26 Mart 2015 Perşembe

Hey, bakın, kendimi mahvedecek yeni bir oyun buldum!

Hiç henüz size herhangi bir feels krizi yaşatmadığı halde %90 oranındaki  geçirme olasılığı yüzünden ağladınız oldu mu? 
 İlk bölümünde öyle çok önemli hiçbir şey olmadıysa da bu bölümün beni ağlatacağını biliyorum. (Mazoşist miyim?)
Her neyse...
Çıkışından beri her gün kontrol ettiğim sonunda torrente düştü ve İNDİRİYORUM.

COME AND TAKE ME QUICKLY BABY BECAUSE MY BODY IS READY (For feels and tears of unbearable pain (all because of a FICTIONAL thing) )
Not: Mazoşistim. 

25 Mart 2015 Çarşamba

Gerçek olmak için fazla iyi bazı şeyler


Çocukken oyuncaklarla oynamak yerine dava çözmeyi yeğleyen ve 17 yaşındayken Uluslararası Kriminal Polis Teşkilatı'nın "son kozu" konumuna gelmiş, her türlü davayı çözebilen ama sadece ilgisini çekenlere bakmayı tercih eden, kimliğini kimsenin bilmediği ve alanında ondan sonra en iyi 2 kişi de bizzat kendisi olan, tüm bu karizmanın ardındaysa insanlar tarafından "ucube" diye tanımlanabilecek, oturuş tarzından kalem tutuşuna dek her şeyi değişik, kabarık saçlı ve göz altları hep kapkara, balet gibi hareket eden ve bir hayalet kadar solgun bir şeker bağımlısı yatan ve tüm bunlara rağmen kendini "aptal" ve "canavar" olarak tanımlayabilen biri.
Ve onun "tarz", "stil", "imaj" gibi değişik isimlerle çağırdığımız kavramın ayaklı hali olan, çikolata bağımlısı ve çikolata yiyişine bağımlı eden, 15 yaşındayken mafyanın başına geçebilecek kadar yetenekli, açıkça "dahi" dışında her şey olmak için doğmuş ama ne yazık ki olamadığı tek şey olmaya zorlanmış ve bu uğurda canından vazgeçebilecek kadar fedakar şimdi neredeyse yaşıtım varisi. (Yani şöyle bir herifin etrafta dolaştığını düşünebiliyor musunuz? Düşünemezsiniz. Çünkü milletin hayal dünyasında 18 yaşındaki sarışın badass tsun bebeler mafyanın başına geçerken yaşadığımız dünyada 18 yaşındakilerin hayattaki en büyük başarısı takipçi sayılarının 100'ü bulması.)
9 yaşında oyuncak bağımlısı bir cyborg olmasına rağmen aynı zamanda sevimlilik abidesi olmayı da başaran diğer varisi. Başta diğerleri kadar ilgi çekici değilmiş ve sadece önüne konulan problemi çözmeye programlı bir makineymiş gibi görünebilir. Ama bazen öyle bir konuşur ki o soğuk, sert, metal kabuğun altında yatan zekanın üstündeki akıl ve duygu pırıltılarını görebiliriz. Ben bunları Near'ın dış görünüşünden çok daha renkli iç dünyasının ip uçları olarak görüyorum.

Oyun bağımlısı, sigara tiryakisi, tıpkı diğerleri gibi yetim bir dahi olan ama bunu umursamayan (aslında hiçbir şeyi umursamayan) hikikomori ve ekran süresi 15 dakika olmasına rağmen büyük bir hayran kitlesi oluşturmayı başarmış, sidekick'ler. Hakkında da başka hiçbir şey bilmiyoruz... (Ama şu sessiz-karizmatik tiplere benziyor. Eminim Mello'nun öfke krizlerine gizlice gülüyordur. Sonra kavga ediyorlardır ve belki Mello'nun kendisini yenmesine izin veriyordur.) Aslında Matt'in çekici yanı da bu. İstediğiniz karakteri yükleyebilirsiniz ve belki onu kadar havalı yapan da bu: Gizem ve olasılıklar...
Tsugumi Ohba'nın hayal gücüne bir saniyelik saygı duruşu. Hakikaten helal olsun be! Ne hayal gücü arkadaş... Bence bu karakterler tüm Harry Potter serisinden daha fantastik çünkü. 

15 Mart 2015 Pazar

Kendinizi Sadece Kendinizle Kıyaslayın

Geçen gün Anna Akana'nın videolarından birini izliyor ve yine "Bir insan nasıl aynı anda hem bu kadar güzel, hem bu kadar akıllı,  hem de bu kadar yetenekli olabilir yarabbi?" diye düşünüyordum. Sonra bu dozajı fazla olması dışında mükemmel yaratık, muhtemelen hayatımda en doğru anda duyduğum en doğru şeyi söyledi: "Kendinizi sadece kendinizle kıyaslayın." (Tabii bunu İngilizce ve gerçekten kulağa etkileyici gelen bir şekilde söyledi, resmen dikkate alınmamak için özel bir üslup geliştirmiş kişisel gelişim kitabı sloganları gibi değil.) Ve birden aydınlanıverdim.
"Yerinde olmak için neler vermezdim" dediğiniz herhangi birini düşünün.  Bir ünlü olabilir, bir  arkadaşınız olabilir, sizi imrendiren herhangi biri işte...  Herkes için "bayan mükemmel" olmak zorunda değil belki ama sizin mükemellikle bağdaştırdığınız biri.  Benim için böyle çok fazla insan var. Dersleri başarılı olan herhangi birinin yerine geçmek için normale gerçekten vermeyeceğim bir şey yoktur çünkü bence iyi notlar hayatın en büyük seviyesi çünkü benim acı bir şekilde asla ulaşamamayacağım bir seviye.  Ya da zayıf insanlar.  (Bu yüzden dersleriniz iyi ve aynı zamanda sopa gibiyseniz (Hele de hala hayatınızdan şikayet ediyorsanız...) sizden nefret etmek için tanışmamıza gerek yok.) Ama bunlar önemsiz imrenmeler çünkü sırf sopa gibi ya da dersleri iyi diye birinden olsa olsa nefret ederim,  onun yerine geçmek için kendimden vazgeçmem.
Mesela ben Viria'yı düşündüm.  Hatun aşırı ünlü, yetenekli, zeki, ayrıca dünyalar güzeli.  (Ve akan suları durduracak bir güzelliğe sahip olması tabii ki aynı zamanda incecik olması anlamına geliyor.  Gavur memleketlerinde neler öğrettiklerini biliyoruz, o zekayla derslerinde başarılı değilse mükemmeliğine ayıptır.  Sosyalliğinden bahsetmiyorum bile...  (Dur bir saniye, bu yazı amacından şaşmaya başladı...) Peki ya buna karşılık ben neyim?  Saçından parmaklarına dek neresini sıksan yağ fışkıracak, pörtlek gözlü, koca burunlu, çatlak dudaklı, ishal rengi saçlı, gidip ders çalışmak yerine vaktini boş işlere harcayıp hala derslerim kötü diye hatırlanacak kadar aptal, yetenekli olduğu konularda bile gerçekten yeteneksiz, ailesinin kendisine harcadığı serveti havaya saçan, ayrıca kendini sevmek hakkında yazarken kendini ağlatmayı beceren, işe yaramaz bir yağ ve fikir yığını. Gerçekten ölmeliyim, ana fikir işte buydu.  Ne yani, kendini sevmeye falan bağlanacağını mı şansınız?  Sanırım Anna Akana gibi mükemmel insanlar için söylemesi kolay bir şey.  Çünkü kendimi kendimle kıyasladığımda, çöptüm ve atıklaşıyorum.  (Şu güzel başlayıp giderek korkutucu bir hale gelen Creepypasta'lar gibi olmadı mı?)



HAYIR. İşte bu yanlış. Hayatımda memnun olmadığım noktalar var ama bunları düzeltmeye çalışıyorum ve bu yüzden de asla umutsuz değilim. Ayrıca mükemmel olmayabilirim ama kendimle gurur duyduğum şeyler yok değil. Örneğin o hikaye, o çizim, ya da o söz. İnanılmaz şeyler yaşadım. Çok özel insanları sevdim ve dahası onlar tarafından sevildim. Onları ben yaptım, Viria, Anna Akana, ya da X kişisi değil. Ve daha iyisini yapabilmek için yaşıyorum. Bir sabah uyanıp kendimi kitapları basılmış ünlü bir yazar ya da istediği her şeyi (dijital olarak bile) çizebilen harika bir çizer olarak bulsam hiçbir şeyin anlamı kalmazdı. Çünkü bence hayat, amacınıza ulaştığınız nokta değil, o noktaya ulaşmaya çalışırken yaşananlar. Dahası, eminim imrendiğim herhangi bir "mükemmel insan"ın yerine geçsem, bunun hiç de tahmin ettiğim gibi olmadığını görürdüm. Çünkü "mükemmeliyet" insanın doğasına aykırı ve nasıl ki benim için onlar mükemmelse ve zaman zaman bana kendimi onlar gibi olamadığım için kötü hissettiriyorlarsa eminim onlar için de böyle birileri vardır ve tabii ki insan olduklarından dolayı, onlar da bazen kendilerini çeşitli nedenlerden dolayı kötü hissediyor olabilirler. Yani onların yerine geçmek bana sadece farklı sorunlar kazandırırdı, ben olmanın tüm güzelliklerini götürerek. Elbette onlar olmanın da birçok güzel yanı var ama ben onlar olmadığım için, sadece ben olmanın güzelliklerini biliyorum ve bunları da bilmediğim onlarınkine değişemem. Daha dahası, belki benim yerimde olmak isteyen birileri bile vardır. Hiçbir şeyim yoksa en azından sağlıklıyım değil mi? Ve korkunç hastalıklarla doğmuş çok insan var. Yani bu insanlar bu kadarına sahip olmak için neler vermezdi... Bu benim sorunlarımı yok etmiyor elbette ama her şeyin bundan çok daha kötü olabileceğini ve bunun asla en kötü olmadığını biliyorum.
Sonuçta I DO ME AND I'M...

Buraya ne geldiğini biliyorsun.
(FABULOUS!!!)

5 Mart 2015 Perşembe

Var Olmayan Kız

Merhaba, ben aslında yokum.
Adım; bir yerlerde deri koltuklar ve cilalı masalarla dizayn edilmiş, uhu ve resmiyet kokan bir odada, kilitli bir dolabın içinde başka insanların isimleriyle birlikte tutuluyor olmalı. Bir nüfus cüzdanım var. E-okulda N.D.Ö diye bir öğrenci kayıtlı. Demek istediğim, bir vatandaş olarak devlet tarafından tanınıyorum. Ancak bu vatandaşın arkasındaki insanı kimse tanımıyor.
Yani en azından bu sınıfta. Ders boş. Kızların kıkırtıları ile oğlanların bağırtıları birbirine karışıyor. Herkes konuşuyor, gülüşüyor, şakalaşıyor. Benim dışımda. Kimse benimle konuşmuyor, gülüşmüyor, şakalaşmıyor, hatta beni görmüyor ve bana bakmıyor bile. Sanki onlar seslerin dünyasında, bense sessizliğin dünyasına itilmişim. Merak ediyorum da, avazım çıktığı kadar bağırsam beni fark ederler mi? Doğrusu bundan şüpheliyim.
Bazen aslında gerçekten var olduğumdan emin olamıyorum. Tabii ki var olduğumun farkındayım ama 500 kişi arasında, yoklama listesindeki bir isim ya da matematikten 75 alan öğrenciden fazlası olduğumun farkında olan tek kişi benmişim gibi durunca,  kendimi bu tür saçma düşüncelere kapılmaktan alıkoyamıyorum. Mesela aslında var olmadığım, tüm bunların hayal ürünüm olduğu, hatta benim bir hayal ürünü olduğum gibi... Ama dediğim gibi, bunların doğru olmadığının farkındayım. Çünkü hepsi de mantıksız teoriler. Her şeyden önce, var olmayan birinin yoklama listesinde adı olmaz ya da öğretmenler sınav kağıdını okumazlar. Tüm bunların benim hayal ürünüm olması da akıl dışı çünkü hiç kimsenin kendi hayal dünyasında bu kadar dışlanabileceğini sanmıyorum. Ve kimin hayal ürünü olabilirim ki? Kimse benim farkımda değil... Belki kendi kendimin hayal ürünüyümdür? Tabii böyle bir şey mümkünse...  Hem hayal ürünleri hayal ürünleri olduklarının farkında değiller midir? Bilmiyorum... Neyse ki tüm bu saçma ve kanıtlanamaz düşüncelerin aksine, var olduğumu kanıtlamanın çok basit ve inandırıcı bir yolu var.
Parmaklarımı uzatıp, önümde oturan kişiyi hafifçe dürtüyorum. Yüreğimi ağzıma getiren kısa bir an boyunca kimse onu dürtmemiş gibi arkadaşıyla konuşmaya devam ettikten sonra, -neyse ki!- bana dönüyor. "Efendim?" diyor ifadesiz bir yüzle.
İşte! Orada... Göz bebeklerindeki yansımam, var oluşumun kanıtı. Bana bakıyor, hatta belki de beni görüyor. Eh, aklından da hakkımda bir şeyler muhakkak geçiyor olmalı. Belki de ilk kez, farkıma varıyor - Sınıf nüfusunu dolduran birinden fazlası olarak... Bu da 10 saniyeliğine de olsa var olduğumun kanıtıdır .  
"Şey... Sıradaki ders ne?" diye uyduruyorum. Hızlıca yanıtlayıp konuşmasına dönüyor. Bitti... Tekrar görünmezim.
En azından şimdilik şüphelerim, su altına geri döndü. Gerçi iyi mi oldu, kötü mü bilemiyorum ya... Var olup da yokmuş gibi muamele görmek, var olmamaktan daha kötü geliyor kulağa. Ama hiç değilse bir şansım var, değil mi? Yani onlar var, ben de varım. Peki neden onlar görülüyor da, ben görülmüyorum? Bu insanlar nasıl birbirinin farkına varıyor ve birbirleri tarafından fark ediliyor? Ben de olmayıp da onlar da olan şey ne?
İyi de, peki ya ben diğerlerinin farkında mıyım?
Soru, zihnime bir maytap gibi düşüyor, beynimin duvarlarında sekerek kıvılcımlar çıkarıyor. Ah aptal ben! Nasıl oldu da bunu daha önce düşünemedim? Hem de zamanımın çoğunu görünmezliğim üzerine kafa yorarak geçirirken...
Tabii ya. Kimse beni görmüyor, peki ya ben onları görüyor muyum sanki? Tek yaptığım tüm gün mobilya gibi yerimde durup çaresizce birilerinin beni görmesini ummak. Oysa ben bugüne dek hiç kimseyle konuşmaya çalışmadım, bırak konuşmaya çalışmayı, kaç kişinin adını biliyorum kim bilir?  Görünmezliğim yüzünden daima diğerlerini suçladım ama görünüşe göre suçlu hep bendim. Çünkü diğerlerinin beni görmesi için hiçbir şey yapmadım.  Ama bu, kesinlikle böyle devam etmeyecek.
Yeşeren umutlarla, kalbimin hızı da yükseliyor. Hayallere kapılmak için erken olduğunu biliyorum ama kendime engel olamıyorum. Belki de artık günlerimi yalnızlık içinde sınıfın en arkasında oturarak geçirmek zorunda kalmayacağım. Ben de şu an konuşup gülüşenler gibi olacağım. Umursayacak ve de umursanacağım... Kalbim hızlanıyor.
Şimdi geriye tek bir sorun kaldı:  Nasıl yapacağım? Her şeyden önce, konuşmamaya o kadar alıştım ki, konuşmaya çalıştığımda bunu başarabileceğimden bile emin değilim  Haydi onu hallettim diyelim, sonra, kiminle konuşacağım? Yani sınıftaki herkes bana eşit oranda yabancı. Dolayısıyla kiminle arkadaşlık kurma şansımın daha yüksek olduğu hakkında hiçbir fikrim yok... Sanırım rastgele seçmek zorundayım. Ama ne yapacaksam yapayım, elimi çabuk tutsam iyi olur çünkü hayallerimin bir an önce gerçekleşmelerini istiyorum!
Ayağa kalkıp kiminle başlayacağıma karar vermek üzere çevreme bakınıyor ve kendi kendime mırıldanarak
konuşma yetimi test ediyorum. Normalde bunu garip karşılamaları gerekir  çünkü nefes almak, oturmak, bir de başkalarının verdiği görevleri yerine getirmek dışında işlevlerim olduğunu bildiklerini sanmıyorum. Ancak aldırmıyorlar çünkü görmüyorlar da. Eskiden olsa buna üzülürdüm ama artık ipler benim elimde.
Sınıftaki en kalabalık guruba doğru ilerlemeye başlıyorum. Kalbimin ve ayaklarım kulağa tezahürat gibi gelen bir ritim tutturmuşlar. İçime cesaretin dolduğunu hissediyorum.
5-10 kişilik bir grubun doluştuğu sıraya vardığımda, sesim kafesinden kurtulmuş bir kuş gibi, tamamen beynimin otoritesi dışında fırlıyor dudaklarımdan: "Merhaba."
Bir gün evinizdeki herhangi bir eşyanın, işlevi neyse yerine getirmek dışında hiçbir beklenti uyandırmayan herhangi bir tanesinin, diyelim koltuğun durup dururken konuştuğunu hayal edin. Böyle düşününce yüzlerindeki ifade anlam kazanıyor. Çünkü aynen koltuk konuşmuş gibi bakıyorlar.
Sanki onlar tarafından yakalanmış bir hindiyim de bana ne yapacaklarına karar vermelerini bekliyormuşuz gibi bakışıyoruz.  Sınıfta geri kalan herkes bir ses çıkarsa da, aramızdaki sessizliği bir orkestranın sesi bile bastıramaz herhalde. Ve tabii ki sessizliğin yapışık ikizi gerginlik de yakamızda.
Kısacası, güzel, mutlu ya da hoş bir an değil ama o an geçer geçmez "Keşke hiç bitmeseydi" diyorum. Çünkü ne olursa olsun sessizlik asla umursamazlık kadar acımasız değildir ve gerginlik kırıcılık da dışlanmışlıkla boy ölçüşemez bile. Sessizlik ve gerginlik, umudu da aranıza alacak kadar cana yakındır. Oysa umursamazlık ve dışlanmışlık, ellerine geçirdikleri gibi acıya iterler seni.
Yanıt vermiyorlar. Başlarını çeviriyorlar. Sırtlarını dönüyorlar. Konuşmalarına geri dönüyorlar. Normalde, gerçekte var olmadığım düşüncesine sığınırdım gene ancak göz bebekleri yansımama kilitli olsa da, seslerindeki (şüphesiz benim varlığımdan kaynaklanan) rahatsızlık sığınacak liman bırakmıyor. Ben de umursamazlık ve dışlanmışlığın, beni acının kollarına bırakmasına izin veriyorum. En azından yabancı olmadığım bir şey. Hatta bu tanıdıklık hissi, neredeyse şefkat gibi.
Eskiden olsa acının kollarından öyle kolay kolay kurtulamazdım. Oysa şimdi formaliteden kucaklaşmalar gibi, hafifçe sarılıp çabucak ayrılıyoruz. Bu alışılmış töreni uzatmanın gereği yok.
İşte yine sınıfın en arkasındayım. Diğerlerinin dünyasının ardından onları izliyorum. O kapının anahtarını bulduğumu düşünmüştüm. Bu sıraya tekrar döndüğümde o dünyada olacağımı yahut en azından kapıların açık olacağını düşünmüştüm. Oysa anahtarı yüzüme çarptılar. Yani hiçbir şey değişmedi.
Yüzümü kollarıma gömüp ait olmadığım ve asla olmayacağım bu dünyadan uzaklaşmaya çalışıyorum.  Keşke işe yarasa...  Sesler hafiflese ve görüntüler kaybolsa da, ne yazık ki bu dünyadan kurtulmak imkansız. Ne komik! Bu dünyaya ait değilim ama ondan kurtulamıyorum da... Tıpkı suyun içindeki yağ gibiyim. Suya yağ katabilirsiniz ama şekerin aksine yağ asla suya karışmaz.
Bu öyle garip ve şaşırtıcı ki, bir an gerçekten birinin beni dürttüğüne inanamıyorum. Yanılsama, umudun bir tuzağı gibi geliyor. Ama sonra tekrar oluyor. İşte bu sefer eminim, birinin beni dürttüğünü net bir şekilde hissettim. Hemen başımı kaldırmıyorum. Dersimi aldım, bu sefer bunun belki de bir yanılsama ya da tuzak olduğunu öğrenip umutlarım suya düşmeden önce onun tadını çıkarıyorum. Şu bir an olsun umutlu hissetmeye öyle ihtiyacım var ki şimdi... Sanki uzun süredir karanlık bir dehlizdeyim ve sonunda birileri bir halat uzattı.
Tereddüt etmeden, halatı yakalıyorum.
Kurtarıcımın yüzü tabii ki de yabancı. Yan taraftaki sırasında bana doğru dönmüş. Oturuşu yamuk. Parmağını arkamdaki bir şeye doğru uzatmış. Bakışları da aynı yere dikili.
"X'e seslenir misin?"
***
Çıkışta gözüm üç kıza takılıyor. İçlerinden biri, diğerini aceleyle öpüp gözden kayboluyor. Öpülmeyenin bakışlarını yakalıyorum. İşte o bakışlar benim olamadığım her şey, asla ait olmadığım ve olamayacağım o dünyanın aynası. Çünkü ben başta düşündüğümün aksine bir hayal ürünü değil, tam aksine sadece somut dünyaya ait bir şeyim. Belki yakında somut dünyadan da sıyrılarak, bana verilen tek şey olan bu bedeni de kaybedeceğim. Adım sadece mezar taşımda kazılı olacak. 

Öncelikle şunu belirtmek isterim ki çok şükür bu ruh halini atlatalı bayağ oluyor. Ama böyle hissettiğim bir dönem oldu.  (Ve hikayeyi yazmaya bu dönemde başlamıştım, nasıl hissediyorsam aynen yazdım. O ruh halinden kurtulunca bile yazmaya devam ettim çünkü hikayeyi yarım bırakmak istemedim. Bu yüzden pek iyi olmamış olabilir, kusura bakmayın.) Ergence, evet ama e ben de bir ergenim zaten. Hiç kimse tarafından görülmediğim, arkadaşlarımın benimle hiç konuşmadığı ve tüm gün sıramda oturup kendi meşguliyetlerime gömülmekten başka hiçbir şey yapmıyormuş gibi hissettiğim bir dönem. Sanırım herkes bazen böyle hisseder. Zaten benim hatamdı. İlgi görmek istiyor ama hiçbirine ilgi göstermiyordum... Sonunda yalnızlığa daha fazla dayanamayıp ben yanlarına gittiğimde tabii ki hiç kimse beni dışarı itelemedi. Yani her ne kadar hikayeye başladığımda kendimi bu kız olarak yansıttıysam da benim durumum elbette ondan farklı. Gerçekten bu kız da olabilirdim gerçi. Ben yaradılıştan antipatik biriyim. Birilerinin onlarda uyandırdığım antipatiyi umursamaması tamamen şans. Ama öyle bile olsa ben yine de asla, asla, asla yazdığım kız değilim. Çünkü ne olursa olsun her zaman yanımda olan biri var. Birbirimizden sıkılsak ve birbirimizi sıksak, anlaşamasak, tartışsak vb. bile bunlar önemli değil. Önemli olan tek şey bunlara rağmen birbirimizi sevebilmemiz. Evet, ilişkimiz mükemmellikten çok uzakta ama buna rağmen, bu asla birbirimize olan sevgimizi azaltmıyor ve bunun da bir çeşit mükemmellik olduğuna inanıyorum ben. Hatta asıl mükemmellik bu. Çünkü bir insana duyduğunuz tüm hisleri zamanla kaybediyorsunuz. Sevgi dışında... Onun üstüne konulan her şey gidiyor. Ama sevgi kalıyor. Sevgi tıpkı bir evin temeli gibi. O güzelim boyalı evin boyası dökülür ama duvar kalır. Gerisi geçici, dolayısıyla önemli de değil...  
Bugüne dek birçok hikayemi hayatımda önemli yer tutan insanlardan esinlenerek yazmışımdır ama hiçbir hikayemi hiçkimseye adamadım. Birine, hem de bunca özel birine, adadığım ilk hikayemin bu kadar depresif bir şey olmasını da istemezdim doğrusu. Ama bunu sana adıyorum, bana böyle depresif bir hikaye yazdırdın diye değil, beni böyle olmaktan kurtardın diye. Beni yalnızlıktan ve mutsuzluktan kurtardın, her zaman yanımda oldun, benim için yapabildiğinin en iyisini yaptın diye... Adımı sadece soğuk bir mezar taşına kazınmaktan kurtardın diye. Seni çok seviyorum. Çok, çok, çok. 

2 Mart 2015 Pazartesi

Romeo & Giulietta: Ama e Cambia Il Mondo! (Sev ve Değiştir Dünyayı!)

İtalyanlar bildiğimiz o aşk hikayesi Romeo ve Juliet'ten o kadar nefis bir müzikal çıkarmışlar ki, size ancak şöyle tanımlayabilirim, Shakespeare izlese göz yaşlarına hakim olamazdı.
Hepimiz Romeo veJuliet'i bir aşk hikayesi olarak görürüz. Oysa oyunun yapımcıları bu bilindik aşk hikayesini çok farklı bir bakımdan ele alarak gerçek bir efsaneye dönüştürmüşler. Aşk, yalnızca temalardan biri, ana tema değil. Ana tema l'odio, yani, nefret. İki ailenin unutulmuş bir dava uğruna besledikleri gereksiz, saçma, aptalca nefret. Romeo ve Juliet ise bu nefretin kurbanları. Tabii ki Romeo ve Juliet'in romantik havası aynen duruyor ancak anne-oğul ve baba-kız ilişkisi, bir papazın kaderin acımasızlığı karşısında inancını kaybedişi, erkeklerin aşk korkusu gibi çok farklı şeyleri de muhteşem müzikler ve harika sözlerle katılınca oyun çok güçlenmiş. Metne pek bağlı kalınmamış. Yani tüm olaylar işlenmiş de oyunu izlememiş ya da hiç okumamışsanız bile mutlaka duymuş olmanız gereken  birçok ünlü replik yoktu mesela. Ama yerine gelen diyalog ve replikler bir o kadar iyi, hatta, onlara bin basar nitelikteydi. Abarttığımı düşünüyor olmalısınız ve o sahneyi görmemişseniz size hak verebilirim. Ah o sahne... Sahne de çok özeldi çünkü ileri düzey bir sahne teknolojisi kullanmışlar. Müzikler, kostümler, danslar... Hiç bahsetmiyorum bile çünkü ne kadar övsem yetmez. Sadece 16 yıllık hayatımda izlediğim (Oyun, film, her şey arasında) en harika şey olduğunu ve 46 yaşımdaki annemin de bana katıldığını söylüyor (Ve ilk defa sahneye o kadar yakın oturmamın (Daha önce hep balkon tarafında falan oturdum çünkü anneme hep oralardan bilet gelir  ve paramız anca oralara yeter) bundaki etkisinin çok az olduğuna inanıyorum.) ve o muhteşem şarkı listesini bırakıp gidiyorum.