5 Temmuz 2014 Cumartesi

Neetlerden şaşmayınız.

Bu aralar anlayacağınız gibi vaktimi çokça izleyerek geçiriyorum. Ancak anlaşılan çok ve iyi izliyorum ki her izlediğim hakkında bir şeyler yazmadan duramıyorum. Bugün bahsedeceğim anime de beni hiç beklemediğim bir şekilde hayran bırakmayı başarmış "No Game No Life". Adını mutlaka duymuşsunuzdur ancak yeterince duymamışsınızdır çünkü hak ettiği kadar popüler değil. Ben bunun nedeninin artık kız erkek herkes için itici olmaya başlayan fanservice öğesi olduğunu düşünüyorum. Çünkü anime hakkında her yerde "Başlamak istiyorum ama ecchi ve fanservice düzeyi yüzünden çekiniyorum" gibi yorumlar görüyordum ve benim başlamama sebebim de animenin bayan ana karakterinin loli olmasının verdiği ecchi ve fanservice sinyalleri idi. İzleyenlerin "Ecchi ve fanservice var ama diyaloglar ve olayların yanında görmüyorsunuz bile" gibi dediklerine hiç kulak asmadım ve dün, bir arkadaşım şiddetle önerene dek seriye hiç dokunmadım. Ama sonra arkadaşın gazıyla başladım ve tabii ki YİNE tükürdüğümü yalamış bulundum. Aslında ilk bölüm pek ilginç gelmemişti. 2. bölümde, Sora'nın taş-kağıt-makas gibi basit bir oyunu stratejik bir karşılaştırmaya dönüştürmesi ile ilgimi çekmeyi başardı. Ama 3. bölümdeki savaş stratejisine dayanan satranç oyunu ile beni resmen CEZBETTİ. Evet, evet, fanservice ve ecchi oldukça fazla ama izleyenler gerçekten haklı, o zekice diyalogların ve Death Note tarzı (Bakın, Death Note tarzı diyorum.) akıl oyunlarının yanında ecchi ve fanservice'in hiçbir önemi kalmıyor ve animenin nasıl bittiğini anlamıyorsunuz bile.
18 yaşındaki Sora ile 11 yaşındaki Shiro kardeşler, nick yerini her zaman boş bıraktıkları için "Boşluk Takımı" olarak bilinen, yenilmez oyun dahileridir. Gerçek dünyada ise okula gitmeyen ve evden çıkmayan, bazen uykularını bile feda edip zamanlarının tamamını oyun oynayarak geçiren iki hikikomori ve neet... Bir gün hiç arkadaşları olmadığı için şaşırtıcı ve gizemli bir mail gelir. Mailde "Doğru dünyada olduğunuzu düşünüyor musunuz?" yazmaktadır. Ardından bir satranç oyunu açılır ve oyunu kazanmalarıyla birlikte Sora ve Shiro oyun tanrısı Tet tarafından, 10 kuralla yönetilen ve her şeyin oyunlara bağlı olduğu bambaşka bir dünyaya gönderilirler. Bu dünyada 16 ırk vardır ve Imanity (İnsanlık) bu ırklar arasından en güçsüz olanıdır. Ancak çok geçmeden Elkia tahtına oturan yenilmez Boşluk Takımı, Imanity'inin geleceğini kurtarmaya kararlıdırlar.
Şimdi Boşluk Takımı'nın yenilmez olmasının temel olarak 3 nedeni var:
1 - Shiro'nun insan üstü bir IQ'ya sahip olması
2 - Sora'nın insan üstü bir EQ'ya sahip olması
3 - İkisinin de (ama özellikle Sora'nın) iflah olmaz birer deli olmaları.
Boşluk'un asla kaybetmeyeceği ilkesiyle hareket eden kardeşler, her zaman çok büyük şeyler riske ediyorlar - örneğin kendileri ya da tüm Imanity ırkı ve sahip olduğu her şey gibi. Ama her zaman hayal güçlerinin sınırlarını zorlayarak en küçük olasılıkları bile hesaplıyor ve rakiplerini deneme ve oyunlarla dize getirmeyi başarıyorlar. (Tek zayıf yanları güneş ışığı ve kalabalık gibi.) İşte bu animenin Death Note'u andıran yanı. Kısacası Death Note'un akıl oyunlarını neet ve hikikomori kavramları ile bu kavramlara dair öğeler sosuna batırıp her türlü oyunla karıştırın olsun size No Game No Life! (Sanırım cennette göreceğim ilk rüya Sora ile Shiro'nun Light ve L ile karşılaşması olurdu. Sadece hayalinin epikliği bile ruhsal bedenimi uzayda bir yolculuğa çıkaracak düzeyde. Neden böyle bir şey yapmıyorlar diyeceğim ama yapmamaları sanırım benim gibi aşırı duygusal fanlar için daha iyi.)
Karakterleri beklediğimden daha çok sevdim. Ecchi ya da fanservice içeren animelerin durmadan bağırıp çağıran tsunderesi olacağını tahmin ettiğim Stephanie Dola'yı bile. Tamam, durmadan bağırıp çağırıyor olabilir ama esasında bayağ zavallı olduğundan sevmemezlik edemiyorsunuz zaten. Sora, Shiro ve Jibril, zavallı kızın ne kadar işe yaradığını pek çok kez bizzat kendileri kabul etmiş olsalar da, her fırsatta gerizekalı muamelesi yaparak onu aşağılamaktan hiç çekinmiyorlar ve itiraf etmeliyim ki bunu izlemek de çok eğlenceli oluyor. Neyse, Stephanie Dola, nam-ı diğer Steph'i bile sevebiliyorum, serideki en büyük fanservice kurbanı olsa da bunu onun suçu değil sonuçta.
Steph gibi Sora ve Shiro'ya yenildikten sonra onların "kölesi" olan flugel (melek) Jibril zaten şahane bir karakter. Kendi ırkından aşağı ırkları fazlasıyla küçümsüyor (Daha doğrusu kendi ırkı dışındaki tüm ırkları küçümsüyor.)  ve saygı duyduğu tek Imanity bilgi ve zekalarıyla onu mest etmiş olan sahipleri Sora ile Shiro. Jibril'in zeka ve bilgiye sonsuz bir aşkı var, hatta ona bilgelik otakusu bile diyebiliriz. Zira herhangi bir bilgi kaynağı ya da sahiplerinden birinin akıllıca bir hareketi karşısındaki etkilenmiş yüzü, Yuno'nun Yukki'ye bakışlarından daha beter. Yine de hem bilgi aşkı, hem çalışılmış aksanı, hem de o ukala ve canlı tavırlarıyla pek sempatik. ^_^ (Ve aksanı gerçekten bir harikaydı - normalde ses sanatçılarına falan pek ilgim yoktur ama Jibril'in ses sanatçısına baktım işte. Meğer kendisini pek çok animeden tanıyormuşum. Daha önce dikkatimi çekmemişti oysa.)

Sora ve Shiro zaten hayran kalınası. İlk Shiro'yu aradan çıkarayım da sonra uzun uzun Sora'dan bahsedeyim... Normalde moe öğesi imoutolardan tiksinirim. Fakat Shiro gerçekten pek şeker.  Hem serideki en az fanservice kurbanı diyebiliriz. O yaşta gösterdiği zekayla en azından fanservice kölesi olmayacak saygıyı fazlasıyla hak ediyor zaten. Ayrıca neyse ki siscon meselesi de yok. Aslında anladığım kadarıyla Sora ve Shiro öz kardeş değiller, fakat birbirlerine sıradan öz kardeşlerden çok daha bağlılar. Arada gelen siscon / brocon fanservice'i bile aralarındaki ilişkinin derinliğini bozamıyor. Ağabeyiyle birbirlerinden uzaklaşamamaları falan pek şeker. *spoiler* Sora'nın yok olduğu bölümde Shiro için üzülmüştüm. ;m; Bölümün sonunda abisine kavuşması ise çoook şekerdi! >333< Hele o yüzü... *spoiler*
 
Derin düşünceler dalmışken de çok tatlı. x333
 
Neyse ki Boşluk Takımı'nın bir parçası olarak sahip olması gereken karizmadan da nasibini almış. u_u
 
Ağabeyine kavuşmanın mutluluğu..... ;333; 
Şimdi gelelim Sora'ya...
Sora gerçekten L ve Light'la karşılaşabilecek zekaya ama ondan da önce etkileyici düşünce sitiline sahip. Sadece kurduğum bu son cümleden beni ne kadar etkilediğini anlayabilirsiniz. Animelerdeki zeka savaşlarında karakterlerin düşünce biçimlerini seviyorum. Farklı ama üstünde düşününce aslında çok basit bir mantık ve bir parça hayal gücüyle hareket eden genelde yenilmez oluyor. Sora da bu yenilmezlere örnek ve üstelik bayağ kaçık, bu yüzden onu  normalde yere göğe sığdıramayacağım L ve Light'a rakip olarak görebiliyorum zeka açısından. (Ama bana kalırsa yine de kaybeder, orası ayrı.)  Aslında çekilirlerse ileriki bölümlerde Sora'yı bayağ sevebilirim. Zeki, hem de o hayran kaldığım zeka tipine sahip. Eğlenceli, karizmatik, neet... Ama henüz ona uğruna Shizuo'yu, Alucard'ı, Ginko'yu bir kenara atacak kadar ısınmış değilim. Sadece umut vadediyor diyorum. Hem de fazlasıyla... Bu arada biraz da Izaya'ya benziyor. Karakter olarak değil ama tarz olarak. Fakat o Izaya'nın aksine fazlasıyla iyi kalpli biri. 
 
Bu arada serinin pembe ve mor gibi renkler ağırlıklı paleti bir yerlerden tanıdık geliyor ama nereden? 
Yazıyı bitirmek üzereyken ecchi ve fanservice konusuna şöyle bir dönüş yapayım. Şimdi anladığınız gibi baş karakterlerimiz neet olduğundan ecchi, fanservice, gönderme gibi şeyler zaten kaçınılmaz. Bu yüzden bayağ durup rahatsız etmiyor, en azından beni. Ayrıca serinin yapımcıları Jojo'ya bayılıyor olmalı. İlk bölümlerde bolca Jojo göndermesi tespit ettim de. Tabii başka animeler de bu göndermelerden nasiplerini almış. 


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder