19 Temmuz 2014 Cumartesi

Homofobik Algı

Sonunda bu tür bir yazı yazacağım hiç aklıma gelmezdi ama tamamen tesadüf eseri 3 sevdiğim sanatçının eşcinsellikle ilgili konuşmalarına/söylediklerine rastladım ve gerçekten duygulandım. (Mesela Beyond Two Souls'dan tanıyıp hastası olduğum Ellen Page'in konuşmasını paylaşmadan geçemiyorum.) Böylece konuda bir şeyler yazmaya karar verdim.
Neden homofobik olunduğunu, daha doğrusu homofobinin nasıl doğduğunu anlayabiliyorum. Bir nedenden ötürü ne olursa olsun bu lanet olası ırkımızın devamını sağlamak için devamlı bebek sıçmak zorundayız. Homoseksüellik ise doğal olarak buna karşı. Dolayısla muhtemelen batasıca soylarını devam ettirme derdindeki insanlar homoseksüelliği yasaklamış ve homofobi kavramı ortaya çıkmıştır. İnsanlığın devamının gerekliliği hakkındaki düşüncelerinize bağlı olarak homofobinin çıkış noktası mantıklı olabilir asında. Yani en azından doğduğunda ırkçılık gibi değildi. Bir soyunu sürdürme merakının sonucuydu. (Bu yaratılmış algının bebek sıçacak yeterince insan olduğu yetmezmiş gibi evlat edinmeden tut döl bankalarının suni çözümlerine dek eşcinseller için birçok çocuk sahibi olma olanağı olan günümüz şartlarında bile devam etmesinin nedeniyse insanların buz gibi kalıplaşmış algılarından dışarı çıkmayı inatla reddetmeleri.) Ama şu var ki 15 yaşında ne olduğunu bilmeyen bir velet olarak bu konuda uzman olduğumu iddia edecek durumda olmasam da en azından benim bildiğim kadarıyla homoseksüellik genellikle doğuştan gelen bir şey. Yani kendin seçemiyorsun. Dolayısıyla homofobi her ne kadar insanlığın devamı için en azından bir yere kadar gerekli bir algı da olsa seçemediği bir şey için birini bastırmaya çalışmak hangi insanlık değerine sığar? (Gerçi "insanlık" değeri demeyeyim, bu kelimeyi kullanırken kast ettiğim şeylere bağlı çok az insan var çünkü.) Ama bu paragrafın değindiği yer şu ki homofobiyi anlayabiliyorum. "Homofobi" muhtemelen benim teorimden dolayı genlerimize kazılı özelliklerimiz gibi doğduğumuzdan beri bizimle olan bir şey. Çünkü çok küçük yaşta bile hemcinsinize o gözle bakmıyorsunuz. Elini tutup "haydi oyunda sevgilim/eşim ol" falan demiyorsunuz. Gerçi hatırlıyorum da küçükken bizim oynadığımız oyunlarda eşlerimiz hep hemcinslerimiz olurdu. Gerçi anaokulundan değil ilkokuldan söz ediyorum. (Anaokulunda "straight" idik.) İlkokulda böyle yapmamızın nedeni muhtemelen karşı cinslerimizle shiplenmekten korkmamızdı. ("Defne Ali'yi seviiiyooor~!") Neyse... Dediğim o ki homofobikleri anlıyorum. Büyük oranda içlerindeki gizli homoseksüel arzuları ile homofobik algıları çakışan insanlar onlar. Bunu da sınıfımın en iyi erkek arkadaşıma "gay" diyerek dalga geçip gayet ulu ortada yaoicilik oynayan eski sınıfımın erkeklerinden öğrendim. (Gerçi ülkemiz abazaları arasında "oğlancılığın" ne kadar yaygın olduğunu herkes biliyordur herhal.) Benim sorunum hala kafalarındaki şu buz adam Ötzi'den daha uzun süredir donmuş haldeki homofobi kalıbını kıramadığı halde gay karşıtı olmadığını söyleyen insanlarla.
Ülkemizde homofobik olmayan ve hatta gay haklarını savunanların %90'ı "Gaylere saygı duyuyorum ama benden uzak dursunlar", "Gaylere saygılıyım ama anlamıyorum abi" ya da "Gayleri savunsam da garipsemeden edemiyorum" şeklinde konuşuyor çok ilginç bir şekilde ve beni rahatsız eden homofobiklerden çok bunlar işte. Homofobikler zaten zamanında ampule "şeytan icadı" ve resim çizmeye "günah" demişlerin soyundan gelen her türlü farklılığa ve yeniliğe karşı daima oralarda bir yerlerde olacak insanlar. Onların görevi bu ve bu yüzden onlarla muhatap bile olmamalısınız. Ancak sözde farklılıklara ve yeniliklere açık olduklarını iddia eden insanlar neden çoğunluğunkinden değişik bir cinsel kararı bu kadar garipser ve ötekileştirir ki? Tamam, nedenini en azından ben tahmin edebiliyorum, yukarıda da açıkladım ama demek istediğim yaptıklarının saçmalığını görememeleri çok saçma. Kusura bakmayın ama siz gay hakları savunucusu ya da gaylere saygılı birey falan değil beynindeki homofobi buz kalıbı hala çözülememiş birisiniz sadece. Sözde böyle olmadığınızı iddia ettiğiniz halde aslında dik alası olduğunuz için daha da kötüsünüz. Çünkü "homofobik değilsiniz ama homoseksüellik garip." Homofobik olmamak böyle bir şey değil. Eğer bunun garip olduğunu düşünüyorsanız hala homofobiksiniz. Olun, sonuçta herkesin bir özelliğe göre gruplandırıp nefret ettiği insanlar vardır. (Mesela "otakular", "belieberlar" ya da "metalciler" gibi. Bu insanların tek özelliği "otaku", "belieber" ya da "metalci" olmalarıymış gibi kimisi sırf animeden, Justin Bieber'dan ya da metal müzikten nefret ettiği için bu tür insanlardan da nefret eder.)  Ama homofobik olmadığınızı iddia edemezsiniz, homofobiksiniz.  Ne yazık ki bazı eşcinseller bile homofobik çünkü onlar da kendilerini ötekileştiriyorlar. İnsan en başta kendini ötekileştirmeyecek ki diğeri de onu "öteki" olarak algılamasın. (Tıpkı How To Train Your Dragon'daki Hiccup'ın kılıcıyla ateşler savurarak ejderhalara ondan farklı olmadığını göstererek iletişim kurması gibi.) Neredeyse adından önce cinsel tercihini açıklayan insanlarla tanıştım. Tamam, kendinle barışıksın ve kendinden utanmıyorsun, iyi güzel de sen "gay" ya da "lezbiyen"den önce insansın yahu. Cinselliği her şeyin önüne koymak kelimenin tam anlamıyla iğrenç. Zaten bana göre mesele cinsellikle değil aşkla ilgili olmalı ve insanlar çekinmeden kimi isterlerse onu sevebilmeliler. Ayrıca cinsel tercihleri tüm karakterleri olmamalı. Ve de artık savaş yapılmamalı. U.U *Saçmalık güzeli Alice gider*

11 Temmuz 2014 Cuma

Madoka Magica Geyiği

Madoka Magica ile ilgili tüm yazılara konulan klasik resim 
Tekrar izliyordum da Madoka Magica'nın ne kadar muhteşem bir seri olduğunu fark ettim. İlk izlediğimde de sevmiştim ama bence Madoka Magica 2. kez izleyişte daha iyi anlaşılıyor. (Belki de sadece benim geri zekalılığımdır gerçi. 0_-)
Bir tanıtım yazısı yazmak için fazla eski ve zaten çokça bilinen bir seri. Bu yüzden bu seriyle ilgili fikirlerimi paylaşacağım bol spoilerlı bir yazı olabilir. Ayrıca bana weeaboo diyebilirsiniz. Eğer weeaboo olmak (Çünkü anlamını tam olarak bilmiyorum ve doğru yazdığımdan bile emin değilim.) anime izlemekten ve animelerle ilgili bir şeyler yazmaktan keyif almaksa "weeaboo" ünvanını almakla ilgili bir sorunum yok. Canım istediği sürece burada animelerle ilgili yazmaya devam edeceğim.
Madoka Magica'nın mahou shoujo türünde yaptığı değişikliği herkes zaten biliyor. Görünüşte tıpkı diğer mahou shoujo animeleri gibi. Mahou shoujoların vazgeçilmez klasiği "dönüşüm" sahnesiyle ortaya çıkan sevimli kıyafetlerinin içindeki sevimli kızlar, sevimli bir yumuşun ("Sevimli yumuş" tanımı ile Kyubey'i karşılaştırdığınızda yüzünüzde oluşan sinirli gülümsemeyi görebiliyorum.) rehberliği eşliğinde kötücül yaratıklarla dövüşüyorlar. Ancak izleyenlerin bildiği ve spoilerlarla aldırmayıp okumaya devam edenlerin de az önceki parantezden çıkarabilecekler gibi bu sevimli yumuş pek de iyi niyetli bir sevimli yumuş değil. Kimseyi büyülü kız olmaya zorlamıyor ve hatta büyülü kız olmayı kabul edenlerin bir dileğini bile gerçekleştiriyor. (Buna "kontrat" diyor.) Ancak bu kontrat da tıpkı en önemli şeylerin küçücük harflerle yazıldığı kontratlar gibi çünkü Kyubey en önemli detayları "sormadınız ki" diye söylemeyiverebiliyor - mesela büyülü kız olmalarına karşılık kızların ruhlarının ruh mücevherlerine (soul gem) dönüşmesi gibi. Bu durumda kızlar bir nevi "köle" durumuna düşüyor çünkü cadıları öldürerek topladıkları cadı tohumlarıyla (grief seed) ruh mücevherlerini temizlemezlerse doğal olarak ölürler, (Ya da bir cadıya dönüşürler.)  bu da ruhsuz köleler gibi yaşamak için cadılarla savaşmak zorunda oldukları anlamına geliyor. Ve bu konuda Kyubey'e asla kızamazsınız çünkü anlaşmayı kendi isteğinizle kabul ettiniz. Bu yüzden herkes ondan "nefret ediyor" ama asıl nefret edilen şey büyülü kız olmanın kendisi. İşte Madoka Magica'nın türünden ayrılmasının sebebi bu.Bu animede "büyülü kız" olmanın karanlık yanına bakıyoruz diyebiliriz. Ayrıca düşmanları "cadılar" da gerçekten tehlikeliler. Haliyle büyülü kızlarımızın kafalarının kopma riski oldukça yüksek.
Animeyle ilgili en çok sevdiğim şeylerden biri de büyülü kızlarımızın düşmanları olan "cadılar." Cadılar ruh mücevherleri tamamen kararan büyülü kızlar olduğunu belirtmiştim. Ki bu ruh mücevherleri aslında direk kızların ruhu olduğu için mücevherlerin kararması ruhun da kararması anlamına geliyor. Büyülü kızların cadıya dönüştürdüklerinde oluşturdukları labirentler bir nevi onların acı ve umutsuzluğa karşı savunmalarını temsil ediyor. (Ayrıca bu labirentlerin tasarımları cadıya özel ve gerçekten çok hoş. Zaten animedeki mekan tasarımları genel olarak çok hoş da (Genel olarak modern bir dekorasyona sahip geniş yerler, hatta fazla modern ve fazla geniş, bu yüzden Madoka'nın ütopyavari bir gelecekte geçtiğini düşünüyorum bazen ama gerçekten böyle mi bir fikrim yok.) cadı labirentleri hayal gücü ve yaratıcılık patlaması adeta - Dali'nin elinden çıkma kolajlar gibi her biri.) Benim en sevdiğim cadı labirenti ise Sayaka'nın savaştığı Elsa Maria'nın siyah beyaz labirenti kesinlikle.) Ve özellikle zayıf insanlar cadıların yaydığı acı ve umutsuzluktan etkilenip onlara yem oluyorlar. Büyülü kızların ruh mücevherlerinin kirlenmesi cadıyı öldürdüklerinde içlerine çektikleri bu duygular işte. Şahsen bu olayı çok melodramatik buluyorum. Zaten bana göre animenin en derin karakteri de animede cadıya dönüşen Sayaka Miki'dir.
Sayaka'yı ÇOK severim. Gerçekten, en sevdiğim anime karakterlerinden biridir. Hatta en sevdiğim kız olan anime karakteri diyebilirim. Animeyi doğru düzgün anlamadığım ilk izleyişimde bile Sayaka'nın cadıya dönüşü beni hıçkırıklara boğmuştu ki bir şey izlerken ve hatta okurken bile kolay kolay ağlamam ben. Ama Sayaka'nın "Aptaldım, hem de çok." dediği ve ardından gözyaşının ruh mücevherine damlamasıyla cadıya dönüşmesini izlerken yine gözyaşlarımı tutamadım. Harika bir sahne, gerçekten de öyle. Homura falan iyi güzel de gözümde Sayaka'nın derinliğine erişemez. Sayaka, dileğini bir zamanlar muhteşem bir kemancı olmasına rağmen geçirdiği ağır bir kazadan sonra bir daha hiç keman çalamayacak olan çocukluk arkadaşı Kyousuke-kun için kullanır. Kendisi "ruhsuz" bir büyülü kız olarak Kyousuke ile birlikte olamayacağı için onu tıpkı kendisi gibi Kyousuke'den hoşlanan yakın arkadaşı Hitomi'ye bırakır. Hitomi'nin hiçbir suçu olmadığını söylemeyin lütfen, yine de ondan nefret etmeye devam edeceğim - o kadar sene hep yanında olmuş Sayaka'yı bir anda unutmuş Kyousuke'den daha fazla. Her neyse, böylece Sayaka'nın içindeki kıskançlık büyür ve onu ele geçirir, sadece diğer insanları kurtarma düşüncesine sarılarak kendisi önemsemeden durmadan savaşır ve sonunda ruhu kararak bir cadıya dönüşür.
Sayaka anladığım kadarıyla büyülü kızlar arasında en güçsüzü ama en idealisti de. Bu kendini harcamak anlamına gelse bile bunu bildiği halde sonuna dek başkaları için savaşmayı sürdürüyor. Bu yüzden bence Sayaka fedakarlığın sembolü ve fedakar karakterleri (Gerçek ya da hayali) kalbinde hep özel bir yere koymuş benim Sayaka'yı sevmem çok doğal. (Mesela hemen Mello'yu örnek göstereyim.)

Ama başta sadece kendini düşünen bencil ve duygusuz biriymiş gibi görünerek Sayaka'ya tam bir zıtlık oluşturan Kyouko'nun da ondan geri kalır yanı yok aslında. Yalnızlığın acısını bildiği için Sayaka'nın labirentinde kendini feda ettiği sahne de çok dokunaklıydı ve o ikisini de en az Homura ile Madoka kadar çok seviyorum.
Homura ile Madoka'yı sevmiyor değilim ama sevgi de beslediğim söylenemez. Yine de Homura'nın hikayesi de gözlerimi doldurur. Özellikle yine Walpurgisnacht'a yenildikten sonra Madoka'nın sakladığı keder tohumu ile Homura'nın ruh mücevherini temizleyip ondan zamanda geçmişe gidip kendisinin büyülü kız olmasına izin vermemesini istediği kısmı hatırladıkça hala içim titriyor. Ama ardından Homura'ya kendini vurdurduğu sahneden gözyaşlarım şelale moduna geçiyor ve sigorta şirketi bıkmış "Yine mi?" edalarıyla su basmış evi kontrol etmek için yanlarında beni öldürmeye kararlı bir anneyle birlikte içeri dalıyorlar ve ben annemin gazabının ateşinde kül olurken ağzımdan sadece: "Ben bir cadı olmak istemiyorum" kelimeleri dökülüyor. (Gerçi buna da gerek kalmıyor çünkü gözlerimden akan şelalelerle ateşleri söndürüp kurtuluyorum.)
Bir de Mami... Açıkçası başta kendisini hiç sevmemiştim çünkü çok zorlama bir mükemmellik örneğiydi. Hala pek fazla sevmemekle beraber "Yani artık yalnız olmayacağım öyle mi?" dediği ve ardından umudun verdiği şevkle savaşırken meşhur kafa olayının patlakverdiği sahnede kendisine pek acımıştım.
Büyülü kızların hiçbirine acımamak mümkün değil ki. Kaderleri ya yalnızlık içinde ölmek ve sonsuza dek unutulmak ya da bir cadıya dönüşüp büyülü kızken yaydıkları iyilik kadar kötülük yaymak. İşte bu yüzden Madoka Magica sonunda içinde güvende kalacaklarını sanıp duygularınızı sakladığınız küçük kutunuzu matkap gibi delerek paramparça ediyor.
Aslında bu yazıyı filmleri izledikten sonra yazdım ve belki de filmler hakkında yazmalıydım ama zaten ilk iki film animenin özeti, üçüncü film olan Rebellion ise... Madoka Magica kafamı soru işaretleriyle doldurmuşsa, Rebellion kafamı soru işaretine çevirmiştir. Yani Homura'nın şeytan olduğundan başka  filmden hiçbir şey anlamadım. Ki Homura'nın şeytan oluşu da pek fark etmedi çünkü zaten şeytan gibi kızdı. Kendimin bir geri zekalı olduğunu kabul etmeyi reddediyor ve yapımcıların filmi "basalım yuriyi, basalım görselliği de boşverelim hikayeyi - azıcık kafaları karışsın, bir bok sanarlar" inancıyla yaptığına inanmayı seçiyorum.
 
Not: Filmi 2. kez izlersem belki de anlayacağım ve bu yüzden asla ikinci kez izlemeyeceğim çünkü 2. kez izleyip anlarsam geri zekalılığım kanıtlanmış olacak ve gerizekalılığımı kanıtlamayı reddediyorum.  
Notnot: Filmden anladığım bir şey daha var ki o da KyouSaya canondur - kyaaaaa~ *-*  
Notnotnot: Sadece bir yerlerde her zaman sizin için savaşanları unutmayın olur mu?
 

6 Temmuz 2014 Pazar

Yeni Oyunlar~

Blogda incelemek üzere birkaç rpg oyunu oynayıp geldim!
1 - LiEat
Alice Mare'ın yaratıcısı Miwashiba tarafından yapılmış bir oyun. Yine korku değil macera türünde değişik, şirin, renkli bir oyun. Açıkçası bu oyunu Alice Mare'dan daha çok sevdim. Kısa bir şeydi ama hikaye ve karakterler daha hoştu açıkçası. Oyun Leo ve Efina (Efi) isimli karakterlerimizin kasabada yaşamış bir vampir ailesi hakkındaki efsane üzerine bilgi almak için  Vermillion Kasabasına gelmeleriyle başlıyor. Leo durmadan farklı kimliklere bürünen, çeşitli davalardan bilgi toplayarak yaşayan, gizemli bir yalancı ve seksi baba figürü. Efi ise yalanlarla beslenen bir ejderha. Leo'nun yatağının altındaki yumurtadan çıktığı için ona baba diyor. Öyle şeker ki! Üstelik feci şekilde Rin Kagamine'ye benziyor. Hatta az önce Efi yazacağıma yanlışlıkla Rin yazmışım. Öyle çok benziyor.  Leo ile olan ilişkileri ise çok tatlı. Gerçekten tam baba kız gibiler. Her ne kadar Leo ara sıra zavallı Eficiği korkutsa ve şakadan onu üzse de ona karşı çok ilgili olduğunu hep belli ediyor. Babalar gününde böyle tatlı bir oyun oynadığıma çok mutluyum! ^_^ Neyse! ^^" Konuya dönecek olursak... Vampir efsanesinin üzerine bir de kasabanın yerlilerinden geceleri kasabada dolaşan bir kurt olduğunu duyuyorlar. Veee gece uykularından uyanıp kasabadaki patikalarından birine girince arkadaşlarını ölü buluyorlar! Ondan sonra işin uzmanı polisler geliyor ve dava başlıyor... İtiraf etmeliyim ki Kaptan Neil ve Brett çok tatlılardı. (Ship'em so hard) Oyunun içinde Leo ve Efi'nin yalanlarla olan küçük savaşları da var ama zor değil. Sonuncusu hariç ama! Gerçi o da zor değildir de oynayan ben olunca anam ağladı iyi sonu alacağım diye. -_-" Tabii bu yüzden ben oynarken biraz uzun sürdü... ^^" Ama sonuçta kısa ve şeker bir oyundu. :3 Miwashiba umarım daha fazla oyun çıkarır çünkü oynadığım iki oyununa da bayıldım. Alice Mare da LiEat de (Bu arada isim Lie Eater'dan geliyor olacak.) çok değişik, şirin, renkli karakterlere sahip, değişik, şirin, renkli oyunlardı. Oyun içi görseller, müzikler, diyaloglar, olaylar, konu da iyi. Alice tavsiye ediyor!  good job onion head

2 - The Gray Garden
Oyunun baş karakteri Yosafire kendi tanımıyla bahçede oynamayı seven enerji dolu bir iblis ve oyun iblislerin ve meleklerin birlikte barış içinde yaşadıkları bir ütopyada geçiyor. Yine neşeli, şirin, renkli bir atmosfer ile neşeli, şirin, renkli karakterler. Özellikle Yosafire ve arkadaşları kuudere Froze, garip damak tadına sahip obur Rawberry, biraz ürkek Macarona, somurtkan ve yemek yapmayı seven (Özellikle bizimkiler elmalı turtasına bayılıyor!) Dialo ile onun neredeyse hiç konuşmayan tatlı oda arkadaşı Chelan. Sonra yaşadıkları yerin Tanrıları sarkastik Etihw ile utangaç ve az biraz tsundere Kcalb var. Onlar da sürekli didişen tatlı bir çiftler. Kcalb'ın kardeşi Wodahs ise pek bir karizmatik. Ama Kcalb'ı daha bir seviyorum! xDDD  Neyse... Konuya gelecek olursa: İşte bu Yosafire ve arkadaşları böyle mutlu mutlu yaşayıp giderken bir gün Gray Village'lerinin çeşitli yerlerinde ateşli yarasalar meydan göstermeye başlıyor. Ardından gelişen olaylar sonucu Gray Village yer altından gelen şeytanlarca kuşatılıyor. Kurtarmak da baş karakterler olarak elbet Yosaf ve arkadaşlarına düşüyor.
Gördüğüm en özenli rpg oyunu diyebilirim. Oyun uzun, haritası geniş, diğer rpglere göre bayağ karakteri var. Dolayısıyla yapımcısının (Deep See Prisoner) ellerinden öperim, hakikaten zor ama bir o kadar da iyi bir iş çıkarmış. Bu oyundan anime de çıkar hikaye de. Ib, Mad Father, Witch's House gibi rpglere her ne kadar bayılsam da ben anime olabileceklerini düşünmem çünkü oyunlarda pek fazla olay olmaz. Onlar rpg olmak için yaratılmıştır ve öyle kalmalıdırlar. (Bence.) Oysa The Gray Garden'dan rahatça her şey çıkar. Gerçekten çok beğendim. Karakterler, diyaloglar, olaylar... Ay hepsi çok şekerdi ya! ^-^ rpg oyunlarının devamı pek gelmese de sonunda ikincisi gelecekmiş gibi bir hava olduğu için umut etmeden duramıyorum!

3 - Dreaming Mary
 Oldukça kısa ama yine değişik bir oyun. Mary adı bir kızın rüyalarında dolaşarak bir çıkış kapısı arıyorsunuz. Aslında oyunu çok iyi anladığımı söylemem (Gerçek son bayağı kafamı karıştırdı.) ve bu yüzden de hakkında daha fazla bahsetmeyeceğim çünkü spoiler verebilirim ama yine de sevdim. (?) Nightmareish adlı theme çok güzel ve oyunun "Kabus" kısmı cidden korkunç. Eğer oyunu oynamış ve anlamış biri varsa lütfen bana da anlatsın. (Oynayınca anlarsanız da anlatabilirsiniz lütfen.) Bu arada bana göre oyunun en güze yanı oynarken tüm endingleri görüyorsunuz çünkü gerçek sonu alabilmek için önce kötü sonları almak gerekiyor. Yani aslında oyun düz bir çizgide ama dilerseniz kötü sonda bırakma şansınız da var tabii.

4 - Wadanohara and The Great Blue Sea
The Gray Garden'ın yapımcısından (Deep Sea Prisoner) olduğu için indirdiğim oyun. Bir de deniz teması çok hoş göründü gözüme. The Gray Garden'ın ne kadar özenli bir iş olduğunu anlatmıştım. Bu oyun da böyle
ama... Ortam gerçekten hoş, detaylı, güzel. Ama eksik bir şeyler gibi. Tamam, TGG'de de asıl olaya giriş uzun sürüyor ama ondan önceki olaylar da keyifli, oysa Wadanohara'nın başımdayım ve şimdilik pek eğlenceli bulduğumu söyleyemem. Eminim ileride daha eğlenceli olacaktır ama şimdilik... Üzgünüm. Normalde oyunlar hakkında bitirdikten sonra bir şeyler yazmaya çalışırım ama sıkıldığım için daha fazla devam edemiyorum. Yazıyı da bir an önce yayınlamak istediğim için... Ne de olsa Mogeko Castle'ı da oynayacağım. O zaman Deep Sea Prisoner'ın oyunları hakkında yazarım söz!


5 - Pen Palz
Bu oyuna yane-chan'ın önerisiyle başladım. Very Pink Game'e benzediğini duyunca anlamıştım zaten seveceğimi. Eğer Very Pink Game'i oynamışsanız "ona benziyor" deyince oyunun nasıl bir şey olduğunu az çok anlamışsınızdır. Ne yazık ki sonu (Tabii ben doğru anlamışsam) VPG kadar güzel bitmiyor. Bu oyunda Gag adlı bir kızı oynuyorsunuz ve annesini bulmaya çalışıyorsunuz. Grafikleri diğer rpg oyunlarınınki gibi değil ve tarzı da farklı. Yani herkese öneremem ama VPG'yi sevmişseniz bunu da seversiniz diyebilirim. Ancak sonu şey... Pekala.


6 - Palette
Bu oyunu indirmiştim zaten ama Yane-chan önerene dek dokunmamıştım. Bu gerçekten de Yane-chan'ın da dediği gibi bu gerçekten değişik ve etkileyici bir oyun. Sianos B. Sian adlı bir doktorun sıradan bir iş gününün ardından çıkmaya hazırlanırken bir telefon gelmesiyle başlar. Telefonu açar ancak yüzüne kapatılır. "Yanlış numaradır" diye çıkmaya hazırlanırken kapısına bir kadın gelir. Randevusu yoktur ama görüşmek konusunda çok ısrarcıdır. Doktor Sian ona sabah gelmesini söylese de kabul etmez. Sonunda silah zoruyla da olsa (gerçekten silah zoruyla) Doktor Sian'ı onu dinlemesi için ikna etmeyi başarır. Sonra bir telefon daha gelir. Telefonda sadece kırmızı rengini hatırlayabildiğini söyleyen bir kız vardır. Doktor kapısının önündeki kadından kızın sürekli ve sadece bunları söylediğini öğrenir. Kadın ona kızın kıpkırmızı bir anıdan başka hiçbir şey hatırlamadığını ve bir yıl önce geçirdiği bir kazadan beri kör olduğunu söyler. Ardından Sian telefondaki kıza döner ve kendine B.D. denen bu kızla birlikte kızın anılarına inerler.
Sonra sırayla kızın "o" geceyle ilgili anılarını canlandırıyorsunuz. Oyunun gerçekten etkileyici bir hikayesi var yani. Tam bir polisiye dizisi ya da filmi izler gibi oynuyorsunuz bu yüzden. Fakat çok eski bir oyun. 2000 yılında Yoshitaka Nishida (Finger Puppet) tarafından yapılmış. Hatta bildiğim kadarıyla bir ödül de kazanmış ve bence hak ediyor. Listedeki en çarpıcı oyun diyebilirim.
Şey - şimdilik bu kadar o zaman. Oynayacak daha bir sürü oyun buldum ve oynayınca devamını yazacağım ama bu kadar oyun hevesimi aldı şimdilik. Görüşürüz~
Not: Belki LiEat 2'ye bakarım ama! *A* 

Bir gün Ölüm bir kıza aşık oldu.

Bir gün Ölüm bir kıza aşık oldu.
Kızla aynı mahallede oturuyorlardı. Onu işe giderken ya da işten dönerken sık sık görüyordu. Kız bazen pencerede çiçekleri suluyor, bazense bahçede köpeğiyle oynuyor olurdu. Sadece kumral saçlarının beyaz omuzlarına ve belirgin köprücük kemiklerine dökülüşü ya da kırlardaki gelincikler gibi soluk renkli yanaklarına serpiştirilmiş çilleri değildi onu kıza çeken, varlığının özündeki şeydi, canıydı. Aldığı ve alacağı tüm canlardan daha güzel ve daha parlaktı kızın canı. Ölüm'ü ona çeken şey de buydu işte. Ne var ki bu çekime karşı koymak zorundaydı - zira "Ölüm" olduğu için yanına yaklaşan her şeyin canını bir mıknatıs gibi kara deliği andıran varlığına çekiyordu ister istemez. Kızın canını da istiyordu istemesine elbet ama yapamazdı işte çünkü canını alırsa kız yok olurdu Önünüzde dünyanın en lezzetli yiyeceğinin durduğunu düşünün. Yerseniz bitecek ve bir daha asla o lezzeti tadamayacaksınız. Bu da aynen öyleydi işte.
Hal böyle olunca kızı uzaktan izlemekle yetiniyordu. Bu onu muhakkak ki acıtıyordu ama çektiği acının kızın yokluğu ya da üzüntüsünün çektireceği acının yanından bile geçmediğini bildiğinden buna katlanmak o kadar da zor değildi. Hem onunla iletişim kurmanın çeşitli yollarını bulmuştu.
Örneğin kırtasiyeden aldığı (Kırtasiyenin cenazesi öğleden sonra kalkmıştı.) el işi kağıtlarıyla yaptığı bir çiçek buketi (El işi kağıdından çiçek yapıyordu çünkü gerçek çiçekler eline aldığı gibi soluyor ve bakılmaz çirkinliğe geliyordu.) kimse evde yokken gizlice penceresine bırakmıştı. O sırada bahçedeki elma ağacına tünemiş ve hepsi ölü olarak yere düşen kuşların yanında çiçek buketi kızın pek ilgisini çekememişti ama olsun. Yine de çiçek buketini görünce penceresinin önüne dizili ölü kuşların verdiği  dehşeti bir anlığına da olsa unutmuş, şaşkınlıkla etrafına bakınmış, yüzünde o tatlı gülümsemelerinden biri belirmişti. Ölüm onu mutlu etmeyi başarmıştı ki bu da ona yeterdi zaten.
Böylece ona sevgisini ifade eden hediyeler göndermeye başladı. Kendi yaptığı hediyeler acemice şeylerdi çünkü bugüne dek ellerini can almak dışında pek kullanmamıştı doğrusu. Yine de güzel olmaları için elinden geldiğince uğraşıyordu kartondan yaptığı kuşların, çiçeklerin, kalplerin. Bazen birkaç satıcı ve müşteriyi öldürmeyi göze alarak ona güzel bir elbise ya da hoş bir kolye aldığı da oluyordu. Son zamanlarda ise aşk mektupları yazmaya başlamıştı. (Gerçi bunları ona vermeye utanıyordu.) Tüm bu hediyeleri etrafta hiç canlının olmadığı zamanlarda onun bulabileceği yerlere bırakıyordu. Örneğin kapısının önüne ya da arabasının camına. Bir keresinde çantasının içine koymayı denemişti ama nedense bu kızı korkmuştu. Ondan sonra bir süre Ölüm'ün hediye ve notlarına soğuk ve şüpheci yaklaşmıştı. Ölüm bunun nedenini anlamamış ama onu korkuttuğunu anlayınca bir süre durmuş, sonra da bir daha çantasının içine hediye ya da not bırakmamıştı. Yine de genellikle bu konuda başarılıydı, verdiği şeyler kızı mutlu ediyordu. Hem bu yolla iletişim kuruyor sayılırlardı. Ama bir gün Ölüm'ün korkunç bir hatasıyla her şey değişti.
Ölüm yaptığı yeni hediyeyi (Bu sefer değişik bir şey götürmüştü ona: Üstüne "seni seviyorum" yazısı kazınmış tahtadan bir kalp. Evet, bu tamamen kendi yapımıydı! Yapması çok zor olmuş, çok çalışması gerekmişti ve mükemmel de sayılmazdı... Yine de değişik ve hoş bir hediye olduğunu düşünüyordu, bu yüzden değmişti.) bırakmak üzere kızın evine gelmişti. Kız sabah arabasına atlayıp her zamanki gibi o belirsiz yere gittiği için evde hiçkimse yoktu. En azından yere eğilmiş paspasa hediyesini bırakacakken o havlamayı duyana dek öyle düşünüyordu.
Arkasını döndüğünde kızının değerli köpeği ölü halde yerde yatıyordu.
Ölüm önce ne yapacağını bilemedi. Köpeği başka bir yere götürmeyi düşündü ama o zaman kız köpeği aramaya çalışabilir ve/veya kaçtığını düşünüp üzülebilirdi. Ölüm'ün kafası karışmıştı. Paniklemişti. Eğer alabilse alacağı ilk can kendi canı olurdu. Zavallı ölü köpeğe öylece bakarak bir süre dikildikten sonra koşarak oradan uzaklaştı.
Bir süre kızdan uzak durdu. Bu hiç kolay değildi çünkü her an onu görmek için yanıp tutuşuyordu ama onu kendisi yüzünden acı çekerken görmenin çok daha kötü yakacağını bildiği için katlanıyordu. Yine de kızının ne yaptığını düşünmemek elinde değildi. Tatlı köpeğinin ölümünü atlatabilmiş miydi? Yoksa acılar içinde içine mi kapanmıştı? Ya tahtadan kalbe ne olmuştu? Ölüm'ün tek umudu o kalpteydi. Kalbin kızın acısını biraz da olsa hafifleteceğini umuyordu. Ona başka hediyeler de yapmak istiyordu. Ne yapacağını düşünmek, yapmak için uğraşmak, onca emeğinin ödülünü aşkının yüzündeki bir tek tebessümle almak.
Ölüm'ün doğası  ile insan doğası arasında hiçbir benzerlik yoktu. Daha doğrusu Ölüm'ün doğası ile yaratılan hiçbir şey arasında benzerlik yoktu, ölüm, tekti. Ama yüzlerce, binlerce, milyonlarca kez kopyalanmasına rağmen her örneği bambaşka olan insan doğasının eşsizliğinin yanından bile geçemezdi onun doğası. Örneğin biricik aşkı. Görünüşte diğer insanlardan hiçbir farkı yoktu. Onun da gözleri, burnu, ağzı, kulakları ve çenesi vardı. Vücudunun geri kalanı da genel olarak diğer insanlarınkinden farklı değildi. Hayatı desen o da tıpkı diğerlerininki gibiydi. Kalkar, çalışır, yatar ve her gün bunları tekrarlardı işte. Yine de o benzersiz bir doğa harikasıydı çünkü ondan başka kimsenin gülerken çenesinin orasında çiçeğe benzer bir gamze oluşmuyordu. Çünkü kimsenin rengi yüzünden "kahve" adını taktığı bir yastığı yoktu. Yaratılmış tüm insanlar arasından Ölüm'e aşk hediyesini sunan oydu çünkü.
Aşk ise insanlığın en büyük mucizesiydi. Yaramaz melekler Patron'un (Her şeyin yaratıcısı ve hükümdarı yani.) insanlığı sırf aşk için, Ölüm'ü ise kıskandığı insanlardan intikam almak için yarattığını söylerdi. Ölüm'ün iradesi yoktu, asla bir irade sahibi de olamazdı. Patron onu durdurana dek varlığı her yere ölüm yayacaktı, başka şansı yoktu. Oysa aşk bambaşkaydı. Patron'dan başka hiçbir şey dinlemezdi, durdurulamaz bir fırtına gibiydi o. Ölüm bile duramazdı karşısında ve duramamıştı da işte - Zaten bu yüzden o koskoca Ölüm oturmuş bir kız için ağlıyordu ya.
Aradan yaklaşık bir yıl geçtikten sonra Ölüm kıza geri döndü.
Normal yaşantısına geri dönmüş gibi görünüyordu. Her zamanki gibi kalkma-gitme-dönme ve yatma döngüsünü tekrarlıyordu. Ama sanki bir şeyler değişmişti. Tüm bunları yapışında eskisine göre bir eksiklik vardı. Ölüm artık ona hediyeler bırakamayacağını anlamıştı. Eskiden yaptıklarına ne olmuştu bilmiyordu, tekrar bir "kaza" olur diye kızın evine girmeye cesaret edemiyordu. Artık onu iyice uzaktan uzağa izlemek zorundaydı.... Diye düşünüyordu ki internet mucizesini keşfetti.
İnsanoğlu internet sayesinde neredeyse her şeyi yapabiliyordu ama en büyük işlevi şüphesiz iletişim konusundaydı. Biriyle internetten iletişim kurmak için yanında olmanıza ve hatta onunla konuşmanıza gerek yoktu. Tıpkı mektup yazar gibi ama kalemle yazmak yerine bilgisayar klavyesindeki tuşları kullanarak yazıyordunuz ve mektuptan çok daha hızla, sadece saniyeler içinde sahibine ulaşıyordu. Ölüm o güne dek insanlığın en büyük mucizesinin televizyon ya da telefon olduğunu düşünürdü. Ama internetin yanında onlar ferrarinin yanındaki at arabası gibi kalıyordu. Patron bile insanların teknolojide bu kadar ilerlemelerini o kadar çok kıskanıyordu ki zaman makinesini bulmalarına bir türlü izin vermiyordu.
Neyse, bu başka mesele. Böylece Ölüm internet mucizesine denize dalan bir karabatak gibi daldı. Bir süre sonra da Mortem Soyadsız ismiyle (Bu ismi kullanıyordu çünkü siteye kaydolmak için ad ve soyad gerekiyordu ve gerçek adını yazsaydı kız doğal olarak köpeğini aldığı için ondan nefret ederdi ama nasılsa kimse latince bilmiyordu. Bir soyad düşünmüş ama uyduracak bulamayınca soyadsız yazmaya karar vermişti. Site başka kafa karıştırıcı bilgiler de istemişti:Örneğin doğum tarihi ya da cinsiyet gibi. Ölüm bulunmuş tarihten yaşlı olduğu için doğum tarihini hesaplamaya çalışırken hesap makinesi bozulmuş ve sonunda rastgele rakamlar sallamak zorunda kalmıştı. Cinsiyeti yanıtlamak ise daha kolaydı çünkü bir kıza aşıktı ve kızlar ile genelde erkekler aşk yaşardı - düşünmeden erkek seçeneğine tıkladı.) Sitede kızın profilini buldu ve derken böylece konuşmaya başladılar.
İlk başta sorduğu bazı sorular ("Nerede yaşıyorsun?", "Mesleğin ne?", "Nerelisin?") Ölüm'ü zorluyordu ama neyse ki insanlardan öğrendiği uydurma kabiliyeti iyiydi. Her zaman mantıklı bir şeyler uydurmayı ve konuşmayı tekrar kıza çevirmeyi başarabiliyordu. Kısa süre sonra kız konuşmanın ilgi odağı olmaya alıştı. Artık Ölüm'e "Nasılsın?" dışında pek fazla soru sormuyor, bazen onun sorduklarını cevaplıyor, bazen kendiliğinden anlatmaya başlıyordu. Onun gerginleştiğinde sivri dirseklerini ovuşturmasını ya da gülümserken başı savruk bir saç tutamını kulağının arkasına sıkıştırmasını göremiyordu belki ama onu izlerken hiç anlamadığı şeyler öğreniyordu. Mesela gelecek kaygılarını ya da yalnız yaşamaktan duyduğu sıkıntıyı onu izlerken hiç fark etmemişti. İnsanlar böyleydi işte. Dışarıya pek fazla şey yansıtmazlardı. Tüm mesele içlerindeydi. Patronunun tüm yaratıları arasında en özeli olmalarının sebebi de bu olsa gerekti. Ölüm böyle değildi. Onun hakkındaki her şeyi onu sadece biraz izleyerek öğrenebilirdiniz. Varlığı insanlar varlığının karmaşıklığı ve detaylılığından yoksundu. Belki de aşkın onu bile esir alması bu yüzdendi. Kendi varlığının boşluğu karşısında insan varlığına duyduğu hayranlığı bir insanoğluna aşk olarak aktarmıştı. Belki de aşk onu kandırmıştı.
Ama bir önemi yoktu bunun. Kız onun için yaşamış tüm insanlar arasında özeldi ve bu çok güzel bir  histi - ne olursa olsun. Yapısı nedeniyle kızını gerçekten tanıması mümkün değildi. Kız bunları kendi gözlerinde bir durgun göl kadar berrak bakışlarla onun gözlerinin içine bakarak anlatır mıydı bilemezdi. Ayrıca anlatırken gözlerinde parlayan ışıkları ya da parmaklarının soğuk kışı geçirdikleri deliklerinden taze bir bahar sabahına yeni çıkmış solucanlar gibi heyecanlı hareketlerini de göremezdi. Ve de kucağına uzanırken anlatamazdı bunları. Yine de ona bu kadar yakınlaşabilmesi bile -sadece doğru zamanlama sayesinde gerçekleşen- bir mucizeydi. (Ölüm, bunların mesela 1876 yılında geçtiğini hayal bile edemiyordu. Eğer öyle olsaydı bırakın yazışmayı, ona hediyeler bırakması ya da onu uzaktan uzağa izlemesi bile çok zor olurdu çünkü muhtemelen kızın yanında sürekli birileri olacaktı. Ölüm, kızın çevresini mezarlığa çevirirdi.) Hem sonsuza dek de sürmeyecekti. Güzel şeylerin ömrü hep çok kısa olur - özellikle de insan dünyasında. Nitekim yine aynen öyle oldu.
Ölüm önce ne yapacağını bilemeden öylece durdu. Sonra bilgisayarını kapatıp dışarı çıktı. Ama işe dönmemişti.  Kendini neredeyse hiçbir insanoğlunun uğramadığı ıssız bir parka attı. Oturduğu banktaki böcekler, ayaklarının dibindeki zavallı ot demetleri ve bankın yanındaki ağaca konmuş şanssız kuşlar anında düşüverdi. Ölüm iç çekti. Yavaş yavaş varlığının amacından nefret etmeye başlıyordu.
Birden yanına birinin oturduğunu hissetti. Şaşkınlıkla yanına döndüğünde bir an kendi kızını gördüğünü sanıp irkildi ama tabii ki o değildi. Bu, bu sefer başında kocaman bir şapkayla mavi elbiseli bir kız biçimine girmiş Yaşam'dı.
"Merhaba," dedi Yaşam, her zamanki gibi gülümseyerek.
"Sana da merhaba," dedi Ölüm ama içinden hiçte gülümsemek gelmiyordu doğrusu.
Yaşam'ın kaşları ok gibi kalktı. "Bir sorun mu var?" diye sordu şaşkınlıkla. "Neden somurtuyorsun?"
Ölüm önce yanıt vermedi.  Neden sonra, "Artık kendimden nefret etmeye başladım," dedi sesinde derin bir hüzünle.
Yaşam'ın şaşkınlığı arttı. "Neden böyle diyorsun?"
"Çünkü kimse beni sevmiyor," diye yanıtladı Ölüm, "Haklılar da, en değerli şeylerini ellerinden alıyorum sonuçta," dedi bir kendi ayaklarının dibindeki sararıp solmuş ve ezilip büzülmüş kara otlara, bir de Yaşam'ın ayaklarının dibindeki dinç bir canlılık yayan yemyeşil otlara bakarak. "Hayatlarını."
Yaşam şefkatle Ölüm'ün ellerini kendi elleri arasına aldı. "Sen ve ben iç içeyiz ama insanlar bunu anlamıyor. Ben olmadan sen olamazsın, sen olmadan da ben olamam. Ayrıca inan ki bana isyan edenlerin sayısı da en az sana isyan edenlerin sayısı kadar çok." Sözleri şefkat ve bilgelik yayıyordu.
Ölüm derin bir iç çekti. "En azından senin yaptıkların seni yaralamıyor." İşte bu Yaşam'ı gerçekten şaşırtmıştı.
"O da ne demek öyle?" diye sordu Yaşam. "Bu benim amacım. Neden beni yaralasın?"
"Kendini benim yerime koy." Bankın az ilerisinde hoplayıp zıplayan bir tavşan Ölüm'ün kucağına atladı. "Bir insana aşık oluyorsun ama değer verdiği şeyleri ister istemez elinden alıyorsun." Ölüm hayvanın yumuşacık beyaz tüylerini okşarken, hayvan son nefesini içine çekmek için dehşet içinde çırpınmaya başladı.
Yaşam tavşanı yakalayıp kendi kucağına çekti. "İnanamıyorum." Ellerini postunda şöyle bir gezdirmesiyle hayvana tekrar canlılık geldi, kulakları titreşmeye, kuyruğu kıpırdamaya başladı. "Yoksa bir insana mı tutuldun?" Tamamen kendine gelen canlı kucağından atlayıp hoplaya zıplaya çalılıkların arasında kayboldu.
Ölüm yememesi gereken pastayı yemiş bir çocuk gibi mahzun mahzun başını salladı. "Sen de tutulmuştun birine, hatırlıyor musun? Adam ölünce canını aldım diye bana küsmüş ve senelerce benimle konuşmamıştın. Şimdi kendini benim yerime koy, kendi sevdiğinin canını kendin aldığını hayal et."
 Bir süre ikisi de konuşmadan ilk kez ya da son kez şakırdayan kuşların seslerini dinlediler. Neden sonra, "Anlıyorum," dedi Yaşam. Ölüm'ün hüznü ona da bulaşmıştı. Ki Yaşam hemen hemen asla hüzünlü ya da mutsuz olmazdı.O bolca drama seven adi bir kaltaktı ama anlaşılan Ölüm'ün durumu ona bile fazla gelmişti.
Yaşam gitti ve Ölüm o parkta kaldı.
Hatta dünyanın düzenini bir hayli bozacak kadar uzun kaldı. Ölüm'ün eceli gelmiş insanların canını almak konusunda iradesi yoktu. Bunu otomatikman yapıyordu. Tıpkı rüzgarın esmek ya da dalganın dalgalanmak konusunda tercih şansı olmaması gibi. Ancak insanların eceli değiştirilebilir kendileri tarafından. Yaptıkları aptalca şeyler yüzünden kendi ecellerini değiştirdiklerinde ölüm onları kollarına çekmez hemen. Önce seçimlerini yapmaları için bekler. Çoğu kişi acıya dayanamayıp kendini Ölüm'ün kollarına, onun huzurlu yokluğuna, sessiz ve sakin varoluşuna bırakır. Ama az da olsa Yaşam'a tüm acıya rağmen devam etmeyi seçecek kadar bağlı olanlar vardır ki onlar Ölüm'ün gözlerine bile bakmadan kaçarlar acıya.
Ancak Ölüm kendini banka yapıştırdığından beri insanlar 10 katlı bir binadan atlamak ya da kamyonla ezilmek gibi normalde çoğu kişinin çektiği acı karşısında kendini onun kollarına bırakacakları durumlarda bile karşılarında onları kucaklayacak Ölüm'ü bulamadıklarından sağ kalıyordu. Ölenler sadece artık nefes alamayacak kadar güçten düşmüş yaşlılardı yalnızca. Ama onlar dışında ölen yoktu.
İnsanlar kısa zamanda durumu fark ettiler ve çeşitli teoriler üretmeye başladılar. Kimisi evrim diyordu kimisi kıyamet. Gazetelerde "Ölüm dünyayı terk etti" gibi başlıklar görülüyordu. Oysa Ölüm hala dünyadaydı ama çektiği aşk acısı yüzünden tıpkı bir ergenlik çağındaki insanlar gibi, canı hiçbir şey yapmak istemiyordu. Çok geçmeden işler yukarıda da kızışmaya başlayınca, Patron en sadık ve en önemli elemanını kontrol etmeleri için sevgili iş arkadaşlarını  gönderdi.
Dalgalanan alevler gibi beline dek uzanan saçları, uğruna dökülen kanlar kadar kırmızı bir kadın, tamamı haşaratlardan oluşan bir fare ve beyaz bir sis parka geldiklerinde etraftaki neredeyse her şey tükenmişti. Zavallı hayvanların cesetleri çürümüş bitkiler arasında yatıyordu. Koku ise muazzamdı. Oradaki tek canlı şey (Tabii ona da "canlı" denebilirse.) bir bankın üstünde oturan bir insan figürüydü. İnsan gibi görünebilirdi ama hepsi onun eski dostları Ölüm olduğunu biliyordu.
"Selam," dedi Savaş uzun kızıl saçlarını dikkat çekmek istercesine Ölüm'e doğru savurarak.
"Nabersin?" diye ekledi Kirlilik, içindeki çöpler giderek taşan bir çöp kutusunu karıştırıyordu.
Kıtlık ise hiçbir şey söylemedi, zaten o pek konuşkan biri değildi, konuşma kıtıydı da diyebilirsiniz.
Ölüm'ün içindense yanıt vermek gelmiyordu.
Aslında şu an görmek istediği son kişi iş arkadaşlarıydı. Savaşlarda yenilmez bir dörtlü olabilirlerdi ama normalde Ölüm'ün takılmak için can atacağı tipler sayılmazlardı. Savaş kibirli ve yaygaracıydı, Kirlilik pis ve iğrenç, Kıtlık ise sıkıcı. Üstelik Ölüm buraya sevgili arkadaşları için endişelendiklerinden dolayı gelmediklerini biliyordu. Onları patron göndermişti - işlerin yoluna girmesini sağlamak için.
Ve "Duyduğumuza göre bir insanoğluna aşık olmuşsun" diye çok geçmeden konuya girdi Savaş.
Ölüm yanıt vermedi.
"Eğer izin verirsen," dedi ağzından çöpler sarkan Kirlilik, "Seni kurtarabiliriz bu aşk denen bataktan."
İşte bu Ölüm'ün ilgisini çekmeyi başarmıştı. Başını kaldırıp merakla üçlüye baktı. "Nasıl?"
Savaş sırıttı. "Orasını bize bırak," dedi sinsi sinsi. "Sen sadece bize kızı göster, yeter."
Ölüm bu işten hoşlanmamıştı ama aşık olmak onun doğasına göre değildi. İnsanlar aşklarını en fazla 70-80 sene taşırlardı. Oysa varlığın sonuna insan hesabıyla kim bilir kaç trilyon yıl vardı. O zaman dek belki kızı unuturdu, belki aşkı kendiliğinden uçup gider ve yerini başka şeyler doldurur, belkiyse başka birine aşık olurdu. (Dünyada insansan bol şey yoktu zaten.) Ama bunların hiçbiri kesin değildi. Eğer kıza olan aşkı tükenmezse ne olacaktı? Kız hayattayken bile platonik aşkı ile ilgili bir sürü sorunu vardı zaten. Artık bu üstüne yapışıp kalmış pislikten kurtulmak istiyordu. Ve kurtulma umuduyla bu üç pisliğe tutundu çaresizce.
Böylece Savaş, Kirlilik ve Kıtlık'ı, kızın evine götürdü.
"Çok kolay olacak," dedi Savaş sinsi sinsi gülerek, sonra insan formundan çıkıp kızın hayatına sızdı.
Kızın erkek arkadaşının evine geldiği güne dek bekledi. Sonra kızın ona hala deliler gibi aşık olan eski sevgilisini barışmak bahanesiyle kaçırıp esir aldığı Kader'i zorlayarak evine yollattı. Küçük bir tartışmayla başlayan kavga Savaş'ın yardımıyla çok geçmeden kızıştı ve sonunda iki taraf da atmayan bir kalp ve kanlar içindeki bir vücutla yerde yatıyordu. Ambulans çağrıldı ama nafile. Ölüm hariç kimsenin yapacak bir şeyi kalmamıştı.
Ertesi gün Kıtlık ilk kez aceleci davrandı, kızı görmek için can atıyor olmalıydı. Onun ziyareti biraz daha uzun sürdü çünkü Kıtlık yavaştı, Savaş gibi bir anda her şeyi yakıp yıkan bir fırtına değil, usulca ve hiç fark ettirmeden yayılan radyasyon gibiydi. İlk önce kızın işini aldı, sonra evini ve ardından da eşyalarını. Kirlilik ile vardiya değiştirdiklerinde kızın elinde vücudu dışında hiçbir şey kalmamıştı. Durmadan sokaklarda sürünen bu zavallı vücut da Kirliliğin naçizane yardımlarıyla pislik içinde kaldı. Kızın eline ne zaman bir şey geçecek olsa Kıtlık tekrar durumu ele alıyordu. Bu yüzden Kirliliğin onu tam olarak istediği yere çekmesi kolay oldu. İşi bittiğinde bir zamanlar tatlı ve sıradan bir kız olan bu insanoğlu artık dolandırılmış bir dolandırıcı, her şeyi çalınmış bir hırsız, bekareti kızlık zarı delinmeden çok önce gitmiş bir fahişeydi ve farelerle paylaşmak zorunda olduğu çöplük ve lağımlardan başka gidecek hiçbir yeri yoktu.
Kız kendisini çağırdığında, Ölüm eski hayat düzenine tamamen geri dönmüştü, dolayısıyla dünya da. Tıpkı eskisi gibi, işi biten canları mıknatıs gibi çekerken, bir yandan da o boş boş oturduğu günlerin acısını çıkarırcasına acımasız bir doyumsuzlukla alabildiği tüm canları alıyor, hiç kimseye öyle öyle uzun uzun düşünme hakkı falan tanımıyordu. Sonra bir gün kızın çağrısını duydu. Şaşkınlıkla ona gittiğinde kız elinde jiletlerden bir buket ve makyaj olarak bileklerindeki kanlı kesiklerle onu bekliyordu.
Ölüm'ü görünce yüzünde o tatlı gülümsemelerinden biri oluştu. Tıpkı bir zamanlar köpeğine, çiçeklerine ve sevgilisine baktığı gibi mutlulukla, güzellikle gülüyordu. Gözlerini kapattı ve kollarını açtı. Ama Ölüm onu almadı.
"Ne duruyorsun?" dedi kız gözlerini açarak.
"Yapamam," dedi Ölüm uzaklığını koruyarak, "Henüz vaktin gelmedi."
Kız gözyaşları içinde ona doğru koşmaya başladı. "Neden?" O kendisine yaklaştıkça Ölüm uzaklaşıyordu ama kız yavaşlamadı bile. "Neden beni almıyorsun? Zaten her şeyimi aldın benden! Annemi, babamı, sevgilimi ve köpeğimi... Tüm sevdiklerimi aldın. Beni de al! Yaşamaya değer hiçbir nedenim kalmadı artık. Lütfen al beni!"
"Hayır," dedi Ölüm başını iki yana sallayarak, "Yapamam."
Bu sırada kız kollarına ulaşmıştı. Canı yavaş yavaş Ölüm'ün içine çekilirken gözlerini kapatmış gülümseyerek anın tadını çıkarıyordu. Ölüm ona tüm gücüyle sımsıkı sarıldı. Sonra tam kızın tam tüm canı bedeninden çıkmak üzereyken onu karşısında duran Yaşam'ın kollarına fırlattı.
"Yapamam."
Yaşam gülümsedi ve Ölüm'e geri dönmek için var gücüyle çırpınan kızı kapıp kayboldu.
Kızın uzun ve güzel bir hayatı oldu. Bir daha ne Savaş, ne Kıtlık, ne de Kirlilik neyse ki hiç kapısına uğramadı. (Ölüm onları bir güzel azarlamış ve bir daha kızına bulaşmamaları için iyice uyarmıştı.) Ölüm'ü de gerçek eceli gelene dek bir daha hiç görmedi. Yolları tekrar kesiştiğinde o pürüzsüz ve beyaz derisi çürük saman rengini almış ve kırışmıştı. Bir zamanlar uzun ve gür olan kumral saçları seyrekleşmiş ve cansızlaşmıştı. Vücudu da artık kendini zor taşıyordu. Ama gözleri aynıydı. Geçirdiği mutlu hayatın (en azından büyük kısmı mutlu) ışıltılarını taşıyan yıldızlar kadar güzel o gözler hala duruyordu oyuklarında. Ölüm'ü görünce onu eski bir dost gibi karşıladı. Son karşılaşmalarında canını almadığı için teşekkür ettikten sonra kendini Ölüm'ün kollarına bıraktı. Bu sefer Ölüm'ün seçme şansı yoktu. Kollarındaki kızı vücudu cansız bir şekilde yere düşene dek bırakmadı. Seneler boyunca kendini hazırladığı bu an hiç tahmin etmediği kadar zordu.
Ölüm kahkahayı duyana dek kızın cansız bedenine bakmayı sürdürdü. Arkasını döndüğünde karşısında en büyük düşmanı duruyordu: Aşk.
"Sonunda seni yenmeyi başardım ha?" dedi yüzünde mutlu bir gülümsemeyle. "İnsanlığın başlangıcından beri ne hep alt etmeyi başardın beni. Ama sonunda sende kendinin kurbanı oldun işte! Böylece ben kazandım ve intikamımı almış oldum.
Ölüm şaşkınlık içinde uzun bir süre düşmanına baktı. "Haklısın," dedi sonunda gülümseyerek, "Kaybettim..." Ardından sessizce uzaklaştı sadece kendinin bildiği gizli galibiyetinin tadını çıkararak. Aşk yüzüne baksa galibiyetinin izini görürdü aslında. O, Ölüm'ü güya mağlubiyete götüren kızın gülümsemesini, şimdi onun ruhunun derinliklerinde bir yerlerde de gülümseyen kızın hani.



5 Temmuz 2014 Cumartesi

Neetlerden şaşmayınız.

Bu aralar anlayacağınız gibi vaktimi çokça izleyerek geçiriyorum. Ancak anlaşılan çok ve iyi izliyorum ki her izlediğim hakkında bir şeyler yazmadan duramıyorum. Bugün bahsedeceğim anime de beni hiç beklemediğim bir şekilde hayran bırakmayı başarmış "No Game No Life". Adını mutlaka duymuşsunuzdur ancak yeterince duymamışsınızdır çünkü hak ettiği kadar popüler değil. Ben bunun nedeninin artık kız erkek herkes için itici olmaya başlayan fanservice öğesi olduğunu düşünüyorum. Çünkü anime hakkında her yerde "Başlamak istiyorum ama ecchi ve fanservice düzeyi yüzünden çekiniyorum" gibi yorumlar görüyordum ve benim başlamama sebebim de animenin bayan ana karakterinin loli olmasının verdiği ecchi ve fanservice sinyalleri idi. İzleyenlerin "Ecchi ve fanservice var ama diyaloglar ve olayların yanında görmüyorsunuz bile" gibi dediklerine hiç kulak asmadım ve dün, bir arkadaşım şiddetle önerene dek seriye hiç dokunmadım. Ama sonra arkadaşın gazıyla başladım ve tabii ki YİNE tükürdüğümü yalamış bulundum. Aslında ilk bölüm pek ilginç gelmemişti. 2. bölümde, Sora'nın taş-kağıt-makas gibi basit bir oyunu stratejik bir karşılaştırmaya dönüştürmesi ile ilgimi çekmeyi başardı. Ama 3. bölümdeki savaş stratejisine dayanan satranç oyunu ile beni resmen CEZBETTİ. Evet, evet, fanservice ve ecchi oldukça fazla ama izleyenler gerçekten haklı, o zekice diyalogların ve Death Note tarzı (Bakın, Death Note tarzı diyorum.) akıl oyunlarının yanında ecchi ve fanservice'in hiçbir önemi kalmıyor ve animenin nasıl bittiğini anlamıyorsunuz bile.
18 yaşındaki Sora ile 11 yaşındaki Shiro kardeşler, nick yerini her zaman boş bıraktıkları için "Boşluk Takımı" olarak bilinen, yenilmez oyun dahileridir. Gerçek dünyada ise okula gitmeyen ve evden çıkmayan, bazen uykularını bile feda edip zamanlarının tamamını oyun oynayarak geçiren iki hikikomori ve neet... Bir gün hiç arkadaşları olmadığı için şaşırtıcı ve gizemli bir mail gelir. Mailde "Doğru dünyada olduğunuzu düşünüyor musunuz?" yazmaktadır. Ardından bir satranç oyunu açılır ve oyunu kazanmalarıyla birlikte Sora ve Shiro oyun tanrısı Tet tarafından, 10 kuralla yönetilen ve her şeyin oyunlara bağlı olduğu bambaşka bir dünyaya gönderilirler. Bu dünyada 16 ırk vardır ve Imanity (İnsanlık) bu ırklar arasından en güçsüz olanıdır. Ancak çok geçmeden Elkia tahtına oturan yenilmez Boşluk Takımı, Imanity'inin geleceğini kurtarmaya kararlıdırlar.
Şimdi Boşluk Takımı'nın yenilmez olmasının temel olarak 3 nedeni var:
1 - Shiro'nun insan üstü bir IQ'ya sahip olması
2 - Sora'nın insan üstü bir EQ'ya sahip olması
3 - İkisinin de (ama özellikle Sora'nın) iflah olmaz birer deli olmaları.
Boşluk'un asla kaybetmeyeceği ilkesiyle hareket eden kardeşler, her zaman çok büyük şeyler riske ediyorlar - örneğin kendileri ya da tüm Imanity ırkı ve sahip olduğu her şey gibi. Ama her zaman hayal güçlerinin sınırlarını zorlayarak en küçük olasılıkları bile hesaplıyor ve rakiplerini deneme ve oyunlarla dize getirmeyi başarıyorlar. (Tek zayıf yanları güneş ışığı ve kalabalık gibi.) İşte bu animenin Death Note'u andıran yanı. Kısacası Death Note'un akıl oyunlarını neet ve hikikomori kavramları ile bu kavramlara dair öğeler sosuna batırıp her türlü oyunla karıştırın olsun size No Game No Life! (Sanırım cennette göreceğim ilk rüya Sora ile Shiro'nun Light ve L ile karşılaşması olurdu. Sadece hayalinin epikliği bile ruhsal bedenimi uzayda bir yolculuğa çıkaracak düzeyde. Neden böyle bir şey yapmıyorlar diyeceğim ama yapmamaları sanırım benim gibi aşırı duygusal fanlar için daha iyi.)
Karakterleri beklediğimden daha çok sevdim. Ecchi ya da fanservice içeren animelerin durmadan bağırıp çağıran tsunderesi olacağını tahmin ettiğim Stephanie Dola'yı bile. Tamam, durmadan bağırıp çağırıyor olabilir ama esasında bayağ zavallı olduğundan sevmemezlik edemiyorsunuz zaten. Sora, Shiro ve Jibril, zavallı kızın ne kadar işe yaradığını pek çok kez bizzat kendileri kabul etmiş olsalar da, her fırsatta gerizekalı muamelesi yaparak onu aşağılamaktan hiç çekinmiyorlar ve itiraf etmeliyim ki bunu izlemek de çok eğlenceli oluyor. Neyse, Stephanie Dola, nam-ı diğer Steph'i bile sevebiliyorum, serideki en büyük fanservice kurbanı olsa da bunu onun suçu değil sonuçta.
Steph gibi Sora ve Shiro'ya yenildikten sonra onların "kölesi" olan flugel (melek) Jibril zaten şahane bir karakter. Kendi ırkından aşağı ırkları fazlasıyla küçümsüyor (Daha doğrusu kendi ırkı dışındaki tüm ırkları küçümsüyor.)  ve saygı duyduğu tek Imanity bilgi ve zekalarıyla onu mest etmiş olan sahipleri Sora ile Shiro. Jibril'in zeka ve bilgiye sonsuz bir aşkı var, hatta ona bilgelik otakusu bile diyebiliriz. Zira herhangi bir bilgi kaynağı ya da sahiplerinden birinin akıllıca bir hareketi karşısındaki etkilenmiş yüzü, Yuno'nun Yukki'ye bakışlarından daha beter. Yine de hem bilgi aşkı, hem çalışılmış aksanı, hem de o ukala ve canlı tavırlarıyla pek sempatik. ^_^ (Ve aksanı gerçekten bir harikaydı - normalde ses sanatçılarına falan pek ilgim yoktur ama Jibril'in ses sanatçısına baktım işte. Meğer kendisini pek çok animeden tanıyormuşum. Daha önce dikkatimi çekmemişti oysa.)

Sora ve Shiro zaten hayran kalınası. İlk Shiro'yu aradan çıkarayım da sonra uzun uzun Sora'dan bahsedeyim... Normalde moe öğesi imoutolardan tiksinirim. Fakat Shiro gerçekten pek şeker.  Hem serideki en az fanservice kurbanı diyebiliriz. O yaşta gösterdiği zekayla en azından fanservice kölesi olmayacak saygıyı fazlasıyla hak ediyor zaten. Ayrıca neyse ki siscon meselesi de yok. Aslında anladığım kadarıyla Sora ve Shiro öz kardeş değiller, fakat birbirlerine sıradan öz kardeşlerden çok daha bağlılar. Arada gelen siscon / brocon fanservice'i bile aralarındaki ilişkinin derinliğini bozamıyor. Ağabeyiyle birbirlerinden uzaklaşamamaları falan pek şeker. *spoiler* Sora'nın yok olduğu bölümde Shiro için üzülmüştüm. ;m; Bölümün sonunda abisine kavuşması ise çoook şekerdi! >333< Hele o yüzü... *spoiler*
 
Derin düşünceler dalmışken de çok tatlı. x333
 
Neyse ki Boşluk Takımı'nın bir parçası olarak sahip olması gereken karizmadan da nasibini almış. u_u
 
Ağabeyine kavuşmanın mutluluğu..... ;333; 
Şimdi gelelim Sora'ya...
Sora gerçekten L ve Light'la karşılaşabilecek zekaya ama ondan da önce etkileyici düşünce sitiline sahip. Sadece kurduğum bu son cümleden beni ne kadar etkilediğini anlayabilirsiniz. Animelerdeki zeka savaşlarında karakterlerin düşünce biçimlerini seviyorum. Farklı ama üstünde düşününce aslında çok basit bir mantık ve bir parça hayal gücüyle hareket eden genelde yenilmez oluyor. Sora da bu yenilmezlere örnek ve üstelik bayağ kaçık, bu yüzden onu  normalde yere göğe sığdıramayacağım L ve Light'a rakip olarak görebiliyorum zeka açısından. (Ama bana kalırsa yine de kaybeder, orası ayrı.)  Aslında çekilirlerse ileriki bölümlerde Sora'yı bayağ sevebilirim. Zeki, hem de o hayran kaldığım zeka tipine sahip. Eğlenceli, karizmatik, neet... Ama henüz ona uğruna Shizuo'yu, Alucard'ı, Ginko'yu bir kenara atacak kadar ısınmış değilim. Sadece umut vadediyor diyorum. Hem de fazlasıyla... Bu arada biraz da Izaya'ya benziyor. Karakter olarak değil ama tarz olarak. Fakat o Izaya'nın aksine fazlasıyla iyi kalpli biri. 
 
Bu arada serinin pembe ve mor gibi renkler ağırlıklı paleti bir yerlerden tanıdık geliyor ama nereden? 
Yazıyı bitirmek üzereyken ecchi ve fanservice konusuna şöyle bir dönüş yapayım. Şimdi anladığınız gibi baş karakterlerimiz neet olduğundan ecchi, fanservice, gönderme gibi şeyler zaten kaçınılmaz. Bu yüzden bayağ durup rahatsız etmiyor, en azından beni. Ayrıca serinin yapımcıları Jojo'ya bayılıyor olmalı. İlk bölümlerde bolca Jojo göndermesi tespit ettim de. Tabii başka animeler de bu göndermelerden nasiplerini almış. 


3 Temmuz 2014 Perşembe

Tatlı bir ejderha biniciyken nasıl süper karizmatik bir ejderha ustası olursun?

Eee? "Ejderhanı nasıl eğitirsin? 2" için bulduğum yeni başlık hakkında ne düşünüyorsunuz? Harika değil mi?
Neyse... Başlıktan da anlayacağınız gibi 2. film hakkında zırvalayacağım. Ve de önyargı şeytanı hakkında...
Ejderhanı Nasıl Eğitirsin'in ilk filmine bayılmıştım. En sevdiğim animasyonlardan biridir. Ama 2. filmdeki Hıçkıdık'ı görünce bayağ hayal kırıklığına uğramıştım. Çünkü ilk filmdeki o işe yaramaz, beceriksiz, sakar Hıçkıdık'ı aşırı tatlı buluyordum ve 2. filmdeki yakışıklı ve karizmatik adamı benim tatlı Hıçkıdık'ım olarak düşünmek istemedim. Bu yüzden filme karşı bayağ önyargılıydım anlayacağınız fakat aşırı önyargılı her şeyde olduğu gibi burada da yine tükürdüğümü yaladım. İLK FİLMDEKİ HIÇKIDIK, İKİNCİ FİLMDEKİ HIÇKIDIK'IN YANINDA DONDURMANIN YANINDAKİ KÜP ŞEKER GİBİ KALIRMIŞ MEĞER. 
İşte o değişim:
İlk filmdeki Hiccup:

İkinci filmdeki Hiccup:

Filmi izlemeden önce işte o ikinci hali bana çok şey gelmişti. Ama şimdiki tepkim elbette...
image
(Bu arada bu, filmin belki de en süper sahnesiydi.)
Yani ilk filmdeki Hıçkıdık'ı sevmiştim ama ikinci filmdeki Hıçkıdık bambaşkaymış be. Hıçkıdığın muhteşem şirinliği aynen duruyor, sadece yıllar geçtikçe bu tatlılığa bir de hayran kalınası bir karizma eklenmiş ve Hıçkıdık tadından yenmez bir dondurma olmuş, hatta irmik helvası olmuş. (Bkz: Gece gece acıkmak, en sevdiğim tatlı, hatırlayınca ağız sulanması.)
Yani
 
Şuna

 
Bakar mısınız ya!?!!?

Hıçkıdık'ı seviyorum ediyorum falan ama deli gibi de kıskanıyorum hani. Bir kere ejderhası var. Hele de şu tatlılık gibi bir tane:






Hele son gifte... O KADAR TATLI Kİ KALBİMİ KIZGIN GÜNEŞİN ALTINDA YOLCULUK EDEN BİR KARAMELA GİBİ ERİTEBİLİR. >333< ... O_O Öhöm, herneyse. V/////V Hiccup ve Dişsiz spamine son verip (Ki bu asla gerçek bir son değil, mwahahahahah!!! >:D) filmin konusuna geçiyorum. (Elimden geldiğince spoiler vermeden anlatmaya çalışacağım ama başarabileceğimden emin değilim.) Berk'liler ejderhalarla olan yaşantılarına alışmış, huzur içinde mutlu mesut yaşamaktadırlar. Ancak bu huzurları fazla uzun sürmeyecektir. Zira Drago Kanlıyumruk adlı, orangutan bozması acımasız ve korkunç herif, bir ejderha ordusu kurmaktadır ve Hıçkıdık bu herifi başlarına musallat etmiştir. (Ama resmen kaşındılar. Neyse, spoiler yok. Şu spoiler işi de bıktırıyor bazen ama bir yandan da faydalı.) Daha fazlasını söylemeyeceğim çünkü aksi takdirde kesinlikle ciddi bir spoiler vereceğim. İzleyin görün işte, "Ejderhanı nasıl eğitirsin?" izlemek için iyi konuya ihtiyaç mı olurmuş? Ancak şahsen diyebilirim ki bu filmi ilk filmden çok daha fazla sevdim (Art arda ikinci kez izledim hatta.) ve tek nedeni karakter gelişimi değil. Filmin olay örgüsü daha heyecanlı ve daha fazla aksiyon var. Ve ÇOK daha fazla feels... Dolayısıyla bu filmi çok daha fazla sevdim işte!
İlk filmin ilgi çeken güzel yanları bu filme de taşınmış elbette. Mesela grafikler yine görsel şölen niteliğinde. Ayrıca en çok sevdiğim özelliklerinden biri de hala duruyor: Karakterlerin hareketleri, yüz ifadeleri ve dış görünüş tasarımları bu filmde de çok karakteristik ve renkli. Müzikler de iyi. Şahsen orjinal seslendirmesini bilemeyeceğim çünkü animasyonları Türkçe dublajlı izleme kuralımdan yine şaşmadım ve yine buna hiç de pişman değilim.  (Normal filmler söz konusu olunca belki haklı olabilirsiniz altyazıcılar ama animasyonlar konusunda Türk seslendirmenlerin çıkardığı işlerin harikalığı konusunda kimseye laf ettirmem.) Filmin tek eksik noktası mizah diyebilirim. Bu filmde pek fazla gülmedim. (Fangasm geçirdiğim yerler hariç tabii.) Ama gerek yok çünkü bu EJDERHANI NASIL EĞİTİRSİN.
Neyse işte... İlk filmi sevdiyseniz bunu HAYLİ HAYLİ seversiniz. Bu yüzden, izleyin muhakkak.
Yalnız... Evet, tahmin ettiğiniz gibi. Toothcup spamine bir U dönüşü yapmadan bitiremem bu yazıyı. 
Yani... Şunlara bakar mısınız? Öyle tatlılar ki! Bu filmde bir de tabii aradan geçen yıllarda birbirlerine olan bağlılıklarının iyice arttığını görüyoruz ve bu bağlılık da kalbimizi denizden fırlamış balık gibi hoplatıyor. Hiccstrid'den çok Toothcup shiplediğim için içim eridi birçok yerde... (Tabii romantik olarak falan değil! O_O Ki romantik olarak shipleyeni de gördüm... Ben daha ne diyem, nerelere gidem?) Bir tane Dişsiz'im olsun, bin tane düşmanım olsun. Filmi izledikten sonra bir hayvanınız varsa onu sevgi manyağı yapabilirsiniz. Kİ BENİM YOK. HAHAHAHAHAH. *kahkahaları hıçkırıklara döner ve ardında bir göl bırakarak koşarak uzaklaşır*