13 Kasım 2014 Perşembe

Herkesin Normal Yanıtlar Verip Benim Gine Kustuğum Mim

Liar Kitsune'ye mimi için teşekkürler deyip başlıyorum. (Çok kısaca giriş yaptım ama yeni geldiğim için yorgunum. Aklım mimde yazacaklarımdan başka bir şey düşünemiyor. Kaba olduysam üzgünüm. ^-^") Not: Zaten mimde blog tarihinin en geveze yazarı olarak yeterince beyninizi şişireceğim zaten - o da sonuna dek dayanmayı başarırsanız zaten.
1 - Blog açma hikayeniz nedir?
8 biraz fazla küçük geldi gözüme ama en fazla 9 diye hatırladığım ama o sıraların Sims 3'e takık olduğum sıralar olduğunu düşündüğüm ve tarihler uyuşmadığı için kafamı allak bullak eden, kısacası hatırlamayacağım kadar küçük bir yaşta, memlekette geçirdiğim yaz tatillerinden birinde sanırım teyzemler tatilde ve ben onların evinde bilgisayara girebilmenin tadını çıkarırken bir gün insanların nasıl yazdıklarını internette yayınladıklarını merak edip araştırdım ve blog kavramıyla böyle tanışıp hemen kendime bir blog açtım. (Kitap yazıp yayımlayabilecek yaşa gelene dek ne yapacağım derdinden kurtulmanın mutluluğuyla o zamanlar sosyal iletişim kurduğum yegane iki insan (Hayvanlara hiç girmeyelim çünkü onların alemindeki en popüler bendim.) olan anneannem ve dedeme büyük bir neşeyle nasıl da blogumu açtığımı ilan ettiğimi hala hatırlıyorum.) Elbette yazdıklarım bana katlanılamaz derecede salakça geldiği için bin kez her şeyi silip yeniden başlamışımdır ancak ilk açtığım, adı (tıpkı şimdiki gibi) çok basit ve salakça olup bana dahice gelen bir isimdeki blogumda oldukça uzun süre devam ettim, ikinci blogum ise dijital tasarım işlerinde (Hani yorumla şablon ve ünlü pngleri falan (Allam adlarını bile bilmiyorum.) dijital tasarım işi dediğim de.) başarılı bir kızla ortaklık kurduğum ve zamanla gerçekten çok başarılı olan bir blogdu. (Ben blogun geveze kısmıydım, oysa teknik kısmıydı, ikimiz de işimizde en iyilerdik.) Sonra salak gibi sanal dünya ile gerçek dünyayı karıştırıp sınıftan bir arkadaşımı işin içine sokmamla her şey mahvoldu. O blog hala duruyor ama kimsesiz ve bende tüm yazılarımı sildim utançla. (Aslında o kadar da kötü değillerdi.) İlk blogumu ise yıllar sonra hala profil yazısında duran "Roçk müzik ve Miley Kayrus'u severim :)" yazısını görüp derhal büyük bir utanç ve kendimden tiksinti ile imha ettim. (Yani sanırım. Hala internetin derinliklerinde bir yerde duruyor olabilir. Dın dın dın.) Tabii onun yanı sıra açtığım çok daha utanç verici ancak hiç devam ettirmediğim için bloglarımdan saymadığım  başka bir yığın blog da açmışımdır. Neyse o başarılı blogdan sonra başka bloglara birçok ortaklık teklifi aldım (Beni kimler istedi de ben gitmedim...) ancak ben kendi başıma belki bunu okuyanların çok az bir kısmının da bildiği ve Alice olmama giderek yaklaştığım bir blog açıp bir süre orada devam ettim. Sonra zaten blogcu kapandı ve sanırım 2012'den beri falan buradayım. Aralıksız yazıyorum. Başka bir bloga da geçer miyim bilmiyorum. Sanmıyorum. Çünkü tüm bu deneyimlerime dayanarak diyebilirim ki burası iyilerin kazandığı bir yer değil. (Wowowow!) Yani blog yazarı olmak sizin edebi anlamda gerçek bir yazar olduğunuzu asla göstermez. Ne kadar saçma insanların ne kadar kolayca popüler olduklarını görmek benim içimdeki popüler olma isteğini söndürdü. Zaten kendi yolumla okunan bir yazar olamayacaksam buna hiçte gerek yok. Bu, sadece sanal ortamda değil, gerçekte de böyle. Eğer şimdinin tüm o dahi wattpad yazarları geleceğin edebiyat dünyasının başlıca isimlerini oluşturuyorlarsa, ben o dünyaya dahil olmasam da olur, teşekkürler. Kendime Dostoyevski muamelesi yapmak istemiyorum ama sadece özne ve yüklemden oluşan ve içeriğinde de ancak yarım saatlik yağmurun oluşturduğu su birikintisi kadar derin cümleler kurarak milyonların gönlünü çelen insanların yanında gerçekten yazmanın şeyleri kendi merceğinden aktarabilme sanatından geçtiğini bilen biri olarak kendimi onlarla karşılaştırdığımda yazmak konusunda dahiyim cümlesini rahatlıkla kurabiliyorum. ("Anlaşılmayan dahi" imajı yaratmak istiyorum gibi oldu ama bir de kendimi açıklamaya kalkarsam ohooo... Şimdiden herhangi bir yazarın bu mimin tamamını yanıtlarken kullandığından daha çok cümle kurdum zaten. Madem beni okuyacak kadar seçici ve akıllısınız, öyleyse dediklerimi de anlayın bir zahmet. ;))) Haaa ben daima popüler olan kötüdür de demiyorum. Aslında bu biraz da şans işi. Ama popüler olan çoğunluk rezalet En azından bana göre ve ben benim ve bu da benim için doğru olan doğrudur demek.
Sonuç olarak blog aleminin en popüler yazarı olmayabilirim. Dijital tasarım HİÇ anlamayabilirim. (Hayır, içinde dijital olan HİÇBİR ŞEYDEN anlamam, dijital kavramıyla yakından uzaktan alakası olan herhangi bir konuda yeteneksiz olmak konusunda olağan üstü bir yeteneğe sahibim.) ve blogum sırf şablonumun inanılmaz görsel zevksizliğinden bile kaybediyor olabilir. Kişiliğim de çok itici olabilir, yazdıklarım çok çok çok azınlık bir kesime bile hitap etmeyecek kadar itici bana özel, kimsenin kendinden bir şeyler bulamayacağı saçmalıklar olabilir. Ancak bir konuda hakkımı yiyeni Allah çarpar. Kesinlikle gelmiş geçmiş tüm blog aleminin en en en geveze yazarıyım. 
2 - Blog isminiz nereden geliyor? Neden bu isim? (Oh be sonunda ikinci soruya geçebildik. İlk soruya verdiğim yanıt için tebrik mi edilmeliyim yoksa üstüme taş mı yağdırılmalı? (Tebrik konusunda şüphesi olanlar için açıklama: Sence de yolu adeta bir taksici ustalığında dolandırıp karmaşıklaştırmamda ve bunu fevkalade yapış şeklimde üstüme Şeytan anıtından daha çok taş yağdırma isteği ile birlikte azıcık da olsa tebrik edilesi bir yan yok mu? Üstelik her koşulda sakinliğini ve barışçıllığını korumayı başarabilen şu doğuştan hippi ruhlu insanlar safi tebrik etme isteği duyabilirler. Gerçi bu sorudan sonra daha hala kafama taş atma isteği duymayan kişi ruhani olarak insanlığı çoktan aşmış demektir.) Siz karar verin!)
Ehem... Konuyu bambaşka yerlere çekip yolu karmaşıklaştırarak bu konuda İstanbul Belediyesine bile taş çıkararak mimin tek bir sorusunu ve daha ilk sorusunu, mimi yapanların sanırım tümünün verdiği yanıtların tamamından daha uzun tutan benim, blogumun Saçmalık'tan başka bir şey olması garip kaçmaz mıydı? Yazıların hiçbirini okumayıp etiketlere bir göz atmak bile (olsalardı yani) bu bloga bu ismi vermek için yeterli olurdu. Birçok kişi kendi düşüncelerini saçma bulur ama tuvaleti ruhani bir huzur bölgesi olarak tanımlayan ben bu ismi en çok hak edenimdir. Daha önce de belirttiğim gibi yazılarımın içeriğinden ve şekillerinden söz etmiyorum bile...
3 - Hangi mevsimi seversiniz? Bu mevsim sizde neyi çağrıştırıyor?  (İşte normal yanıt verebileceğim bir soru - hatta muhtemelen buna diğerlerinden daha kısa yanıt vereceğim çünkü (Çünkü desem de bu cevaptan emin olduğum için değil ve zaten bu yüzden hemen ardından bir belki geliyor - bu aralar gerçek ve gerçek olmayanı ayırt etmekte zorlanıyorum.) belki de cevabından emin olduğum içindir. Dün bu sorunun yanıtına bağlanabilecek bir aydınlanma yaşadım da.)  
Kış ve sonbahar arasında bir seçim yapamıyorum ama yorganın altındaki çıplak bacaklarıma sinen ferah sıcaklığı hissedebileceğim kadar soğuk bir mevsim uygundur: İşte yatakta aynen tarif ettiğim gibi çıplak bacaklarımı sıcak ama bir o kadar da ferah yorgana sürterken yaşadığım aydınlanma buydu ve bu da ona bağlı cevap. 
4 - Kırmızı ruj mu eyeliner mı?
Kendilerinin bile tiksindiği makyaj çirkini kızlar  (Ki internet ve retrica sağolsun, hak etmeden aldıkları övgüler epey çoğaldığından, sayıları da gün geçtikçe artmakta - hatta artık güzel olmanızın tek ve en önemli koşulu saçlarınızı götünüze dek uzatıp eyeliner çekmek.) yüzünden her türlü makyajdan tiksiniyorum. Kendim için en aşırı makyaj dudak parlatıcısı ve rimel. Onları sürdüğümde sürtük gibi hissediyorum ama. Bence makyaj takma sakal gibi. Çirkin bir kadını yakışıklı bir erkeğe dönüştürebilir ama güzel birinden de güzelliğini alıp götürür. (Sana bir sözüm yok Conchita Wurst: Sen sakalınla güzelsin.) 
5 - Blog yazmak sana ne kazandırdı?  
Anlatmak için gerçekten çok fazla şey. (Hele bir de ben anlatırsam...) Ancak bunların en başında tabii ki şu anda hayatımdaki en önemli insanla tanışmama neden olan olaylar zincirinin büyük bir halkası olması geliyor. Onun dışında başka insanlarla da tanıştım. Kimisi benim değer yargılarıma göre sinir bozucuydu, kimisi kıskandıracak derecede akıllıydı, kimisi nasıl olup da tüm dünyanın üstüne atlamadığını bir türlü anlamadığım kadar iğrençti, kimisi fazla hoş kişilikliydi, kimisiyse akıl almaz derecede boştu... Bloglar kişilerin iç dünyalarına açılan pencereler olduğundan insanları tüm ön yargılarınızdan sıyrılmış şekilde görebildiğiniz sanırım tek yer. Tabii konulu bloglar hariç ki onlar bile kişi hakkında gerçek hayatta öğrenebileceğinizden daha çok bilgi taşıyor olabilirler o kişi hakkında. Bir insan elbette sadece iç dünyasından oluşmaz ancak gerçek o, iç dünyasında yatar sonuçta. Bu yüzden blog alemi ilginç insanlarla tanışmak için de uygun bir yer. Dediğim gibi, ben de birçok ilginç kişiyle tanıştım ve hepsi de mutlaka bana bir şeyler kattı. Dostum da olsa, düşmanım da... Değişik insanlar tanımama vesile oldu kısacası. Ama en çok da kendimi tanımamı sağladı! Yazmanın insanın düşünmesine çok yardımcı olduğuna inanıyorum, en azında bende bu, kesinlikle böyle. Yazmak diğer herkes gibi beni de özgürleştirdi, bana düşündürttü, uğraştırdı, keşfettirdi ve sayıları az da olsa birilerinin okuması teşviği ile yeteneğimi arttırdı. İçimi döktüğüm ve çözüm veren sağlam bir yuva oldu hep bana. (Şimdi bu yuvanın kendisi olan bir insan da var gerçi.) İnsanda, insanın kendini beğenmişliğine ya da kendini küçümsemesine bağlanabilecek garip ve anlamsız bir "ille birileri okusun" hissiyatı, buna bağlı olarak da blog yazma bağımlılığı doğurduğu doğru ancak ne zararı var ki?  Blog yazarak harcadığım vakit derslerime ya da öyle bir şeye etki etmişse bile bunu asla bir zarar olarak görmem ben. Çünkü burada yaptığım boş bir iş değil, bana pek çok şey kazandıran, bu kazanımlarımı geliştiren, kesinlikle çok yararlı ve hoş bulduğum canım uğraşım. 
6 - Kitap okumak mı? Yoksa bir şeyler yazmak mı?
Yapma... Bu çevresinde en az 5 kişi olmadan nefes alamayan ergenlerle "Instagram takipçileri mi? Isntagram beğenileri mi?" diye sormak gibi bir şey benim için... Bir yandan da "Nefes almak mı su içmek mi?" sorusuna eş değer... Ve de "Bazuka mı saksafon mu?" kadar saçma...
7 - Şiir mi? Roman mı? Hikaye mi?
Roman!
8 - En çok etkilendiğin film?
Bu soruyu okuduğumda aklıma belli bir film gelmediğinden de anlaşılacağı üzere beni öyle çok beynimden vuran, dünyamı değiştiren, zihnimi sarsan bir film hiç olmadı. (Açıkçası animeleri çok daha iyi buluyorum.) Ancak 3 Aptallar filmini çok beğendim. Son derece eğlenceli ve iç açıcı bir filmdi bence. Mamma Mia yine aynı şekilde. Sonra bir takım romantik komediler (Evet. Romantik komedi. Eskiden bayılırdım ve hala da bir kısmını çok seviyorum. Belki de bu hayranlığım romantik komedilerin dalga geçilesi şeyler olduğunu öğrenince bitti. Ya da gerçekten dalga geçilesiler.): Mesela Leap Year, Proposal, Made of Honor.  5 Centimeter per Second  ilk izleyip bitirdiğimde olmasa da zamanla anlattığı duyguyu ÇOK İYİ anlattığından ve ben bunu sonradan fark ettiğimden zamanla gözümde beni o beyinden vurulma etkisini yaratacak kadar etkileyen ve hayranlığımı kazanan bir film olmuştur. Yine bir anime filmi olan Ookami Kodomo no Ame to Yuki annelik, aile, aşk gibi kavramlar hakkında her hatırladığımda tüylerimi diken diken eden (Şimdi de oldu.) hem sıcak hem vurucu bir filmdi. Hayao Miyazaki'ye ve filmlerine zaten laf yok. (Yine de favorim 5CPS'nin yönetmeni Makoto Shinkai hala.) Tim Burton filmlerini de severim... Ve tabii ki animasyonlar. Ejderhanı Nasıl Eğitirsin olsun, efsane Buz Devri olsun, Shrek ve daha nicesi olsun hepsine tercih ederim bir takım animasyon filmleri. Kısacası film izlemeyi seviyorum ama benim için animasyonlar (animeler) gibi değiller kesinlikle.  
9 - Hangi tür kitap & film?
Roman ve animasyon.
10 - Öğrenci olmak mı iş hayatı mı?
Eğer sevdiğin işi yapıyorsan iş hayatı galiba. Yani şu an öğrenci olduğumdan bundan kötüsünü düşünemiyorum - tabii mesela muhasebecilik gibi bir işte çalışmak dışında. Ne olursa olsun seni bağlayan zorunlulukları sen kendin yaratıyorsun aslında iş hayatında veya onlardan kurtulmak daha kolay en azından. En iyisi mi ben liseli bir velet olarak çenemi kapatayım ve sözü büyüklerime bırakayım. u_u
11 - Kitap okumak mı film izlemek mi? 
KİTAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAP!!!!! 
12 - Klasik giyinmek mi spor giyinmek mi? 
Benim belli bir tarzım yok, varsa da nedir, bilmiyorum. Yalnız sevgilim spor giyinmenin tam bir örneği. Bu özelliği çok hoşuma gittiğinden ve ödül alsa ödül törenine bile puma eşofmanla gidecek beden eğitimi öğretmenimden sonra spor giyinmek deyince aklıma gelen ilk kişi olduğundan bunları belirtmek istedim. ^-^
13 - Almaktan asla vazgeçemeyeğin şey?
Ben 16 yaşında evin rızkımın peşine düştüm, su için para harcasam içim titriyi, aileme harcattığım en ufak para için kabuslar görür oldum, can dostumun evini soyacağım, oropsu olurum olmadı gibi bir cümle kurdum sen bana almaktan asla vazgeçemeyeceğim şeyi soruyorsun be mim... 
14 - En sevdiğin yemek nedir?
EATH. PİRZOLA. DAHA ŞİMDİDEN AĞZIMIN SUYU AKMAYA BAŞLIYAH.
 
(Herkes gif koyuyor, hemde renkli renkli koyuyor, her şeye koyuyor, ben öyle sap gibi mal mal yazıyorum anca, (Aman her boka uygun gif bulmaya mı uğraçacağım TUMBLR MI LAN BURASI!?) hazır uygun da bulmuşken koyayım dedim bir tane - bu koyulmasa olmazdı zaten. ;)
15 - En sevdiğin dizi? 
Zaten 3 tane izlemekteyim: Walking Dead, Sherlock, Once Upon A Time. Dizi izleyemem ki ben. Ay gerçek insanların olduğu şeyler belli miktarda animeden sonra insanı boğuyor veya kesmiyor galiba artık. Gerçi animeler de o kadar harika değil. Koca yaz hiç izlemedim diyebilirim. Tüm en güzel animeleri izlemişim gibi geliyor bana... Genel olarak bir şey izlemek zahmetli ya. Walking Dead'e sırf oyunu yüzünden başladım ve oyun kadar olmasa da yine de bayıldım. Sherloğa ise annem bakıyordu, o izlerken gele gide, beni de hastası yaptı. (Hala favorim Poirot ama. Sahi onun da dizisi var di mi? Tamam o zaman, onu da izledim, internetten açıp olmasa da televizyonda yemek yerken filan hep denk geldim - izlemediğim kalmadı böylece.) Once Upon A Time'a ise Frozen için. O da güzel de ne bileyim - sıkıcı yea. Da Vinci'nin şifresi ve Taht Oyunlarını merak ediyorum ama uğraşamam valla.
16 - Özel bir yeteneğin olsa bunun ne olmasını isterdin?
Işınlanma.
17 - Hasta olmanın kötü yanı nedir?
Çerezli Köyü çeşmesi gibi durmadan akan burun, akabinde sümüğünüzü silmekten ıpıslak olan kol, başınızın içinde uydu gibi dönen kaya parçası, o bilmeden yuttuğunuz ve intikam olsun diye kaz tüyüyle durmadan boğazınızı gıdıklayan küçük adam, buz gibi odanızda yalnız başınıza duvarı izleyerek geçirilen saatler... EAPÇIAAA!!! Ha bir de her yere bulaşan tükürükler tabii. -_-" Üstelik ben çok sık hasta olurum ve bu yüzden artık kimse hasta oldum mu dikkate bile almıyor. (Hatta şu anda da başımda dönüp duran kaya parçasını ve yanaklarıma sarmaşık gibi yayılan sıcaklığı hissedebiliyorum.) Yine de okula gitmezsem benim için bir nimet. 
18 - Alınacaklar listen var mı? Varsa nedir? 
 Ben 16 yaşında evin rızkımın peşine düştüm, su için para harcasam içim titriyi, aileme harcattığım en ufak para için kabuslar görür oldum, can dostumun evini soyacağım, oropsu olurum olmadı gibi bir cümle kurdum sen bana alınacaklar listesi diyorsun be mim... 
Mimleyecek kimsem yok - vardıysa da herkes mimlenmiş galiba ama canı isterse yapsın diye aşkıma paslıyorum. :3 

4 yorum:

  1. dijital kavramıyla yakından uzaktan alakası olan herhangi bir konuda yeteneksiz olmak konusunda olağan üstü bir yeteneğe sahibim- harikasın ya Alice. Makyaj konusunda şunu demek istiyorum ki 16 yaş makyaj için çok erken. Hatta her yaş erken. Saçları uzatmak, makyaj yapmak insanı bir az da olsa obje gibi göstermiyormu? Yoksa benmi böyle düşünüyorum. Ve ya topuklu ayakkabı. Yani üzerinde rahat olmadığın şeyi niye giyersin ki? Obje olmamak konusunda çok inatçıyım. Küpe bile kullanmıyorum. Yani insanın kendi kulağını delip oraya metal takması garip geliyor bana.
    Bi de ben seni sürekli okuyorum ve anonim yorum yapıyorum. Sebebi kendimi saklamak istemem değil yani blog falan gini bir adresim yok. Ama seni çok seviyorum. Bir çok fikirlerimiz uyuşmasa bile seni okuyorum.

    YanıtlaSil
  2. Öncelikle çok teşekkürler~ ^-^ <3 Fikirlerimiz uyuşmasa da beni takip edebilmen ilginç. O.O Ben de seni seviyorum! ^-^ (Sırf fikirlerin uyuşmayan bir insanı kabul edebildiğin için - bu benim hayal bile edemediğim bir şey.)
    Sonra... Makyaj gerçekten güzel yapıldığında işlevsel olabiliyor. Ancak yaşıtım kızların görünüşlerinin Allah vergisi küçük detaylar dışında birebir aynı olması. Hepsi aynı şekilde makyaj yapıyor ve hepsinin saç şekli aynı. O yaşa hiç gitmeyen, yersiz, beceriksizce çekilmiş kapkalın bir eyeliner ve kırmızı ruj + göte dek gelen saçlar = Türk genç kızı gibi bir şey oldu resmen. İnsanız biz, (hepimiz farklı yaratılmışız) ne bileyim, bir vazo değiliz ki mesela da şeklimiz aynı olsun her birimizin. (Vazonun bile kendine özgü bir tasarımı oluyor gerçi.) Burada gerçekten bir objeleştirme oluyor bu yüzden evet!

    YanıtlaSil
  3. Sağol beni etiketlemişsin galiba! ;^; <3 *chuuu~* HİÇ yapmazdın da... -<-" *küsecek bir şey bulup yine Dişsiz-face yapar XD* =-=

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Yanıtlamak isteyeceğini düşünmemiştim üzgünüm.

      Sil