15 Kasım 2014 Cumartesi

Limbo

 
Doğru düzgün giymediği montu kapıdan çıktığı gibi ayaklarının dibindeki çamur birikintisini boyladı. Bir an, onu alıp almamak hakkında düşündükten sonra, montu orada bırakmaya karar verdi. İçindeki sivitşörtü yeterince kalındı ve üstelik kapüşonu da vardı. Şu anda derdi soğuktan korunmak değildi zaten. Apartmanı bir an  önce arkasında bırakmaktı.
Sokağa çıkınca ilk önce hangi yola sapacağını bilemedi. Beyni durmuştu adeta. Sonra hiç kullanmadığı için kadının onu takip edeceği son yol olan uzun sahil yoluna saptı. Bina hala görülebiliyordu ve peşindeki cadalozun kapıdan fırlayıp tüm mahalleyi ayağa kaldıracak bağrışlar eşliğinde peşine düşmesi an meselesiydi. Adımlarını hızlandırdı. Siyah sivitşörtü ve başına çektiği kapüşonuyla yol boyunca uzanan çam ağaçlarının gölgesinde kara bir hayalet gibi ilerlerken kendini polis tarafından takip edilen bir suçlu gibi hissediyordu. Issız ve yağmurlu atmosferse bu hissi pekiştirmekteydi.
Arkasında kalan uzakları dinledi. Yere düşen sulu kar (İstanbul'da bir noktadan sonra normal yağmur yağmazdı zaten, mutlaka beraberinde karla gelir, romantik bir öğeyken insanı buz gibi donduran bir düşmana dönerdi bir anda.) ve kurumuş çam yapraklarının üzerinde hızla ilerleyen adımları duyabildiği tek sesti. Demek ki kadını atlatmayı başarmıştı. Derin bir iç çekip hızını biraz düşürdü. Sivitşörtünün içindeki sıcacık göğsü ağzından çıkan nefeslerle uyum içinde usulca inip kalkıyordu. Ama serin rüzgar yanaklarındaki sıcaklığı ve alnı ile boynundaki teri alıp beraberinde götürürken yağan yağmur az öncesine dek kalbinde alev alev yanan öfke ve nefret yangınını da söndürmüştü. Yürüdükçe kafasının içinde beyninin duvarlarını yıkarcasına yankılanan sesleri ve sivri pençeleriyle kalbini tırmalayan duyguları arkasında bırakmıştı o seslerin ve duyguların nedeni olanla birlikte. Şimdi içi suyu çekilmiş bir havuz kadar dingindi.
Yağmurun yavaşlamasıyla duyulmaya başlayan çığlıklar dikkatini çekince başını yukarı kaldırıp gri gökyüzünün beyaz lekelerine baktı. Bir an sürüden biraz ötede uçan bir martıyı kendisine benzetti. Ancak o martı gökyüzünde uçarken evindeydi. Kendisiyse ayaklarının altındaki kurumuş yapraklar gibi rüzgarla oradan oraya başıboşça savruluyordu.
Hiçlikten beliren bir motor, martı çığlıklarının ve asfalta dökülen sulu karın tırmaladığı sessizliği yırtıp önünde durdu. Bereli genç motorcu tek ayağını yere atıp "Nereye gidiyorsun böyle fıstık?" diye sordu yüzünde kocaman bir sırıtışla. Kız yanıt olarak gülümseyip omuz silkmekle yetindi. Bu hareketi bir nedenden ötürü tüm cazibesini kaybettirmiş olacak ki gülümsemesi yok olan motorcu başka bir şey söylemeden hiçlikte tekrar kayboldu.
Motorcunun yüzü aklına bir şekilde O'nu getirmişti. Gerçekten benziyorlar mıydı yoksa bu her yüzde delice onu aramasının sonucu oluşan hayali bir benzerlik miydi bilmiyordu. Sadece aklına o gelmişti işte. Hem de o olaydan beri ilk kez gözyaşlarıyla birlikte değil. Şimdi ne yapıyordu acaba? Kendisinin bu durumda olduğunu bilse o olayın öncesinde olduğu gibi yine onu kurtarır mıydı? Peki ya o telefonu şanssızlıktan can vermiş halde çantasının dibinde ölü yatmasa O'na haber verir miydi durumunu? Onca şeye rağmen yapardı herhalde. Sonuçta hala bu dünyada O'ndan başka kimsesi yoktu. Tabii "O" hala bir yerlerdeyse.
Kız bir parka varana dek kafasında karışık düşüncelerle boğuşarak yürümeye devam etti. Üç küçük çocuk ve torunları oynarken onları izleyen bir dede ile küçük süs köpeğini dolaştıran bir kadın dışında park da boştu. Onun aksine aidiyet kavramının içindeki bu varlıklardan uzaktaki bir banka oturdu. Oturmasıyla da arkasından bir köpek havlamasının gelmesi bir oldu. Sıçrayarak arkasına döndüğünde küçük bir evin tellerle kaplı bahçesindeki sarı gözlü kara köpekle göz göze geldi. Bakıştılar.
"Havlama," dedi köpeğe sessizce, "Ben de senin kadar sıkılıyorum."
Nasıl olduysa köpek sakinleşmiş görünüyordu. Havlamayı kesip kuyruğunu indirdi ve bu sefer meraklı gözlerle onu izlemeye koyuldu. Belli ki normalde baş belası bir hayvan değildi ancak sahipleri fazlasıyla ihmalkardı. Köpek için üzülmüştü. Tellerin ardına geçip onunla oynayabilmeyi dilerdi.
Bir süre daha orada oturduktan sonra kalktı. Bu sefer gerçekten bilmediği bir yere gelene dek yürüdü. Sokağın yanına bırakılmış karton kutularla oynayan bir kedi yavrusuna rastlayınca durdu. "Gel pisi pisi pisi" diyerek hayvanı yanına çağırdı ancak tatlı şey kedilere özgü kendini beğenmişlikle önce yanına gelir gibi olduysa da son anda vazgeçip tekrar kutusuna döndü.
Yapacak hiçbir şeyi ve gidecek hiçbir yeri olmamasının sıkıntısı kendini göstermeye başlamıştı. O bir kedi, köpek ya da martı değildi, istediği yere uçamaz ya da özgürce başıboş dolanamazdı. Bir insandı ve insanların her zaman yapacak şeyleri ya da gidecek yerleri olmalıydı. Bir an o motorcunun tekrar gelmesini istedi, eğer terkar gelseydi, tek söz söylemeden motoruna atlar ve kendisini herkesten ve her şeyden uzak bir yere götürmesini isterdi ondan.
Sahi, neden yoktu ki, kimsenin onu bulamayacağı, uzakta, güvenli ve huzurlu bir yer?
Sonra birden, olduğunu hatırladı.
Etrafına baktı. Şu anda kimsecikler yoktu. Ama gelen araba sesleri ana caddeye yakın olduğunu gösteriyordu. Tam sokağın köşesinde durduğunu fark etti. Planladığı şey için mükemmel bir konumdu bu.
Çabucak yere uzandı. Asfalta dayadığı kulağında fazla uzakta olmayan arabaların titreşimlerini hissedebiliyordu.
Bir arabanın sesi diğerlerininkinden ayrılınca onu o yere götürecek aracın geldiğini anladı. İçinde zerre heyecan duymuyordu. Sadece üstüne sakız gibi yapışmış bu can sıkıntısından kurtulma isteği vardı. Ve az sonra kaybolacaktı. Konforlu ve sıcacık sarı ışıkların yayıldığı apartman dairelerinde onu izleyen biri olup olmadığını merak etti. Varsa da hiçbir şey yapacak zamanı yoktu nasılsa. Ve tam sokağın köşesinde durduğu için gelen arabanın köşeyi dönerken onu fark etmesi imkansızdı.
Gözlerinin kapanmadan önce gördükleri son şey hala kutuyla oynayan kedi yavrusu oldu. Hayvan kutunun içine girmeye çalışırken küçük patisiyle onu devirip korkuyla geriye doğru sıçrayınca kediciğin şapşallığına gülmekten kendini alamadı kız. Bir an onu da yanında götürebilmeyi diledi.
Dakikalar sonra gözlerini tekrar açtığında gördüğü ilk şey yine kedi oldu. Bu sefer üstüne devrilen kutuyla oynamayı bırakmış, uslu uslu kızın burnunu yalıyordu. Kız doğruldu. İşe yaramamıştı demek ki. Bunu biraz garipsediyse de, yapacak bir şey yoktu. Evden çıktığında bile elinde sonunda geri dönmesi gerektiğini biliyordu. Ama belki yalnız dönmek zorunda olmayabilirdi.
Kediciği kucakladı. Hayvan durumdan hiç şikayet etmeden sonunda ait olduğu yeri bulmuş gibi sivitşörtüne sokuldu. Kız kucağında yeni dostu ile bu sefer farklı bir yoldan eve dönüş yoluna koyuldu.
Ana caddeye çıktığında hiç araba olmadığını gördü. Garip. Asfaltta hissettiği titreşimler ve duyduğu o egzoz sesleri neydi öyleyse? Ancak biraz daha yürüyünce en garip şeyin bu olmadığını gördü.
Hepsi açık olmasına rağmen ne dükkanlarda ne de sokakta tek bir insan bile yoktu.
Ah... Şimdi anlamıştı. Kendi kendine gülümsedi. "Sanırım o yere varmayı başarmışız dostum," dedi kediciğin başını nazikçe okşayarak, hayvan buna yanıt olarak başını geriye atıp keyifle gırlamakla yetindi. O an kız kedinin çenesinin ve göğsünün kıpkırmızı olduğunu fark etti. Önce yaralandığını düşünüp endişelendi ancak hayvanın üstünde hiç yara yoktu. Sivitşörtünün ucundan sarkan bağırsaklarını ancak sonradan gördü.
"Oh."
Bu caddeyi biliyordu. Evden pek de uzak sayılmazdı. Dönüp dolaşıp aynı yere gelmişti neredeyse. Yolun üzerindeki bir markette durup kedi ve kendisi için bir şeyler aldı. Aldıkları için para ödememek çok garip hissettirmişti, bu yüzden çantasından biraz para çıkarıp tezgaha bıraktı. Anlamsız bir hareket gibi görünebilirdi, ancak ne de olsa bir daha asla ona ihtiyaç duymayacaktı ve bir nedenden ötürü duysa da burada bulacağına emindi.
Eve vardıklarında anahtarla kapıyı açıp içeri girdi. Tahmin ettiği gibi, içeride kimse yoktu. Sivitşörtünden ve kotundan kurtulduğu gibi kendini doğruca banyoya attı. Kedi ise merakla yeni yuvasını keşfe çıkmıştı. Banyo aynasında karnından fışkıran bağırsakları seyrederken "Sanırım sana zombi adını vereceğim" diye seslendi salondaki televizyona yakın tekli koltukta çoktan kendi meskenini bulmuş olmanın keyfini çıkaran kediye.

6 yorum:

  1. Melankoliden bahseden melankolik bir öykü. Vay be.
    (Alay etmiyorum, yani gerçekten vay be. Hem üslubun hem anlattıkların o kadar güzel ki. Bu bloga koydukların arasında Ateşsaçan'dan sonra en beğendiğim hikayen bu oldu sanırım.)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Vay, çok teşekkür ederim. O.o Bana çok sıradan bir öykü gibi gelmişti. Ama içimden gelince yazdım işte.

      Sil
  2. Çok güzel bir hikayeydi. Ana karakteri nedense kendime benzettim hahah...
    Artı, bundan güzel bir rpg oyunu da yapılabilir <3 Ellerine, hayal gücüne sağlık Alice-chan.

    YanıtlaSil
  3. Çok teşekkür ederim ve biliyor musun? Son yazını okuduktan sonra ben de sana benzettim. Yorum yapmak isterdim ancak diyebilecek hiçbir orjinal şey bulamadım. Aklımdan geçen tüm o anlamsız klişeleri defalarca duymuşsun belli ki, daha fazlasına da karnın tok... Sadece görünüşe göre dibini boyladığın karanlık kuyudan çıkış yolunu bir an önce bulabilmeni yürekten diliyorum.

    YanıtlaSil
  4. E-posta gönderdim ama her ihtimale karşı burada da belirteyim, mimledim seni:)

    YanıtlaSil