5 Mart 2015 Perşembe

Var Olmayan Kız

Merhaba, ben aslında yokum.
Adım; bir yerlerde deri koltuklar ve cilalı masalarla dizayn edilmiş, uhu ve resmiyet kokan bir odada, kilitli bir dolabın içinde başka insanların isimleriyle birlikte tutuluyor olmalı. Bir nüfus cüzdanım var. E-okulda N.D.Ö diye bir öğrenci kayıtlı. Demek istediğim, bir vatandaş olarak devlet tarafından tanınıyorum. Ancak bu vatandaşın arkasındaki insanı kimse tanımıyor.
Yani en azından bu sınıfta. Ders boş. Kızların kıkırtıları ile oğlanların bağırtıları birbirine karışıyor. Herkes konuşuyor, gülüşüyor, şakalaşıyor. Benim dışımda. Kimse benimle konuşmuyor, gülüşmüyor, şakalaşmıyor, hatta beni görmüyor ve bana bakmıyor bile. Sanki onlar seslerin dünyasında, bense sessizliğin dünyasına itilmişim. Merak ediyorum da, avazım çıktığı kadar bağırsam beni fark ederler mi? Doğrusu bundan şüpheliyim.
Bazen aslında gerçekten var olduğumdan emin olamıyorum. Tabii ki var olduğumun farkındayım ama 500 kişi arasında, yoklama listesindeki bir isim ya da matematikten 75 alan öğrenciden fazlası olduğumun farkında olan tek kişi benmişim gibi durunca,  kendimi bu tür saçma düşüncelere kapılmaktan alıkoyamıyorum. Mesela aslında var olmadığım, tüm bunların hayal ürünüm olduğu, hatta benim bir hayal ürünü olduğum gibi... Ama dediğim gibi, bunların doğru olmadığının farkındayım. Çünkü hepsi de mantıksız teoriler. Her şeyden önce, var olmayan birinin yoklama listesinde adı olmaz ya da öğretmenler sınav kağıdını okumazlar. Tüm bunların benim hayal ürünüm olması da akıl dışı çünkü hiç kimsenin kendi hayal dünyasında bu kadar dışlanabileceğini sanmıyorum. Ve kimin hayal ürünü olabilirim ki? Kimse benim farkımda değil... Belki kendi kendimin hayal ürünüyümdür? Tabii böyle bir şey mümkünse...  Hem hayal ürünleri hayal ürünleri olduklarının farkında değiller midir? Bilmiyorum... Neyse ki tüm bu saçma ve kanıtlanamaz düşüncelerin aksine, var olduğumu kanıtlamanın çok basit ve inandırıcı bir yolu var.
Parmaklarımı uzatıp, önümde oturan kişiyi hafifçe dürtüyorum. Yüreğimi ağzıma getiren kısa bir an boyunca kimse onu dürtmemiş gibi arkadaşıyla konuşmaya devam ettikten sonra, -neyse ki!- bana dönüyor. "Efendim?" diyor ifadesiz bir yüzle.
İşte! Orada... Göz bebeklerindeki yansımam, var oluşumun kanıtı. Bana bakıyor, hatta belki de beni görüyor. Eh, aklından da hakkımda bir şeyler muhakkak geçiyor olmalı. Belki de ilk kez, farkıma varıyor - Sınıf nüfusunu dolduran birinden fazlası olarak... Bu da 10 saniyeliğine de olsa var olduğumun kanıtıdır .  
"Şey... Sıradaki ders ne?" diye uyduruyorum. Hızlıca yanıtlayıp konuşmasına dönüyor. Bitti... Tekrar görünmezim.
En azından şimdilik şüphelerim, su altına geri döndü. Gerçi iyi mi oldu, kötü mü bilemiyorum ya... Var olup da yokmuş gibi muamele görmek, var olmamaktan daha kötü geliyor kulağa. Ama hiç değilse bir şansım var, değil mi? Yani onlar var, ben de varım. Peki neden onlar görülüyor da, ben görülmüyorum? Bu insanlar nasıl birbirinin farkına varıyor ve birbirleri tarafından fark ediliyor? Ben de olmayıp da onlar da olan şey ne?
İyi de, peki ya ben diğerlerinin farkında mıyım?
Soru, zihnime bir maytap gibi düşüyor, beynimin duvarlarında sekerek kıvılcımlar çıkarıyor. Ah aptal ben! Nasıl oldu da bunu daha önce düşünemedim? Hem de zamanımın çoğunu görünmezliğim üzerine kafa yorarak geçirirken...
Tabii ya. Kimse beni görmüyor, peki ya ben onları görüyor muyum sanki? Tek yaptığım tüm gün mobilya gibi yerimde durup çaresizce birilerinin beni görmesini ummak. Oysa ben bugüne dek hiç kimseyle konuşmaya çalışmadım, bırak konuşmaya çalışmayı, kaç kişinin adını biliyorum kim bilir?  Görünmezliğim yüzünden daima diğerlerini suçladım ama görünüşe göre suçlu hep bendim. Çünkü diğerlerinin beni görmesi için hiçbir şey yapmadım.  Ama bu, kesinlikle böyle devam etmeyecek.
Yeşeren umutlarla, kalbimin hızı da yükseliyor. Hayallere kapılmak için erken olduğunu biliyorum ama kendime engel olamıyorum. Belki de artık günlerimi yalnızlık içinde sınıfın en arkasında oturarak geçirmek zorunda kalmayacağım. Ben de şu an konuşup gülüşenler gibi olacağım. Umursayacak ve de umursanacağım... Kalbim hızlanıyor.
Şimdi geriye tek bir sorun kaldı:  Nasıl yapacağım? Her şeyden önce, konuşmamaya o kadar alıştım ki, konuşmaya çalıştığımda bunu başarabileceğimden bile emin değilim  Haydi onu hallettim diyelim, sonra, kiminle konuşacağım? Yani sınıftaki herkes bana eşit oranda yabancı. Dolayısıyla kiminle arkadaşlık kurma şansımın daha yüksek olduğu hakkında hiçbir fikrim yok... Sanırım rastgele seçmek zorundayım. Ama ne yapacaksam yapayım, elimi çabuk tutsam iyi olur çünkü hayallerimin bir an önce gerçekleşmelerini istiyorum!
Ayağa kalkıp kiminle başlayacağıma karar vermek üzere çevreme bakınıyor ve kendi kendime mırıldanarak
konuşma yetimi test ediyorum. Normalde bunu garip karşılamaları gerekir  çünkü nefes almak, oturmak, bir de başkalarının verdiği görevleri yerine getirmek dışında işlevlerim olduğunu bildiklerini sanmıyorum. Ancak aldırmıyorlar çünkü görmüyorlar da. Eskiden olsa buna üzülürdüm ama artık ipler benim elimde.
Sınıftaki en kalabalık guruba doğru ilerlemeye başlıyorum. Kalbimin ve ayaklarım kulağa tezahürat gibi gelen bir ritim tutturmuşlar. İçime cesaretin dolduğunu hissediyorum.
5-10 kişilik bir grubun doluştuğu sıraya vardığımda, sesim kafesinden kurtulmuş bir kuş gibi, tamamen beynimin otoritesi dışında fırlıyor dudaklarımdan: "Merhaba."
Bir gün evinizdeki herhangi bir eşyanın, işlevi neyse yerine getirmek dışında hiçbir beklenti uyandırmayan herhangi bir tanesinin, diyelim koltuğun durup dururken konuştuğunu hayal edin. Böyle düşününce yüzlerindeki ifade anlam kazanıyor. Çünkü aynen koltuk konuşmuş gibi bakıyorlar.
Sanki onlar tarafından yakalanmış bir hindiyim de bana ne yapacaklarına karar vermelerini bekliyormuşuz gibi bakışıyoruz.  Sınıfta geri kalan herkes bir ses çıkarsa da, aramızdaki sessizliği bir orkestranın sesi bile bastıramaz herhalde. Ve tabii ki sessizliğin yapışık ikizi gerginlik de yakamızda.
Kısacası, güzel, mutlu ya da hoş bir an değil ama o an geçer geçmez "Keşke hiç bitmeseydi" diyorum. Çünkü ne olursa olsun sessizlik asla umursamazlık kadar acımasız değildir ve gerginlik kırıcılık da dışlanmışlıkla boy ölçüşemez bile. Sessizlik ve gerginlik, umudu da aranıza alacak kadar cana yakındır. Oysa umursamazlık ve dışlanmışlık, ellerine geçirdikleri gibi acıya iterler seni.
Yanıt vermiyorlar. Başlarını çeviriyorlar. Sırtlarını dönüyorlar. Konuşmalarına geri dönüyorlar. Normalde, gerçekte var olmadığım düşüncesine sığınırdım gene ancak göz bebekleri yansımama kilitli olsa da, seslerindeki (şüphesiz benim varlığımdan kaynaklanan) rahatsızlık sığınacak liman bırakmıyor. Ben de umursamazlık ve dışlanmışlığın, beni acının kollarına bırakmasına izin veriyorum. En azından yabancı olmadığım bir şey. Hatta bu tanıdıklık hissi, neredeyse şefkat gibi.
Eskiden olsa acının kollarından öyle kolay kolay kurtulamazdım. Oysa şimdi formaliteden kucaklaşmalar gibi, hafifçe sarılıp çabucak ayrılıyoruz. Bu alışılmış töreni uzatmanın gereği yok.
İşte yine sınıfın en arkasındayım. Diğerlerinin dünyasının ardından onları izliyorum. O kapının anahtarını bulduğumu düşünmüştüm. Bu sıraya tekrar döndüğümde o dünyada olacağımı yahut en azından kapıların açık olacağını düşünmüştüm. Oysa anahtarı yüzüme çarptılar. Yani hiçbir şey değişmedi.
Yüzümü kollarıma gömüp ait olmadığım ve asla olmayacağım bu dünyadan uzaklaşmaya çalışıyorum.  Keşke işe yarasa...  Sesler hafiflese ve görüntüler kaybolsa da, ne yazık ki bu dünyadan kurtulmak imkansız. Ne komik! Bu dünyaya ait değilim ama ondan kurtulamıyorum da... Tıpkı suyun içindeki yağ gibiyim. Suya yağ katabilirsiniz ama şekerin aksine yağ asla suya karışmaz.
Bu öyle garip ve şaşırtıcı ki, bir an gerçekten birinin beni dürttüğüne inanamıyorum. Yanılsama, umudun bir tuzağı gibi geliyor. Ama sonra tekrar oluyor. İşte bu sefer eminim, birinin beni dürttüğünü net bir şekilde hissettim. Hemen başımı kaldırmıyorum. Dersimi aldım, bu sefer bunun belki de bir yanılsama ya da tuzak olduğunu öğrenip umutlarım suya düşmeden önce onun tadını çıkarıyorum. Şu bir an olsun umutlu hissetmeye öyle ihtiyacım var ki şimdi... Sanki uzun süredir karanlık bir dehlizdeyim ve sonunda birileri bir halat uzattı.
Tereddüt etmeden, halatı yakalıyorum.
Kurtarıcımın yüzü tabii ki de yabancı. Yan taraftaki sırasında bana doğru dönmüş. Oturuşu yamuk. Parmağını arkamdaki bir şeye doğru uzatmış. Bakışları da aynı yere dikili.
"X'e seslenir misin?"
***
Çıkışta gözüm üç kıza takılıyor. İçlerinden biri, diğerini aceleyle öpüp gözden kayboluyor. Öpülmeyenin bakışlarını yakalıyorum. İşte o bakışlar benim olamadığım her şey, asla ait olmadığım ve olamayacağım o dünyanın aynası. Çünkü ben başta düşündüğümün aksine bir hayal ürünü değil, tam aksine sadece somut dünyaya ait bir şeyim. Belki yakında somut dünyadan da sıyrılarak, bana verilen tek şey olan bu bedeni de kaybedeceğim. Adım sadece mezar taşımda kazılı olacak. 

Öncelikle şunu belirtmek isterim ki çok şükür bu ruh halini atlatalı bayağ oluyor. Ama böyle hissettiğim bir dönem oldu.  (Ve hikayeyi yazmaya bu dönemde başlamıştım, nasıl hissediyorsam aynen yazdım. O ruh halinden kurtulunca bile yazmaya devam ettim çünkü hikayeyi yarım bırakmak istemedim. Bu yüzden pek iyi olmamış olabilir, kusura bakmayın.) Ergence, evet ama e ben de bir ergenim zaten. Hiç kimse tarafından görülmediğim, arkadaşlarımın benimle hiç konuşmadığı ve tüm gün sıramda oturup kendi meşguliyetlerime gömülmekten başka hiçbir şey yapmıyormuş gibi hissettiğim bir dönem. Sanırım herkes bazen böyle hisseder. Zaten benim hatamdı. İlgi görmek istiyor ama hiçbirine ilgi göstermiyordum... Sonunda yalnızlığa daha fazla dayanamayıp ben yanlarına gittiğimde tabii ki hiç kimse beni dışarı itelemedi. Yani her ne kadar hikayeye başladığımda kendimi bu kız olarak yansıttıysam da benim durumum elbette ondan farklı. Gerçekten bu kız da olabilirdim gerçi. Ben yaradılıştan antipatik biriyim. Birilerinin onlarda uyandırdığım antipatiyi umursamaması tamamen şans. Ama öyle bile olsa ben yine de asla, asla, asla yazdığım kız değilim. Çünkü ne olursa olsun her zaman yanımda olan biri var. Birbirimizden sıkılsak ve birbirimizi sıksak, anlaşamasak, tartışsak vb. bile bunlar önemli değil. Önemli olan tek şey bunlara rağmen birbirimizi sevebilmemiz. Evet, ilişkimiz mükemmellikten çok uzakta ama buna rağmen, bu asla birbirimize olan sevgimizi azaltmıyor ve bunun da bir çeşit mükemmellik olduğuna inanıyorum ben. Hatta asıl mükemmellik bu. Çünkü bir insana duyduğunuz tüm hisleri zamanla kaybediyorsunuz. Sevgi dışında... Onun üstüne konulan her şey gidiyor. Ama sevgi kalıyor. Sevgi tıpkı bir evin temeli gibi. O güzelim boyalı evin boyası dökülür ama duvar kalır. Gerisi geçici, dolayısıyla önemli de değil...  
Bugüne dek birçok hikayemi hayatımda önemli yer tutan insanlardan esinlenerek yazmışımdır ama hiçbir hikayemi hiçkimseye adamadım. Birine, hem de bunca özel birine, adadığım ilk hikayemin bu kadar depresif bir şey olmasını da istemezdim doğrusu. Ama bunu sana adıyorum, bana böyle depresif bir hikaye yazdırdın diye değil, beni böyle olmaktan kurtardın diye. Beni yalnızlıktan ve mutsuzluktan kurtardın, her zaman yanımda oldun, benim için yapabildiğinin en iyisini yaptın diye... Adımı sadece soğuk bir mezar taşına kazınmaktan kurtardın diye. Seni çok seviyorum. Çok, çok, çok. 

17 yorum:

  1. Bugüne kadar okuduğum en güzel blog yazılarından biriydi. Ergence diyorsun ama ben kullandığın betimlemelere bayıldım. Birilerinin kendi özgüvensizliklerini karşıdakini aşağılayarak kapattığı ve genelde bunu yaparken bolca kullandığı "ergen" tabiri yüzünden kendini küçük görme çünkü gerçekten o tabiri hak edenler üstlerine hiç alınmazken senin gibi farkındalık seviyesi yüksek bir insan hiç alınmamalı.

    Bu arada kızı Watamote'deki Tomoe'ye acayip benzetim.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Yorumun için çoook teşekkür ederim, gerçekten çok mutlu oldum. ^^ Ve ben de ona benzediğimi içimden geçirmiştim, hatta en alta "herkes bir Kuroki Tomoko olamıyor tabii" de yazmıştım ama sonradan sildim. xD

      Sil
    2. Kamisama virali gibi Tomoko yerine Tomoe yazmışım kahretsin :D

      Ben de Watamote'yi ilk izlediğimde kızı bayağı benimsemiştim o yüzden yazını da kendime yakın buldum. Yazıda anlattığın evreye göre gelişme göstermene sevindim ben de o kadar değilim ama bir şekilde ben de gösterebilirim umarım.

      Sil
  2. merabalaaar. sayfa ilk açıldığında comic sans msyle karşılaşmış, sevinmiştim. ama sonra bu kocaman yazı tipine döndü ve gözlerim bozuldu. o.O neyse, değiştirip değiştirmemek sana kalmış bişey de, death note 13ü alıp okudun mu? türkçesi çıkmış da... ve bizlerle tumblr hesabını paylaşmayan sendin dimi? yine de tumblrda adını değiştirdiğinde biz takipçin değilsek, seni yeniden nasıl bulabiliriz sorusunu sormak istiyorum... tumblra kayıtlı olmayıp da tıpkı burdaki gibi anonim olarak takip ettiğim bir tumblr hesabı ya adını değiştirdi, ya da kendini deactivate etti, bunu anlamak istiyorum. en iyisi ya tumblra üye olayım ya da buraya, ama blogumun burası kadar bile okunmayacağından adım gibi eminim.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Selam. Yazı tipini şahsen seviyorum, gözlerini bozmasına cidden üzüldüm, okunaksız olmasın diye büyütmüştüm de halbuki... Neyse bu şablon işlerinde berbatım zaten...
      Death Note 13'ün İngilizcesi bende var, ayrıca onun 3 yıl önce filan çıkması gerekiyordu, bu yüzden Armağan kitabevini protesto ediyor ve almayı reddediyorum. *muhtemelen dayanamayıp aldı* Ancak L.A Case'i alacağım muhtemelen çünkü onu internette ancak yarısına dek bulabildim ve devamını ÇOK merak etmekteyim.
      Tumblr hesabımı paylaşmıyorum çünkü tumblr blogumda kendim bir şey paylaşmıyorum. Soruna gelirsek aslında tam olarak bilmiyorum ama url değiştirdiyse eğer takipçileri varsa yeni url'sini paylaşırdı diye düşünüyorum.
      İnternette popüler olmak oldukça kolay. İnsanları birazcık gözlemleyerek nelere tav olduklarını kolayca anlayabilirsin. Yani derdin sadece ve sadece popüler olmaksa bunu yapmanı öneririm

      Sil
    2. ya az önce cevabım gitmediii. l.a.yle ilgili bir spoiler verecektim... yarısını okumuşsun ya hani... ama tam o anda internetim gittiğine göre, belki de vermemeliyim...? ister misin?

      Sil
    3. Muhtemelen biliyorumdur. XD Spoilers never bothered me anyway.

      Sil
  3. Oaaah Merhabalar Alice. Ne zamandır blogunu okuyacağım diyorum ama yazıların uzunluğunu gördükçe erteliyordum dur dedim artık kız benim bloguma kadar gelmiş ayıp olur.

    İyiki de gelmişim buraya çünkü cidden iyi bir bloggersın. Yazdıkların bana ulaştı açıkçası ki ben hiç ortamda sessiz kalan tip değildim. Aksine tutkal gibi yeni oluşan ortamın üyelerini birbirine bağlayan kişiydim. Amma ve lakin senin yazını okurken iç dünyanın ustaca yansıması bütün yaşadıklarını sanki ben yaşıyormuşum gibi zihnime harmanladı. Çok beğendim valla maşallah maşallah nazar değmez inşasşkasf :D

    Takipteyim

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Keşke biraz değse. TT_TT İnsanın iyi yazmak için kendini dinleyebilecek kadar yalnız olması gerekiyor ama ben yalnızlık istemiyorum, istesem de lütfu ders notlarımla olsun lütfen. Yani yeterince yazdığımı düşünüyorum... Azıcık da derslerim iyi olsa, yaz tatili gelince de ilhamım tavan yapsa? Ama yoook... Maalesef dünya öyle işlemiyor. TTwTT

      Sil
    2. Ama tabii ki çok teşekkür ederim! ^-^ (Gerçekten. Ne zaman güzel yorumlar alsam zaten "^-^ <3 *çiçekli pembe background~" moduna giriyorum zaten ama o son cümleyi görünce işte daldım gittim kendi dertlerime... Kabalığım için cidden üzgünüm. ^^")

      Sil
  4. alice niye cevap vermiyosn

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Çok hastayım çünkü. TTwTT *hapşurup ekranı yeşile boyar*

      Sil
  5. yahu her kafadan bir ses çıkıyor ama bu bloğun okunması gerçekten güç...! sanırım bir daha asla buraya uğramayacağım....

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. DUR! GİTME!!! SENSİZ BEN NE YAPARIM!? SENİN KÜSTAH YORUMLARIN OLMADAN NASIL YAŞARIM!?!?!? YA O HER BİRİ BENİ KALBİMDEN VURAN NOKTALAMA İŞARETLERİ...!!! HAYIR, DAYANAMAYACAĞIM, DAYANAMAYACAĞIIIIIIIIIIM!!! Çünkü sen dünyadaki en önemli insansın ve inan bu bloğu okuyup okumaman dışında hiçbir şeyi umursamıyordum.

      Sil
  6. " Mesela aslında var olmadığım, tüm bunların hayal ürünüm olduğu, hatta benim bir hayal ürünü olduğum gibi..." cümleni okuyunca aklıma Puslu Kıtalar Atlası geldi. Baştan sona düşten ibaret insanlar üzerine bir kitap oluşu ve "varlığın" esas manasını tartışmasından dolayı, öykünün bu romanı anımsatmaması imkansız sayılabilir benim için. (Kitabı okumuş olabilirsin (gereksiz derecede ünlü bir kitap çünkü)ama okumadıysan şiddetle tavsiye ediyorum (gerçi yazılarından anladığım kadarıyla asıl ihtiyaç duyduğun şey anime tavsiyesi ama aynı tavsiyeye ben de ihtiyacım var sanırım))
    Üslubunun, kelimeleri kullanış biçiminin oldukça güzel olduğunu düşünüyorum ve "ergen" sözcüğünün düşünmeyi bilen insanları betimlemek için kullanılamayacağı kanısındayım.
    Yorumları okumadan önce içimden "Tomoko?" diye de geçirmedim değil. Bu konuda asla Tomoko kadar iyi olamayacağız.
    Özetin özetinin özeti: Bunu söyleyecek kişi ben olamam ama eski hikayelerinle kıyasladığımda üslubunun gerçekten geliştiğini görüyorum. Gelişmelerinin devamını dilerim. (Ve Ani dünyayı Tomokolarla doldurmaya and içmiş, şu an ilkokuldaki bir çocuğun karnesini imzalamakla meşgul sınıf öğretmenine dönüşür (Galiba "başarılarının"dı o?? Beynim durdu ve kabalığım için özür dilerim))

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Okumadım fakat çizgi romanının çıktığını duyduğumda okumak istemiştim ama bulmaya üşeniyorum. Kulağa güzel geliyor. En iyisi kazı çalışmalarına başlayayım.
      Tomoko... Hikayeye başladığımda hiç aklımda yoktu ama bir ara gelmedi desem yalan olur. Ama hiç kimse bir Tomoko olamaz elbet.
      Ve yorumun kaba falan değildi, (Cidden, yukarıdakilerle uğraşıyorum. Gerçekten küfretsen bile kaba sayılmazsın yani.) hatta bugün güldüğüm ilk şeydi sanırım. ._. Teşekkür ederim.

      Sil