20 Ağustos 2014 Çarşamba

Dört Duvar Bağlılığı Yolunda

Doğuştan içime kapanık ve utangaç olduğumu düşünmüyorum. Bunlar yaşadığım şeylerin doğurduğu öz güvensizlik sebebiyle gittikçe içime büyüyen şeyler olmalı kanısındayım. Çünkü hatırlıyorum da küçükken arkadaş edinmek daha kolaydı. (Evet, bunda her şeyin büyüdükçe giderek karmaşıklaşmasından kaynaklandığını söyleyebilirsiniz ama beni bahsettiğim şey, gidip birilerine "merhaba" demenin giderek daha zor hale gelmesi.) Sonra giderek zorlaştı ve sonunda "gereksiz" oldu. Sadece gerekli bulduğu müddetçe sosyalliğe giren biri oldum çıktım sonunda. Tabii duvarlarımın arkasına almaya değer bulduğum insanlar da olmadı değil şimdi.
Neyse, bu etrafıma ördüğüm hayali duvarların yerini, gerçek duvarlar mı almaya başlıyor ne? Yani hep kendime şakayla karışık "hikikomori" derdim ama iş ciddileşti gibi. Ha, konuya girmeden önce, hikikomori vaktini geçirebildiğinin tamamını odasında geçirerek odası dışındaki dünyayı yok sayan kişilerin geçirdiği bir hastalıktır ve Japonca "elini ayağını çekmek" gibi bir anlamı varmış sanırım. Ayrıca hem hastalığın kendisine, hem de hasta kişiye "hikikomori" deniyor, "hikikomorilik" gibi bir kelime yok yani. (Ben bunu "dört duvar bağlılığı" diye Türkçeleştiriyorum.) Bana kalırsa bu başlı başına bir hastalık değil, başka hastalıkların doğurduğu bir sonuç ya, neyse. Sonuçta ben psikolog falan değilim. Ama kendi gözlemlerime (Gözlemlerimi de animelere borçluyum yalnız.) bakılacak olursa bir hikikomoriyi doğuran şeyler paranoya, az biraz şizofreni, ucundan kıyısından da obsesif kompulsif bozukluk gibi şeyler bana soracak olursanız. Mesela Welcome to the NHK! animesinin baş karakteri Satou bir gün durup dururken insanların kendisiyle dalga geçtiklerine inanmaya başlıyor ve 3 yıl boyunca eşyalarından başka hiçbir şeyle konuşmadan odasına kapanıyor. (Bu insanlar nasıl geçiniyor derseniz: Ana baba parası.)
Şimdi gelelim bana...
Eğer arkadaşlarımla buluşacaksam, onlarla birlikteysem yahut bir buluşmadan yorgun argın eve dönüyorsam pek olmuyor. Ancak evden 2-3 gün boyunca çıkmamışsam veya sadece okula gitmek için çıkmışsam, canım bir şey çekince ya da annem bir şey isteyince bakkala gitmek zorunda olduğumda bu çok zor geliyor. Tembellikten değil ama. (O da var tabii ama çikolataları düşündükçe tembellik uçup gidiyor normalde.) Yani sadece tembellikten değil. ^^" Hayır, bazen dışarı çıkma düşüncesi beni korkutuyor. Dışarı çıkmanın kendisi daha da çok korkutuyor. Dışarıda olduğum HER ZAMAN (Arkadaşlarımla buluşmaya giderken, buluşmada, buluşmadan dönerken vb. - daima.) herkes bana bakıyormuş gibi hissederim. Ama yemin ederim ki boşuna değil bu his! Ne zaman birine baksam o da bana bakıyor olur, sonra başını çevirir. Yani
daima insanlarla göz göze geliyorum, belki bu tesadüftür ama... Bilmiyorum. Bir de büyük olasılıkla benim hayal gücüm yüzünden ama o gözlerde rahatsızlık, nefret, kin, aşağılama, beğenememe görüyorum hep. Hiç "eve giderken manava uğrayayım da kavun alayım" derken rastgele bir kızla tesadüfen göz göze gelme bakışları olmuyor onlar. Bir gün bir fırının önünden geçerken fırından çıkan bir adam beni görünce "Iyyyk!" diye geri savrulmuştu. Belki de arkamda bir şey vardı ya da başka bir şey, bilmiyorum, ağlayarak uzaklaşmıştım ama o günden sonra takınaklı oldum. "Acaba ben ve yakınlarımın göremediği üçüncü bir kolum ya da alnımın ortasında çapı 10 santimetrekarelik bir et beni mi var?" diye aynalara bakıp durdum sürekli. Ama sonunda bıraktım çünkü varsa da göremediğim için yapabileceğim bir şey yoktu. Yine de bu insanların bakışları artık beni rahatsız etmiyor demek değil. Bu yüzden siz yetişkinler, o kafasını yerlere çarpmak istediğiniz patronunuzu düşünürken baktığınız kıza dikkat edin, siz çocuklar, ana-babalarınızın "insanlara dik dik bakmayın" öğütlerine kulak verin de büyüyünce o gıcık olduğunuz siyasetçi aklınıza geldiğinde manyak kırılgan kızlarla göz göze gelmeyin. Çünkü bazı insanlar aşırı hassastır. Her şeyden bir şey çıkarırlar. Dahası sizin "küçük" bulduğunuz şeyler bile onlar için çok ciddi şeyler olabilir. Bende böyleyim işte. Diyelim yürüyen merdivenlerde, kendi halimde takılıyorum. Arkamdan bir kıkırdama sesi geliyor. Arkama döndüğümde yemekten sonra dişte kalan maydanoz parçası misali kıkırdamasının bıraktığı sırıtış hala yüzünde gülen kişiyle göz göze geliyorum. Ondan sonrası şöyle:
"Güldü" -> "Gülerken bana bakıyordu" -> "Benimle dalga geçiyordu" -> "Herkes benimle dalga geçiyor" -> "İnsanları görmek istemiyorum" -> "Eve gitmek istiyorum" Böyle böyle kendini eve kapatmaya kadar gidebilir işte...

Hikikomori olacağımı düşünmüyorum çünkü ben kesinlikle okumak ve büyüyünce kendi ayaklarımın üstünde durabileceğim bir iş bulmak zorundayım. Annem ve babam boşandığından anneme benden başka bakacak kimse yok (Babamın karısı var.) ve bu dünyada en azından yaşlanınca rahat etmeyi hak eden bir insan varsa o da benim annemdir... Dolayısıyla hikikomori olma şansına sahip değilim.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder