9 Ekim 2014 Perşembe

Az önce titredi mi o şey?

Bu yıl ilk kez kurban kestik.
Neden bilmem, haccı saçma bulan annemin gerçekleştirmek için en istekli olduğu ibadet kurbandır. Senelerden beri her kurban bayramında "Param olaydı da biz de keseydik" diye ahlanır. Bu sene anneannemin zona olmasıyla "Kadın bu yaşına geldi, hala adına kesilmiş bir kurban yok, bu kadın sırat köprüsünü nasıl geçecek!?" diye endişelenip geçmişe oranla daha iyi maddi durumundan da yararlanıp kestirdi. Şahsen  bence de günümüz dünyasında oldukça saçma bir ibadet, zaten farz da değil. Ona buna et dağıtacağına o etin parasını güvendiğin bir kuruma bağışla, çok daha hayırlıdır bence ancak annem bu kadar çok istediği için ve tabii ki Luffy ile yarışacak kadar büyük bir etobur olduğum için sonunda bir kurban kesmemize sevindim. Ne hayvanı, ne de kesilişini görmemem de iyi oldu. Otoburluğa geçiş yapar mıydım ya da psikolojik olarak etkilenir miydim bilemem ama her halükarda görmemek iyidir. Gerçi birkaç yıl önceki kurban bayramında yan komşuların kestikleri kurbanın bacağını bahçeye atmalarına tek tepkim evlerinin tavanına fırlatmak olmuştu ya neyse...  İşte kestirdik, getirdik hayvanı. Ama kestirttiğimiz yerdeki kasap büyük büyük parçalara böldüğünden, evde daha küçük parçalara bölmek icap etmekteydi. Dolayısıyla annem ekmek bıçağını alıp besmele çekti, işe girişti.
Annem maharetli kadındır. Ancak bir kasap değil tabii. Ekmek bıçağıyla hayvanın soluk borusunu çıkarmaya çalışmasını izlemek çok eğlenceliydi. Normalde sadist biri değilimdir ancak belki de sabah beni sinir etmesinin öcünü almak amacıyla  "titredi mi o?" dememle (Fakat gerçekten titreyen bir şey görmüştüm, sanırım dalağı idi.) annemin "TÖVBE TÖVBE" diye bağırıp ekmek bıçağını fırlatması bir oldu.  O an orada o bıçağı kapıp gözümü çıkarmadıysa, tek nedeni muhtemelen bıçağı fırlattığında aklına gelen bana saplanma olasılığı ile duyduğu tek çocuğunu kaybetme korkusudur, başka hiçbir şey değil. Tabii ben de annemden böyle bir tepki beklemediğimden ötürü donup kalmıştım. Sonra kendime gelince saatlerce güldüm ama... xDDD Üstelik onu korkutma çabalarım da devam etti çünkü çok götüm. ("Bağırsaklarını çıkarttırdın mı hiç değilse, boklar dökülmesin şimdi tezgaha?" Sonuç: Bir kasaba gidip düzgünce kestirttik.)
Ama annem de bayramın üçüncü günü önüme sakatat tabağı koyarak öcünü fena aldı. O güne dek yiyemeyeceğim hiçbir et olmadığını düşünürdüm ancak koç taşşaklarındaki o mor şeyleri görünce... Ne bileyim, içim kalktı. Masadan fırladım. Ama kusmamı sağlayan şey annemin arkamdan seslenmesi oldu: "Dalak var, dalak yiyeydin hiç değilse?"
Üçüncü gün de tam ben kendime pirzola koyarken (Ki pirzola et haremimin sultanıdır.) "elalem araba alsın, ev alsın, biz anca kilo alalım" diyerek göbeğime yaptığı göndermeyle iştahımı kaçırarak yine yedirmedi. Ama olsun! İki gün kavurma yedim... *Q* (Kavurma 3. tercihimdir.) Eh, bayramın tek güzel yanı da buydu zaten, kalanı annemle geçirdiğim her anın geçtiği gibi. Bağrışlar, zorlama, aşağılama... Bir de anneannem ve dedemin ne kadar çok yaşlandıklarını dedemin siyasi olaylar yüzünden giriştiği intihar denemeleri ve anneannemin geçirdiği hastalıklarla bu sene iyice idrak ettik. Anneannem ve dedem benim ikinci ailem gibidir çünkü küçükken uzun süre onlarla birlikte kaldım. Eskiden anneannem ve dedeme gelmek, her ne kadar evden ve anneden (O zamanlar annemi ne çok severdim.) ayrılmak demek olsa da, beni yine de mutlu ederdi çünkü bir bakıma orası da büyüdüğüm yer ve benim ikinci evimdi. Ama bir zamanlar dedemin sırtında gezdiğim sokakları şimdi onun yürümesine yardım ederek dolaşmak içimde buruk bir his bırakıyor. Artık eskisi gibi göremiyorum bir zamanlar en geniş oyun alanım olan bu yerleri. Çünkü hüzün dolu anlar o mutlu anıları silip götürüyor. Üstelik dedemin ölmesine muhtemelen çok uzun zaman kalmadığını kabullendiğim halde. Bu gerçekleştiğinde elbette ezilip geçileceğim ancak çok da uzun olmayan bir süre önce intihar girişiminde bulunduğunu ve üstelik bunun ilk denemesi olmadığını öğrendiğimde şaşırmamıştım. Kendimi bildim bileli zamanının büyük kısmını odasında Lig TV izleyerek, kitap bile okumadan, görüşecek arkadaşı kalmadığı için ailesi dışında asosyal yaşam süren bir adamın ona giderek yabancılaşan bu dünyayı terk etmek istemesini anlayabiliyorum. Muhtemelen yakında gerçekten terk edecek. Hep bir anda olur zaten. Son görüşünden 1 hafta geçen adamın intihara kalkıştığını öğrenirsin. O zamanlar sana hiçbir şey yokmuş gibi gelir ama ta o zamandan beri vardır işte. Sadece bir şey olana dek fark etmezsin... Sonra da gerisi gelir işte. Bunu kendisi bile biliyor. Son gördüğümden daha çok çıkıyor sokağa, daha fazla konuşuyor bizimle, daha sosyal... Muhtemelen bu dünyaya veda ediyor bilinçlice ya da bilinçsizce.
Anneannem ise hala dinamik ancak dedemin yükü ile o da hasta işte. O ne zaman göçer bilmiyorum ama şimdilik bunu düşünemiyorum bile. Dedemin ölümünü kaldırabilirim ancak anneanneminkini asla, en azından şu anda. Yemeğe giderken penceremi açık unutmam ya da kalemimi kalem kutuma koymamam gibi son derece büyük kusurlar için abartısız yarım saat bağırabilen annemin, bir gün düşeceği durumu ve o zaman benim düşeceğim durum ise düşünmemek için kendimi kuyuya atabileceğim bir başka mesele.
Ha, bol bol  et yemek dışında bir güzel yanı daha vardı ki, o da şu yazıda bahsettiğim köpek! Teyzemler bir aylığına Amerika'ya tatile gittikleri için dünyalar tatlısı zavallı köpeklerini anneannemlere bırakmışlardı. (Evet, kuzenleri okul dönemi Las Vegas'ta gezerken, sabahın 6'sında kalkıp 3 vesaitle okula giden biriyim ben.) Ve 3 gün boyunca her gün onu gezdirebilme şansım oldu. *-* Hayvan öyle tatlı, öyle şeker, öyle sevimli ki bıraksan tüm gün sevdirir kendini. O kendini yere atıp karnını açışları, patilerini dizime dayayışı, elimi yalayışı aklıma geldikçe onu bırakmak zorunda olduğum için ağlayasım geliyor. Ama en kötüsü de biz giderken gideceğimizi hissetmiş gibi balkonda ağlayışıydı. İçim burkuldu içim... Hala da hiç rahat değilim çünkü anneannem ve dedem genç bir köpeğin ilgi ihtiyacını karşılamak için fazla yaşlılar (Ki bu yaşlarına rağmen köpeğin dolaşmasını bile ihmal etmiyorlar ama tabii sızlayan dizlerinin ve ağrıyan bellerinin izin verdiği ölçüde ki bu da o yaştaki köpek için yeterli olmuyor tabii.) ve asıl sahibi olan teyzemlerin ailesinde de hayvanla "ilgilenen" tek kişi olan kuzenim onu sırf iyi niyetli ama duyarsızdır. "İyi o iyi" diyerek köpeğin inlemelerini görmezden gelip bilgisayar oyunuyla ilgilenir yahut yorgun olduğu bahanesiyle dolaştırmaya çıkmaz. İyilik bunun neresinde diyeceksiniz, eh, çok da haklısınız ancak gerçekten kötü değildir - büyük kuzenimin aksine. Köpeciğe "pis hayvan", "pire torbası", "gereksiz şey" diye hitap eden büyük kuzenim... Sonra bir de eniştem var. Eniştem de tam olarak kötü denemez ama şey... Klasik odun Türk erkeği işte. (Kuzenime odun kelimesini yakıştıramadım çünkü fazlasıyla kız gibi. Ve sanırım gay. Ama gay olmasının kızsı olmasıyla bir ilgisi yok tabii.) Zaten anneannemlerin köpeğini 16 sene boyunca dedemden başkasının elini süremeyeceği hale getiren de oymuş annemin söylediğine göre. (Ancak mazoşistse ya da demir eldivenler takmışsa buna cesaret edebilirdi biri.)  Teyzemse arabayla semtindeki tüm caddelere hayvanlar için yemek ve su bırakabilecek kadar iyi yürekli ve hayvan severdir ancak çok çalışıyor. Köpeği kuzenim bulmuş olmasına ve dolayısıyla "sahibi" olmasına rağmen onunla arasında bağ olan ben olduğum ama onu yanıma alamadığım için kendimi çok kötü hissediyorum şimdi. Özellikle o dolaştırmaya çıktığımda apartmanın merdivenlerini süratle inerken duvara çarpışı falan... >333< O sinsi, çirkin, garip kediler için böyle bir hayvanı dışlamayı aklım almıyor... Ah onu yanıma alma  imkanım olsa bir! Yalnız köpek bakmak zor iş onu da belirteyim - ha, harika bir şey, orası ayrı ama zor gerçekten. Yine de annemin bile söylediği gibi ben üstesinden iyi geldim. umu Çünkü onu ÇOK seviyorum.
Bayramın üzerinden geçti ancak şimdi yazmaya fırsat bulabildim çünkü bunun dışında 3 ayrı yazı ve 5 hikaye üzerinde çalışmaya çalışıyorum. Bir de okul mokul işte...  Okul giderek daha beter hale geliyor zira sınıfımdaki kızların beni çukurlarına düşüren birkaçının tek konuştukları erkekler ve sırf kabalık olmasın diye onları dinlerken kendimi kafalarını parçalamamak için çok zor tutuyorum gerçekten.

6 yorum:

  1. Uzun ama güzel bir yazı olmuş, sıkılmadan okudum. Biz kesmedik bu yıl teyzemlere gittik, hespi kestiği için tabiki de onlara sulandık. :D Hep benim içinde tatil oldu, kesince evde oturuyorsun hiç bayramın tadı olmuyor. Bu arada koyunu çok kötü getirmişler size ya hep parçalanıp geitirilir evde sadece etler kuşbaşı doğranılır. Koyunun taşşaklarını biz yemeyiz ama yyien var genelde onu da kuş başı yapıp şişte pişiriyosun güzel oluyor fena değil. :D

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Yahu tabii ki güzel olabilir ama hayvanın midesini getirmiş resmen kadın. Meze gibi her gün birini getirse, bir şey demeyeceğim. Ama insan karşısında dalak, böbrekler, toplar falan görünce fena oluyor. Bir de zaten miden bulanıyorken arkandan "Dalak ardı, dalak yiyeydin hiç değilse?" lafını duyunca...

      Sil
  2. Öhöm öhöm et konusuna girmek istemiyorum benim için tam bir işkenceydi -_- Sabah öğle akşam nasıl et yenir TT-TT dalak-taşak-sakatat gibi daha birsürü garip garip bölgeleri babam yedi... Hemde öyle bir iştahla yedi ki tuvalete gidip kustum. Emm bu arada ben yerçe -,-
    Bana Yerçe diye seslenen bi kaç tane arkadaşım olduğundan çok kolay bir şekilde bulunabileceğimi düşündüğüm için adımı değiştirdim

    YanıtlaSil
  3. lütfen paragraflar arasında biraz boşluk bırak. bide mavi rengi cidden okunmuyor.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Haklısın, yazılara göz attığım da benim de gözüm yoruluyor doğrusu, şablonu da en yakın zamanda değiştirmeli.

      Sil