16 Ağustos 2014 Cumartesi

Canavarlarla Baş Etme Rehberi

Canavarlara inanır mısınız?
Tabii ki hayır. Kim inanır ki? Canavarlar sadece çocukları kandırmak için uydurulmuş şeylerdir.
Ne yazık ki bu sahiden var oldukları gerçeğini değiştirmiyor.
Canavarlar vardır ama onları yalnızca çocuklar görebilir. Çünkü büyüdükçe gözlere perde iner. Faturaların, kredilerin, borçların örttüğü ve endişelerle örülmüş bir perdedir bu.  Tam uykunun sıcak kollarında rüyalar alemine dalmaya hazırlanırken gelen o tıkırtı sadece kombinin sesine dönüşür. Ya da gece su içmek için kalktığında duyulan hışırtı perde hışırtısı oluverir artık. Mortage borcunuzu nasıl ödeyeceğinizi düşünürken kombinin de perdenin de kapalı olduğunu unutuverirsiniz. Oysa çocuklar yataklarının altında, dolaplarının içinde ve ana-babaların bir şey almak için gönderdikleri karanlık odada canavarlar olduğunu bilirler.  “Her şey yolunda,” der anne-babaları. Ve o parfümleri kadar sahte kokup balkonlarındaki çiçekler kadar yapmacık gülümseme. Uyu artık da uğraştırma bizi, gülümsemesi. Çünkü ne zaman çocuklar nedensiz yere korksa, zihinlerinin en karanlık köşelerine hapsettikleri bazı çocukluk anıları parmaklıklarını tırmalamaya başlar.  
Belki şu an siz de içinizde bir şeylerin hücresinden çıkmak üzere çukur kazdığını hissetmeye başladınız ha? Öyleyse bırakın okumayı. Gidin ve bir sitcom izleyerek gecenizin ya da gününüzün tadını çıkarın. Ama çoğunluğun içindeki şeyler sizin zaten etrafınızdaysa okumaya devam etmenizde sakınca yok.  Bunu sizin için yazıyorum. Gözlerinizdeki perde bir bakıma sizi o perdeyi ören şeylerden çok daha korkunçlarından korur ve eğer çoktan inmişse kaldırmanın anlamı yok.
 Hala okuyorsanız riski aldınız demektir. (Bir başka deyişle: Günah benden gitti.) Ne riski mi?  Hayatınızda garip şeyler olmaya başlama riski. Her şey karanlık bir odaya girerken rahatsız olmanızla başlar. Geceleri tuvalete gitmek için kalktığınızda işinizi halletmeniz zorlaşabilir. Ya da bir tıkırtıda “nedensizce” yerinizde sıçrarsınız. Nedensizce’nin karşılığının “canavarlar” olduğunu kabul edene dek zorlu bir süreç sizi beklemektedir.
Koridordan geçerken ya da öylesine pencereden dışarıya bakarken bir an bir gölge görmüş gibi olursunuz. Bu an size tanıdık geliyor mu? Bazense masanızın üzerine koyduğunuzdan emin olduğunuz bir kitap odanıza döndüğünüzde evde kimse olmamasına rağmen yatağınızın üzerinde durur. (Şahsen başıma en son ne zaman geldiğini hatırlamıyorum ama çantasındaki matematik kitabını 5 dakika önce sırasının altına koyduğuna yemin eden arkadaşıma inandım.) Ya da durup dururken garip bir şangırtı duymak… Başınıza geldi mi hiç? Daha sık gelmeye başlayabilir, dikkatli olun ve sadece… Kendinize yalan söyleyin. Göz yanılsamasıdır, deyin geçin, Yaşlanıyorum. Evde fare vardır. Yok yok, kedidir kedi. İlk başta samimi gelmeyebilir ama güvenin bana,  insan bir şeyi kendisine uzun süre ve çok fazla söylerse er geç o şeye inanmaya başlar. (Kolay kandırılan aciz yaratıklarız çünkü.) Zaten bunu yapmak zorundasınız çünkü başka yapabileceğiniz bir şey yok. Yoksa işler çığrından çıkabilir.
Tıpkı bana olduğu gibi yani.
 Normalde harika bir yalancıyımdır. Arkadaşımı denizkızlarının gerçek olduğuna ve annemi büyüyünce mafya olmak istediğime inandırtmayı başarmışlığım oldu. Ama kendime pek iyi yalan söyleyemiyorum anlaşılan. Hiçbir zaman o yetişkin saçmalıklarına inanmayı beceremedim ve bu da benim belamı veren şey oldu.    
Canavarlar hakkında bilmeniz gereken şey şudur ki: Onlar korkuyla beslenirler. Korkunuzun kokusunu alırlar ve eğer yeterince güçlüyse peşinizi asla bırakmazlar. Yarattıkları küçük olaylara diğer insanlardan daha fazla korku gösteriyorsanız potansiyel beslenme kaynağı sınıfına düşersiniz otomatik olarak ve canavarlar tıpkı ineklerin kesilmeden önce iyice semirtilmeleri gibi korkunuzu beslemek üzere oyunlarında seviye atlarlar.
Benim başıma gelen ilk olaylardan biri okul bahçesinde gördüğüm bir bitkiyle ilgiliydi. Bu bitki sanki bir şey onu sallıyormuş ya da küçük bir böcek üzerinde zıplıyormuş gibi durmadan aşağı inip yukarı kalkıyordu. Üstelik hiç rüzgar yoktu (Zaten rüzgarın yaptırabileceği bir hareket değildi o.) ve diğer tüm bitkiler kıpırtısızdı. Bitki okulu çevreleyen tellerin arkasında kaldığı için arkasını pek göremiyordum.  Ama buna mantıklı bir açıklama bulmak zordu.
Yaşadığım bir başka olay ise kendi kendine başlayan filmdi. Filmin ortasında atıştıracak bir şeyler almak üzere mutfağa gitmiştim, geri döndüğümdeyse film başlamıştı.  Evde yalnızdım ve elbette evcil hayvanım falan da yok - tabii canavarları evcil hayvan olarak saymazsanız ki emin olun değillerdir. 
 Bir keresinde ise ne olduğunu bile hatırlamadığım aptalca bir davranışım yüzünden kendime öylesine bir tokat atmıştım. Aptalca görünebilir ama insan “Of salak kafam!” diyerek kafasına hafifçe vurur ya hani?  Öyle bir şeydi. Birkaç dakika sonra facebook’a girdiğimde tanımadığım ve arkadaş listemde olduğunu bile bilmediğim biri “güzel tokattı” diye bir mesaj atmıştı. Hemen “sen de kimsin?” yazdım ve profiline girdim. Profil resmindeki benim yaşlarımdaki çocuk hiç tanıdık değildi. Okuldan yakın olmadığım birkaç ortak arkadaşımız vardı. Sonradan onlara kim olduğun bilip bilmediklerini sorduğumda hiç tanımadıklarını söylediler. Profilinde de pek bir şey yoktu zaten. Mesaj kutusuna geri döndüğümde ise adı gitmiş, yerine “facebook kullanıcısı” gelmişti. Bir daha profiline ulaşamadım. Adını internette arattıysam da o da fayda etmedi, dişe dokunur bir sonuç alamadım tabii. 
Zamanla işler çirkinleşmeye başladı. Geceleri tavan lambasının dolabıma yansıyan gölgesini görüyordum ama tavan lambam yoktu. Sonra sabahın 5’inde sokakta “Anne bana çikolata al!” diyen küçük kızlar ya da simit satan amcaların seslerini duymaya başladım.  Veya daha geçen akşam mutfak penceresinden bakıp ne güzel ağaç dediğim karşı apartmandaki kiraz ağacı ertesi sabah yok oluyordu. Kısacası hayatım açıklanamaz olaylarla dolmaya başlamıştı.
Anton Çehov’u severim. Hatta en sevdiğim yazarlardan olduğunu söyleyebilirim. Hikayeciliğini de severim (Kendimin bile birkaç Çehov usülü hikayesi var.) ama en sevdiğim hikaye ya da yazısı  pek de Çehov tarzının en iyi örneklerinden biri olarak gösterilemeyecek olan Korku Üzerine’dir. “Şu yaşadığım süre boyunca hepi topu 3 kez korktuğumu söyleyebilirim” diye başlar yazı. Ardından Çehov saçlarının ayağa kalktığı ve sırtındaki tüylerin diken diken olduğu  3 olayı anlatır: İlk olayda Çehov bir temmuz akşamı bahçıvanın küçük oğlu ile birlikte gazete almak üzere posta istasyonuna giderken geçtiği ovanın dibindeki bir köyün çan kulesinde anlam veremediği bir ışık görür. Diğer olayda ise bir buluşmadan dönmektedir. Saat gecenin biridir ama gece hala uykuya dalamamış, hala canlı, hala ayaktadır. Kıyısında yürüdüğü demir yolu setinden nereden geldiğini anlamadığı bir vagon birden hızla geçer. Sonuncu olayda yine eve dönerken ve ormanlık bir yerde ama bu sefer bir bahar akşamı bir köpek görür. Evet, sadece bir köpek. Fakat geniş bir çevredeki herkesi tanıyordur ve bildiği hiç kimsenin böyle bir köpeği yoktur. Yani 3 olay da normal şartlar altında hiçbir korkunç yanı olmayan son derece normal şeylerdir ama açıklanamaz bir şekilde karşımıza çıktıklarında gerçek korkuyu hissederiz.  Korku filmleri bizi gerçekten korkutamaz. Çünkü diyelim bir korku filmi izlerken zaten korkmayı bekleriz. Bu tuzağın içine bile bile yürümeye benzer. Gerçek korku beklenmedik anda ve açıklanamaz şekilde gelen korkudur.  Tıpkı yatağınıza uzanmış huzur içinde kitabınızı okurken bir anda bir elin sizi karanlık bir çukura itmesi gibidir bu korku. Ölmek ya da sevdiğiniz birilerini kaybetmek gibi korkuları ise içinde tuzak olan karanlık bir odaya girmek olarak tanımlayabilirim. Bir daha çıkamayacağınızı bile bile girersiniz odaya. Ve tuzağa ne zaman düşeceğinizi merak ede ede yürür durursunuz. 
Ama açıklanamayan korkular bile bir süre sonra tekdüzeleşir, alışırsınız, artık korkmamaya başlarsınız. O zaman canavarlar harekete geçer ve sonunda size kendilerini gösterirler. Bir gün odanıza girdiğinizde tavanınızdan size bakan korkunç bir suratın kalbinize sapladığı buzdan korku oklarını hissedebilirsiniz aniden ya da bir anda farların önüne düşmüş tavşancık gibi dona kalırsınız ağaçların arasından size bakan yaratığın yüzünü görünce.  
Ben ilk canavarımı komşularımızın camında gördüm mesela.
Bizim apartman ile yanındaki ev birbirine bir hayli yakın. Bizim mutfak penceremizle onların pencerelerinden biri arasında azıcık bir uzaklık vardır. Sanırım arka odaları gibi bir yerin penceresi çünkü perdeleri hemen hemen her zaman kapalıdır. O gün (Tabii ki yine evde yalnızdım çünkü bu kadar çarpıcı şeyler evde başkaları varken asla gerçekleşmez.) mutfağa gittiğimde dikkatimi çeken ilk şey perdenin hafifçe aralık oluşu olmuştu. Sonra bu aralığın arasında duran bir karanlığı fark ettim. Yavaş yavaş su yüzeyine çıkan kabarcıklar gibi yavaş yavaş bu şeyin bir yüz olduğunu algıladı zihnim. Ama bir insan yüzü değildi bu.
Size canavarların nasıl göründüğünü anlatamam. Yapamam. Çünkü sonradan öğrendiğime göre tıpkı bizlerin gittiğimiz yere göre giyinmemiz gibi onlar da dadandıkları kişilerin korkularına uyumlu görünürlermiş. Mesela benimkiler sırıtan yüzleri dışında sadece kapkara siluetlerdi. (Psikopatça gülümsemeler beni en çok korkutan korku klişesi olmuştur hep.) Boyutları değişiyordu. Bazen bir kurbağa boyutunda bazense 3 metre olarak çıkabiliyorlardı karşıma. Ve her yerdeydiler.  Tuvaletin içinde, öğretmenimin masasında, otobüs koltuklarında…  Her zaman her şekilde çıkabilirlerdi karşıma. Bazen sınıfın ortasında sizinle alay edercesine dans eder, bazen yanlarında oturan beyefendiyi taklit ederek gazete okuyormuş gibi yapar, bazense bakkala giderken ıslık çala çala yanınızdan geçerler. 
Şey, tabii hemen gerçekleşen bir şey değil, daha çok bir süreç bu. Tıpkı bit kapmak gibi. Sınıfınızdaki biri bitlidir. Sonra bit size geçer. İlk başta fark etmezsiniz bile çünkü sayıları çok azdır ve pek sorun çıkarmazlar. Ama hızla ürerler ve kısa sürede kafa derinizi cehenneme çevirirler. Fark şudur ki bitlerden bit ilacıyla kurtulabilirsiniz. Canavarlardan kurtulmanın ilacı ise biraz farklı. Üstelik herkes bunu başaramaz.
Size canavarlardan nasıl kurtulabileceğinizi de anlatacağım ama önce canavarların hayatıma giriş süreci var. Komşu evin penceresindeki canavarı gördükten sonra birkaç gün mutfağa hiç girmedim. Annemin tüm o mutfağa götürmediğim bulaşıklar, bulaşık makinesine koymasına yardım etmediği için lavaboda oluşan bulaşık yığınları, zırt pırt ondan su istemem ya da sofrayı kurmaya ya da masayı toplamaya yardım etmememe dair şikayetlerine hiç aldırmadım, mutfağın önünden geçerken bile oraya bakmadım. Ama elbette er geç mutlaka mutfağa girmem gereken bir nokta geldi.
 Annem elini kesmişti. Bana yara bandını getirmem için seslendiğinde donakaldım ama yapacak bir şey yoktu. Annemi kan kaybından ölmeye mahkum edemezdim ya! Titreyen ellerimle banyodan bantı aldım ve mutfağa gittim. Annem tam tezgahın önünde duruyordu ve tezgah da pencerenin önündeydi. Görmemem imkansızdı yani – daha doğrusu görmem çünkü bu sefer komşumuzun perdeleri sıkıca kapalı penceresinde hiçbir şey yoktu.
Bir günden biraz daha kısa bir süre boyunca o şeyin bir halüsinasyon olduğuna dair kandırmaya çalıştım kendimi. (Ki kendimi kandırmayı başaramayarak bu hale düştüğümü hesap ederseniz bu konuda ne kadar başarılı olduğumu tahmin edebilirsiniz.) Ama ertesi gün bir başkası tekrar karşıma çıktı. Sınıfa girdiğimde sıramda, sıra arkadaşımın yerinde oturuyordu. Bana göz kırpıp el salladı. Bayılacak gibi oldum ve sonradan yüzümün sahiden ayva sarısı rengini aldığına dair söylentiler duydum.
Canavarlar hayatıma hırsızlar gibi sessizce ve çaktırmadan ama hızla ve ustalıkla girdiler ve kısa zamanda onu ele geçirdiler. Otobüsle eve giderken önünden geçtiğimiz duraklarda dans eden canavarlar görmeye alıştım, dolabımın içinden bana dil çıkaran canavarlar fırlamasına ve hatta alışveriş merkezinde bir şeyler alırken kasiyer yerine bir canavar görmeye bile alıştım. Ama bu işin burada bitmeyeceğini fark etmiştim. Tüm dünyamı ele geçirene dek durmayacaklardı, tabii ben buna bir nokta koymazsam.  Böylece koymaya karar verdim işte. Artık ne olacaksa olsun, tüm bunlar bitsindi.
Annemin eve geç geleceği bir akşam seçtim. Hava kararana dek pencereden dışarıyı izledim. O gün etrafta hiç canavar görmemiştim. Ama mutlaka geleceklerdi, bekliyordum. Sadece bugün benim kurallarıma uymaya karar vermişlerdi. Nasıl olsa sonunda büyük zafer vardı. Çekildikleri karanlık köşelerde işaretimi bekliyorlardı dikkatle. Benim dünyam da karardığında onlara bekledikleri işareti verdim. Odamın kapısını kapattım, titreyen ellerimle kilitledim. Kalbim deli gibi atıyor, kan antrenörü adrenalinin baskısıyla damarlarımda maraton koşucuları hızında akıyor, duyduğum korku kulaklarımda çan çalıyordu ama yüzleşmenin verdiği garip bir rahatlık da vardı içimde. Uzun zamandır ilk kez odamın ışığını kapatırken umulmadık şekilde sakindim.  
Işığı kapatır kapatmaz odamda bittiler. Oradaydılar. Onlarcası, belki de yüzlercesi. Odamın boyutları kaybolmuş, hatta odam kaybolmuştu. Zira o kadar yaratığın o olsa olsa 20 metrekarelik odayı doldurmalarına olanak yoktu.  Gerçi 20 metrekarelik odamda olduğumuzdan da şüpheliydim – sadece gözlerin sayısı yüzünden değil, aynı zamanda karanlık yüzünden de.  Hiçbir zaman odam o kadar karanlık olmazdı. Kapımı örtsem bile ya onun altından ya da perdenin arasından ışık sızması gerekirdi. Oysa tüm lambaları söndürmüşler ve ayla yıldızların pilini çıkarmışlarcasına ışık dünyayı terk etmişti ya da ben bambaşka bir dünyadaydım… Işıksız, boyutsuz ve biçimsiz bir dünyada. Evet, Onlar’ın dünyasında. O kadar çok korkuyordum ki artık hissetmiyordum bile. 
Hep sonunda ne olacağını merak ederdim. Canavarların durmayacaklarını biliyordum, peki daha nereye kadar gideceklerdi?  Şimdi cevabımı almıştım, en azından ben öyle düşünüyordum. 
Bu işi burada bitirmeye kararlıydım. Derin bir nefes alarak  gözlerimi kapattım. Bunu yapmamla da, her nasıl olduysa, korkum tıpkı gzölerimin önündeki canavar gözleri gibi uçup gitti. Artık korkmuyordum çünkü pes etmiştim. İçimden 10’a kadar saymaya başladım. Bana her ne yapacaklarsa yapmalarına yetecek bir süreydi. Ama 10’a kadar saymama rağmen hiçbir şey olmadı ve dahası gözlerimi açtığımda tüm canavarlar kaybolmuştu. 
O karanlık hiçlikte değildim artık. Üzerinde durduğum zemini ve etrafımı saran duvarlar geri dönmüştü. Karanlıkta olsalar da yakınımdaki cisimleri algılayabiliyordum, gözlerim karanlığa alışınca silüetlerini de görebilir oldum. Perdenin ardından sızan sokak lambasının ışığı dolabımı ve onun dibindeki yatağımı biraz aydınlatıyordu. Tekrar kendi güzel, normal dünyamıza dönmüştüm.
Evet, canavarları atlatmanın benim bildiğim tek yöntemi bu. Onlarla, yani korkularınızla yüzleşmek.  Çünkü canavarlar korkularınız şekil almış halidir ve bu yüzden de nasıl korkularınız sizi fiziksel olarak öldüremezse, onlar da sizi öldüremezler. Tek yaptıkları gizemli tıkırtı ve fısıltılarla kalbinize korku tohumları ekmek ve tohumlarla ilgilenmektir. Eğer tohumlar yeşermez ya da yeşerince meyve vermezse gider kendilerine başka tarla bulurlar, bu kadar basit. Tüm mesele umursamazlık. Anaokulunda verdikleri  bir tavsiye olabilir ama çok da doğru bir tavsiye: Karanlıktan korkuyorsanız şarkı söyleyin. Yakanıza yapışan garip hissin bir türlü uyutmadığı gecelerde yorgunluktan bayılana dek dans edin. Kaynağı belirsiz tıkırtılara miyavlayarak karşılık verin. Canavarlar suya taş atarak pürüzsüz yüzeyi dalgalandıran küçük haylaz çocuklardır. Siz de onların kumdan kalelerini yıkan dalga olun. Onlar nasıl sizinle dalga geçiyorlarsa sizde onlarla dalga geçerek kafalarını karıştırın. Hey, sen, canavar. Orada olduğunu biliyorum ama gider misin lütfen? Uyumaya çalışıyorum burada!  
Peki deli olduğumu düşünmedim mi hiç? Elbette düşündüm, hem de çok kez.  Psikolojik yardım almayı bile düşündüm ve bu yüzden anneme durumu açıklamaya çalıştım ama o kadar normaldim ki uydurduğumu düşündü. Çünkü dilimi dışarı sarkıtarak etrafta “helülülülöööğ!!!” diye koşmuyordum ya da durup dururken olmayan şeylere bakışlarımı dikmiyordum. Yani deli değildim. Yaşadığım her şey gerçekti, başkaları için öyle olmaması bunu değiştirmez. Gerçek şey, inandığınız şeydir. Canavarlara inanmazsanız, onlar da yok olur, bu kadar basit. Tabii bunu becerebilirseniz...
Çünkü canavarlar kaybolmaz, hala orada bir yerdelerdir hep. Tarlayı nadasa bırakabilirler ama belli mi olur, gelecek sene yine tohumlarını ekiverirler.  Şaka bir yana, sadece benim için burada değiller.  Hepimizin üzerimize atlamak için fırsat kollayan canavarları var, sandığımızdan çok daha yakınımızda hem de. Önemli olan onlara fırsat vermemek. Oyunlarına gelmemek ama onları oyuna getirmeyi bilmek. Neyse, mesele şu ki, canavarlar gerçekten var. (Aslında siz de bunu biliyorsunuz, içinizdeki çocuğa sorarsanız anlarsınız en azından.) Bu yüzden yatağının altındaki canavarlardan korktuğu için uyuyamayan çocuğunuza ya da çıkarken ışığı kapattığınız odanızdan kitabınızı getirmesini istediğiniz kardeşinize “korkak tavuk olma” demeden önce bir daha düşünün. Belki sizin için olmayabilir ama onlar için gerçek. Ve bu sizin için de olmayacağı anlamına gelmiyor.
Belki bu yazdıklarımı okuyunca gülüp geçtiniz ama dikkatli olun. O tıkırtı da neydi? Yaaa.
Şu pencerenin önündeki bardak… Ne ara koydum ki onu oraya? Pencereyi açalı bir saat oluyor ama bardaklarla bir işim olmadı ki, dahası, onu oraya koyarsam pencerenin kapanacağını biliyorum. Aman, neyse, annem koymuştur herhalde. Gideyim de uyuyayım en iyisi. (Alın bu da size örnek.)
Not: Bu yazıyı “Hikayeler” sayfasına atsam da belirtmek isterim ki bu sefer kurgu bir hikaye anlatmadım, en azından benim kurgum değil. (Ama Onlar’ın kurgusu olduğu doğrudur.) İnanıp inanmamak size kalmış tabii.

10 yorum:

  1. Bu yorum yazar tarafından silindi.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Ben işi dini bir bakımdan ele almak istemedim. Korku, dinlerden çok öncesinden beri var çünkü. Nedensiz ve bilinmedik şeylere karşı aptalca bir korku duyarız. Çünkü sandığımız kadar kör değiliz, sadece gözlerimizi (yani DİĞER gözlerimizi) açmaktan çekiniyoruz ve bu çoğu zaman daha iyi oluyor. Ama miktarı değişken de olsa hepimiz bir şeyler algılıyoruz. Zihnimizin çok derinliklerinde de olsa ateşin zararlı olduğunu bildiğimiz gibi başka şeyler olduğunu da biliyoruz. "Canavar" kavramı dinlerden sonra çıkmadı. Her zaman vardı. Nasıl çıktığıysa belirsiz... Kimisi için onlar, onlardır, kimisi için iblislerdir, kimisi içinse c, pardon, üç harflilerdir. Bir şeyler vardır işte ve ben onlara "canavar" demeyi tercih ediyorum. Dini inancımla bir ilgisi yok, sadece bana göre konu dinle ilgisiz.

      Sil
  2. Anlatımın çok etkileyici.
    Hatırlayamadığım kadar küçük bir yaşta gördüğüm bir canavarı (ki herkes hiç varolmadığını iddia ediyor) unutamam. Ama onun hayatıma geri dönmesine de izin veremem.
    Ama gerçekten, en fazla ne kadar ileri gidebilirler?

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Öncelikle, teşekkür ederim. Sonralıkla, sorunun yanıtından emin değilim fakat düşünüyorum ki kendileri inandığımız kadar gerçeklerse sınırları da bu şekildedir. Bir başka deyişle inandığımız kadar ileri gidebilirler sanırım

      Sil
  3. Küçükken gördüğüm camdaki cadı silüeti dışında hiç canavar görmedim.
    Evet korkularla yüzleşmenin yolu kendi teslim etmek. Ben de deneyimledim, biraz daha farklı bir şekilde.
    Peki canavarları görüp görmemek kişinin isteğine mi bağlı?

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Bence, öyle. Biz insanlar, işimize geldiğinde gözümüzün önünde olan gerçekleri görmemek konusunda çok başarılıyız. Hem, neden diğerlerinden farklı olalım ki? Onlar bundan kurtuabildiyse, biz de pekala kurtulabiliriz.

      Sil
  4. Bence sadece hayattaki stresi kaldırabildiğimizi sanıp bilinçsizce kaldıramamaktan görüp sonra üstünde durup bilinçaltımıza iyice benimsettiğimiz halisünasyonlar bunlar. Üstünde düşündükçe seni daha çok esir alıyorlar, aslında var oldukları tek yer kafamızın içi. Bu yüzden herkes farklı bir şey görüyor. Bize yabancı olan her şeyden korkuyoruz zaten (bkz. zenofobi) ve insanların buna aldırmama sebepleri bunun gerçek olmadığına inanmaları. Bu durumda bilinçaltı o "canavar"ı benimsemez. Benim deyişimle: "Bir kişi için bir canavar varsa o canavar aslında kişinin kendisidir." Çünkü bilinçaltımız olsun, vücudumuz olsun, benliğimiz olsun, hepimiz biziz zaten. Bu da benim görüşüm... >-<" *utandı*

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Evet, haklısın, iyi bir yorum getirmişsin. u_u Dediğimi de tamamlıyor aslında... Ve düşüncelerini söylemekten utanma!!! >333< *chuuu~*

      Sil
  5. Kardeş kaç yaşındasın bilmiyorum ama yaklaşık 3 saattir bloğundayım ve şunu söyleyebilirim ki bugün işlerim aksayacak.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Vay canına. Muhtemelen duyunca hayal kırıklığına uğrayacağın kadar küçüğüm.

      Sil