22 Şubat 2015 Pazar

I won't betray you!

Bu animeyi 10'dan fazla anime izlemiş kimseye önermeyeceğim. (10 veya daha az sayıda izlemiş olanlar isterse izleyebilir, onlar daha yeni, yenilere bir şey olmaz.) Erirsiniz. Çünkü var olan tüm anime klişelerini bünyesinde toplamış animeyi buldum: Uragiri wa Boku no Namae o Shitte Iru. Göründüğümün aksine o kadar fazla anime izlemiş biri değilim. (Yani 100'ü bulduğunu bile sanmam. Bir ara My Anime List sitesinde izlediğim tüm animeleri listelemeye çalışmıştım ama sıkıldım. Tabii ek bölümleri, yeni sezonlarını, filmlerini falan saymıyorum. Belirttim çünkü bunu gerçekten yapanlar var.) Ama bu anime gerçekten o kadar klişe ki, 100'ü geçmeyen anime deneyimlerimle ben bile, hangi sahnede ne olacağını ve karakterlerin ne yapacaklarını ne söyleyeceklerini TAM TAMINA kestirebiliyorum. (Animeyi resmen şöyle izliyorum: "Şimdi gitmeye çalışacak. Yuki onu durduracak. "Urusai!" diye bağıracak. Ahanda demedim mi!? ZESS!!! *Q* O da gökyüzüne bakacak. Dolunay manzarası." Ve inanın hepsi tutuyor.)  Her şey o kadar klişe yani... 2010 yapımı olmasa tüm o anime klişelerini doğuran seri olduğunu söyleyecektim! Ama birçok kişi "klişe" lafını hemen kötü bir şey olarak algılasa da benim için öyle değil. Bazı klişelerin klişe olma nedeni, vazgeçilmez güzellikte olmalarıdır. Eh, bu animede kullanılanlar da benim sevdiğim klişeler olduklarından, bu klişeler muhteşem bir animasyon, muhteşem ses aktörleri ve vasat bir konuyla birleşince şahsen animeye bayıldım. (Hem böyle bir şeyler izlemeye ihtiyacım vardı doğrusu. Kuruyan anime damarlarıma tekrardan kan topluyorum biliyorsunuz. Bu tür sıradan anime örnekleri alışma süreci için birebirdir ve bu yüzden newbie'lere de önerilebilir.)
Konuyu kısaca özet geçeyim: Yuki bazı özel güçlere sahip bir yetimdir. Bir gün karşısına kendine Giao Klanı diyen garip insanlar çıkar. Dediklerine göre bu insanlar Duras denen iblislerle savaşan özel kişilerdir ve savaşmak için Yuki'ye de ihtiyaçları vardır. Bu yüzden onu yanlarına çağırırlar. İyi çocuk Yuki de yetimhanedeki çocuklar için kem küm ettikten sonra "Ulan bunca yıl beni yetimhanede bıraktınız, işiniz düşünce mi geliyorsunuz?" demeden kabul eder. Ancak Giao Klanı'nın ona söylemediği bir şeyler var gibi görünmektedir. Neyse ki iyi ama saf Yuki hiçbir şeyin farkında değildir, götünü (Ne yazık ki sadece mecaz anlamda) tamamen seksi koruması Zess'e bırakmıştır. Şimdi karakterleri tanıtmaya geçelim:
Gayliği çok açıl edilmeyen gayler
Yuki:

Klasik kız benzeyen, iyi ama saf baş karakter. Sizin de tahmin edebileceğiniz gibi "Arkadaşlarımı koruyacağım!" ya da "Kimsenin zarar görmesini istemiyorum..." laflarını hiç eksik etmez ağzından. 
Zess/Luka: 

Klasik cool, acılar çekmiş, depresif oğlan 3 bölümde 10 kez "Sana ihanet etmeyeceğim" diyor, başka da bir şey demiyor. Demesine de gerek yok zaten. O ifadesiz yüzüyle bile fangirl kalplerini istila etmeyi başarıyor. 
Ensest İkizler 
Toko & Tsukumo: 

Bunlar da Japonlar'ın ensest merakını besleme ve serinin üzerindeki gaylik havasını dağıtma maksadıyla yaratılmış, enerjik ve neşeli kız ile onun sakin ve sıkıcı ikizi. Serinin en işlevsiz karakterleri.
Gayliği apaçık belli gayler  
HOTsuma: 

 
Adının hakkını dibine dek veren sarışın ve atarlı badass. O da acılar çekmiştir ancak Zess/Luka kadar çekmediği için onun ifadesiz coolluğuna erişememiştir, hala duygusaldır ve bunu her fırsatta gösterir. Adı olsun, görünüşü olsun, güçleri olsun - her şeyiyle yakar.

Shuusuke:
Hotsuma'sız bir resmini bulamayacağınız kadar silik ve muhtemelen uyduracak bir karakter bulamadıkları için silikliğini karakteri olarak yutturdukları bir başka gereksiz kişilik. İkizler kadar gereksiz değil ama, o olmadan Hotsuma'nın ateşini kim söndürür?  
Diğerleri
Takashiro

Serinin ağır abisi: Karizmatik ve güçlü görünüyor ama ardında bir piç yattığı belli.
 Kanata

Daha bunun ne bok olduğunu anlayacak kadar ilerlemedim... Bir iyi gibi, bir kötü gibi. Kötü sanırsam. Edit: Bu yazıyı yazarken izlediğim bölümde anlaşıldı kötü olduğu. Bu sefer tutturamadım ama. İlkin sahneye pelerinli çıkması olayını tutturdum ama tahmin ettiğimin aksine Yuki orada değildi. ("O_O *gözleri büyür* K-KANATE-SAN!? *göz bebekleri titrerken "O benim ağabeyim gibiydi..." cümlesiyle başlayan anılar şeridi gözlerinin önünden dökülür.)
Tachibana

Bu da serinin garip adamı rolünde... Başka bir şey söylemeye gerek var mı?
Ama cidden sevdim bu seriyi. Ben sanırım böyle eski tip ama adam gibi animeleri daha çok seviyorum. Şimdiki animeleri izlemek boyama kitabı boyamak gibi, hep biz hayranlar dolduruyoruz içlerini... Spesifik değilse ne olmuş, muhteşem animasyon ve muhteşem seslendirmelerle birleşmiş favori klişelerim, seksi badassler, kawaii bishounenler, yaoi hintleri, bol fanservice ve... Tüm bu etkenler bir araya gelince ne olursa olsun izletiyor. Hele de beni. 
Not: Yalnız animenin seslendirmeleri gerçekten çok iyi. (Zess'in o "Ore wa omeo wo uragiranai" diyen sesiyle uyanabilirim her sabah.) Yani bir anime bana kalkıp da ses aktörlerine baktırıyorsa (Ki umurumda olmazlar. Ben sesleri karakterlerle bağdaştırıyorum, arkalarındaki insanı öğrenmek istemiyorum ki. Bir o Daisuke Ono'yu ve Hiroshi Kamiya'yı bilirim.) cidden iyi bir animedir. Ve...ZESS'İN SESLENDİRMENİ HEM JUNJOU ROMANTICA'DAN MISAKI HEM DE CLAUDE, TSUKUMO'NUNKİ GRELL, HOTSUMA'NINKİ SEBASTIAN, SHUUSEI'İNİNKİ LIGHT VE TAKASHIRO'NUNKİ LUKE VALENTINE'MIŞ LAN!!! Şaşırtıcı olan: 
Shuusei: 

Light:

Takashiro:

Luke Valentine:

Herif baktı ki Duras'larla baş edemiyor vampirlere geçmiş.
Neyse...
Anime bitene dek yeni bebeğim olan Shuuseki'yi buraya bırakıyorum. İstediğiniz kadar ağız suyu akıtmak serbesttir. Tek amacı ve işlevi bu olmaktadır zaten. Anime meredine bulaşmış zavallı masum (?) genç kızlarda erkeklere dair gerçekçi olmayan beklentiler doğurarak 3D erkeklerden umutlarını kesmelerini sağlayıp giderek çoğalan dünya nüfusunun önüne geçme... Gerçek değil ama dünyayı kurtarıyor. (Türdeşleri için bkz: Rin Matsuoka, Sebastian Michaelis, Hotsuma Renjou... Bunlar hep Japon denen toplum-düşmanı ırk tarafından nüfusun çoğalmasını engellemek için yaratılmıştır.) Safi kusursuzluk abidesi.

21 Şubat 2015 Cumartesi

Bu Anime Fazla Mükemmel: "Kiseijuu: Sei no Kakuritsu"

İnanın bunu her bölümünde söyletiyor.
Ve ben her bölümden sonra hakkında bir yazı yazmaya çalışıyorum ama hep siliyorum çünkü övmeye neresinden başlayacağımı bilemiyorum. Muhtemelen 25 bölüm sürecek. Her 25 bölümlük anime gibi de arkasında bir yığın cevaplanmamış soru ve dolayısıyla öfkeli hayranlar bırakacak. Ancak bu animenin diğer 25 bölümlük tatmin etmeyen animelerden bir farkı var, o da şu ki, 50 ya da 100 bölüm bile sürse cevaplayamayacağı sorular sorması. Şu an 18. bölümünde ve aslında bu bölümde bitse şahsen ben tatmin olurdum çünkü her şey en azından bir yere bağlanır gibi olmuştu ancak gözlerim ne kadar aradıysa da final yazısını bulamadı. Demek ki bağlanmasını planladıkları nokta bu değilmiş. Bu beni hem rahatlattı, hem daha da endişelendirdi. Rahatlatmasının nedeni serinin en azından bir süreliğine daha devam edecek olması. No Game No Life'dan beri izlediğim en sürükleyici, heyecanlı, akıcı, dahası düşündüren şey bu. Kurumuş anime damarıma kan pompaladı resmen. Haliyle hiç istemiyorum bitsin. Endişelenmemin nedeniyse 7 bölümde her şeyi 18. bölümdekinden toparlayabileceklerine güvenememem - hele de ortada yeterince mesele yokmuş gibi bir yenisini daha attıklarından... Ama göreceğiz bakalım. Şahsen 25 bölümden uzun sürmesine hiç olanak vermiyorum. Dünyayı kasıp kavuran Shingeki no Kyojin'in 2. sezonu için bile beklerken herhalde bu Tokyo Ghoul ve Haikyuu gibi baştan kazanan seriler arasında silinip giden anime için öyle bir umut bile olmaz.
Neyse... Parazit denen, uzaydan gelme, insan yiyen canavarlar var. Bu canavarlar insanların vücutlarına girerek beyinlerinin kontrolünü ele geçiriyor. Bir gece baş karakter Izumi Shinichi uyurken henüz solucan formundaki parazitlerden biri de onun koluna bir delik açarak beynine ulaşmaya çalışıyor ama Izumi uyanarak bu solucanımsı şeyin koluna girdiğini görünce koluna uyurken mp3'ün kablosunu koluna dolayarak yaratığın ilerlemesini engelliyor ve sonuçta sağ kolunda Migi adını verdiği bir parazitle yaşamaya başlıyor.
Bu parazitler aslında elbette insan oğlunun bir parodisi. Bizim özelliklerimizi hayali bir ırka yükleyerek, bize ayna tutuyorlar - Hem iyi, hem de kötü yönlerimizle ve insan ırkının neden berbat ve neden muhteşem bir tür olduğunu görüyoruz. Bunun yanı sıra başka önemli sorular da soruluyor:  Biz neyiz ve neden yaratıldık? gibi ki animenin üstüne kurulu olduğu konu da bu.
Tabii bunları dedim diye, serinin hep böyle felsefi sorularla mücadele ettiğini sanmayın, benim ilgimi çeken kısmın bu olması doğal. ^^ Ama aksiyon ön planda. Zaten bu izleyicileri de kazanabilmiş olmasının nedeni bu diye düşünüyorum. Mutlaka her bölümde bir şey oluyor ve bir sonraki bölümü merakla bekliyorsunuz. Bu yüzden önerim, hazır tamamlanmasına da bu kadar az kalmışken, bitmesini bekleyip öyle izlemeniz. Çünkü beklemek gerçekten çok zor... Başlayınca da eğer Türkçe sub izlerseniz önerim yorumlara hiç takılmamanız. Bizim boş kafalı halkımız aksiyondan fazlasını göremediklerinden hep en güzel bölümlere saydırmışlar zira. Şaşırmamak gerek.
Animenin harika yanlarını yeterince övebilmem imkansız, bu yüzden beğenmediğim yanlarına geçeyim en iyisi: 1 - Kapanış parçasına bayıldım ama açılış şarkısı İngilizce bilmeyen birinin söylediği İngilizce şarkılara benziyor. 2 - Izumi'nin açılışta da görebileceğiniz gibi karakteriyle birlikte badassleşen saçları. Karakter olarak nerd'den badass'e geçiş süreci tamam da saçlara hiç anlam veremedim. *spoiler* Anası öldü, saçlar dikeldi. *spoiler* Komikti yani. 3 - MURANO YANİ ASIL KIZ OLACAK MAL. Başta en mal anime ana bayan karakteri gibi görünmeyebilir ama VALLAHA ÖYLE. İnanın bana neredeyse bir bölümcük geçmiyor ki bu "Sen çok değiştin Izumi-kun" falan demesin. Anime kızlarının mal olmasına alıştık ama bir karakter bu kadar mı sıkıcı, işlevsiz, MAL olur? Bunun o futbol sahası alnını gördüğünüzde içiniz daralmaya başlıyor içiniz. Hayır, animedeki tek kız olsa, gıkım çıkmayacak ancak canım Kana, kadın gibi kadın Kana, en sevdiğim kişiliksiz olan Kana dururken bu asıl kız rolünde ya ona gıcık oluyorum en çok... Ah Kana be. Kişiliksizdin ama tam bir aşk kadınıydın ve shoujo karakterlerine taş çıkarırdın. Neyse... Benim favorilerim zaten insanlardan çok parazitler. Hele de Tamiya Ryoko. Ama ondan hiç söz etmeyeyim, başlarsam duramam. Migi'yi de çok seviyorum. Zaten ben de dahil olmak üzere izleyenlerin çoğunun animeye dair ilgisini çekenin Migi olduğunu düşünüyorum. Yani şu şey ister istemez ilginizi çekiyor haliyle:
Serinin yetersiz bulduğum tek yanları bunlar. Onun dışında aksiyonlu, meraklı, heyecanlı, aynı zamanda duygulu ve aynı zamanda da soru soran bir anime. Dolayısıyla kimse kusura bakmasın ama böyle bir seri dururken akıcı ve güzel ama arkası bomboş serilerin sırf shipleyecek erkekler var diye yeri göğü inletmesi sinirimi bozmuyor değil. Gerçi çok da şaşılacak bir şey değil ya ... Bu seri o kadar popüler olmak için fazla ağır. En azından gore unsurları ve Migi'nin bizzat kendisi ilgi çekti de hepten geri plana atılmadığı için şükretmeli.
 
Bu elemana da ba-yıl-dım!!! Son 7 bölümde çıkacak olması gerçekten çok üzücü... Ama izlemek için sabırsızlanıyorum! *-* 

Not: Ne olur bana anime önerin. Şu son 2 yılda o kadar koptum ki animelerden... 5 tane filan izlemişimdir. Önümüzdeki iki yıl zaten izleyemeyeceğim. Çok popüler, duymuşsundur mutlaka demeyin, önerin çünkü ben gaza gelip hayatta izlemem dediğim şeyi bile izleyebiliyorum. Yeter ki önerin. Ne olursa olsun. Boş vakitlerini Bu Tarz Benim izleyerek geçiren biri olmak istemiyorum ben. (Çok fena bir bağımlılık bu. Ben de yatkınım böyle kadın programlarına. Artık aklımı boşaltma ihtiyacı mı ne bilemiyorum ama çok fena.) 

8 Şubat 2015 Pazar

Bok Çukurunun Dibi Görüldü. (Alice vs. The REAL World.)

AŞAĞIDAKİ PARAGRAFI OKUMAK ZORUNDA DEĞİLSİNİZ. 
Güzel günler geçiriyorum. Tatil bitmek üzere ama hiç üzgün değilim çünkü dolu dolu geçirdiğime inanıyorum çünkü zaman geçmesi gerektiği gibi geçti. Yani yapmak istediğim birçok şeyi yapabildim. İstediğim/amaçladığım miktarda olmasa da yaptım ve bu önemli bir şey. Mesela birçok hikaye yazdım (İyi ya da kötü) ya da yazılacaklar sepetine atabildiğim birçok fikir buldum, bol bol çizdim, birazcık ders çalıştım (Ama bunun bile ne kadar önemli olduğunu belirttim.), kuzenim ilk defa playstation'ına dokunmama izin verdi ve Bioshock Infinite oynamayı denedim ama... PS'de berbatım, yalan yok. Bu yüzden bilgisayara indiriyorum. (Daha doğrusu indirmeye çalışıyorum, 3 GÜNDÜR!) Tabii ki oyunu sevdim ama Bioshock serisiyle ilgili hiçbir şey bilmediğimden anlamam gereken şeyler olup da anlamadığımdan şüpheleniyorum (Ki serideki oyunlar birbiriyle bağlantılıysa hakikaten öyledir.) çünkü övdükleri kadar bir şey göremedim. (Henüz başındayım gerçi de.) Tabii ki benim ancak başkaları aracılığıyla anlayabileceğim bir mesajı var, sizi kapıp dünyasına götürüyor, oynanışı da iyi. Ama ya Elizabeth? İleride çiçek açıp herkesin ayılıp bayıldığı haline geleceğini umuyorum. (Tüm o hayranlık memeler içinse büyük hayal kırıklığı olacak.) Başka ne yaptım? Tarih çalışmalarıma devam. Her şeyi öğreneceğim. Gerçi felsefe tarihi kafamdaki birçok soruyu açıklıyor ve gerçekten HARİKA fakat olmaz, onunla yetinemem, diğerlerini de öğrenmem lazım. Memlekete gitmiş olmama rağmen bu sefer internetin olanaklarından da geri kalmadım üstelik çünkü tatilin büyük kısmında teyzemlerdeydik. (Onların her sabah köpek havlaması ve yanağınıza sürtünen kedi kürküyle uyanıp kahvaltı sofrasında omlet, açma, pankek bulduktan sonra küvette banyo yapabilmek gibi hayal gücünüzün ötesinde imkanlara sahip olduğunuz o muhteşem villalarında... Neyse. Bunun hakkında konuşmayacağım çünkü hatırladıkça gözlerim doluyor ve şu an bulunduğum küçük apartman dairesine sığamaz hale geliyorum. Bu dediklerimin kulağa korkunç geldiğinin farkındayım ancak inanın bana öyle yerlerde bulununca psikolojiniz bozuluyor biraz. Lütfen maruz görün bu yüzden.) Ama anne annem ve dedemle de güzelce vakit geçirebildim. Annem epey sorun çıkarsa da... Gerçi bu alışık olmadığım bir şey değil zaten ve en azından menopoz dönemi için alıştırma oluyor. Bir başka güzel yanı da oraya gidince bulduğum yeme imkanı. Her daim abur cubur ya da en azından yemek bulunan bir evde bulunmak da insanın dengesini bozan bir başka şey. Sonra Sultanahmet taraflarının inanın bana her köşesini gezdim. (Aranızdan gelen olursa gezdirebilirim yani. Zaten yazın rehberlik yapmayı düşünüyorum. Bilgim var, İngilizcem de. Tek sorun herkesin beni turist sanması ama ben açıklarım kendimi. Turist numarası yapmak kadar bayıldığım bir şey yok bu arada. Hele sizi turist sanıp kazıklamaya çalışanların siz "abi çok pahalı yaaa..." dedikten sonraki o yüz ifadeleri... Bir de kazmanın biriyle aynen şöyle bir diyalog geçti aramda: Kazma: - "Are you from Moscow?" Alice: "No." K: "Where are you from?" (Kesin internete "nasıl turist kaldırılır" yazarak öğrenmiştir bunları da.) A: "Turkey." Hem güldüm hem huylandım. Moskovalıyı ne yapacaksın lan? Cami önü bir de! Gerçi orada caminin dibinde ne kafeler saklı...) Çok güzeldi. Neyse ki o tarafları "Ya buraları da AMV yaparlarsa???" korkusu olmadan gönül rahatlığıyla gezebiliyorsunuz. Ama Gülhane Parkı'nın önünden geçerken gene içime bir korku düşmedi değil. Gece de rüyamda "Emaaan, ha çarşı, ha AMV ne fark eder?" diyerek Kapalıçarşı'yı yıktıklarını filan gördüm. Psikolojimi bozdu resmen bu manyaklar lan!
DİREK (Yani yeterince direk.) KONUYA GİRMEK İSTİYORSANIZ BURADAN DEVAM EDİN.
Gördüğünüz gibi bu sıralar hayatım iyi gidiyor. (Okul olmadığı için doğal olarak...) Ancak yine de karamsar bir bakış açısıyla dünyanın hızla kötüye gittiğini düşünüyorum. Hatta birçok kişinin karamsar yerine gerçekçi kelimesini koyup bana katılacaklarını biliyorum. Yani iyi bir ruh haliyle bile oturup düşündüğümde iyiye giden şeylerin sayısı kötüye giden şeylerin sayısına oranla o kadar az ki hemen sayabilirim: Daha açık fikirli oluyoruz. Nedeni de modanın böyle olması. Ve artık her şeyin moda kavramının etrafında dönmesinin nedeni de internet sayesinde modanın çok hızlı yayılması. Üstelik bahsettiğim moda kavramının içinde aklınıza gelebilecek her şey giriyor. Tabii ki bunlardan hepsi kötü değil. Mesela dünyanın iyiye gittiği yönlerden biri LGBT hakları. Belli zihniyetteki bir takım insanlar dışında (Kim olduklarını biliyorsunuz zaten.) kabullenmeyenler bile en azından saygı duyuyor ki bu kadarı da yeterli sayılır. Sonra bir gif seti gördüm tumblr'da. (Bu gerçekten güzeldi.) Hindistan'da millete soruyorlar: "Tecavüz edilmiş bir kadınla evlenir miydiniz?" "Hayır, asla" ve hatta "Benim oğlum temiz, neden evlendiği kadın kirli olsun?" gibi şeyler diyen yaşça büyük kimselerin giflerinin ardından "Neden olmasın, namus bacak arasında değil beyindedir" diyen gençlerin... "Oh evet, işte bu!" moduna giriyor, dünyayı aydınlık bir geleceğe koşarken görüyorsunuz. "İşte yeni neslin gücü!" Hayır. Herkes için söylemiyorum ama yeni nesil iki yüzlü bok sürüsünden fazlası değil ve arada gerçekten işe yarayanlar da bu bok sürüsünün içine kaynıyor. Mesela Mehtap Zengin'in videosuna diğerleriyle birlikte iyi dileklerini yazan birinin, ertesi gün okulunda kıvırtarak yürüyen bir erkeğe "Top!" diye seslendiğini duymanız hiç şaşırtıcı değil. Hemen başkalarına bok atmayayım. Ben de diğerleri kadar iki yüzlüyüm. Okulda din öğretmenimiz eşcinselleri kast ederek "Toplum düzeni için böyle insanlar olmamalı" içerikli bir konuşma yaptı, herkes amin dedi, bense bunun üzerine parmağımı kaldırıp iki çift laf etmedim. Üstelik bunu bir kez de yapmadım. Okullar kapanmadan önceki son derste de ergenliğe girmiş birinin evlendirilmesinde sorun olmadığı, hatta karakterimiz henüz yoğrulmamış olduğu için daha iyi ve ayrıca görücü usulünün de en iyi eş bulma yöntemi olduğu ve ona göre (Kişi dünyaya nasıl bakarsa öyle görürmüş sonuçta.) seks etrafında dönen bu dünyada biz kadınların seks malzemesi haline getirilmememiz için kapatılmamız gerektiğine dair uzun uzun konuştu ve ben yine ağzımı açmadım. Ama görüşlerinin karşısında dehşete düşmüştüm, ama zaten parmak kaldırınca bile söz hakkı vermiyor, ama zaten öz güvensizim, ama şu ama bu, ama mıy mıy mıy... Bunlar hep bahane, bahane, bahane. Orada düşüncelerimi toparlamayı başarıp söz hakkı almadan ayağa kalkarak karalılıkla durarak inandığım her şeyi savunsam herhalde bir daha asla kendime olan saygımı yitirmez ve öz güvenimi geri kazanabilirdim. Ancak yapamadım işte ve bu hayatımın en büyük pişmanlıklarından. Kim bilir aynada kaç kez orada yapmam gereken konuşmayı yapmışımdır... Eh, ne yapalım, olan oldu artık. Umarım bir gün bu canavar ve onun türdeşlerine karşı duracak güç ve cesareti bulabilirim. (Çünkü bunun ne kadar ciddi olduğunu anlıyor musunuz? Yani 16 yaşındaki kızlara dünyanın seks etrafında döndüğünden ve bundan sakınmamız için kapanmamız gerektiğinden filan söz eden bir öğretmenin kötülüğünü anlıyor musunuz? Bu zorbalık, öldürmek, hatta tecavüz gibi hukuki olarak suç sayılan kötülüklerden farklı. Bu serbest bir kötülük: Beyin yıkamak. Aslında bu konu hakkında bir yazı yazmaya çalışmıştım ama adam ve ben o kadar zıtız ki (Yani bakış açılarımız, görüşlerimiz, düşüncelerimiz) ona, daha doğrusu onun anlayışına duyduğum öfke, nefret, dehşet mekanizmalarımı bozuyor ve kafamı toparlayamıyorum. Neyse, konudan sapmayayım şimdi, sonra geri dönemem. Ama belki daha sonra bunun hakkında bir şeyler yazmayı başarabilirim.
Yani iki yüzlüyüz ve karakterimizi internetin hızla yaydığı moda şekillendiriyor. İnternette neyi görürsek, yetiştirilişimiz vb'nin bizi soktuğu yola çok ters değilse, hemen o yöne sapıyoruz ama tabii moda bu, geçici. Kaptığımız iyi şeyler de kötü şeyler de hemen siliniyor ve geriye... Hiçbir şey kalmıyor. Moda tarafından yoğrulmuş bir hamur parçası ve belki yoğrulurken yapışmış tek tük şey... Bu yüzden küçük çocuklar tarafından yoğrulmaktan başka bir işe yaramayan hamur parçalarından başka bir şey olmayan bok sürüsüyüz internet kurbanı bir nesil olarak.
Acaba erken mi konuşuyorum, yoksa henüz liseli olduğumdan mı böyle,  şu an işe yaramaz bok sürüsünden fazlası olarak görmediğim bu nesilden o çok dalga geçilen İlber Ortaylı, Halil İnalcık, Aziz Nesin, Uğur Mumcu vb. gibi isimler çıkabilir mi? Ama düşünün bir: Bir müzeye gittiğinde gördüğü eserlere hiç bakmadan önlerine geçilip snap atan yahut instagram hesabı için fotoğraf çekilen, düşünmeyen, soru önlerine konulmadıkça sormayan, araştırmayan ve aynı diziyi sevdiği birinin ruh eşi olduğunu düşünen bir nesilden söz ediyoruz. Mümkün mü gerçekten?
Biliyor musunuz? (Blogumu uzun süredir takip edenler tabii ki biliyor çünkü zibilyon kez söz etmişimdir.) 16 yaşıma geldiğimde (Çünkü hep bu yaşta olur kitaplarda - Harry Potter hariç ama o geçeli 5 sene oluyor.) bir kahraman olacağımı hayal etmiştim. Canavarlarla korkusuzca savaşacağımı sanacak kadar da kendini beğenmiş ve saftım. (İkisi aynı şey zaten.) Ancak kendimi hayal ettiğimden çok farklı canavarların karşısında tamamen sessiz halde buldum. Tıpkı taciz edilenleri çeken haberciler gibi... Küçükken nasıl olup da vicdanlarının olaya müdahale etmek yerine onları çekmekle rahat ettiğine çok şaşırdım. Oysa onlardan bir farkım yokmuş meğer. Tam olarak aynı şey sayılmasa da mantık aynı değil mi? Yani dünyayı kurtaran bir kahraman olacağımı hayal ederdim ama sonuçta dünya tarafından yutulmuş ve hiçbir umut bulamadığı için kendisi gibi olanlara sanal olarak seslenmekten başka bir şey yapamayan bir ezik olarak buldum kendimi. Şaşırmadım da gerçi.