6 Temmuz 2014 Pazar

Bir gün Ölüm bir kıza aşık oldu.

Bir gün Ölüm bir kıza aşık oldu.
Kızla aynı mahallede oturuyorlardı. Onu işe giderken ya da işten dönerken sık sık görüyordu. Kız bazen pencerede çiçekleri suluyor, bazense bahçede köpeğiyle oynuyor olurdu. Sadece kumral saçlarının beyaz omuzlarına ve belirgin köprücük kemiklerine dökülüşü ya da kırlardaki gelincikler gibi soluk renkli yanaklarına serpiştirilmiş çilleri değildi onu kıza çeken, varlığının özündeki şeydi, canıydı. Aldığı ve alacağı tüm canlardan daha güzel ve daha parlaktı kızın canı. Ölüm'ü ona çeken şey de buydu işte. Ne var ki bu çekime karşı koymak zorundaydı - zira "Ölüm" olduğu için yanına yaklaşan her şeyin canını bir mıknatıs gibi kara deliği andıran varlığına çekiyordu ister istemez. Kızın canını da istiyordu istemesine elbet ama yapamazdı işte çünkü canını alırsa kız yok olurdu Önünüzde dünyanın en lezzetli yiyeceğinin durduğunu düşünün. Yerseniz bitecek ve bir daha asla o lezzeti tadamayacaksınız. Bu da aynen öyleydi işte.
Hal böyle olunca kızı uzaktan izlemekle yetiniyordu. Bu onu muhakkak ki acıtıyordu ama çektiği acının kızın yokluğu ya da üzüntüsünün çektireceği acının yanından bile geçmediğini bildiğinden buna katlanmak o kadar da zor değildi. Hem onunla iletişim kurmanın çeşitli yollarını bulmuştu.
Örneğin kırtasiyeden aldığı (Kırtasiyenin cenazesi öğleden sonra kalkmıştı.) el işi kağıtlarıyla yaptığı bir çiçek buketi (El işi kağıdından çiçek yapıyordu çünkü gerçek çiçekler eline aldığı gibi soluyor ve bakılmaz çirkinliğe geliyordu.) kimse evde yokken gizlice penceresine bırakmıştı. O sırada bahçedeki elma ağacına tünemiş ve hepsi ölü olarak yere düşen kuşların yanında çiçek buketi kızın pek ilgisini çekememişti ama olsun. Yine de çiçek buketini görünce penceresinin önüne dizili ölü kuşların verdiği  dehşeti bir anlığına da olsa unutmuş, şaşkınlıkla etrafına bakınmış, yüzünde o tatlı gülümsemelerinden biri belirmişti. Ölüm onu mutlu etmeyi başarmıştı ki bu da ona yeterdi zaten.
Böylece ona sevgisini ifade eden hediyeler göndermeye başladı. Kendi yaptığı hediyeler acemice şeylerdi çünkü bugüne dek ellerini can almak dışında pek kullanmamıştı doğrusu. Yine de güzel olmaları için elinden geldiğince uğraşıyordu kartondan yaptığı kuşların, çiçeklerin, kalplerin. Bazen birkaç satıcı ve müşteriyi öldürmeyi göze alarak ona güzel bir elbise ya da hoş bir kolye aldığı da oluyordu. Son zamanlarda ise aşk mektupları yazmaya başlamıştı. (Gerçi bunları ona vermeye utanıyordu.) Tüm bu hediyeleri etrafta hiç canlının olmadığı zamanlarda onun bulabileceği yerlere bırakıyordu. Örneğin kapısının önüne ya da arabasının camına. Bir keresinde çantasının içine koymayı denemişti ama nedense bu kızı korkmuştu. Ondan sonra bir süre Ölüm'ün hediye ve notlarına soğuk ve şüpheci yaklaşmıştı. Ölüm bunun nedenini anlamamış ama onu korkuttuğunu anlayınca bir süre durmuş, sonra da bir daha çantasının içine hediye ya da not bırakmamıştı. Yine de genellikle bu konuda başarılıydı, verdiği şeyler kızı mutlu ediyordu. Hem bu yolla iletişim kuruyor sayılırlardı. Ama bir gün Ölüm'ün korkunç bir hatasıyla her şey değişti.
Ölüm yaptığı yeni hediyeyi (Bu sefer değişik bir şey götürmüştü ona: Üstüne "seni seviyorum" yazısı kazınmış tahtadan bir kalp. Evet, bu tamamen kendi yapımıydı! Yapması çok zor olmuş, çok çalışması gerekmişti ve mükemmel de sayılmazdı... Yine de değişik ve hoş bir hediye olduğunu düşünüyordu, bu yüzden değmişti.) bırakmak üzere kızın evine gelmişti. Kız sabah arabasına atlayıp her zamanki gibi o belirsiz yere gittiği için evde hiçkimse yoktu. En azından yere eğilmiş paspasa hediyesini bırakacakken o havlamayı duyana dek öyle düşünüyordu.
Arkasını döndüğünde kızının değerli köpeği ölü halde yerde yatıyordu.
Ölüm önce ne yapacağını bilemedi. Köpeği başka bir yere götürmeyi düşündü ama o zaman kız köpeği aramaya çalışabilir ve/veya kaçtığını düşünüp üzülebilirdi. Ölüm'ün kafası karışmıştı. Paniklemişti. Eğer alabilse alacağı ilk can kendi canı olurdu. Zavallı ölü köpeğe öylece bakarak bir süre dikildikten sonra koşarak oradan uzaklaştı.
Bir süre kızdan uzak durdu. Bu hiç kolay değildi çünkü her an onu görmek için yanıp tutuşuyordu ama onu kendisi yüzünden acı çekerken görmenin çok daha kötü yakacağını bildiği için katlanıyordu. Yine de kızının ne yaptığını düşünmemek elinde değildi. Tatlı köpeğinin ölümünü atlatabilmiş miydi? Yoksa acılar içinde içine mi kapanmıştı? Ya tahtadan kalbe ne olmuştu? Ölüm'ün tek umudu o kalpteydi. Kalbin kızın acısını biraz da olsa hafifleteceğini umuyordu. Ona başka hediyeler de yapmak istiyordu. Ne yapacağını düşünmek, yapmak için uğraşmak, onca emeğinin ödülünü aşkının yüzündeki bir tek tebessümle almak.
Ölüm'ün doğası  ile insan doğası arasında hiçbir benzerlik yoktu. Daha doğrusu Ölüm'ün doğası ile yaratılan hiçbir şey arasında benzerlik yoktu, ölüm, tekti. Ama yüzlerce, binlerce, milyonlarca kez kopyalanmasına rağmen her örneği bambaşka olan insan doğasının eşsizliğinin yanından bile geçemezdi onun doğası. Örneğin biricik aşkı. Görünüşte diğer insanlardan hiçbir farkı yoktu. Onun da gözleri, burnu, ağzı, kulakları ve çenesi vardı. Vücudunun geri kalanı da genel olarak diğer insanlarınkinden farklı değildi. Hayatı desen o da tıpkı diğerlerininki gibiydi. Kalkar, çalışır, yatar ve her gün bunları tekrarlardı işte. Yine de o benzersiz bir doğa harikasıydı çünkü ondan başka kimsenin gülerken çenesinin orasında çiçeğe benzer bir gamze oluşmuyordu. Çünkü kimsenin rengi yüzünden "kahve" adını taktığı bir yastığı yoktu. Yaratılmış tüm insanlar arasından Ölüm'e aşk hediyesini sunan oydu çünkü.
Aşk ise insanlığın en büyük mucizesiydi. Yaramaz melekler Patron'un (Her şeyin yaratıcısı ve hükümdarı yani.) insanlığı sırf aşk için, Ölüm'ü ise kıskandığı insanlardan intikam almak için yarattığını söylerdi. Ölüm'ün iradesi yoktu, asla bir irade sahibi de olamazdı. Patron onu durdurana dek varlığı her yere ölüm yayacaktı, başka şansı yoktu. Oysa aşk bambaşkaydı. Patron'dan başka hiçbir şey dinlemezdi, durdurulamaz bir fırtına gibiydi o. Ölüm bile duramazdı karşısında ve duramamıştı da işte - Zaten bu yüzden o koskoca Ölüm oturmuş bir kız için ağlıyordu ya.
Aradan yaklaşık bir yıl geçtikten sonra Ölüm kıza geri döndü.
Normal yaşantısına geri dönmüş gibi görünüyordu. Her zamanki gibi kalkma-gitme-dönme ve yatma döngüsünü tekrarlıyordu. Ama sanki bir şeyler değişmişti. Tüm bunları yapışında eskisine göre bir eksiklik vardı. Ölüm artık ona hediyeler bırakamayacağını anlamıştı. Eskiden yaptıklarına ne olmuştu bilmiyordu, tekrar bir "kaza" olur diye kızın evine girmeye cesaret edemiyordu. Artık onu iyice uzaktan uzağa izlemek zorundaydı.... Diye düşünüyordu ki internet mucizesini keşfetti.
İnsanoğlu internet sayesinde neredeyse her şeyi yapabiliyordu ama en büyük işlevi şüphesiz iletişim konusundaydı. Biriyle internetten iletişim kurmak için yanında olmanıza ve hatta onunla konuşmanıza gerek yoktu. Tıpkı mektup yazar gibi ama kalemle yazmak yerine bilgisayar klavyesindeki tuşları kullanarak yazıyordunuz ve mektuptan çok daha hızla, sadece saniyeler içinde sahibine ulaşıyordu. Ölüm o güne dek insanlığın en büyük mucizesinin televizyon ya da telefon olduğunu düşünürdü. Ama internetin yanında onlar ferrarinin yanındaki at arabası gibi kalıyordu. Patron bile insanların teknolojide bu kadar ilerlemelerini o kadar çok kıskanıyordu ki zaman makinesini bulmalarına bir türlü izin vermiyordu.
Neyse, bu başka mesele. Böylece Ölüm internet mucizesine denize dalan bir karabatak gibi daldı. Bir süre sonra da Mortem Soyadsız ismiyle (Bu ismi kullanıyordu çünkü siteye kaydolmak için ad ve soyad gerekiyordu ve gerçek adını yazsaydı kız doğal olarak köpeğini aldığı için ondan nefret ederdi ama nasılsa kimse latince bilmiyordu. Bir soyad düşünmüş ama uyduracak bulamayınca soyadsız yazmaya karar vermişti. Site başka kafa karıştırıcı bilgiler de istemişti:Örneğin doğum tarihi ya da cinsiyet gibi. Ölüm bulunmuş tarihten yaşlı olduğu için doğum tarihini hesaplamaya çalışırken hesap makinesi bozulmuş ve sonunda rastgele rakamlar sallamak zorunda kalmıştı. Cinsiyeti yanıtlamak ise daha kolaydı çünkü bir kıza aşıktı ve kızlar ile genelde erkekler aşk yaşardı - düşünmeden erkek seçeneğine tıkladı.) Sitede kızın profilini buldu ve derken böylece konuşmaya başladılar.
İlk başta sorduğu bazı sorular ("Nerede yaşıyorsun?", "Mesleğin ne?", "Nerelisin?") Ölüm'ü zorluyordu ama neyse ki insanlardan öğrendiği uydurma kabiliyeti iyiydi. Her zaman mantıklı bir şeyler uydurmayı ve konuşmayı tekrar kıza çevirmeyi başarabiliyordu. Kısa süre sonra kız konuşmanın ilgi odağı olmaya alıştı. Artık Ölüm'e "Nasılsın?" dışında pek fazla soru sormuyor, bazen onun sorduklarını cevaplıyor, bazen kendiliğinden anlatmaya başlıyordu. Onun gerginleştiğinde sivri dirseklerini ovuşturmasını ya da gülümserken başı savruk bir saç tutamını kulağının arkasına sıkıştırmasını göremiyordu belki ama onu izlerken hiç anlamadığı şeyler öğreniyordu. Mesela gelecek kaygılarını ya da yalnız yaşamaktan duyduğu sıkıntıyı onu izlerken hiç fark etmemişti. İnsanlar böyleydi işte. Dışarıya pek fazla şey yansıtmazlardı. Tüm mesele içlerindeydi. Patronunun tüm yaratıları arasında en özeli olmalarının sebebi de bu olsa gerekti. Ölüm böyle değildi. Onun hakkındaki her şeyi onu sadece biraz izleyerek öğrenebilirdiniz. Varlığı insanlar varlığının karmaşıklığı ve detaylılığından yoksundu. Belki de aşkın onu bile esir alması bu yüzdendi. Kendi varlığının boşluğu karşısında insan varlığına duyduğu hayranlığı bir insanoğluna aşk olarak aktarmıştı. Belki de aşk onu kandırmıştı.
Ama bir önemi yoktu bunun. Kız onun için yaşamış tüm insanlar arasında özeldi ve bu çok güzel bir  histi - ne olursa olsun. Yapısı nedeniyle kızını gerçekten tanıması mümkün değildi. Kız bunları kendi gözlerinde bir durgun göl kadar berrak bakışlarla onun gözlerinin içine bakarak anlatır mıydı bilemezdi. Ayrıca anlatırken gözlerinde parlayan ışıkları ya da parmaklarının soğuk kışı geçirdikleri deliklerinden taze bir bahar sabahına yeni çıkmış solucanlar gibi heyecanlı hareketlerini de göremezdi. Ve de kucağına uzanırken anlatamazdı bunları. Yine de ona bu kadar yakınlaşabilmesi bile -sadece doğru zamanlama sayesinde gerçekleşen- bir mucizeydi. (Ölüm, bunların mesela 1876 yılında geçtiğini hayal bile edemiyordu. Eğer öyle olsaydı bırakın yazışmayı, ona hediyeler bırakması ya da onu uzaktan uzağa izlemesi bile çok zor olurdu çünkü muhtemelen kızın yanında sürekli birileri olacaktı. Ölüm, kızın çevresini mezarlığa çevirirdi.) Hem sonsuza dek de sürmeyecekti. Güzel şeylerin ömrü hep çok kısa olur - özellikle de insan dünyasında. Nitekim yine aynen öyle oldu.
Ölüm önce ne yapacağını bilemeden öylece durdu. Sonra bilgisayarını kapatıp dışarı çıktı. Ama işe dönmemişti.  Kendini neredeyse hiçbir insanoğlunun uğramadığı ıssız bir parka attı. Oturduğu banktaki böcekler, ayaklarının dibindeki zavallı ot demetleri ve bankın yanındaki ağaca konmuş şanssız kuşlar anında düşüverdi. Ölüm iç çekti. Yavaş yavaş varlığının amacından nefret etmeye başlıyordu.
Birden yanına birinin oturduğunu hissetti. Şaşkınlıkla yanına döndüğünde bir an kendi kızını gördüğünü sanıp irkildi ama tabii ki o değildi. Bu, bu sefer başında kocaman bir şapkayla mavi elbiseli bir kız biçimine girmiş Yaşam'dı.
"Merhaba," dedi Yaşam, her zamanki gibi gülümseyerek.
"Sana da merhaba," dedi Ölüm ama içinden hiçte gülümsemek gelmiyordu doğrusu.
Yaşam'ın kaşları ok gibi kalktı. "Bir sorun mu var?" diye sordu şaşkınlıkla. "Neden somurtuyorsun?"
Ölüm önce yanıt vermedi.  Neden sonra, "Artık kendimden nefret etmeye başladım," dedi sesinde derin bir hüzünle.
Yaşam'ın şaşkınlığı arttı. "Neden böyle diyorsun?"
"Çünkü kimse beni sevmiyor," diye yanıtladı Ölüm, "Haklılar da, en değerli şeylerini ellerinden alıyorum sonuçta," dedi bir kendi ayaklarının dibindeki sararıp solmuş ve ezilip büzülmüş kara otlara, bir de Yaşam'ın ayaklarının dibindeki dinç bir canlılık yayan yemyeşil otlara bakarak. "Hayatlarını."
Yaşam şefkatle Ölüm'ün ellerini kendi elleri arasına aldı. "Sen ve ben iç içeyiz ama insanlar bunu anlamıyor. Ben olmadan sen olamazsın, sen olmadan da ben olamam. Ayrıca inan ki bana isyan edenlerin sayısı da en az sana isyan edenlerin sayısı kadar çok." Sözleri şefkat ve bilgelik yayıyordu.
Ölüm derin bir iç çekti. "En azından senin yaptıkların seni yaralamıyor." İşte bu Yaşam'ı gerçekten şaşırtmıştı.
"O da ne demek öyle?" diye sordu Yaşam. "Bu benim amacım. Neden beni yaralasın?"
"Kendini benim yerime koy." Bankın az ilerisinde hoplayıp zıplayan bir tavşan Ölüm'ün kucağına atladı. "Bir insana aşık oluyorsun ama değer verdiği şeyleri ister istemez elinden alıyorsun." Ölüm hayvanın yumuşacık beyaz tüylerini okşarken, hayvan son nefesini içine çekmek için dehşet içinde çırpınmaya başladı.
Yaşam tavşanı yakalayıp kendi kucağına çekti. "İnanamıyorum." Ellerini postunda şöyle bir gezdirmesiyle hayvana tekrar canlılık geldi, kulakları titreşmeye, kuyruğu kıpırdamaya başladı. "Yoksa bir insana mı tutuldun?" Tamamen kendine gelen canlı kucağından atlayıp hoplaya zıplaya çalılıkların arasında kayboldu.
Ölüm yememesi gereken pastayı yemiş bir çocuk gibi mahzun mahzun başını salladı. "Sen de tutulmuştun birine, hatırlıyor musun? Adam ölünce canını aldım diye bana küsmüş ve senelerce benimle konuşmamıştın. Şimdi kendini benim yerime koy, kendi sevdiğinin canını kendin aldığını hayal et."
 Bir süre ikisi de konuşmadan ilk kez ya da son kez şakırdayan kuşların seslerini dinlediler. Neden sonra, "Anlıyorum," dedi Yaşam. Ölüm'ün hüznü ona da bulaşmıştı. Ki Yaşam hemen hemen asla hüzünlü ya da mutsuz olmazdı.O bolca drama seven adi bir kaltaktı ama anlaşılan Ölüm'ün durumu ona bile fazla gelmişti.
Yaşam gitti ve Ölüm o parkta kaldı.
Hatta dünyanın düzenini bir hayli bozacak kadar uzun kaldı. Ölüm'ün eceli gelmiş insanların canını almak konusunda iradesi yoktu. Bunu otomatikman yapıyordu. Tıpkı rüzgarın esmek ya da dalganın dalgalanmak konusunda tercih şansı olmaması gibi. Ancak insanların eceli değiştirilebilir kendileri tarafından. Yaptıkları aptalca şeyler yüzünden kendi ecellerini değiştirdiklerinde ölüm onları kollarına çekmez hemen. Önce seçimlerini yapmaları için bekler. Çoğu kişi acıya dayanamayıp kendini Ölüm'ün kollarına, onun huzurlu yokluğuna, sessiz ve sakin varoluşuna bırakır. Ama az da olsa Yaşam'a tüm acıya rağmen devam etmeyi seçecek kadar bağlı olanlar vardır ki onlar Ölüm'ün gözlerine bile bakmadan kaçarlar acıya.
Ancak Ölüm kendini banka yapıştırdığından beri insanlar 10 katlı bir binadan atlamak ya da kamyonla ezilmek gibi normalde çoğu kişinin çektiği acı karşısında kendini onun kollarına bırakacakları durumlarda bile karşılarında onları kucaklayacak Ölüm'ü bulamadıklarından sağ kalıyordu. Ölenler sadece artık nefes alamayacak kadar güçten düşmüş yaşlılardı yalnızca. Ama onlar dışında ölen yoktu.
İnsanlar kısa zamanda durumu fark ettiler ve çeşitli teoriler üretmeye başladılar. Kimisi evrim diyordu kimisi kıyamet. Gazetelerde "Ölüm dünyayı terk etti" gibi başlıklar görülüyordu. Oysa Ölüm hala dünyadaydı ama çektiği aşk acısı yüzünden tıpkı bir ergenlik çağındaki insanlar gibi, canı hiçbir şey yapmak istemiyordu. Çok geçmeden işler yukarıda da kızışmaya başlayınca, Patron en sadık ve en önemli elemanını kontrol etmeleri için sevgili iş arkadaşlarını  gönderdi.
Dalgalanan alevler gibi beline dek uzanan saçları, uğruna dökülen kanlar kadar kırmızı bir kadın, tamamı haşaratlardan oluşan bir fare ve beyaz bir sis parka geldiklerinde etraftaki neredeyse her şey tükenmişti. Zavallı hayvanların cesetleri çürümüş bitkiler arasında yatıyordu. Koku ise muazzamdı. Oradaki tek canlı şey (Tabii ona da "canlı" denebilirse.) bir bankın üstünde oturan bir insan figürüydü. İnsan gibi görünebilirdi ama hepsi onun eski dostları Ölüm olduğunu biliyordu.
"Selam," dedi Savaş uzun kızıl saçlarını dikkat çekmek istercesine Ölüm'e doğru savurarak.
"Nabersin?" diye ekledi Kirlilik, içindeki çöpler giderek taşan bir çöp kutusunu karıştırıyordu.
Kıtlık ise hiçbir şey söylemedi, zaten o pek konuşkan biri değildi, konuşma kıtıydı da diyebilirsiniz.
Ölüm'ün içindense yanıt vermek gelmiyordu.
Aslında şu an görmek istediği son kişi iş arkadaşlarıydı. Savaşlarda yenilmez bir dörtlü olabilirlerdi ama normalde Ölüm'ün takılmak için can atacağı tipler sayılmazlardı. Savaş kibirli ve yaygaracıydı, Kirlilik pis ve iğrenç, Kıtlık ise sıkıcı. Üstelik Ölüm buraya sevgili arkadaşları için endişelendiklerinden dolayı gelmediklerini biliyordu. Onları patron göndermişti - işlerin yoluna girmesini sağlamak için.
Ve "Duyduğumuza göre bir insanoğluna aşık olmuşsun" diye çok geçmeden konuya girdi Savaş.
Ölüm yanıt vermedi.
"Eğer izin verirsen," dedi ağzından çöpler sarkan Kirlilik, "Seni kurtarabiliriz bu aşk denen bataktan."
İşte bu Ölüm'ün ilgisini çekmeyi başarmıştı. Başını kaldırıp merakla üçlüye baktı. "Nasıl?"
Savaş sırıttı. "Orasını bize bırak," dedi sinsi sinsi. "Sen sadece bize kızı göster, yeter."
Ölüm bu işten hoşlanmamıştı ama aşık olmak onun doğasına göre değildi. İnsanlar aşklarını en fazla 70-80 sene taşırlardı. Oysa varlığın sonuna insan hesabıyla kim bilir kaç trilyon yıl vardı. O zaman dek belki kızı unuturdu, belki aşkı kendiliğinden uçup gider ve yerini başka şeyler doldurur, belkiyse başka birine aşık olurdu. (Dünyada insansan bol şey yoktu zaten.) Ama bunların hiçbiri kesin değildi. Eğer kıza olan aşkı tükenmezse ne olacaktı? Kız hayattayken bile platonik aşkı ile ilgili bir sürü sorunu vardı zaten. Artık bu üstüne yapışıp kalmış pislikten kurtulmak istiyordu. Ve kurtulma umuduyla bu üç pisliğe tutundu çaresizce.
Böylece Savaş, Kirlilik ve Kıtlık'ı, kızın evine götürdü.
"Çok kolay olacak," dedi Savaş sinsi sinsi gülerek, sonra insan formundan çıkıp kızın hayatına sızdı.
Kızın erkek arkadaşının evine geldiği güne dek bekledi. Sonra kızın ona hala deliler gibi aşık olan eski sevgilisini barışmak bahanesiyle kaçırıp esir aldığı Kader'i zorlayarak evine yollattı. Küçük bir tartışmayla başlayan kavga Savaş'ın yardımıyla çok geçmeden kızıştı ve sonunda iki taraf da atmayan bir kalp ve kanlar içindeki bir vücutla yerde yatıyordu. Ambulans çağrıldı ama nafile. Ölüm hariç kimsenin yapacak bir şeyi kalmamıştı.
Ertesi gün Kıtlık ilk kez aceleci davrandı, kızı görmek için can atıyor olmalıydı. Onun ziyareti biraz daha uzun sürdü çünkü Kıtlık yavaştı, Savaş gibi bir anda her şeyi yakıp yıkan bir fırtına değil, usulca ve hiç fark ettirmeden yayılan radyasyon gibiydi. İlk önce kızın işini aldı, sonra evini ve ardından da eşyalarını. Kirlilik ile vardiya değiştirdiklerinde kızın elinde vücudu dışında hiçbir şey kalmamıştı. Durmadan sokaklarda sürünen bu zavallı vücut da Kirliliğin naçizane yardımlarıyla pislik içinde kaldı. Kızın eline ne zaman bir şey geçecek olsa Kıtlık tekrar durumu ele alıyordu. Bu yüzden Kirliliğin onu tam olarak istediği yere çekmesi kolay oldu. İşi bittiğinde bir zamanlar tatlı ve sıradan bir kız olan bu insanoğlu artık dolandırılmış bir dolandırıcı, her şeyi çalınmış bir hırsız, bekareti kızlık zarı delinmeden çok önce gitmiş bir fahişeydi ve farelerle paylaşmak zorunda olduğu çöplük ve lağımlardan başka gidecek hiçbir yeri yoktu.
Kız kendisini çağırdığında, Ölüm eski hayat düzenine tamamen geri dönmüştü, dolayısıyla dünya da. Tıpkı eskisi gibi, işi biten canları mıknatıs gibi çekerken, bir yandan da o boş boş oturduğu günlerin acısını çıkarırcasına acımasız bir doyumsuzlukla alabildiği tüm canları alıyor, hiç kimseye öyle öyle uzun uzun düşünme hakkı falan tanımıyordu. Sonra bir gün kızın çağrısını duydu. Şaşkınlıkla ona gittiğinde kız elinde jiletlerden bir buket ve makyaj olarak bileklerindeki kanlı kesiklerle onu bekliyordu.
Ölüm'ü görünce yüzünde o tatlı gülümsemelerinden biri oluştu. Tıpkı bir zamanlar köpeğine, çiçeklerine ve sevgilisine baktığı gibi mutlulukla, güzellikle gülüyordu. Gözlerini kapattı ve kollarını açtı. Ama Ölüm onu almadı.
"Ne duruyorsun?" dedi kız gözlerini açarak.
"Yapamam," dedi Ölüm uzaklığını koruyarak, "Henüz vaktin gelmedi."
Kız gözyaşları içinde ona doğru koşmaya başladı. "Neden?" O kendisine yaklaştıkça Ölüm uzaklaşıyordu ama kız yavaşlamadı bile. "Neden beni almıyorsun? Zaten her şeyimi aldın benden! Annemi, babamı, sevgilimi ve köpeğimi... Tüm sevdiklerimi aldın. Beni de al! Yaşamaya değer hiçbir nedenim kalmadı artık. Lütfen al beni!"
"Hayır," dedi Ölüm başını iki yana sallayarak, "Yapamam."
Bu sırada kız kollarına ulaşmıştı. Canı yavaş yavaş Ölüm'ün içine çekilirken gözlerini kapatmış gülümseyerek anın tadını çıkarıyordu. Ölüm ona tüm gücüyle sımsıkı sarıldı. Sonra tam kızın tam tüm canı bedeninden çıkmak üzereyken onu karşısında duran Yaşam'ın kollarına fırlattı.
"Yapamam."
Yaşam gülümsedi ve Ölüm'e geri dönmek için var gücüyle çırpınan kızı kapıp kayboldu.
Kızın uzun ve güzel bir hayatı oldu. Bir daha ne Savaş, ne Kıtlık, ne de Kirlilik neyse ki hiç kapısına uğramadı. (Ölüm onları bir güzel azarlamış ve bir daha kızına bulaşmamaları için iyice uyarmıştı.) Ölüm'ü de gerçek eceli gelene dek bir daha hiç görmedi. Yolları tekrar kesiştiğinde o pürüzsüz ve beyaz derisi çürük saman rengini almış ve kırışmıştı. Bir zamanlar uzun ve gür olan kumral saçları seyrekleşmiş ve cansızlaşmıştı. Vücudu da artık kendini zor taşıyordu. Ama gözleri aynıydı. Geçirdiği mutlu hayatın (en azından büyük kısmı mutlu) ışıltılarını taşıyan yıldızlar kadar güzel o gözler hala duruyordu oyuklarında. Ölüm'ü görünce onu eski bir dost gibi karşıladı. Son karşılaşmalarında canını almadığı için teşekkür ettikten sonra kendini Ölüm'ün kollarına bıraktı. Bu sefer Ölüm'ün seçme şansı yoktu. Kollarındaki kızı vücudu cansız bir şekilde yere düşene dek bırakmadı. Seneler boyunca kendini hazırladığı bu an hiç tahmin etmediği kadar zordu.
Ölüm kahkahayı duyana dek kızın cansız bedenine bakmayı sürdürdü. Arkasını döndüğünde karşısında en büyük düşmanı duruyordu: Aşk.
"Sonunda seni yenmeyi başardım ha?" dedi yüzünde mutlu bir gülümsemeyle. "İnsanlığın başlangıcından beri ne hep alt etmeyi başardın beni. Ama sonunda sende kendinin kurbanı oldun işte! Böylece ben kazandım ve intikamımı almış oldum.
Ölüm şaşkınlık içinde uzun bir süre düşmanına baktı. "Haklısın," dedi sonunda gülümseyerek, "Kaybettim..." Ardından sessizce uzaklaştı sadece kendinin bildiği gizli galibiyetinin tadını çıkararak. Aşk yüzüne baksa galibiyetinin izini görürdü aslında. O, Ölüm'ü güya mağlubiyete götüren kızın gülümsemesini, şimdi onun ruhunun derinliklerinde bir yerlerde de gülümseyen kızın hani.



2 yorum:

  1. Bu hikayede çok güzeldi.Bayıldımmmm :) Burada en çok Ölüm'e üzüldüğümü itiraf etmeyelim.Bir an kendimi Ölüm'ün yerine koydum.Etrafımdaki her şeyin ölmesi ve canlı şeylere dokunamamak kötü birşey.Okuyanların bu hikayeden çok değerli anlamları buldukları kanısındayım.Yeniden tekrar etmek isterim ki harikaydı hikaye :)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Çok teşekkür ederim yorumun için, beğenmene çok sevindim. ^^

      Sil