle. (O vıcık vıcık şeyden nefret ediyorum, kremli ellerle hiçbir şeye dokunamazsın ve ben de feci şekilde dokunma hastalığı vardır. Üstelik elim kalem tutar, "geniş zaman" ekinin tam anlamıyla - her zaman.) Aslında benim kişisel görünümümle tek ilgim (o da iğrendiğim için)  kıllarımı almak ve ara sıra dişlerimi fırçalamak, hepsi o. Benim o kızın sahip olmadığı kadar iğrenç özelliklerim vardır. Yani ben çirkin biri olsam bu bakımsızlıkla herhalde benden de uzak dururlardı, bakımsızlığımı kapatacak kadar çekici bir kişiliğim olduğu söylenemez ne de olsa. Güzel olmasam da çirkin değilim... Bir daha kendime çirkin demeyeceğim.
Gelelim 2. meseleye...

Sınıfta müzik dinleyerek kendi kendime resim çiziyordum. Sınıfa 3 kız girmiş, başımı kaldırıp bakmadım bile. Sonra millet "burada" diye parmaklarıyla beni göstermeye başladılar. Kulaklıklarımı çıkarıp başımı kaldırdığımda içlerinden sadece birini azıcık tanıdığım (ve normalde hoş biri olsa da o an gözüme çok acımasız görünen), diğer ikisini ise hiç tanımadığım ama biri tam bir zorba, diğeri de kavgacı liderleri gibi görünen 3 kız yanıma yaklaştı. "Sen anime mi izliyorsun?" dediler, ben de manga verdiğim arkadaşlarımdan birinden beni duyup manga isteyeceklerini düşünerek "evet" dedim. Bunun üzerine "kavgacı" liderleri "Biz okulun anime izleyicileri olarak bizim gibilerle iletişime geçmeye çalışıyoruz da" dediler. Okulda bayağ anime izleyen olduğunu biliyordum ama BEN HARİÇ HEPSİNİN iletişim içinde olduklarını bilmiyordum! Meğer bizim şube hariç diğer tüm şubeler animeci kaynıyormuş ve hepsi de birbirini tanıyormuş, hatta bayağ yakınlaşmışlar! (Kıskandım.) Hem de daha önce gerçek hayatta tanıştıklarım gibi sadece birkaç seri izlemiş, anime kavram ve kültürüyle ilgisi olmayan insanlar değil, bayağ "fujoshi" olan, "cosplay" planları yapan ve birbirlerine klasik Japonca kelimelerle hitap eden insanlar! Neyse işte, sanırım beni de aralarına aldılar. Diğer arkadaşlarımın birbirimizin fujoshi olduğunu öğrendiğinde verdiğimiz tepkiler ve "Ereri" deyince geçirdiğimiz fangasmlara karşı tepkileri çok komikti. Her ne kadar artık yalnız olmasam da eskiden kurduğum "okulda anime izleyen birileriyle tanışıp animelerdeki gibi süper kankalar olma" hayallerim gerçek oluyor gibi! Gerçi bu hayalleri kurarken yalnızdım, şu ansa dünyaları verseler değişmeyeceğim ve çok çok çok çok ÇOOOOOK sevdiğim bir en yakın arkadaşım zaten var, başkasına da gerek yok, teşekkür ederim. Ama yine de okulda ciddi anime izleyicileri olması beni çok mutlu etti, henüz pek konuşamamış olsak da en yakın zamanda onlarla ciddi otaku sohbetlerine dalmak için can atıyorum! Ya aslında hala OKULDA biriyle fangasm geçirdiğime inanamıyorum! Ve birilerinin abartılı tepkilerimi garip bulmayıp üstüne bir de benim gibi abartılı tepkiler vermesine! Yalnız biraz fazla zorlama tavırları var. Yani anime karakterlerine benzemek için biraz kasıyorlar gibi. Yani tamam, benim tavırlarım da çok abartılıdır ama bu benim kişiliğimden kaynaklanıyor, ben anime izlemeden önce de böyleydim. Hem de ben duygularımı anime karakterleri gibi göstermek için kasmam. Mesela illa "KYAAAAAAAAAA!!!!!" diye bağırmam, çığlığım ağzıma nasıl gelirse öyle bağırırım. (Belki de gerçek hayatta otakular böyle oluyor, kim bilir?) Tabii anime karakteri gibi davrandığımda olur ama otaku damarım kabardığında . Neyse neyse, yine de çok eğlenceli kızlar! (Burun kanama hareketleri de çok havalı.) Bahar da geldi... BELKİ ANİMELERDEKİ GİBİ SAKURA YAPRAKLARI UÇUŞURKEN (*okulun etrafında sakura ağaçları yok*) ETEKLERİMİZ SALINA SALINA (*okulda pantalon giyiyorlar*) GÜLÜŞEREK DONDURMA YERİZ!!! (*bu şahıs yapamaz çünkü en yakın arkadaşına bağımlı*)
Fakat ne var, biliyor musunuz? Arkadaşlık ilginç bi'şi.  Ortak ilgi alanları arkadaşlık kurmak için yeterli değil. Hatta kişilik de yeterli değil. Büyüme, hayat, tanışma koşulları ve tüm bunların birleşimi bile yeterli değil. Arkadaşlık tamamen şans işi bir şey. Tek bir söz ya da tek bir gülüş her şeyi değiştirebiliyor. Ve biriyle o "bağı" bir kez kurmuşsanız, ilgi alanları falan önemli olmuyor. Böylece sınıftaki arkadaşlarımı da sevdiğimi anladım. Yani eskiden bana otakularla takılmaktansa, "sıradan" sınıf arkadaşlarımla takılmayı tercih edeceğimi söyleseler herhalde kahkalarla gülerdim. Meğer o işler öyle değilmiş. Eğer tüm arkadaşlarınızla ortak ilgi alanı yüzünden tanıştıysanız ve arkadaşlığınız da bu ilgi alanına dayanıyorsa arkadaşlık ilişkilerinizi biraz gözden geçirin derim ben.
Neyse, şaşırtıcı derecede güzel bir Cuma günüydü işte... Ama hava bugün bozdu. :C (Yazı yazmaya Cuma başladım, bugünse Pazar.) Ve ben tam da hasta olacak zamanı buldum, kusso! Yani sınav haftamı... Sigh. Neden hasta olmak için k.çımı yırttığımda hiç hasta olamıyorum ama tam da en olmayacak zamanlarda hasta oluyorum? (Benden nefret eden insan/lar, burada sevinebilirsin.) Bir de haftaya okulda piknik yapmayı planlıyoruz, tabii hava Cuma günkü kadar güzel olursa. Bizim okulun bahçesinde piknik yapmamak günah olur.
Kendim hakkında yazmayalı ne çok olmuş... Hayatımda birçok gelişme oldu. Mesela NİHAYET RAMEN YEDİM!!! Sınıftan bir arkadaşım bana aldı, meğer Kiler mi Kim mi artık adı her neyse, bir markette 1 liraya satılıyormuş. Fena değildi, iyi yapan yerlerde daha da güzel olacağını düşünüyorum. Anime izleyerek yeme keyfi... Gerçekten çok güzeldi. <3 Ve Darker than Black'e başladım evet! Ayrıca Tengen Toppa Gurren-Lagann ve Yowamushi Pedal'a da. Üçü hakkında da yazmak istiyorum. Okuduğum bayağ manga da var: Koe no Katachi (henüz başındayım,fikir belirtmiyorum), Gakuen Babysitters (This one make my heart doki doki, çok kawaiiiii!!! >333< <3 Eğer depresyonda falansanız mutlaka okuyun, yani bu manganı yüzüne bir gülücük oturtamayacağı kadar mutsuz biri olamaz...), Haikyuu ve... Hey! Bir sürü manga okuyordum ben ne oldu? Unuttum... ("Manga" demişken, neden hala Shingeki no Kyojin'in mangasına başlamadım ben? Birileri bana gaz versin!) Bir de Elif Şafak'ın "Ustam ve Ben" kitabını bitirdim. Gerçekten şaşırtıcı derecede güzeldi... Osmanlı'da geçen bir kitabın içinde bu kadar çok şey barındırabileceğini hiç düşünmezdim, neredeyse her şey vardı kitapta. Pek eğlenceli başlamamıştı ama öyle olaylı ve meraklı devam etti ki! Üstelik Mimar Sinan ve Osmanlı hakkında araştırma dürtülerimi uyandırdı. Bir de ben en yakın eski'yi bile hep farklı bir evren gibi görürüm, halbuki insan hep insan aslında ve temel şeyler pek de değişmiyor. Ne kadar zaman geçerse geçsin nefes alma, yeme-içme ve hissetme duygularını barındıracağız. Ve doğup öleceğiz. Bir şeylere "ihtiyaç" ve "inanç" duyacağız. Zeka düzeylerimiz farklılık gösterecek. Bunlar ve bu tür şeylerin değişeceğini düşünmüyorum ben... Ha bir de annemin bana bağırması tabii.
Bu kadar, teşekkür ederim.

7 Mart 2014 Cuma

Haters Gonna Hate But... Why?

Gerçek ya da burada içinde bulunduğumuz sanal dünyada kendisine nefret söylemlerinde bulunan herkes adına tüm hater'lara sesleniyorum... Aslında bakarsanız aynı insanlar adına aynı insanlara sesleniyorum da diyebiliriz çünkü hepimiz mutlaka birilerinden nefret ediyor ve bir şekilde bu nefretimizi ifade ediyoruz. Ama bence "hater" diye ayrılan bir insan grubu var. Tamam, herkes birilerine sinirleniyor, herkes birilerinden nefret ediyor ama bu hater dediklerimizin olayı daha çok şöyle: "SENDEN NEFRET EDİYORUM VE HEMEN ANONİM OLARAK BU NEFRETİMİ SANA KUSARAK GÜNÜNÜ MAHVETMELİYİM. ASLINDA BUNUN BANA NE KAZANDIRACAĞI HAKKINDA EN UFAK BİR FİKRİM YOK. AMA *BLAH BLAH BLAH*'SIN!" Üstelik genelde nefret kustukları kişiden neden nefret ettiklerini bile bilmezler. Böyle insanların genellikle sadece yalnızlık ve yetersizlik yüzünden böyle davrandıklarını bildiğim için onlar beni pek rahatsız etmiyor. Ama sizden sadece siz olduğunuz için nefret edip size sadece bu yüzden neler neler diyenler  var ki bence bu gerçekten iğrenç. Birine sadece siyasi görüşü, dini inancı, dinlediği müzik ya da bunlar gibi şeyler yüzünden anonim olarak hakaret yağdırmak gerçekten tam anlamıyla... Kötü bir şey. İnsanların çoğunun iyi kalpli olmadığını bilmiyorum ama sanırım onlar bunu bilmiyor ya da "kötü" olduklarını kabullenmiyorlar. Eminim bu yazıyı okuyanlar arasında birine nedenini bile söylemeden anonim olarak çirkin suçlamar yapan ya da kötü hakaretler eden insanlar vardır ve yine eminim ki bu insanlara bu yazdıklarım hiçbir şey ifade etmemiştir. Yani yazıyı okumayı bitirdiklerinde de bunu yapmaya devam edecekler. Ama lütfen bir durup kendinizi sorgulayın. Nedensiz ya da nedenli, haklı ya da haksız, birine onu üzecek şeyler söylemek/onu üzecek davranışlar yapmak hangi ahlak anlayışına sığar? Sadece şunu söylüyorum: Bu kesinlikle kötü bir davranış. Bu sizin vicdanınıza sığıyorsa söyleyebileceğim bir şey yok. Ama birini "kötü" olmakla suçlarken kendinizin de bir "kötü" olduğunu bilmelisiniz. Karşınızdaki kişiye neden böyle davranıyorsanız davranın onun da bir insan, yani herkes gibi türlü türlü sorunu olan, kim bilir nelerle uğraşan biri olduğunu unutmayın. Sizin farklı olmanızı yargıladığı için nefret ettiğiniz o insan da aslında tıpkı sizin gibi. Bırakın  yaşadığı hayat ona nasıl bir karakter vermişse vermiş. İkiniz de hayatın zorluklarıyla baş etmeye çalışan insancıklarsınız. Sen nasıl nefret karşısında kötü hissediyorsan o da öyle hissediyor. Karşındaki de senin duygularına sahip bir insan. O seni üzdü diye aynı şekilde başkasını üzmeye çalışmak o kadar mantıksız ki. Kendimi bir ahlak örneği olarak göstermem. Ama ben bile bir insana ne kadar sinirlenirsem sinirleneyim bunu içimde tutarım. İnsanlar bana olumsuz şeyler söylediklerinde ben üzülüyorum. Neden başkasına da bunu yapayım ki? Bana kazandıracağı hiçbir şey yok!
Evet, bana söylediğin kötü şeyler beni üzdü, günüm mahvoldu falan... Peki ya sen şimdi mutlu oldun mu?

3 Mart 2014 Pazartesi

Öle bayıla beklediğim sürpriz belli oldu, sonuç: Eee, herneyse... Gözyaşlarımı kalbime gömüyorum.

Alice Lawliet şahsının özellikle son günlerde götünün üstüne oturamayarak beklediği Death Note'un 10 yılı şerefine hazırlanan sürpriz proje açıklandı. Sürpriz proje teorilerimden biri kısmen tuttu sayılır: Ak Liste, 9. madde, "Adam gibi bir oyun." Adı "Escape From The God Of New World". Oyun Kira'nın varisi olduğunu iddia eden "Yeni Kira"nın yönettiği dünyada geçiyor ve katılımcılar ipıçlarını bularak ve şifreleri çözerek bu yeni Kira tarafından kurulmuş tuzaklardam bir saat içinde kaçmaya çalışıyorlar. Aslında bu gerçekten mükemmel olabilirdi. Tabii bilgisayar oyunu değil de sadece Japonya ve belki şüphesiz içinde Türkiye bulunmayacak birkaç ülkede düzenlenecek sosyal bir oyun olmasa... (Kaynak: Şurası.)
Yani, tamam, benim beklediklerim biraz uçarı hayallerdi. (Söz konusu "Death Note" olduğu için bizi şaşırtır diyerek uçtukça uçmuştum ben.) Ama en azından uluslar arası bir şey beklemiştim. Mesela internet üzerinden katılabileceğiniz bir dedektif oyunu gibi. Mesela verilen ipuçlarıyla sahte bir Kira yakalama oyunu olabilir ve kazanana Tsugumi Ohba ile bir saat gibi bir ödül verilebilirdi. Bu sahiden harika olurdu ama bu... Tek umudum belki bu yarışmalardan bir anime, manga, kitap, film ya da artık her ne olursa, konu çıkması.

1 Mart 2014 Cumartesi

Death Note duygusal bir seri değil mi? Yapmayın...

Death Note görmesini bilen için ipuçlarıyla gayet duygusallık içeren bir seri aslında. Hatta izlediğim/okuduğum en duygusal serilerden biri benim için. Yoyucho'm ile bu konuda bayağ konuştuk, yazıyı yazmak için de konuşmalarımızdan ilham aldım zaten, en büyük ilham kaynağı Yoyucho'm işte. ^-^ Neyse. u_u Konuya dönecek olursak: Özellikle anime aslında ipuçlarıyla fazlasıyla duygusallık içeriyor. Ama bu baş karakter Light'ın değil L ve varislerinin etrafında dönen bir duygusallık.
 O üçü arasında çok özel bir bağ olduğunu düşünmeden edemiyorum. Üstelik bu oldukça farklı bir bağ. Çünkü burada ne bir aile, ne bir arkadaşlık, ne de bir aşk bağından söz ediyoruz. Burada söz ettiğimiz birbirini neredeyse tanımayan üç kişi arasındaki isimsiz bir bağ. Belki siz de fark etmişsinizdir, L, Near ve Mello'nun theme'leri bile aynı melodinin farklı tarzda ya da farklı şekilde çalınmasından oluşuyor. Üçünün theme'i yavaş ve sakin başlayıp giderek hızlanıyor birden BAM! diye patlıyor. Sonunda da bir anda bitiveriyor. Bence bu onların üçünün de ilk başta dikkate değmeyen ucubemsi tipler gibi görünüp sonra nasıl da insanların ağzını açık bırakmalarını ama  alabildiğine farklı kişiliklerde olmalarını ifade ediyor.
Diyebilirsiniz ki Near L'nin L'yi o kadar muhteşem yapan özelliklerine sahip olmayan bir kopyası gibi ama aslında özellikle mangayı okuduğunuzda göründüğünden çok daha derin biri olduğunu fark ediyorsunuz. L deniz ya da okyanussa Near ondan akan bir göl ya da ırmak. L ile Near'ın düşünce biçimleri aynı ama Near bu düşünce biçimini dehasını kullanarak uyguluyor, L ise bana kalırsa, inanılmaz zekice bir şekilde basit düşünüyor. Üstelik (yine bana kalırsa) o oyun ve kurmacaları seviyor ve onun dedektiflik yolu da bu. Near ise işine asla duygu katmayan, hatta programlanmış bir cyborg, gerçekten ruhsuz bir kabuk gibi. Belki iç dünyasında farklı biridir ama bu iç dünya ne manga ne de animeye asla yansımıyor. L'nin yaptığı en büyük "hata" Kira ile Light'ı birbirinden ayırmasıydı. Kira ile olan düşmanlığının ve Light ile olan arkadaşlığının verdiği zevk bence L'yi çok etkilemişti. Hatta Light/Kira onun zaafı haline geldi... Ama ben bunu bir hata olarak göremem. Çünkü ben de hep insanlardan izole olmuş biri olsaydım hayatımda bana benzer karşıma çıkan ilk kişi can düşmanım da olsa  ona yenilmekten kendimi alamazdım ve durum böyleyken L'ye hata yaptı diyemem... Mello ise apayrı bir alem zaten. O L'nin amacına ama kendi yolunu çizerek giden varis. Karşısına ölüm de çıksa yolundan sapmayan... Bunun üzerin hala "Death Note'da hiç duygusallık yok" diyenler var. Ulan nasıl yok? Ben mangada Mello'nun "Sadece ben yapabilirim öyleyse..." ve animede çikolatasını yiyecekken bıraktığı kısımda hüngür hüngür ağlamıştım valla. Ya da Near'ın o cyborglüğünden bir parça insanlık gösterdiği tek yer olan başını eğip "Eğer Mello beni geçmeseydi..." dediği yerde. Yahut Mello ile Near'ın L'ye duydukları saygıdan bahsedilen yerlerde.  Mello ile Near birbirlerine ve L'ye karşı duygularını sözcük ve gözyaşlarıyla olmasa da hareketleriyle ifade ediyorlar. Mesela Mello ile Near'ın L bangledikten sonra onun davasını içlerinden biri kendisini feda ederek de olsa sonuna dek götürmeleri ve önce Mello ve Near'ın onun ruhunu, Mello öldükten sonra da Near'ın hem L'nin ruhunu, hem de Mello'nun ruhunu içinde taşıması gibi... Bu onların birbirlerine duydukları hisleri gösterme şekilleri. Eğer bu duygusallığın daha açık bir belirtisini bekliyorduysanız okuduğunuz/izlediğiniz şeyin türüne bir bakın derim. Death Note gibi bir seride bundan daha fazlası olsa serinin tadı bozulurdu.
Aranot: Bu arada belki ileri gidiyorum ama itiraf edeyim ben Near ve Mello'nun birbirlerinden göründüğü kadar nefret ettiğine inanamıyorum. Tamam, Near zaten Mello'ya karşı hep saygılıydı, nefret etmek için de çok az insansı ama Mello'nun da Near'dan tam olarak nefret etmediğini, hatta ona karşı bir çeşit sevgi beslediğini düşünmeden edemiyorum. Ama Mello'nun kendini bile bile öldürerek davayı tamamen Near'ın ellerine bırakması ona duyduğu güvenin kanıtı değil miydi? Hani bazen kıskançlıklar araya girer ya bence Mello ile Near arasında da öyle oldu. Belki de aralarındaki rekabeti bir kenara atsalar çok iyi dost olabilirlerdi...
Ama Death Note'daki en derin ilişkilerin arkasında hep rekabet yatar zaten.
Aslında ben Light'ın da o gezegen kadar şişkin egosunun altında Ryuzaki'yi ilk gerçek dostu olarak gördüğünü düşünmeden edemiyorum. Kira olarak L ile aralarındaki rekabetten delice zevk aldığı zaten çok açık ama bence benliğinde egosu dışında kalmış azıcık yerde Ryuzaki'yi gerçekten dostu olarak gördü. Elbette o L gibi bu hisse yenilip her şeyi bir kenara atamayacak kadar idealist ve kibirliydi. Ne var ki istese de istemese de ona en büyük devam etme gücünü veren aslında L idi ve dolayısıyla o bangleyince her ne kadar yerine onun ruhunu taşıyan Near da gelse onu fazla oyalamadı. L'siz bir Light düşünsenize bir. Belki yine Tanrı olmaktan pes etmezdi ama sıkılacağı muhakkak. Serinin L bangledikten sonraki kısmını o olaydan önceki kısmından daha çok seven kimse yoktur. Çünkü L'nin olmadığı Death Note'un bir parça hantal olması gibi L'siz Kira da formundan düşmüş bir Kira'dır. Dolayısıyla Kira'nın yenilmesinin sebebi onu formda tutan L'nin yokluğu oldu. Bu benim teorim. Light'ın en sonunda L'yi öldürdüğü için pişmanlık duymasının sadece fantezi olduğunu kabul ediyorum ama az önce anlattığım bana olabilitesi yüksek görünüyor. Çünkü ben kendimi tüm özellikleriyle birlikte Light'ın yerine koyduğumda bu işi mutlaka devam ettirsem de bir L olmadan çok sıkılırdım...
Gerçi Death Note zaten çok duygusal bir seri. Misa için ölen Rem ve nadiren onun adını andığında bile en ufak bir üzüntü belirtisi bile göstermeyen Misa'nın yanında yüzünü bile görmediği biri ve hep arkada bırakılmasına sebep olan rakibi için kenini bile bile ölüme atan Mello ne ki? Değil mi ama!?
Not: Ayrıca Mello'yu bilemiyeceğim ama Near'ın L'yi gördüğünü biliyorum. Ne Near ne de Mello'nun L'yi hiç görmedikleri açıkça belirtiliyorsa da Ohba bir hata yapmış. L'yi hiç görmediyse Near nasıl onun maskesini takabildi? Sanırım bunu Light'ı sinir etmek için yaptı. Eğer L'nin suretini bilmiyorsa nasıl Light'ı sinir etmek için onun yüzünün maskesini taktı? Yazarının bir dahi olduğu su götürmez bir gerçek olsa da Death Note hatasız bir seri değil gerçi. Bulduğum başka hatalar da var.
Notnot: DEATH. NOTE. SÜRPRİZ. PROJESİNİN. AÇIKLANMASINA. SADECE BİR GÜN KALDI. TEK BİR LANET GÜN. VE ONDAN SONRA... GELMİŞ. GEÇMİŞ. EN. İYİ. DOĞUM. GÜNÜ. HEDİYESİ.
Notnotnot: Sürpriz projeyle ilgili teorilerim hakkındaki yazıyı sık sık güncelliyorum.  Saydıklarımdan hiçbiri çıkmazsa fena trolleneceğim. Ama bok gibi bir şey çıkarsa sikerim belalarını ha. Yemin ederim sikerim. ADAM GİBİ YENİ BİR ŞEYLER GÖRMEK İSTİYORUM LAN!