8 Şubat 2015 Pazar

Bok Çukurunun Dibi Görüldü. (Alice vs. The REAL World.)

AŞAĞIDAKİ PARAGRAFI OKUMAK ZORUNDA DEĞİLSİNİZ. 
Güzel günler geçiriyorum. Tatil bitmek üzere ama hiç üzgün değilim çünkü dolu dolu geçirdiğime inanıyorum çünkü zaman geçmesi gerektiği gibi geçti. Yani yapmak istediğim birçok şeyi yapabildim. İstediğim/amaçladığım miktarda olmasa da yaptım ve bu önemli bir şey. Mesela birçok hikaye yazdım (İyi ya da kötü) ya da yazılacaklar sepetine atabildiğim birçok fikir buldum, bol bol çizdim, birazcık ders çalıştım (Ama bunun bile ne kadar önemli olduğunu belirttim.), kuzenim ilk defa playstation'ına dokunmama izin verdi ve Bioshock Infinite oynamayı denedim ama... PS'de berbatım, yalan yok. Bu yüzden bilgisayara indiriyorum. (Daha doğrusu indirmeye çalışıyorum, 3 GÜNDÜR!) Tabii ki oyunu sevdim ama Bioshock serisiyle ilgili hiçbir şey bilmediğimden anlamam gereken şeyler olup da anlamadığımdan şüpheleniyorum (Ki serideki oyunlar birbiriyle bağlantılıysa hakikaten öyledir.) çünkü övdükleri kadar bir şey göremedim. (Henüz başındayım gerçi de.) Tabii ki benim ancak başkaları aracılığıyla anlayabileceğim bir mesajı var, sizi kapıp dünyasına götürüyor, oynanışı da iyi. Ama ya Elizabeth? İleride çiçek açıp herkesin ayılıp bayıldığı haline geleceğini umuyorum. (Tüm o hayranlık memeler içinse büyük hayal kırıklığı olacak.) Başka ne yaptım? Tarih çalışmalarıma devam. Her şeyi öğreneceğim. Gerçi felsefe tarihi kafamdaki birçok soruyu açıklıyor ve gerçekten HARİKA fakat olmaz, onunla yetinemem, diğerlerini de öğrenmem lazım. Memlekete gitmiş olmama rağmen bu sefer internetin olanaklarından da geri kalmadım üstelik çünkü tatilin büyük kısmında teyzemlerdeydik. (Onların her sabah köpek havlaması ve yanağınıza sürtünen kedi kürküyle uyanıp kahvaltı sofrasında omlet, açma, pankek bulduktan sonra küvette banyo yapabilmek gibi hayal gücünüzün ötesinde imkanlara sahip olduğunuz o muhteşem villalarında... Neyse. Bunun hakkında konuşmayacağım çünkü hatırladıkça gözlerim doluyor ve şu an bulunduğum küçük apartman dairesine sığamaz hale geliyorum. Bu dediklerimin kulağa korkunç geldiğinin farkındayım ancak inanın bana öyle yerlerde bulununca psikolojiniz bozuluyor biraz. Lütfen maruz görün bu yüzden.) Ama anne annem ve dedemle de güzelce vakit geçirebildim. Annem epey sorun çıkarsa da... Gerçi bu alışık olmadığım bir şey değil zaten ve en azından menopoz dönemi için alıştırma oluyor. Bir başka güzel yanı da oraya gidince bulduğum yeme imkanı. Her daim abur cubur ya da en azından yemek bulunan bir evde bulunmak da insanın dengesini bozan bir başka şey. Sonra Sultanahmet taraflarının inanın bana her köşesini gezdim. (Aranızdan gelen olursa gezdirebilirim yani. Zaten yazın rehberlik yapmayı düşünüyorum. Bilgim var, İngilizcem de. Tek sorun herkesin beni turist sanması ama ben açıklarım kendimi. Turist numarası yapmak kadar bayıldığım bir şey yok bu arada. Hele sizi turist sanıp kazıklamaya çalışanların siz "abi çok pahalı yaaa..." dedikten sonraki o yüz ifadeleri... Bir de kazmanın biriyle aynen şöyle bir diyalog geçti aramda: Kazma: - "Are you from Moscow?" Alice: "No." K: "Where are you from?" (Kesin internete "nasıl turist kaldırılır" yazarak öğrenmiştir bunları da.) A: "Turkey." Hem güldüm hem huylandım. Moskovalıyı ne yapacaksın lan? Cami önü bir de! Gerçi orada caminin dibinde ne kafeler saklı...) Çok güzeldi. Neyse ki o tarafları "Ya buraları da AMV yaparlarsa???" korkusu olmadan gönül rahatlığıyla gezebiliyorsunuz. Ama Gülhane Parkı'nın önünden geçerken gene içime bir korku düşmedi değil. Gece de rüyamda "Emaaan, ha çarşı, ha AMV ne fark eder?" diyerek Kapalıçarşı'yı yıktıklarını filan gördüm. Psikolojimi bozdu resmen bu manyaklar lan!
DİREK (Yani yeterince direk.) KONUYA GİRMEK İSTİYORSANIZ BURADAN DEVAM EDİN.
Gördüğünüz gibi bu sıralar hayatım iyi gidiyor. (Okul olmadığı için doğal olarak...) Ancak yine de karamsar bir bakış açısıyla dünyanın hızla kötüye gittiğini düşünüyorum. Hatta birçok kişinin karamsar yerine gerçekçi kelimesini koyup bana katılacaklarını biliyorum. Yani iyi bir ruh haliyle bile oturup düşündüğümde iyiye giden şeylerin sayısı kötüye giden şeylerin sayısına oranla o kadar az ki hemen sayabilirim: Daha açık fikirli oluyoruz. Nedeni de modanın böyle olması. Ve artık her şeyin moda kavramının etrafında dönmesinin nedeni de internet sayesinde modanın çok hızlı yayılması. Üstelik bahsettiğim moda kavramının içinde aklınıza gelebilecek her şey giriyor. Tabii ki bunlardan hepsi kötü değil. Mesela dünyanın iyiye gittiği yönlerden biri LGBT hakları. Belli zihniyetteki bir takım insanlar dışında (Kim olduklarını biliyorsunuz zaten.) kabullenmeyenler bile en azından saygı duyuyor ki bu kadarı da yeterli sayılır. Sonra bir gif seti gördüm tumblr'da. (Bu gerçekten güzeldi.) Hindistan'da millete soruyorlar: "Tecavüz edilmiş bir kadınla evlenir miydiniz?" "Hayır, asla" ve hatta "Benim oğlum temiz, neden evlendiği kadın kirli olsun?" gibi şeyler diyen yaşça büyük kimselerin giflerinin ardından "Neden olmasın, namus bacak arasında değil beyindedir" diyen gençlerin... "Oh evet, işte bu!" moduna giriyor, dünyayı aydınlık bir geleceğe koşarken görüyorsunuz. "İşte yeni neslin gücü!" Hayır. Herkes için söylemiyorum ama yeni nesil iki yüzlü bok sürüsünden fazlası değil ve arada gerçekten işe yarayanlar da bu bok sürüsünün içine kaynıyor. Mesela Mehtap Zengin'in videosuna diğerleriyle birlikte iyi dileklerini yazan birinin, ertesi gün okulunda kıvırtarak yürüyen bir erkeğe "Top!" diye seslendiğini duymanız hiç şaşırtıcı değil. Hemen başkalarına bok atmayayım. Ben de diğerleri kadar iki yüzlüyüm. Okulda din öğretmenimiz eşcinselleri kast ederek "Toplum düzeni için böyle insanlar olmamalı" içerikli bir konuşma yaptı, herkes amin dedi, bense bunun üzerine parmağımı kaldırıp iki çift laf etmedim. Üstelik bunu bir kez de yapmadım. Okullar kapanmadan önceki son derste de ergenliğe girmiş birinin evlendirilmesinde sorun olmadığı, hatta karakterimiz henüz yoğrulmamış olduğu için daha iyi ve ayrıca görücü usulünün de en iyi eş bulma yöntemi olduğu ve ona göre (Kişi dünyaya nasıl bakarsa öyle görürmüş sonuçta.) seks etrafında dönen bu dünyada biz kadınların seks malzemesi haline getirilmememiz için kapatılmamız gerektiğine dair uzun uzun konuştu ve ben yine ağzımı açmadım. Ama görüşlerinin karşısında dehşete düşmüştüm, ama zaten parmak kaldırınca bile söz hakkı vermiyor, ama zaten öz güvensizim, ama şu ama bu, ama mıy mıy mıy... Bunlar hep bahane, bahane, bahane. Orada düşüncelerimi toparlamayı başarıp söz hakkı almadan ayağa kalkarak karalılıkla durarak inandığım her şeyi savunsam herhalde bir daha asla kendime olan saygımı yitirmez ve öz güvenimi geri kazanabilirdim. Ancak yapamadım işte ve bu hayatımın en büyük pişmanlıklarından. Kim bilir aynada kaç kez orada yapmam gereken konuşmayı yapmışımdır... Eh, ne yapalım, olan oldu artık. Umarım bir gün bu canavar ve onun türdeşlerine karşı duracak güç ve cesareti bulabilirim. (Çünkü bunun ne kadar ciddi olduğunu anlıyor musunuz? Yani 16 yaşındaki kızlara dünyanın seks etrafında döndüğünden ve bundan sakınmamız için kapanmamız gerektiğinden filan söz eden bir öğretmenin kötülüğünü anlıyor musunuz? Bu zorbalık, öldürmek, hatta tecavüz gibi hukuki olarak suç sayılan kötülüklerden farklı. Bu serbest bir kötülük: Beyin yıkamak. Aslında bu konu hakkında bir yazı yazmaya çalışmıştım ama adam ve ben o kadar zıtız ki (Yani bakış açılarımız, görüşlerimiz, düşüncelerimiz) ona, daha doğrusu onun anlayışına duyduğum öfke, nefret, dehşet mekanizmalarımı bozuyor ve kafamı toparlayamıyorum. Neyse, konudan sapmayayım şimdi, sonra geri dönemem. Ama belki daha sonra bunun hakkında bir şeyler yazmayı başarabilirim.
Yani iki yüzlüyüz ve karakterimizi internetin hızla yaydığı moda şekillendiriyor. İnternette neyi görürsek, yetiştirilişimiz vb'nin bizi soktuğu yola çok ters değilse, hemen o yöne sapıyoruz ama tabii moda bu, geçici. Kaptığımız iyi şeyler de kötü şeyler de hemen siliniyor ve geriye... Hiçbir şey kalmıyor. Moda tarafından yoğrulmuş bir hamur parçası ve belki yoğrulurken yapışmış tek tük şey... Bu yüzden küçük çocuklar tarafından yoğrulmaktan başka bir işe yaramayan hamur parçalarından başka bir şey olmayan bok sürüsüyüz internet kurbanı bir nesil olarak.
Acaba erken mi konuşuyorum, yoksa henüz liseli olduğumdan mı böyle,  şu an işe yaramaz bok sürüsünden fazlası olarak görmediğim bu nesilden o çok dalga geçilen İlber Ortaylı, Halil İnalcık, Aziz Nesin, Uğur Mumcu vb. gibi isimler çıkabilir mi? Ama düşünün bir: Bir müzeye gittiğinde gördüğü eserlere hiç bakmadan önlerine geçilip snap atan yahut instagram hesabı için fotoğraf çekilen, düşünmeyen, soru önlerine konulmadıkça sormayan, araştırmayan ve aynı diziyi sevdiği birinin ruh eşi olduğunu düşünen bir nesilden söz ediyoruz. Mümkün mü gerçekten?
Biliyor musunuz? (Blogumu uzun süredir takip edenler tabii ki biliyor çünkü zibilyon kez söz etmişimdir.) 16 yaşıma geldiğimde (Çünkü hep bu yaşta olur kitaplarda - Harry Potter hariç ama o geçeli 5 sene oluyor.) bir kahraman olacağımı hayal etmiştim. Canavarlarla korkusuzca savaşacağımı sanacak kadar da kendini beğenmiş ve saftım. (İkisi aynı şey zaten.) Ancak kendimi hayal ettiğimden çok farklı canavarların karşısında tamamen sessiz halde buldum. Tıpkı taciz edilenleri çeken haberciler gibi... Küçükken nasıl olup da vicdanlarının olaya müdahale etmek yerine onları çekmekle rahat ettiğine çok şaşırdım. Oysa onlardan bir farkım yokmuş meğer. Tam olarak aynı şey sayılmasa da mantık aynı değil mi? Yani dünyayı kurtaran bir kahraman olacağımı hayal ederdim ama sonuçta dünya tarafından yutulmuş ve hiçbir umut bulamadığı için kendisi gibi olanlara sanal olarak seslenmekten başka bir şey yapamayan bir ezik olarak buldum kendimi. Şaşırmadım da gerçi.


9 yorum:

  1. alice twitterın ya da faceın varsa bana adresini verir misin? :)

    YanıtlaSil
  2. Malesef yok, mail atarsan numaramı verebilirim, kullandığım tek sosyal iletişim ağı whats app şu anda. ^^"

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. ya tumblr da alicethebalkaba adlı biri var ya da bu ada benzer ben onu sen sanıyordum sen değil misin?

      Sil
    2. Ha o benim, ben. xD Doğru ya, onu saymamışım.

      Sil
    3. yaa bu çok kötü oldu bende watzapp kullanmıyorum. :(

      Sil
    4. aliceeee tumblrda kafasında çaydanlık olan fotoda kız sen misin.:)

      Sil
    5. Ahahah evet benim o. xDDD

      Sil
  3. Haksızlık karşısında sessiz kalmak o haksızlıgı yapmak gibi bir şey zaten. Ve biz bunu çok zaman yapıyoruz. Özgüvenimiz yok. Çünki böyle büyütüldük. Sessiz ol senin ne işin var sanane senmi kurtaracan dünyayı gibi laflar laflar. Ben de geçen ay böyle biri eşcinsellik hakkında konuştuğunda sessiz kaldım. İçimdeki ses konuş konuş dese de yine yapamadım. Ama umarım bir kaç yıllar sonra da yani büyük insanlar oldugumuzda böyle kalmayız. Hic olmazsa o zaman konuşa biliriz

    YanıtlaSil
  4. Evet, aslında sahiden güzel bir bakış açısına değinmişsin. İşler çok farklı da olabilirdi. Orada konuşur ve ruhsal olarak linç edilebilirdim (Nasıl insaların arasında okuduğumu anlatmak bile istemem.), bir daha da asla hiçbir konuda kalkıp konuşamazdım. Önemli olan hata yapmak değil, onu tekrarlamamak, hata yapmadan doğrusuna ulaşamazsın ki zaten... Konuşamamanın ne kadar berbat hissettirdiğini bir kez tattım ya mesela bir daha cesaret bulamasam bile bu kadar kötü hissetmemek için konuşacağım. Üstelik dediğin gibi yaşım da küçük. En azından hatalarından ders almış bir yetişkin olacağımı umut edebiliyorum. Çünkü dünya ancak böyle kurtulur. Yetişkinler aksini iddia etsin... "Çevremizde görmek istediğimiz değişim olmalıyız" sonuçta. Biz değişmeden dünyanın değişmesini bekleyemeyiz.

    YanıtlaSil