29 Ağustos 2014 Cuma

Yazın Yazılan Kış Yazısı

Annemin, Mayıs-Haziran gibi dolabımın üstüne kaldırdığı battaniyelere, yünlü kazak ve kalın mantolarla dolu yüklüklere bakıyorum da şu an popom terden sandalyeye yapışmış halde otururken bir zamanlar tüm o kalın şeylere ihtiyaç duymamızı aklım almıyor bir türlü. Ama duyuyoruz işte. Havalar soğuyor, "kış" geliyor, kalın battaniyelerimizi çekiyoruz üstümüze, cici berelerimizi, eldivenlerimizi, atkılarımızı çıkarıyoruz, kıyafetlerimiz kalınlaşmaya, içtiklerimiz ısınmaya, dolayısıyla da kahve, salep, sıcak çikolata gibi içeceklere olan ihtiyacımız artmaya başlıyor ve içinde öyle uzun bir tatil olmasa da bence en güzel mevsim!
 Deniz, kum, güneş üçlüsüyle yaz tatili fena değil ama ben kış insanı olduğumdan olacak, kimisine göre eğlence anlamına gelen bu mevsimi, ben cansızlık ve durağanlıkla bağdaştırıyorum. Uykuda görülen rüya gibi mevsim yaz. Hızla geçiyor ve çabuk unutuluyor. Sıcak güneş ışınları miskinleştirici radar ışınları gibi insanın içindeki canlılığı alıyor ve duygularını bile öldürüyor. Bu yüzden şahsen yazın okula gitmeye aldırmazdım. O gündüz rüyasının içinde dersler çabucak geçer ve uyuşukluktan notlara canını sıkmaya vakit bulamazdı insan. (Gerçi bu kötü olurdu çünkü notlarına aldırmamaya başlamak notlarının domino taşları gibi düşüşe geçmesi demek.) Aslında çoğu kişi ve de doğa için uyku vakti Kış'tır. Ama ne bileyim... O tene bıçak gibi batan soğuğun içinde insanın yaşama arzusunu ortaya çıkaran bir şeyler var sanki. Belki de yazdan çok kışın bir şeyler yaşadığım içindir bu. Ne yaşarsam kışın yaşarım ben. Bu yüzden Kış benim için bir başkadır abi. Mesela bu yıl yaşadığım şuydu: Şimdi ben okula 2 vasıtayla gidiyorum çünkü servis beni kapımın önünden almıyor, okulumdan bayağı bir uzakta oturuyorum, aslında 1 saatlik yol ama servis gelmiyor bizim semte. Neyse... Bir sabah o her tarafın bembeyaz örtüyle örtüldüğünün habercisi olan huşu dolu sessizlikle uyandım. Nitekim camdan dışarı baktığımda da gece boyunca camın başında bekleyerek karın tutması için ettiğim duaların kabul edildiğini gördüm. Bazen hiç düşünmeden eyleme geçmek gibi bir huyum var. Haydi tahmin yeteneğin kaplumbağaların dans etme yeteneğinden de kötü diyelim ama ulan 8 yıldır okuluna servisle gidip gelirsin (O servis kapının önünden alıyordu ama.), hem de servisin seni çok daha yakındaki okuluna bırakır, bir kez olsun gördün mü kar varken servisin tam saatinde geldiğini... Ama bende akıl yok ki kullanayım. Annem ne kadar dil döktüyse de dinlemedim, her zaman beklettiğim servisi kar varken bekletmemeyeyim gibi bir mantıkla, erkenden yola koyuldum. Ve o gün kaç saat servis bekledim biliyor musunuz? 1 buçuk saat olması lazım. O uzayıp giden vakitler gözümde büyümüş ya da ben abartmak istememiş olabilirim ama 1 saati geçtiğinden kesinlikle eminim. Bir de oraya ulaştığım saati saymıyorum çünkü normal zamanımdan 15 dakika falan önce gelmiştim. Sonunda da servis gelmedi zaten. Normalde zaten karlı havalarda okula, hele de o kadar uzaktaki okuluma gitmem, zorla gideceksem de en fazla yarım saat bekler, sonra çeker giderdim ama o gün edebiyat sınavım vardı, yani mecburen bekleyecektim. Ve de bekledim. İlk yarım saat falan iyiydi. Sokaktan gelip geçen insanlar garip garip bakarken karla oynadım. Sonra kar şiddetlenince beklediğim sokaktaki otobüs duraklarına sığındım. (Param yoktu ki bir cafeye sığınayım.) Orada halime acıyan insanlarla birlikte okulları bir türlü tatil etmeyen valiye sövdük birlikte. (Yalnız vali bedelini ya ödedi ya da er geç ödeyecek abi, o gün okulları tatil etmeyip beni o hallere sokarak işlediği günahın bir bedeli olmalı çünkü.) Sonra hepsinin otobüsleri geldi, işlerine ya da evlerine gittiler. Ben de bir süre daha ikide bir "Tatil oldu mu?" diye sormak için anne ve babamı arayarak ve parmaklarım soğuktan sayfaları çeviremeyecek hale gelene dek kitap okuyarak orada bekledikten sonra metroya sığındım. Size sokaklarda gördüğünüz o evsiz insanların nasıl hissettiğini gerçekten o gün anladığımı söyleyebilirim. Akbil basma makinesinin yanında, sözde dağ botlarının içindeki ama ıpıslak ayaklarım ve 5 yıllık paltomun elim için çok küçük cebinde ısıtmaya çalıştığım üşümüş ellerimle beklerken, telefonla konuşarak turnikelere giden bir adamın "Tamam, siz çayları koyun, ben hemen geliyorum" deyişi gözlerimin dolduğu yer olmuştu. Sonra bunun üstüne bir de adamın teki yanımdaki otomatiğe sürünerek garip hareketler yapmaya başladı. Ben normalde çok çekingen bir tip olsam da kafam attığında feci tehlikeli olurum: O bozuk sinirlerle tekmeyi apış arasının ortasına... Hatırlayınca yine göğsüm kabardı bak! Neyse efendim, sonra her gün yanından geçerken az biraz muhabbet geliştirdiğim görme engelli mendilci ile terlik satan adamın yanına gittim, yanlarına sokuldum ve 3 görünmez olarak konuşmaya başladık, görünmezdik çünkü önümüzden geçen onca insan arasından hiçbiri durup bir hal hatır sormuyor, "kolay gelsin!" demiyor, selam vermiyor, tüm bunları geçtim, dönüp bakmıyordu bile. Şimdi toplumsal mesaj vermek gibi olacak ama vermek istiyorum çünkü önemli bir mesaj olduğunu düşünüyorum: Her gün yanından geçip gittiğiniz o mendil satıcısı ya da kir pas içindeki evsizin yerinde bir gün siz de olabilirsiniz (Ya da servis beklerken evinden uzakta kalakalmış liseli kızın.), uzattığınız birkaç bozukluğun yanında bir iyi işler dilemenin ya da hal hatır sormanın kimseye zararı olmaz, kimse sizi onca kişinin arasında kolunuzdan tutup kaçırmaz, karnınıza bıçağı saplamaz ya da - korkmayın. İnsanlarla iletişim kurun, hayvanlara yemekten kalan artıkları ya da bir kap su koymayı ihmal etmeyin, hep diyorum bunları çünkü önemli. Ha diyorsanız ki ne insanlar ne de hayvanlar önemli değil benim için, eh, siz bilirsiniz - o zaman o sevimli tekirin size kendini sevdirmenizi ya da ihtiyaç duyduğunuzda insanlardan yardım gelmesini beklemeyin.Elbette siz bunları yapıyorsunuz diye onların size karşılık vereceğinin garantisi yok. Mesela ben hep insanlarla nazikçe konuşmaya çalışsam da o gün üstü başı ıpıslak ve hüngür şakırt ağlayan küçük bir kız olarak sapık ve ahlaksız piçin dışında kendine "iyi insan" diyen kimse yanıma gelip de "Yavrucuğum neyin var?" demedi. Sonra işte ben mendilci ve terlikçi amcaların yanında beklerken telefon çaldı, arayan annemdi, sonunda müdürü sınava başka gün girebilmem için ikna etmişti. Hemen metroya atlayıp eve gittim tabii ama o anlar kaldılar. Ne yaparsın, ekmek parası. Benim için o kadar zorken yetişkin olan onlar için çok daha zordu elbet her şey... Kışın böyle bir yönü de var tabii. Neyse, sonra metroya bindim, yalnız metro bizim semtte de değil, minibüsle 5 dakika uzakta ama. Öğrenciye minibüs 1 lira, çantamın en derinliklerindeki pislik yığınlarının arasındakiler de dahil yalnız 75 kuruşum var, akbilim kalmış mıydı hatırlamıyorum ama otobüs bekleyecek halimin kalmadığını çok iyi hatırlıyorum. Çaresiz, kaçak bindim işte... (Hazır başlamışken günah çıkarmaya bir şeyi daha itiraf edeceğim: Matematik öğretmeninin az kalsın uğruna herkesin performansına mı sözlüsüne mi ne 0
Şu manzaranın güzelliğine bak yareppi!!! 
 vereceği o "Oha!"yı diyen bendim ama yine de itiraf etmedim, hem de bunu sınıftan yakın bir arkadaşım biliyor, kimseye söylemedi sağolsun... Yine de içime öküz gibi oturdu bu korkaklığım. Aradan 3 ay geçti, herkes unutmuştur, ben unutamadım...) Muhtemelen şoför anlamıştı, bir avuç yolcu vardı sonuçta, esaslı adammış ama - hiçbir şey demedi... Dese ki sen orada ki verdin mi paranı diye, ne halt yerdim, bilmiyorum... Ama o kadar üşümüştüm ki bir oha'yı itiraf edemeyen, daha doğrusu edemeyecek, bünyemin ya beyin devreleri donmuş ya da gözü hiçbir şeyi umursamayacak kadar kararmış olacak ki her şeyi göze aldım herhal o an. Şoför çaktıracak diye yusuf yusuf olduğum 3 dakikanın sonunda şansımı zorlamayayım diyerek erken indim minibüsten. (Sonra aynı şoföre iki kez öğrenci yerine tam parası vererek bu günahımın silindiğini umuyorum.) Eve giderken artık zar zor hareket ediyordum, birkaç kez düştüm, yine de ulaşmayı başardım eve... En azından anahtarlarım vardı, bu hikayenin benzerini anahtarlarım yokken de yaşadım çünkü, onu da anlatırdım da yazı uzadı. Neyse, bana ne, anlatırım. "Buna rağmen nasıl olur da kışı seviyorsun?" diyecekseniz yanıtım şu olur: Ben esasında Kış insanı değil, atraksiyon insanıyım değerli okuyucular, en çok atraksiyon da kışın olduğundan... Yaaa. O soğuktan büzüşüp yer yer kırmızı, yeşil, mor gibi ilginç renklere bürünmüş ayakları sıcak suya soktuğum ve yumuşacık pembe yorganımı çıplak omuzlarıma doladığım andaki her şeyi unutarak duyduğum rahatlama hissini seviyorum.
8. sınıfa giderken de yine bir akıllılığım (!) sonucu bu tür bir anım olmuştu. Yine annemin sözünü dinlemeyip kendimce bir hintlik yaparak dershaneye gideceğim ayağına okuldan erken çıkıp eve gideceğim vasıtaya binmek üzere Beşiktaş'a gittiydim. 40 dk ila 1 saat, haydi taş çatlasın, en beter trafikle 2 saatlik yolu kaç saatte gittim biliyor musunuz? 5! BEŞ!!! V!!!!! (Sonuncusu Roma rakamıyla 5, bilmeyen cahıllere. *kendisi Roma rakamlarını bilmiyor aslında, hatta az önce "Roma" yerine "Romen Rakamları" yazdı* Güldünüz mü? Peki...) Bir de ilk o geldiği için minibüse binmiştim, minibüste tam olarak bizim semte kadar gitmiyor, oradan başka minibüse/otobüse bimen gerekiyor ama aradaki mesafe kısa - az önceki anımda metrodan sonra çıktığım semt işte... O semtten benim oturduğum semte yürüyerek 15-20 dk aslında ama dizimin altına dek gelen karla yürümem mümkün değildi tabii. Neyse ki insanların binmek için kapıları yumrukladığı bir otobüse binmeyi başardım. (Hayatımın başarılarındandır bu.) Ama aslında bir işe yaramadı çünkü eve geldiğimde iki çok hoş sürpriz bekliyordu beni. 1 - O gün anahtarlarımı evde unutmuştum. 2 - Telefonumun şarjı bitmişti. Ayrıca annem o gece geç saatlere dek çalışıyordu yani... Nasıl yaptım bilmiyorum (Hayatta kalma mekanizmam vücudumun kontrolünü utangaçlık mekanizmamdan çalıp ele geçirdi herhalde.) ama üst kata çıktım ve o güne dek sürekli apartmandan dışarıyı dikizliyor diye gıcık olduğum üst kat komşumuz o gözlerim yaşlar, burnumdan sümükler boşalarak konuşamayacak kadar çok ağlayan halime rağmen "AY BU NE BE!?" demek yerine beni evine buyur etti. (Şimdi o ergenliğimin dallanıp budaklanmasıyla yine aramız kötü o kadınla. Hak veriyorum ancak keşke kötü olmasa. O gün resmen hayatımı kurtaran kadınla aram kötü olduğu için suçluluk duyuyorum.) Orada annem gelene dek üstümde okul gömleğim ve eteğim ıpıslak olduğu için altımda bana verdikleri eşofman altından oluşan garip bir kombinasyon içindeki komik kılığımla göz yaşlarımın durmadan akarken (Anlattığım iki olaydan çıkarmış olmanız gerektiği gibi sinirlerim kaos durumlarına uygun değil.) bana ikram ettikleri börek ve patlamış mısırları yiyip Kurtlar Vadisi izlediğim birkaç saat geçirdim. Hangi anın daha kötüydü derseniz hala seçemiyorum.
Bir önceki sene (yani 7. sınıfta) yaşadığım olay YİNE aptallığım yüzünden çark eden ama anlattığım ilk ikisi kadar kötü olmayan bir olaydı. Aslında bu sefer her şey güzel başlamıştı. O gün çok kar yağmış ve okul bahçesi ilk kez kar tutmuştu, sınıfın asi çocukları olarak arkadaşlarımla biz de son derse girmeyip bahçede karla oynuyorduk. Üstümde sadece okul gömleğim vardı. Buna rağmen ne hacetse, kardan melek yapmak üzere yere yattım. Sonra tabii kalkamadım. Soğuktan uyuşmuş eklemlerim hareket etmiyordu ve hava kararana dek öyle kalabilirdim bu yüzden, sonra da servisler gelip beni çiğnerdi ama neyse ki arkadaşım imdadıma yetişti. Yine de 8. sınıfta arkadaşlarımın kışın bana biraz da cüsse nedeniyle "kardan adam Alice" dediklerini hatırlarım.
Bu kötü anıların yanında bir sürü güzel anım da vardır ama tıpkı bu kötü anıların içlerinde komedi de barındırmaları gibi o güzel anılarım da içlerinde hüzün bulundurur, hem artık hayatta olmayan ya da benim hayatımda olmayan insanlarla ilgili oldukları, hem çok-geride-kalmışlığın getirdiği doğal hüzün ve bu ikisinin birleşimi yüzünden... Bazılarıysa da ben "güzel" diye nitelesem de gerçekten acıklı. Bu yüzden onları kalbimin derinliklerinde tutmayı yeğlerim.
Kısacası özledim korkunç bir günün ardından eve gelip kendime salep yaptıktan sonra battaniyenin altına kıvrılmayı. ^_^ Sizi bilemem ama o sıcak güneş ışınları midemi bulandırmaktan ve ter bezlerimi fazla mesaiye sokmaktan başka işime yaramıyor benim... Hem sıcaktan kaçış yok, oysa soğuk öyle değil.
Not: Yalnız öyle bir yazmışım ki yazarken resmen üşüdüm ve hem pikemi hem yatak örtümü üzerime örttüm. O_O
Notnot: Sizi de biraz olsun serinletebildiysem ne mutlu bana. ^_^
Notnotnot: Sahi biz niye Kış Uykusunu hayvanlara ve bitkilere kaptırdık?

8 yorum:

  1. Geçen hava bulutlanmıştı, o gün kışı ve soğuğu özlediğimi fark etmiştim. Gerçi bilirsin buralarda sıcaklık eksilere çok nadir düşer ve kar da yağmaz. Sonbaharımsı geçer. Ama yine de pişmemek çok hoş bir şey. :')

    YanıtlaSil
  2. Ben de hava bulutlanınca yazmıştım bu yazıyı zaten.

    YanıtlaSil
  3. Ya bende sonbaharı severim. Özellikle kasım. Bol bol yagmur. Çiseli. Dumanlı. Galiba dumanı seven yegane insanım. Yazı sevmiyorum. Tabi okulun tatil olmasını saymazsak:))

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Bende esasında sonbahar severim, soğuğun henüz o zorlu, dondurucu canavara dönüşmemişse de de yine de insanı biricik suru battaniyesinin altına itebilecek ama kimsenin surlarını yıkamayacak kadar güçlü oldu, turuncu ve kızıla boyalı güzel bir mevsimdir lakin birkaç senedir adam gibi sonbahar yaşamıyoruz ki! Uzamış yaz gibi geçiyor sonbahar, kurak, ölgün, yağmursuz... Normalde sanırım ideal sonbahardır. :3

      Sil
  4. Bir an önce kış gelse de kalın battaniyelerden üstüme katman yapıp kitap okusam *-*

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Yazın hiçbir zevkiyle karşılaştırılamayacak kadar büyük bir hazdır o! *-*

      Sil
    2. Denize girmeyide sevmem zaten *-*

      Sil
    3. Ne yalan söyleyeyim, ben bayılırım ama yine de yazı sevmiyorum, ne yaparsın? xDDD

      Sil