6 Haziran 2014 Cuma

O Benim!!!

Dünkü saçma yazımdan öncesinden beri artık eskisi gibi kendi hayatım hakkında -şu an silmemek için kendimi çok zor tuttuğum birkaç yazı dışında- pek fazla konuşmadığımı fark ettim. Konuşmak da istemiyorum çünkü o kadar bok gibi ki her şey... Gerçi belki de eskiden de öyleydi her şey ama ben bombok hayatımın sıkıcı ve saçma ayrıntılarını gözümde büyütüyordum. Keşke yine yapabilsem. Nasılsa hayat nasıl görüyorsan öyledir. Her şey bakış açısıyla ilgili. Hayatım sadece baktığımızda eskisinden farksız olabilir ama kişisel görüş gözlükleriyle baktığımızda olduğu şey daha önemli çünkü bir kişilik denen göz bozukluğuna sahip olduğumuz sürece o gözlükleri takmak zorundayız.
Ne saçmaladığımı ben bile bilmiyorum.
Her neyse... Kısacası mesele şu ki eskisi gibi burası hayatımla doldurduğum bir yer değil ve ben de bunu yapmak istemiyorum zaten. Bu şekilde canım ne isterse yazmak daha güzel. Bugün de canım kıskançlık hakkında yazmak istiyor ve bu yüzden kıskançlıktan söz edeceğim. Canı isteyen çıkabilir fakat yok yazılacaktır.
Kıskançlığın iki türü var. Biri sahip olamadıklarını, diğeriyse sahip olduklarını kıskanmak. Pek çok insan ikinci tür kıskançlığa kapılır, kendilerinin sahip olamadığı ama başkalarının sahip olduğu şeyleri kıskanırlar. Örneğin arkadaşının ailesini ya da kuzeninin sahip olduğu oyunları. Ben bu tür kıskançlığa pek kapılan biri değilim. Diğer insanların sahip olduğu şeyleri nadiren kıskanırım, zaten kıskançlık biraz kötü niyetli bir his olduğuna göre benimkine özenme demek sanırım daha doğru olacaktır. Birçok insanın diğerlerine özenmesini de saçma buluyorum. Sonuçta herkesin aldıklarına karşılık verdiği bir şeyler vardır... Diyordum ki aklıma hayatında çektiği en büyük acının küçükken kendisine 50 lira verilirken ağabeyine daha büyük olduğu için 100 lira verilmesi olduğunu söyleyen ve bahçeli bir villada, kedisi, ah, pardon, kedileri ve köpeği ile oturan, her türlü oyun platformuna, okumadığı halde hiçbirini paylaşmadığı bir kütüphane dolusu kitaba, en az bir oda dolusu neredeyse hiç oynamadığı oyuncağa sahip, hiç çalışmadığı halde sınıf birincisi olan kuzenim aklıma geldi ve sustum. Onun sahip olduğu bunca şey için tek bir bedel bile ödemediğine kesinlikle eminim ama eninde sonunda ödeyecek! ÖDEYECEK YOKSA BU EVRENE BELASINI VERİRİM!!! =_=*** ... O.O Her neyse... ^^" Sanırım kuzenim iyi bir örnek değil bu konuda. (Binbougami Ga'daki İchiko'nun erkek hali yemin ederim.) Normal kişiler ya sahip olduklarının karşılığında bir bedel öder ya da sahip olamadıklarına karşılık sahip oldukları işe yarar bir şeyler vardır. Mesela belki de hastalık ya da keyfi sebeplerle okula gitmediğim tüm o zamanlar da bana özenenler, şimdi birilerinin aksine devamsızlık haklarını hunharca tüketmedikleri için bomboş ve sıpsıkıcı geçen şu günlerde benim özendiğim kişiler. Yahut benim aile yapısına özendiğim arkadaş benim çizim yeteneğime özeniyor. (Son zamanlarda biraz olsun özenilecek bir yanı olmaya başladı gibi.) Bu yüzden insanların birbirlerinin sahip oldukları şeyleri kıskanmalarına gerek yok. Sahip olmak için çabalamalı, eğer çabalamakla ele geçirilecek gibi değilse de oturup kaderlerine razı olmaları gerek. Başka yolu yok. Oysa sahip olduklarını kıskanmak bambaşka bir şey. İlk tür kıskançlık daha fesat bir his olsa da hangisinin daha tehlikeli olduğu tartışılır...
Ben ikinci tür kıskançlığa muzdaripliğin herhalde en büyük örneğiyim.
Harry Potter'ın ya ilk ya da ikinci kısmının çıkış dönemlerinde facebook'taki Türk Harry Potter sayfalarını keşfetmiştim. Size bir şey söyleyeyim mi? O zamana dek kendimi Harry Potter'ın tek ve en büyük hayranı gibi bir şey sanıyordum... Evet! Gerçekten! Ciddiyim! Yani tabii ki filmleri izleyip sevenler vardı, kitapları okumuş olanlar da, hatta hem filmleri izlemiş hem de kitapları okumuş olanlar bile ama hiçbiri defalarca izleyip okumamışlardı, aileleri ve sınıf arkadaşlarınca Harry Potter delisi olarak tanımlanmıyorlardı, ben kesinkikle özeldim! (Bu da bir zamanlar -belki şimdi de- ne kadar kendi küçük dünyamın içine kapanmış olduğumun bir örneği.) İşte o sayfaları keşfetmemle gördüm ne kadar özel olduğumu... Doğal olarak tüm dünyam başıma yıkıldı. Sayfalardaki yorumlarla konuştuğumu net bir şekilde hatırlıyorum. "Diyaloglarımız" şöyle şeylerdi:
Facebook kullanıcısı:  harry potter candır forever potterhead .d <3
Ben: Hayır! Olamaz! Sen onu benim kadar sevmiyorsun işte! Ayrıca daha Türkçe bile konuşamıyorsun! Sen Harry Potter'ı sevmeyi hak etmiyorsun işte! Hem sen Severus Snape'in neden Harry'i hep kolladığını biliyor musun? Çünkü...
Başka bir facebook kullanıcısı: spoylır Of Ya Severusdan Hep Nefret Ettim Son Kitapta Ögrendik Ne Oldunu Ama Ölcek :(((
Ben: HAAAAAYIIIIIIIIIIRRRRR!!!!!!!!!! *bilgisayara tekmeyi geçirir*
Gerçi sanırım ilk defa "fandom" (Bu kelimeyi çeviremiyorum. -_-*) kavramıyla karşılaşan herkes böyle olmuştur. Fakat itiraf etmeliyim ki Türk Harry Potter fandomını hala HİÇ beğenmiyorum. Bu yüzden her zaman çok az Türk Harry Potter sayfası takip ettim ve kendime asla potterhead falan demedim. Çünkü gözlemlerime göre kendine potterhead diyen Türklerin çoğu hayran oldukları o şeyden HİÇBİR ŞEY çıkaramamış insanlar. Neyse... Diyeceğim o ki kıskançlıkta dünyaca ünlü bir fantastik seriyi kıskanacak kadar ileri bir seviyedeyim. Hatta J. K. Rowling'i bile kıskanırdım. Seriyi ben değil de o yazdığı için. Evet. İşte ben bu kadar gerizekalı bir çocuktum/çocuğum. Bunu belirtmekten de zerre kadar çekinmiyorum. Zaten ben "yazmak" eylemini bile kıskanıyorum. Hayır, burada yazmak derken kast ettiğim "eline kalem alıp kağıda anlatmak istenilen şeylere karşılık gelen kelimeleri ve cümleleri meydana getiren harfler çizmek" değil, kast ettiğim kendine "yazar" diyen insanların "yazma"sı. Bu da gerizekalı olduğumun bir başka kanıtı çünkü şu an yıllardır yazdığım için bu konuda azıcık konuşabilirim belki ama o 10 yaşını geçmemiş bir çocuğun "ben daha iyi bir yazarım bir kere" diyerek yazma'yı Dostoyevski'den, Çehov'dan, Dickens'dan kıskanması nedir??? Sen yazarsan onlar yazma tanrısı ulan!!! Elbette şu an bu yazarları beğenmeyebilirim çünkü yazmaya artık şöyle böyle aşinayım, çok daha fazla okudum, yazdıkları bana dokunmuyorsa bir yazarı beğenmeme özgürlüğüm vardır. Ama daha 10 yaşını geçmemişken ne yazmış ne okumuş olabilirsin de dünyaca tanınmış yazarları beğenmeyip yazarlığa layık görmezsin? İşte gerizekalılığım burada. Yoksa elbette tanınmışlar diye birilerini beğenmek zorunda değilim - sadece yeterli donanıma sahip olmadan eleştiremem. Şimdi biraz daha donanımlı olduğumu düşünüyorum. Bu yüzden artık eleştiri hakkına sahibim ve bazılarının GERÇEKTEN yazmayı hak etmediğini düşünmeden edemiyorum çünkü her birkaç satır karalayan kendini yazar ya da şair sanıyor. Şimdi çok genç biri olarak belki de ben yazmak konusunda kendimi fazla beğeniyorum ama... Tamam, yazmak konusunda kendimi gerçekten ÇOK beğeniyorum, artık en azından usta yazarlarla karşılaştıracak kadar olmasa da (Evet. Bunu sahiden YAPTIM. Geri zekalılığımın sınırı yok işte.) bugüne dek gerçek hayatta tanıştığım tüm yazan yaşıtlarımdan ve hatta büyüklerimden daha iyi yazdığım konusundaki fikrim değişmedi. (İnternette üslubunu beğendiğim insanlara rastladığım oldu ama ki bu da doğal çünkü internette kendi "türünden" insanlar bulmak kolay.) Çünkü bendeki yazma tutkusu ve üretkenliğini görmedim. Bugün konuşma yapmak için okulumuza bir yazar geldi ve yaklaşık şöyle bir cümle kurdu: "Bir şeyi baştan yazmaya üşeniyorsanız siz yazar olamazsınız. Olamazsınız! Çünkü bir yazarın yazdığı şeyi düzgün yazana dek içi rahat etmez - tıpkı çocuğunu okula karnı aç gönderen bir anne gibi..." Bu söylediklerinde kendimi gördüm çünkü ben içime sinmeyen bir yazıyı onlarca kez baştan yazabilirim. Mesela bir zamanlar Death Note'dan sonra en sevdiğim anime olan Welcome to the NHK! hakkında okuyan herkesi derhal seriye başlatacak bir yazı yazacağımı söylemiştim ama onu yapmaya çalıştığım o yazının berbat olduğunu düşündüğüm için geçenlerde tekrar yazmaya başladım NHK! hakkında bir yazı yazmaya. (Ne zaman biter hiç bilmiyorum.) Ayrıca her gün mutlaka bir şeyler yazarım çünkü her gün aklımda dökmem gereken bir fikir vardır. Aslında asla sadece 1 tane fikir olmaz, genelde onlarca ayrı fikirle boğuşur dururum, hikayeleri hızlı bitiremememin ve kafamın hep çok dolu olmasının sebebi de budur... Neyse. Benim yaşadıklarımı başka yazarların yaşadıklarını duyunca çok genç ve henüz basılmış bir işim olmamasına rağmen kendimi daha bir yazar gibi hissediyorum. Ama o yazar bu cümleleri kurarken sınıfta bana yazdığını söyleyen ve yazdıklarını okuduğum arkadaşlarıma baktığımda onların gözünde o ışığı göremedim. Tamam, çok uzun sürdü, ben de sıkıldım, hem de üşüdüm, karnım ağrıdı ve tuvaletim geldi ama yine de çok keyif aldım. Oysa diğerleri tüm konferans boyunca tweet attı durdu.
Zaten "Kargalar ötüyor." ile "Sanki binlerce çelik makas göklerin laciverdini doğramak için durmadan açılıp kapanarak gökyüzünde bir cehennem gürültüsüyle şakırdıyor." cümlesi arasındaki farkı anlayamayan insandan ne beklenir ki? İşte "yazma"yı böyle kişilerden kıskanma hakkını kendimde görüyorum. "Yazmak" değil de sanki yazdıkları fantezilerinden ibaret değilmiş gibi "yazarım" deme hakkını daha doğrusu... Çünkü yazmak bir şeyleri anlatmak değildir, onları kendi cümlelerinle anlatmaktır ve ancak bunu başarabilirsen insanların kalplerine dokunabilirsin. Her şey kişisel görüş gözlüklerine bağlı yani. (Bakın, döndük dolaştık, konu yine gözlüklere geldi! Eh, her şey birbiriyle bağlantılı sonuçta.) Bu yüzden bazı eserler yıllar geçse de herkes tarafından okunmaya devam ederken bazıları sadece bir modadır, gelir ve geçer. Birkaç yıl sonra kimse onları hatırlamaz.
Kıskançlıkla ilgili bir yazıda konu neden yazmaya kaydı peki? Çünkü 1- Bugünkü konferanstan etkilendim. 2- Galiba içimde birikmiş.
Neyse. Kıskançlığa geri dönelim. Elbette kıskandığım kişiler de var. Mesela en yakın arkadaşım en çok kıskandığım insan. BENİM EN YAKIN DOSTUMA (Edit: Artık namusum oluyor.) DOKUNAMAZSINIZ. O BENİM. BENİM, BEEENİİİİİM!!!!!!!!!! =-= *GRRRRRRRRRR* Ama ben de onun olduğumdan sorun yok eheheh~ ^-^ <3 Öte yandan bir de facebook hayran sayfasını şu anda tam olarak. 1.517.153 kişinin beğendiği L var... Hani şu 3 yıl önce o ağzından "watashi wa seigi da!" lafını duyduğumdan beri ne gerçek ne hayal ürünü başka hiçbir erkeğe ona baktığım gibi bakamadığım Death Note karakteri...
ANASINI SATAYIM, BEN BİRİLERİ ADINI AĞZINA ALDIĞINDA BİLE FENALAŞIRKEN, DÜNYANIN HER TARAFINDAKİ GÖTLEK ERGEN KIZLAR ONU İĞRENÇ FANTEZİLERİNE DAHİL EDİYORLAR!!! O L'YE BAKAN GÖZLERİ OYMAK, ONA "çok tatlığ yaaağ" DİYEN AĞIZLARI YAMULTMAK, L HAKKINDA MAL DÜŞÜNCELERLE DOLU BEYİNLERİNİ DİŞLERİMLE PARÇALAMAK İSTİYORUM!!! BENİM LAN O, BENİM, BENİM, BENİM!!!


Dünyaca ünlü bir manga/anime serisinin baş karakteri olan hayali, yani japonun biri tarafından yaratılmış, asla var olmamış ve olmayacak, sadece rüyalarımda aramızda bir diyalog geçebilecek ve o diyaloğun sonunda da onun beyin amcıklanması yaşayıp çekip gideceği (Gerçekten var böyle bir rüyam. ;A;) birine vazgeçilemez ve geri dönülemez şekilde deliler gibi aşık, yangın, hasta (Artık her ne derseniz ki çok büyük olasılıkla "takıntılı" demeyi seçeceksiniz ama bu aşk bir kere tamam mı? QAQ) olmanın acısı geldi öküz gibi çöktü yine yüreğime... Ama en kötüsü tüm bu saydıklarım değil! EN KÖTÜSÜ BU KARAKTERİN TUTULAN BİR KARAKTER OLMASI. Oysa Death Note'u ilk izlediğimde sırf anam babam ve sınıf arkadaşlarım bilmiyorlar diye (Bkz: Yine bir konunun dönüp dolaşıp yine ayrı yere (Yani dünyanın sınırlarını gördüğü kadarı sanan safsalak ve cahil bir velet olmama.) gelmesi.) az bilinen bir şeye rastladığımı, dolayısıyla L'ye aşık olan çok az kişiden biri olduğumu, e ona aşık olan o çok az kişi arasında da benim sevgimle boy ölçüşecek olmadığını düşünmüştüm. Death Note benim ilk animemdi zaten. Sonra anime kültürünün içine giriverince gördüm ki meğer ben onca anime arasından en popüler animelerden birinin en popüler karakterine aşıkmışım ve dünyanın dört bir tarafından onlarca, yüzlerce, binlerce rakibim varmış. (Gelecekteki kendime not: Eğer bir mucize olmuş da milyoner falan olmuşsam "en azılı L hayranları yarışması" düzenle. Kazananın L'nin resmi karısı olarak dünyanın her tarafına ilan edilmesini sağla. Son derece de adil bir yarışma olsun.) Şimdi benden tiksinmeyenleri de kendimden tiksindirmeyi hiç istemem ama... AAAGGGHHH!!! CANINIZ CEHENNEME!!! KİMSE L'Yİ BENİM KADAR SEVEMEZ VE EN BÜYÜK L HAYRANI BEEENİİİİİMMMMM!!!!!!!!!!!!!!! *tüm gücüyle haykırdıktan sonra nefes nefese arkaya devrilir* Ah... İyi geldi... Çok iyi geldi...
Fazla aptal, kıskanç, bencil, kendini beğenmiş ve sahiplenici olduğumu biliyorum ama şimdi cidden, elinizi kalbinize koyun, var mı benden başka sırf L'nin sesini duydu diye sevinç çığlıkları atan, posterini getirdiler diye sevinçten bayılacak gibi olan, okuldaki Death Note izleyen tüm kızları tehdit eden??? Böyle olmak berbat olabilir ama umurumda değil:  L benimdir işte! =-= Ben bunu böyle kabul ediyorum. u^u *haters gonna hate*
Kısaca kıskançlık kötü ve saçmadır. Nitekim hiçbir şeye sahip olamayız. (Gidin Fight Club falan izleyin.)
Not: Ha ilk tür kıskançlığa kendimden bir örnek verebilirim: Güzel sesli insanlar çok kıskanırım bak! Ama hepsini değil... Böyle bazı insanlar vardır ki konuşma sesleri son derece sıradandır ama bir şarkı söylemeye başladılar mı herkesin ağzını açık bırakırlar. Ben şarkı söylemeyi ÇOOOOOK severim ama sesim.......... UGGGHHH!!! Ama son zamanlarda insanlar şarkı söylememi beğenmeye başladılar. Herhalde o kadar çok kıskandım ve o kadar çok istedim ki güzel sesli olmayı kami-sama dayanamadı da sesimi güzelleştiriverdi. Sanky yu kami-sama! good job onion head
Notnot: Bakın. L'yi sevmeyin demiyorum, elbette sevin, L'yi sevmeyeni sevmem. Fakat "ayyy L aşkım ", "L benim husbondom", "L benim haremimden" gibi laflar ederseniz cımbızla teker teker söktüğüm saç tellerinizden yaptığım giyotine bağlar, ayaklarınızın altına tek bir ince uzun tahta parçası koyar, o tahta parçasına da bir et bağlayıp aç bir köpek getiririm. Köpek eti almak için tahta parçasını düşürmeyi akıl edene dek de size öyle işkenceler yaparım ki köpekten önce siz tahta parçasını itersiniz. Bu işkenceleri yazardım ama insanlığın öğrenmesine izin veremem yoksa tehlikeli durumlar ortaya çıkabilir.
Notnotnot (Daha doğrusu "uyarı"): Benim olan şeylere izinsiz dokunmayın~


2 yorum:

  1. Yaa alemsin. L konusunda fena kızarım sana. Duello etmeliyiz bence.
    Yazarlığa gelince bence asla vazgecmemelisin. Benim aklımda 5 ciltlik roman var ama bir türlü içimdekileri dökemiyorum. Bir az da galiba aklımdakı roman toplumumuzun ahlak anlayışına bir az haykırı. Ne biliyim belki bu yüzden. Ama gelecekde bu romanımı yazıp yayınlamayı hayal ediyorum

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Her zaman her yerde varım L için.
      Bence 5 ciltlik bir romana bir anda başlamak yerine hikayeler yazarak alıştırma yapmayı denemelisin. Umarım içindekileri dökmeyi başarabilirsin ve hayallerine kavuşursun. Adam gibi bir yazar olacağını umut ediyorum.

      Sil