29 Haziran 2015 Pazartesi

"Çirkinliğin" Tesellesi

Annemin bana verdiği bir kitap var, Alain de Botton'ın "Felsefenin Tesellisi", daha önce bahsetmiş olabilirim. İçinde "yalnızlığın tesellisi", "hayal kırıklığının tesellisi", "kırık bir kalbin tesellisi" gibi bölümler var. Tahmin edebileceğiniz gibi gündelik insan sorunlarına felsefi "teselliler" sunuyor ve bunu gerçekten beceriyor. Tabii ben felsefi teselliler sunacak değilim. (Burada okuduğunuz her şeyi bizzat yaşamış birini filozof kabul etmezseniz eğer.) Sadece şu çoook önemli ~güzellik~ konusunda kendinizi ne kadar çirkin hissederseniz hissedin içinizi açabilecek bazı fikirlerim var ve bunları dile getirmek isterim.
Bir kere hiç kimse ama hiç kimse (nasıl görünürse görünsün) Angelina Jolie ya da Brad Pitt'ten (Çoğu kişin güzelliği/yakışıklılığı konusunda hemfikir olduğu iki isim.) o kadar da farklı değil çünkü hiçbir insan birbirinden çok farklı değil. Birbirimize farklı görünüyor olabiliriz ama eminim karıncalar bizim gözümüzde birbirlerinden ne kadar farklıysa biz de onların gözünde o kadar farklıyızdır birbirimizden. (Aslında birbirimize bile o kadar da farklı görünmüyoruz ya...) Sonuçta her canlının standart bir görünüşü var. Hatta kalıp diyebiliriz. Ama aklınız Platon'un idealar dünyasına gitmesin lütfen, ben tamamen somut bir kalıptan bahsediyorum, baş, gövde, kollar ve bacaklar olmak üzere 4 temel parçadan oluşan. (Bazı parçalar eksik olabiliyor ya da sonradan eksilebiliyor ama bu önemsiz.) Ve bu kalıp da güzel. Tanrı'ya göre yarattığı en güzel canlı hangisidir bilemem tabii ki ama insan bakış açısıyla en güzeli insandır, karıncalara göre karıncalar, mantarlar için mantarlar... (Burada "güzellik" derken neden bahsettiğimi anlıyorsunuz değil mi? Elbette başka canlıları da güzel bulabiliriz. Ama sonuçta onlara uyguladığımız güzellik değerlendirmesi ile birbirimize uyguladığımız güzellik değerlendirmesi farklıdır.) Evet, bu dört parçanın, rengi, şekli, büyüklüğü değişiyor ama temel olarak aynılar. Bu da bizi diğer canlıların gözünde hemen hemen birbirimizin aynı yapan şey. Nasıl ki biz onların birbirlerini ayırt etmelerini sağlayan detayları fark etmiyorsak onlar da bizi görünüş olarak birbirimizden ayıran detayları (Ve tabii diğer bakımlardan ayıranları da ama bu konu dışı.) fark etmiyorlar.  (Çünkü algılarımız farklı.) Yani onlar için hepimiz dünyalarına kaos getiren devasa et yığınlarıyız.  (Shingeki no Kyojin!?) Ama böceklerin gözünde Angelina Jolie ya da Brad Pitt ile aynıysak ne olmuş yani değil mi?  (Muhtemelen hiçbiriniz kendinize karşı buna sevinerek kadar büyük bir nefret duymadınız çünkü.) Önemli olan her detayı mükemmel bir şekilde algılayabilen "insan"lar.

Vücudumuz ve özellikle yüzümüzdeki detaylar bizi güzellik skalasında ileri ya da geri iten şeylerdir. Mesela pörtlek gözlüyseniz gözleriniz güzel değildir ama kocaman gözlü ve uzun kirpikliyseniz gözleriniz güzeldir, patates burun çirkin, hokka burun güzeldir, ince bacaklara evet, kalın selülitli bacaklara hayır, göbek gitsin six-pack gelsin. Tabii ki bunlar doğru değil çünkü bunların hepsi modaya bağlı şeyler. Örneğin tüysüzlüğüm günümüzde avantaj olabilir ancak henüz ateşin bile bulunmadığı bir devirde hiçbir erkek ısıtma sorunu daha fazla olan beni vücudu kıllarla kaplı bir kadına tercih etmezdi herhalde. Öte yandan kadının etli butlusunun tercih edildiği rönesans dönemindeyse aşıklarım kapımda sıra olabilirdi. Bugün bırakın aşıkların kapımda sıra olmasını vücudumun yüzüm ve ellerim dışında bir yerini açıkta bırakarak insan içine çıkmam mümkün değil neredeyse. Ama yok ziyanı çünkü bunların hepsi moda ve moda da hızla değişir. Mesela şu anda genç kızlar için "güzel" kabul edilen görünüş: Göte dek uzanan fönlü düz saçlar, eyeliner, piercing, siyah kot pantolon, koyu renk dudaklar, kemikleri hafifçe belli edecek kadar ince deri... Yaşıtım kızların hemen hemen tümünde bu birbirinin kopyası görüntüye rastlayabilirsiniz. Peki güzeller mi? Hayır... Çünkü kendileri değiller. Bir başka "Hottie Mchottie"ler hepsi bu. Evet, Hottie Mchottie güzel görünüyor olabilir, onun görünüşü onlara da yakışıyor olabilir (Ki yakışmıyor da olabilir fakat genç kızlar öyle olmadıkları halde kendilerini çirkin ve kendileri dışındaki herkesi güzel sanmaya programlı olduklarından "güzel" kabul edilen birini taklit etmenin onları da otomatikman güzel yapacağı sanrısına kapılıyorlar.) ama bu gerçek güzellik olmuyor çünkü güzellik özeldir. Tıpkı çiçekler gibi. Mesela gül güzel bir çiçektir ve birçok insanın favori çiçeğidir değil mi? Peki dünyada başka hiçbir çiçek; papatya, lale, menekşe, karanfil, orkide, hiçbiri olmasa ve sadece güller olsa daha mı güzel olurdu? Tabii ki olmazdı çünkü her çiçeğin kendine özgü bir güzelliği vardır. Güzellik belli bir tarifi olan bir şey değil kısacası.
Ayrıca sadece dış görünüşle, daha doğrusu fenotiple, alakalı değil. Hatta fenotipiniz çok önemli bile değil. Enerjiniz, sesiniz, duruşunuz, davranışınız, mimikleriniz... ve fenotip. (Ses derken kast ettiğim konuşma tarzı.) Güzellik bunların karışımı. Karışımın içindeki malzemeler tek başlarına çok önemli değil. Önemli olan karışımın  damak zevkine uyup uymaması. Elbette fenotip tek başına da önemli. Bir kere gerçek hayatta herkes sizin hakkınızdaki ilk yargısını tipinize bakarak oluşturur - hatta iletişim kurup kurmamaya bile aynı şekilde karar verenler var. (Gerçekten çirkin biriyseniz  "Sikemeyeceğim kızla arkadaş olmam -> Sadece güzel kızları sikerim -> Arkadaş olamayız." denklemi ile çalışan erkeklere rastlama talihsizliği başınıza gelmiş olabilir.) Güzel bir dış görünüş de güzel bir yargı oluşturacağından hayatınızı birçok anlamda kolaylaştırır. Dolayısıyla öz güveniniz doğuştan güçlü olur. Ama bunlar için bile fenotip yetmiyor - yine karışımın diğer malzemelerine ihtiyacınız var. Mesela ben güzel bir insan olsam her şey daha kötü olurdu diye düşünüyorum. Çünkü dış görünüşüm güzel olsa bile yine itici enerjimle, içe kapanıklık gibi büyük kusurların yansıması olan mıymıy sesimle, (kendimi güvende hissettiğim insanların yanında ise gürleşen) kamburik duruşumla, acayip davranışlarımla, abartılı mimiklerimle dış görünüşümün artılarını örtecektim ve insanlar güzel olduğum halde bana şimdiki gibi davranacakları için kendimi daha kötü hissedecektim, şimdi en azından, "çirkinim diye böyle yaklaşıyorlar" gibi bir tesellim var. Hem de bu kadar çirkin olduğum için, insanların bana verdikleri değer, daha önemli çünkü çirkin birine değer vermek daha zordur. Güzel olup da bu değeri görseydim kendimi berbat hissederdim herhalde. Gerçi güzel bir insan olsam, belki de böyle olmazdım, o her nasılsa insanlara sempatik gelen kızlar gibi olurdum: İşi gücü sosyal medya hesaplarının beğenilerinden ibaret olan Hottie Mchottie ordusunun bir başka askeri... Şimdiki halimle olmak isteyeceğim en son şey bu olsa da öyle olsam hiçbir derdim olmazdı. Neyse...
Bilmiyorum, sizi tanımayan insanların sizi güzel bulması, örneğin birdenbire birilerinin çıkma teklifi etmesi gibi şeyler sizin için ne kadar önemlidir ama çok da önemli olmamalı çünkü  tanıyıp sevilmedikçe ilk görüşte hoş bulunmanın ne anlamı var ki sonuçta? Yani, EVET, önemli olan iç güzelliktir. Bir rivayete göre dünyada bize tıpatıp benzeyen en az 6 insan bulunurmuş. (Tanrı bile o kadar yaratıcı değil demek ki...) Tam olarak ne kadar doğrudur bilinmez ama gerçekten birbirine çok benzeyen birçok insan var değil mi? Zaten başta da dediğim gibi: Hiçbir insan birbirinden o kadar da farklı değil. Evet, yine üstte açıkladığım gibi, önemli olan detaylar ama ne kadar güzel olursanız olun dış görünüşünüz benzersiz değil. (Google'a "birbirine çok benzeyen ünlüler" yazarsanız karşınıza birçok sonuç çıkacağından eminim.) Oysa içiniz benzersiz. İçinizi seven, yani sizi gerçekten seven biri için, dışınız sadece bir hediye paketidir. Hediye açılınca ne olur? Paketi çöpe atılır. İçindekini bilmeden pakete bakarak değerlendirme yapan insanların yargısının ne önemi olabilir ki? Sonuçta hediye onlara değil...

HEY!
EN AZINDAN ASLA GÖRÜNÜŞÜNÜZÜN YAPMAK İSTEDİĞİNİZ HERHANGİ BİR ŞEYE ENGEL OLMASINA ASLA İZİN VERMEYİN TAMAM MI?
MESELA HOŞLANDIĞINIZ ÇOCUK RIN MATSUOKA, SOUSUKE YAMAZAKI, MAKOTO TACHIBANA GİBİ GÖRÜNSE BİLE
GİDİP. ONA. HİSLERİNİZİ. AÇIKLAYIN.
SONUNDA PİŞMAN OLSANIZ BİLE
İNANIN BANA O PİŞMANLIK AÇIKLAMAZSANIZ DUYACAĞINIZ YA DA DUYMA İHTİMALİNİZ OLAN PİŞMANLIĞIN YANINDA BİR HİÇ
JUST DO IT.

Kısacası insanlar sizi sevebiliyorsa başka hiçbir şeyin önemi yok. Ama bu sizi seven insanların başında SİZ olduğunuz sürece. Kendinizi sevmediğiniz sürece başka insanların sevgisi bile önemsiz kalır çünkü. Oysa siz kendinizi seviyorsanız, başka kimsenin sizi sevmese bile, ayakta kalabilirsiniz. (Diğer insanların sevgisinin bu kadar önemli olmasının nedeni de "kendini sevme" yolunun onların sevgisinden de geçmesi. Çünkü aslında herkes kendini her şeyden daha çok severek doğar. Diğerleri yüzünden hayattaki en önemli şey olmadığımızı düşünmeye başlarız.) Ve unutmayın ki bedeniniz de sizin bir parçanız. Evet, daha güzel bedenler olabilir, ama SİZİN bedeniniz bu ve ne kadar değişirşe değişsin ömrünüz boyunca tek bir bedeniniz olacak. Bu da yapmayı sevdiğiniz her şeyi bu bedeninizle yapacağınız anlamına geliyor. Gördüğünüz her güzelliği bu gözlerle göreceksiniz, sevdiğiniz insanlara onları sevdiğinizi bu dudaklar söylecek, onlara bu kollarla sarılacaksınız. Kalbiniz ve beyniniz bu bedende. Bedeniniz başkaları için bir kılıf ama sizin için hayat yolculuğundaki bir araç. Unutmayın ki bu yolculuğu yanlış ve/ve ya eksik parçalı araçlarda  tamamlamaya çalışan insanlar da var. Bu yüzden aracınızın şekli şemali gibi önemsiz özelliklerinden şikayet etmeyi bırakıp yolculuğun tadını çıkarabildiğiniz kadar çıkarmaya bakın e mi?
Şimdi diyeceksiniz ki "senin gibi düzenlik aralıklarla dış görünüşü hakkında krize giren birinin vereceği akla mı uyalım yani?" Ama efendim, onlar benim, ergenliğin sularında, ciğerlerim suyla dolmuş halde, acı içinde çırpınırken yüzeye gönderdiğim kabarcıklar sadece. Bunlar ise tamamen normal bir ruh halinde yazdıklarım. Sadece o kadar uzun süredir mantığımda oturan şeyler ki çekip çıkarmakta epey zorlandım. Uzun süredir açılmamış kavanozların kapağını açmak gibi oldu... Ama iyi oldu. Bu konuda yazdığım bir öykü de vardı ama ben normal bir yazı yazmak istedim ve yazıyı yazdıktan sonra da o öyküyü koymanın anlamı yok. Zaten yazacak çok fazla yazı var...
Kalın sağlıcakla~

25 Haziran 2015 Perşembe

Telefon Mimi

1-)Takıntı haline getirdiğin bir oyun uygulaman var mı? Ya da oldu mu?

Neyse ki ben hiç popüler oyunların bağımlısı olan şu insanlardan olmadım. Mesela en son "aa" çıkmıştı. Kime baksan onu oynuyordu. Halbuki o kadar saçma bir oyun ki! Topları aralıklara geçirmeye çalışıyorsun, oyunun tüm olayı bu, grafikleri paintte yapılmış gibi ama millet sırf birbirlerinden gördükleri için indire indire yapımcısını zengin etmiştir herhalde... Toplum içinde popüler olan şeyler bana itici geldiğinden de telefon oyunlarına biraz tepeden bakıyorum doğrusu. Tabii içinde güzel olanlar olduğunu biliyorum. Zaten hiç oynamam değil. Bugüne dek benim de oynadığım birkaç oyun var: Dumb Ways To Die, Gravity Guy, Smash Hit gibi... Ama hiçbiri bağımlılık yapmadı, zaten hepsini bitirdim, bitirince de sildim. (Gerçi Smash Hit bitmiyor.)

 2-)Telefonunuzdaki sosyal medya uygulamalarına (blogger dahil) günde kaç kere girersin? Hangi sosyal medya uygulamalarını kullanırsın?

Whatsapp: Mesajlaştığım kimse olmadığı için 40 yılda bir. (Hatta arkadaşımın son görülme tarihim yüzünden endişelendiği olmuştu bir keresinde.) Onda da konuşma şu şekilde oluyor: -Buluşak mı? -Buluşak. -Yer, zaman, kimler? -*detaylar* -Bye.

Snapchat: Buna da nadiren girerim ama girdim mi 5 saat çıkmam. Felaket eğlenceli snapleşirim. Ama sınıf arkadaşlarımın sosyalleştiklerini kanıtlama ya da kendilerini gösterme amaçlı snaplerine katlanamadığım için nadiren giriyorum. (Gittikleri her yerde daha önce hiç dışarı çıkmamış gibi 1000 tane fotoğraf çekilen bunların sosyal olup benim asosyal olduğum sosyallik şartlarının ***)

Tumblr: 5 dakikada bir? Artık arkadaşım da var, çok mutluyum! *-* Gerçi sadece üç kere filan konuştuk ama... Ve ben berbat İngilizcemle uzaylılardan beter iletişim kurmaya çalışırken çocuk Türk çıkmaz mı? Belki İstanbul'da yaşıyordur diye çok sevindim ama yurt dışında yaşıyormuş. Bendeki şanssızlığın da *** Ama olsun, çok mutluyum yine de! ^-^ (*sadece 3 kez konuştuklarını tekrar hatırlatmak istiyorum*)

3-) Galerinde kaç albümün var?

Kamera, download, cm security, screenshots, snapchat, tumblr ve wa olmak üzere 6 tane var.  (CM Security: Şifreyi yanlış girince gizlice resmini çeken psikopat bir program. Tabii ki telefonuma girmeye çalışan kimse olmadığı için şifreyi yanlış giren benim gerçekten korkunç fotoğraflarımdan oluşuyor. Dış görünüşüm konusunda girdiğim krizlerin nedeni olduğu çok doğrudur. Habersiz çektiği için ister istemez iğrenç çıkıyorsunuz ve doğru şifreyi girdiğinizde o iğrenç fotoğrafı gösterince Beyonce bile olsa krize girer inanın ki. Dolayısıyla telefonumdaki en gizli şey o albüm... Ama evde yalnızken ve albümü karıştırırken fotoğrafların birinde arka planda tanımlanamaz bir şey görme düşüncesinin verdiği korkuya değer. Yani düşünsenize: Evde yalnızsınız, yanlış şifreyi giriyorsunuz, doğru şifreyi girince uygulama gizlice çektiği resmi açıyor ve o da ne? Arkanızda biri var... Çok heyecan verici değil mi? Tabii ki böyle bir şey olmasını asla istemem çünkü sağ çıksam bile bir daha asla uyuyamam ama güzel bir kısa korku hikayesi ya da filmi.)

4-)Normal kameradan mı fotoğraf çekinirsiniz yoksa uygulamayla mı?

Fotoğraf çekilmek bir başka kriz yaratıyor. Yine de bazen aynadaki görüntüme kanıp o hataya düştüğüm oluyor. O zaman da genelde kameradan çekiyordum çünkü özellikle ergen kızlar arasında popüler olan şeylere alerjim var. Ama birkaç kez denemişliğim olmadı değil. Sonuç: Filtrenin daha sahte gösterdiğine ve marifetin normal kamerayla güzel çıkmak olduğuna karar verdim.

5-) Telefonunuzda kaç müzik var?

Şu anda 10-15 tane olması lazım ama:


6-)Ne kadar sıklıkla müzik arşivinizi yeniler ya da yeni şeyler eklersiniz?

Ya sıkıldığım ya da sıkılmaktan korktuğum için müzik arşivim en fazla bir ay aynı kalır. Sahi bana müzik önerebilir misiniz lütfen? Birkaç haftadır düzenli olarak her gün yürüyüş yapıyorum. Yürümek için illa müziğe ihtiyacım yok; rüzgar, deniz, insanlar beni yeterince oyalıyor. Ama bir süre sıkılıyorum. Ayrıca dinleyecek yeni müzikler (Özellikle değerli insanların önerdiği ki bana müzik öneren herkes değerlidir zaten.) bu koca kıçı kaldırmaya üşendiğimde iyi bir motivasyon oluyor. Ve başka işler için de her zaman müziğe ihtiyacım var. (Çizmek, çalışmak, temizlik yapmak gibi...) Yani lütfen bana müzik önerin! Not: Yürüyüş yapıyorum diye ille hızlı ve enerjik şeyler önermek zorunda hissetmeyin. Her şeye açığım! Kimse önerir mi bilmiyorum ama şimdiden çok teşekkür ederim.

7-)Çok fazla kılıfınız var mıdır?

I-ıh, hiç yok!

8-)Kaç yılda bir telefon değiştirirsiniz?

Belli bir telefon değiştirme sürem yok? Ne zaman bozulursa? Enayi bir zengin değilim???

9-) Telefondan çıkan kulaklığı mı yoksa ekstra aldığınız kulaklığı mı kullanırsınız?

Berbat bir kulağım olduğu için kulaklık kalitesinden anlamıyorum. Bozulana dek ne varsa kullanıyorum. Şu anki telefonumun kulaklığı, hala bozulmadı çok şükür. (Çok hızlı bozuluyorlar ya? TT_TT)

10-)Telefonuna şifre koyar mısın? Telefonuna kimler girmesin istersin?

KİMSE. 

Özellikle bilgisayarım olmadığı için telefonum şu an benim en önemli varlığım. (Normal şartlar altında siklediğim bir alet değil zaten.) Ve benim gibi sırlarla dolu bir yaratığın en önemli varlığı onun gizem mabedidir. (Benim de ne dediğim hakkında hiçbir fikrim yok.) Yani telefonum abartılı şekilde korunuyor, abartılı, çünkü zaten telefonumu kurcalayacak kimse yok.

Beni mimlediği için Shuu'ya çok teşekkür ederim! Kaç gündür bir şeyler eklemek istiyordum ama yazma konusunda motivasyonum 0 bu aralar... Tek istediğim çizim yapmak, okumak, yürümek. Ama aklımda çok fazla yazma fikri olduğu için onları da yapamıyorum... Ah, yaz, neden vakti bu kadar çabuk geçiriyorsun? Gerçekten: Süper güç olarak zamanı durdurabilmekten başka bir şey istemiyorum.

Not: Umarım şablonu beğenmişsinizdir, biliyorum, hala biraz sorunlu ama haftaya babama gittiğimde mükemmel formunu alacak. (Umarım?) Kalın sağlıcakla~

21 Haziran 2015 Pazar

Death Note 13: İnceleme

Evet, tahmin ettığiniz gibi, Arkadaş Kitabevi'ni protesto etmeme rağmen dayanamayıp aldım. Gerçi almayacak olsam çoktan okurdum zaten - yani alacağım başından belliydi... Ama keşke gerçekten protesto edip çoktan okumuş olsaymışım. Çünkü ne beklediğim zamana ne ödediğim paraya değer. Death Note magazininden başka bir şey değil.
NASIL OKUMALI:
Karakterler
Karakterlerin doğum ve ölüm tarihi, boyu, kilosu, kan grubu (???), en sevdikleri ve nefret ettikleri şeyler ve öelliklerinin şeması gibi çok da gerekli olmayan şeyleri dışında tamamen gereksiz yazılar içeren sayfa israfı bir kısım. Mesela Light'ın "Her yer laftan anlamayan salaklarla dolu" sözünün altına "Light Yagami'nin başkalarını tamamen aşağılayan ifadesi" diye yazmışlar. Haydi karakterleri ve onların hikayedeki yerlerini anlatmak en azından mangayı okumayanlar için yararlı olabilir ama bu ne şimdi kardeşim? Yok biz herkesi ne kadar sevdiğini belirttiğini düşünmüştük. O kadar saçma ki insan gülsün mü ağlasın mı bilemiyor. Kaldı ki bu saçma analizlerin hepsi doğru olsa. L'nin Light için "benim ilk arkadaşım" deyişini "rol yapmak" diye yorumlamışlar örneğin. Tamam, L, davası için her şeyi yapacak biri, bunu da yapar elbette ama Light'ın ilk arkadaşı olduğu doğru. (Tek takdir ettiğim noktaları Misa'ya dediği "ya sana aşık olursam?" sözünü şaka amaçlı görmeleri. Ha bir de, L ile Near'ın, Light ile ise Mello'nun tarz olarak benzeştikleri noktası. L ile Near daha barışçılken Light ile Mello yolarına çıkan her şeyi ezip geçmeye hazır karakterlerdir.) Zaten tüm karakterleri yerden yere vurmuşlar. Light'ı bile savunma ihtiyacı hissettim. Zira bir "Light olacak megaloman katil orosu çocuğu" diye bahsetmedikleri kalmış. Bir de bu felaketi hazırlayan kimse kıtlıktan çıkmış herhalde ki L'nin tatlı düşkünlüğüne demediğini bırakmamış. "Düzgün bir şey yediği görülmemiştir" mi dememiş yoksa üşenmeden yediği tüm tatlıların listesini mi çıkarmamış... Mello ve Near'a bulaşmamış neyse ki. Zaten geri kalan karakterlere bakmadım bile. Baş karakterler hakkındaki kısım bile okunmaya değmez ki yan karakterler hakkındakini okuyayım. (Tabii ki dayanamayıp hepsini okudu.) Not: Zaten özellik şemalarının yanlış olduğunu düşünüyorum. Nasıl 17 yaşındaki sıradan bir lise öğrencisi olan Light'ın bilgi düzeyi, kendisinden 7 yaş büyük, üniversite sınavından onunla aynı puanı alan, yetmezmiş gibi dünyanın bir numaralı dedektifi olan adamdan daha fazla olabilir???
Kira Olayı Çerçevesindeki Güçler ve Kira Olayındaki Güçler Şeması kısımları toplam 6 sayfadan oluşuyor, K.O.Ç.G Kira'nın peşindeki örgütleri tanıtıyor, K.O.G.Ş ise Kira davası boyunca bu örgütlerin yaptıklarını sırasıyla gösteriyor. Tüm Şinigamiler Dosyası ise hikayeden ya da cilt kapaklarından tanıdığınız şinigamilerin özelliklerine ve hikayedeki yerlerine yer veriyor. Bu kısmın Obata'nın şinigami çizimleri boşa gitmesin diye konulduğuna eminim. Gerçi iyi olmuş. Çünkü şinigamiler konusunda gerçekten takdir etmek lazım. Hepsi kendi dizaynı ve sıfırdan öyle yaratıklar yaratmak hiç kolay olmasa gerek. Sonra Şinigami Gözlem Günlüğü geliyor. "Cinsiyetleri vardır ama üreyemezler", "uçabilirler", "birine baktıklarında ismini ve kalan ömrünü görebilirler" gibi şinigamilere dair zaten bildiğimiz özelliklerin derlendiği bir başka gereksiz kısım. Tek bilmediğimiz şinigami rütbe sıralaması var ama kimsenin merak ettiğini sanmıyorum ve zaten hikayeye ya da şinigamilerin yaşantılarına en ufak bir etkisi bile yok bu ast-üst sıralamasının.
NASIL DÜŞÜNMELİ: TSUGUMI OHBA
Tsugumi Ohba Röportajı
Röportajlarda belli sorular kalıpları vardır çünkü hem röportajı hazırlayan kişi daima konu hakkında bilgi sahibi olamaz hem de çoğunluğu memnun etmek için genel sorular sormak gerekir. Bu kısımda Tsugumi Ohba'yla yapılan röportaj da bir istisna değil. Yani tamamen işin teknik kısmıyla ilgili. Hikaye ve karakterler nasıl ortaya çıktı, yayınlama süreci nasıldı, olaylar nasıl kurgulandı... vb. Elbette bunlar da önemli bilgiler ancak hiçbiri pek şaşırtıcı değil. Nedense ben röportajı okurken Ohba'nın çok fazla bilgi vermek istemediği izlenimine kapıldım. Karakterler ve olaylarla ilgili tüm sorulara yaptıklarımı açıklamalar birbirine çok benzer. "Hikaye işleyişi için şu, şu, şu özellikleri verdim ve geri kalanı üstat Obata'nın çizimleriyle pekişti" ya da "Şu olayın gerçekleşmesi için öyle olması gerekiyordu ve diğer seçenekler arasından bu seçildi" gibi... Detaylı bilgi vermiyor. Yani röportajdan anlaşılan tek şey, sevdiğimiz Death Note öyküsünün oluşmasında, Ohba kadar Obata ve editörün de sorumlu olduğu. Bir de Ohba'nın kendi eserine bizim kadar büyük ve derin anlamlar yüklemediği. Yazarına göre Death Note, keyifli bir zeka savaşının öyküsü, hepsi bu. Ama yine kendi ifadesiyle "Özgün yorumlarınızla tanımlamaya çalışarak eğlendiğiniz vakit asıl Death Note okuyorsunuz demektir." Bu da yorumlamaları ve teorileri desteklediğini gösteriyor.
Death Note Gerçekleri
Kimsenin merak etmediği ve cevabı ya mangada zaten bulunan ya çok düşünmeden bulunabilecek bazı soruların yanıtları. Benim seriyle ilgili 3 sorum vardı sadece: 1 - Near'ın son bölümde çikolata yerken görülmesinin ardındaki anlam neydi? (En ufak hareketin bile arkasındaki anlamı soran kişi bunu sormamıştı.) 2 - L'yi hiç görmemiş olan Near nasıl onun maskesini takabildi ve en önemlisi 3 - Defter eline geçtiğinde L kuralları okumuştu. "Kişinin adı 4 kere yanlış yazılırsa defter onu öldüremez" kuralını kullanarak hayatta kalamaz mıydı? Kuralda ne denmek istediği yeterince açık değil aslında. Yani o defter mi yoksa genel olarak hiçbir Death Note mu kişiye işlemez orası anlaşılamıyor. Bu soruların cevapları yok ama "Takada neden arabada sürücü olan Mello'yu öldürmedi?" sorusunun cevabı var. (İnsan nasıl bunu Death Note gibi bir eserin yazarına sorabilir hayret ediyorum...)
Not: 3. sorumdaki kuralla ilgili 148. sayfada şöyle bir açıklama yapılmış: "Death Note tarafından öldürülmeyi önlemek için kurbanın adı 4 kez kasten yanlış yazılmalıdır.  Böyle olunca adı deftere yazan kişi ölür.  Elbette adı 4 kez yanlış yazılan kişi üzerinde Death Note artık etkili olmayacaktır diye bir durum söz konusu olamaz." Şimdi bu da açık bir ifade değil.  Kurbanın adı 4 kez kasten yanlış yazılınca adı yazan kişi ölüyorsa ve kurbanın da ölme olasılığı varsa "Death Note tarafından öldürülmeyi önlemek için" ifadesinde ölümü önlenmesi amaçlanan kim?  Belki de burada benim dediğim şeyi kast ediliyor, kurban adı 4 kez yanlış yazılan Death Note tarafından öldürülemez, herhangi bir Death Note tarafındansa öldürülebilir. İngilizcesine bakacağım ama herhalde Türkçe'ye de İngilizce'den çevirmişlerdir ve zaten 2 yıl geç gelen çeviride hata varsa yayınevinin varlığını sürdürmek konusunda düşünmesi lazım. Her koşulda herhalde parmak bastığım açığı kapatmak için kuralı bu şekilde düzeltmişler çünkü kuralın aslı bu şekilde değil, açtım, baktım: 2. cildin 134. sayfasında yer alan kural "aynı insanın yüzü düşünülerek dört kez yanlış ad yazılırsa artık o insana karşı Death Note etkili olmaz" diyor. Yazan kişinin öleceği gibi bir şart yok. Öyle olsa tabii ki kullanılabilir bir kural değil.
108 Bölüm Başlığının Kökeni 
Bu bölümle ilgili tek yorumum: Death Note'a derin anlamlar katmadığını iddia eden Ohba'nın  her bölümün başlığı hakkında ayrı bir açıklamasının bulunmasını çok ilginç buldum şahsen.
NASIL OKUMALI: ÖYKÜ
Kayıtlar: Bu kısım tamamen kişilerin yaptığı eylemlerin kronolojik sırası. Neler olup bittiğini hatırlamak için faydalı olabilir. Ancak bunu mangayı okumak ya da animeyi izlemek yerine özetini okuyarak yapmayı tercih ediyorsunuz... Size diyecek bir şeyim yok.
NASIL ÇİZMELİ: TAKESHI OBATA 
Takeshi Obata Röportajı 
İşte bu röportaj bize Takeshi Obata'nin öykü ve karakterler üzerinde Ohba kadar etkili olduğunu gösteren kısım Ben Obata Ohba'nın yönlendirmeleri doğrultusunda çiziyordur diye düşünmüştüm. (Yani Ohba'nın hayalindeki karakteri anlattığını Obata'nın da çizdiğini.) Fakat görünüşe göre Ohba en fazla karakterin genel özelliklerinden bahsedip gerisini tamamen Obata'ya bırakıyormuş.  Hatta Obata'nın karakterler üzerinde daha etkili olduğunu söyleyebiliriz.  Çünkü Ohba röportajda karakterlerin diyaloglarını ve eylemlerini Obata'nın çizimlerini düşünerek planladığını söylemişti.  Karakterlerin başarısı da buna bağlı olmalı.  Çünkü karakterlerin görsel dizaynları çok iyi, bu kadar iyi görünüşlü karakterlere, o görünüşe yaraşır kişilikler verememek Ohba'nın ayıbı olurdu.
Karakter Tasarımlarının Gizemleri
Takeshi Obata karakterlerin tasarımlarını detaylı şekilde anlatıyor. Obata'ya gittikçe daha fazla hayran oluyorsunuz. Mesela Light'ın moda anlayışını ve L'in gözaltlarını (Dahice bir fikir!) ona borçluyuz. Ohba'nın Mello ve Near gibi baş karakterler hakkındaysa verdiği tek direktif "L'e benzesinler" olmuş. (İlk başta Mello ve Near'ın L'in ÇOCUKLARI olması gibi bir fikir bile varmış. Ama öyle olsa herhalde L epey farklı olurdu herhalde. Yani bizim L'i baba olarak düşünebiliyor musunuz?  Gerçi Mello tam ikimizin çocuğu gibi görünüyor, yani gözleri ve zekası babasına, yaratıcılığı ve saçları bana çekmiş - annesi olarak albino koyun kafamı her gün bebek gibi sevmem de 19 yaşındaki Near'ın kocaman yanakları için iyi bir açıklama ASDFGHJKL#%&***error***) Zaten aslında Mello ve Near görsel açıdan birbirlerinin tam tersiymiş. Yani Mello Near gibi, Near Mello gibi görünüyormuş, Obata teslim sırasında isimlerini ters yazmış. Herhalde burada Tanrı devreye girmiş. Yani Near'ı kötü adam ve Mello'yu uysal çocuk olarak hayal etsenize! 
Yani Obata gerçekten takdire şayan bir şahıs. Belirttiğim gibi özellikle shinigamiler konusunda... Öyle canavarları sıfırdan yaratmak zor olmalı. Gerçi başta Ryuk'un visual shock grubu üyesi gibi görünmesini planlıyormuş. Sonra Light'dan daha çok ilgi çeker (Kesinlikle öyle olurdu) diye vazgeçmişler neyse ki. Hatta şu Ryuk'un insan hali mi yoksa serideki tüm karakterlerin birleşimi mi (Bunu çıkaranın uydurma gücü kuvvetliymiş yalnız.) diye çok tartışılan resim de bu konsepte ait sanırım:


Hakikaten çok çekici ama normal Ryuk candır.

NASIL OKUNMALI: KURALLAR & HİLELER
Death Note temel bilgiler, Sahiplik hakkının değişimi, How to use it (pratik) kısımları defteri ve kurallarını derinlemesine anlatıyor. Ama gene bilmediğimiz bir şey var mı? HAYIR. Yazıya o kadar haşin bir giriş yapmamın nedeni bu işte: Cildin çoğu Tsugumi Ohba ve Takeshi Obata'nın bölümlerinin arasına sıkıştırılmış derlemelerden oluşuyor. Hikayeyi orasından tutup burasından tutup inceliyor hepsi o. Death Note temel bilgilerde Death Note'un dış görünüşü, Defterin genel kullanım örnekleri, Defterin sahiplik hakkı ve shinigami başlıkları altında bu konularda hikayede verilenleri derlemiş mesela. Sahiplik Hakkının İadesi başlığında hikayeye girip çıkan defterlerin sahipliklerini ve hikayedeki rollerini anlatıyor. Sonra How To Use It (Pratik) kısmındaysa bildiğiniz kuralları kullanma yöntemi, sahiplik hakkı, shinigami gözü ve shinigami yasaları olmak üzere 4 kategoriye ayırmış.
Şimdi burada mangadan farklı tek şey bahsettiğim kural. L'in kullanması gereken bir kural olduğunu fark edip değiştirdiler mi? Bilmiyorum...
Death Note Olay İncelemeleri kısmı başlığın altındaki tanımıyla kurallarla ilgili soruları manga içindeki sahnelerden örneklerle açıklıyor. Tüm Hilelerin Analiz Listesi ise adı üzerinde eser boyunca yapılan tüm hilelerin kim tarafından, ne amaçla, nasıl yapıldığını açıklıyor. 
NASIL YARATMALI: TSUGUMI OHBA & TAKESHI OBATA
Özel Diyalog
Hem Tsugumi Ohba, hem de Takeshi Obata'yla yapılan, sohbet tadında röportaj kısmı. Ohba ve Obata'nın yayın dönemi boyunca hiç görüşmediklerini öğreniyoruz bu kısımda. Ohba direktiflerini editör aracılığıyla iletiyormuş Obata'ya. Ben bunu çok şaşırtıcı buldum. Hatta Obata ileride neler olacağını bile bilmiyormuş. Bence bu dahice. Çünkü kendisinin de söylediği gibi bu çizme şevkini arttırmış. Ayrıca hangi karakterin öleceğini bilmediği için hepsini detaylı çiziyormuş mesela. Yotsuba arcında asıl Kira'nın kim olduğunu bile bilmiyormuş. Zaten Ohba da bilmiyormuş. Obata'nın çizimlerine bakarak karar vermiş. (Obata'nın ne kadar etkili olduğunun bir başka kanıtı...) Bizde de heyecanı arttıran okurken yazarın ve çizerin bile kim olduğunu bilmemesiydi belki de.
Bir başka şaşırtıcı bilgi de Ohba'nın olacakları en fazla 3 bölüme kadar planladığı. İlk başta (tıpkı Obata gibi) insanın inanası gelmiyor ama bu uzun zamandır düşündüğü bir öykü olsa her şey kafasında tamamlanmış olurdu zaten. Oysa ki Nasıl Düşünmeli bölümünden öğrendiğimiz gibi Obata ve editör gelişmeler ve karakterler üzerinde çok etkili. Zaten Ohba taslaklarında hep önce Light'ın başını derde sokup sonra ne yapacağını planlıyormuş ki bu da çok mantıklı çünkü polisiyelerde asıl odak noktası "sorun"dur.
En önemlisiyse Mello'nun yaşamı Obata'nın tek bir "çizmesi kolaylaştı" demesine bağlıymış...
Ama beni en çok Near hakkında dedikleriyle şaşırttılar ve HAYAL KIRIKLIĞINA UĞRATTILAR. L'in yolundan giden, adının anlamı bile "doğalca L'den akan" (Nate River: Nate "doğal" anlamındaki "natural"dan geliyor,"River" ise göl demek, Ohba bu ismi "doğallıkla L'den akan" anlamında özel olarak seçmiş.), L'in başlattığı davayı kapatan, L'in aksine takımına güveni tam (Mello takıma dahil) Near'ı "itici" bir karakter olarak tanımlayarak... Hatta Obata Near'ın L'den haz etmediğini düşünüyormuş. Near tanışmadığı ve saygı duyduğunu söylediği birinden neden haz etmesin ki?
Hiç görüşmemiş iki ortak yayın aşamalarını iki taraftan yorumluyorlar işte. Ama kişilikleri hakkında da bilgi sahibi oluyoruz. Zevklerinden ve yaşam tarzlarından bahsediyorlar. Kişilikleri arasında tatlı bir zıtlık var; mesela Ohba düzenliyken, Obata pasaklı ya da Ohba içine kapanıkken, Obata dışa dönük, hatta biri klostrofobikken diğeri dar yerleri seviyor o derece... Ama ikisinin de Tim Burton hayranı olduğunu öğrenmek ve hatta Ryuk'un "Makas Eller" filminden ilham alınarak yaratılmış olması beni çok mutlu etti!
Ardından gelen kısa Death Note'un Yaratılışı kısmında teknik hazırlanış aşaması anlatılıyor.
Sonra 33 Anket var. Merak etmeyin, 33 tane anket yapmamışlar, Ohba ve Obata'ya sorular sormuşlar. (Zaten ropörtaj yaptıkları için başlığa verecek başka ad bulamamışlar herhalde - zaten hazırlayanların yaratıcılıkları cildin içeriğinden belli oluyordur.) Onca röportajdan sonra artık söyleyecek pek bir şey kalmadığı için bu kısımda bile yeni şeyler yok. 13 Gerçek son bölüme dair her şeyin yanıtı. (Cidden her şeyin. Kapak resminde neden elma kullanıldığına kadar. Çünkü kaplumbağa dedem.)
Ve sonra Death Note magazini dememin asıl nedeni olan bölüm geliyor: NASIL OYNAMALI: Ryuk'un Özel Defteri. Light Yagami'nin İç Dünyası, L'nin Hayrete Düşüren Midesi (Her kim hazırlıyorsa işe aç karınla oturduğunun bir başka kanıtı.), Misa'nın Aşk Defteri, Mello da İsteyince Başarabiliyor, Near'ın Alışveriş Defteri gibi başlıkların içeriklerini hiç söylemeyeyim - sonra dayanamaz, düşer bayılırsınız, hafazanallah maazallah. Sadece L'nin yediklerinin listesi ve Near'ın oyuncak listesi biraz hoşuma gitti. (Rester'in Near'ın oyuncaklarını nasıl bulduğunu anlattığı kısım uyduruk olsa da gene de çok şekerdi.)
Sonrasında Hangi Death Note karakterisiniz testi geliyor. Bu tür testler internette çok var ama bu bir Death Note cildinde bulunduğu için canon sayılır: Yani burada çıktığınız karakteri Death Note dünyasına gitseniz olacağınız karakter olarak sayabilirsiniz. Ayrıca cildin en güzel kısmı. Peki neden bu kadar övdüm ben? Çünkü elbette L ÇIKTIM. DEATH NOTE'A ELİMİ BASARIM Kİ L ÇIKTIM. L ÇIKTIM. Gerçi bunda abartacak bir şey yok, Alice LAWLIET olarak, asıl çıkmasam ayıbım olurdu. uvu"
"Dört Karede Death Note", adı üstünde, dört kare manga tekniğiyle yapılmış küçük Death Note öyküleri. Bolca L ile Ryuk şebekliği ve Misa fanservisi içeriyor. Gerçekten saçma öyküler. (L'nin parmak süsleme sanatıyla küçük bir çocuğu etkilemesi gibi.)
"Bir Çırpıda Death Note" öyküsünü ise mutlaka duymuşsunuzdur. Taro Kagami adlı bir çocuğun Death Note'u bulması ve günlük niyetine kullanırken yanlışlıkla sınıf arkadaşlarını öldürmesiyle başlayan hikaye... Oldukça basit ama zaten Death Note'un prototipi. Yani bildiğimiz hikaye bu sıradan öyküden geliyor.  Hikaye hakkında spoiler vermeyeceğim fakat kötüleri cezalandırma temasının bu hikayeden geldiğini söyleyebiliriz, asıl Death Note'dan en farklı yanıysa, "ölüm silgisi" kavramı. Gerçi Light hiçbir zaman cinayetlerinden pişmanlık duyma belirtisi göstermedi ama gösterseydi de Ryuk'un çıkarıp ona "ölüm silgisi"ni vereceğinden şüpheliyim. Herhalde sonradan kullanmamaya karar vermiş olmalılar. Bu arada Taro Kagami karakteri Mikami'ye benzerliğiyle dikkat çekiyor ama bu benzerliğin altında farklı bir anlam yattığına inanmıyorum, sadece tiplemeyi kullanmak istemişlerdir, o kadar.

Şimdi Death Note en çok "polisiye" ve "psikoloji" türlerine giren bir yapıt. Polisiye de olay, daha doğrusu "dava", etrafında dönen bir türdür - karakterler etrafında dönen değil. Dolayısıyla karakterlerin derinine inemezsiniz. Dava da göründüğü gibidir zaten. Psikoloji türünde ise ne tür çıkarımlar yapacağı tamamen okuyucuya bırakılır/bırakılmalıdır çünkü işin zevki bu zaten. Siz kalkıp öykünün derinine iner, her şeyin altında yatan anlamları açığa çıkarır, okuyucuya düşüneceği hiçbir şey bırakmazsanız o eser tüm anlamını kaybeder. Çünkü öykünün en çekici yanı her şeyden her türlü anlamın çıkabilmesi ve ne anlam çıkaracağınız tamamen size bağlı olması. Hele de manga/anime türünde çünkü kitapların ya da filmlerin aksine bunları bölüm bölüm alarak (Bir çırpıda bitirmeyi de tercih edebilirsiniz tabii ama ben tavsiye etmem.) hayatımıza iyice sindirdiğimizde. "İşin zevki bu zaten" derken kast ettiğim gibi... Dolayısıyla bu cilt okuyucuları hayal kırıklığına  uğratmaktan başka bir işe yaramıyor. Mesela tumblrda takip ettiğim, harika teoriler üreten ve muazzam çıkarımlar yapan birçok Death Note bloğu var, bu cilt hepsini çöpe atıyor. Tabii ki Death Note fandomı olarak cildi görmezden gelip istediğimiz gibi okumayı sürdürüyoruz çünkü öyle yapmasak Death Note'un hiçbir anlamı kalmaz ve bu keyif kaynağından vazgeçmek zorunda kalırız ama demek istediğim böyle bir cilt olması yanlış. Naruto, One Piece, Bleach gibi çok fazla karakter ve birbirinden bağımsız olay içeren mangalar için yapılabilir. (Ki ona da gerek kalmıyor çünkü fillerlar o işi hallediyor.) Ama Death Note için hiç gerek yoktu - sadece kar amacı işte... Kitapları, filmleri, müzikali, tiyatrosu, oyunları da kar amacı için belki ama onlar yorumlama/uyarlamadır ve fantoma ve esere hiçbir zararı yoktur.
Kısacası eğer "Ben öyle tekrar okumakla/izlemekle uğraşamam, neler olup bitmiş, iyice bilmek istiyorum, teorilerle ve çıkarımlarla da işim olmaz" diyorsanız satın alabilirsiniz ama hafızanızı tazelemek için tekrar okumaktan/izlemekten gocunmayacak ve teori üretmeyi ve/ve ya çıkarımlar yapmayı sevecek kadar hayransanız hiç tavsiye etmiyorum.

18 Haziran 2015 Perşembe

Yaz Yağmurları

Sanırım yazla ilgili güzel bir şey buldum: Yağmur
Bir anda, hızla bastıran, daima şimşek ve gökgürültüsü ile birlikte gelen yaz yağmurları.
Dışarısı aralıksız ve muazzam bir hızla yağan bir yağmur yüzünden neredeyse bulanık görünüyor. 
Evde ise çok güzel bir karanlık var. Salondayım, pencere açık, bu yüzden burası daha aydınlık, bunları yazarken yağmurun sesini ve gök gürültüsü içeri doluyor. Diğer odalarda ise camlar kapalı olduğu için oralar neredeyse tamamen karanlık ve ses daha uzaktan geliyor.
Bir yandan dışarı çıkmak istiyorum, diğer yandan, evin sakinliği ile dışarının karmaşasının birleşmesiyle oluşan his fevkalade.
Dünya hep böyle kalabilir ve ben bundan memnun olurum.
Not: Son zamanlarda fark ediyorum, sanırım gök gürültüsünden biraz korkuyorum ama kötü bir korku değil, gök gürlediğinde biraz siniyorum sadece. Bu arada yağmur başlamak üzereyken pencerenin önünde uçuşan kelebek ne yaptı acaba? Ömrünün tek gününde yağmur yağdı zavallının.
---
Havaya girmek için bu kadarı yetmedi, açtım, şunu dinliyorum bir de. Bu ana en çok uyacak Makoto Shinkai filmi müziği budur çünkü. Gif de aynı filmden. Evet, bu sefer gif bulmayı başardım, teheee~! Koto no ha no niwa filmini izlemiş biri olarak bulamasam ayıp ederdim çünkü yağmurun filmidir bu. Şarkı bitene dek yağmur da bitecek muhtemelen gökyüzünün mavisi geri döndüğüne göre...

17 Haziran 2015 Çarşamba

Başka bir anime daha bitirdim ama bu sefer güzeldi

Kiseijuu serisini izlemelisiniz. (Tıklayıp tanıtımını bulabilirsiniz.)
Gerçekten.
Evet, animeler çarpıcı çizim, açı, efekt ve müzikleriyle bizi daima duygulara boğarlar.
Ancak çok az animenin düşünce boyutunda bir değeri vardır.
Ve Kiseijuu Sei no Kakirutsu kesinlikle bu konudaki değerli serilerden biri.
Yazdığım tanıtımda "7 bölümde nasıl toparlayacaklar?" gibi bir kaygı taşıdığım gözleniyor ama...
O kadar iyi toparlamışlar ki!
Animenin yapımcısının insanlık ve bu seri hakkında uzun süredir düşündüğü belli oluyor.
İnanın bana her bölüm ne heyecan ne dram hiç eksik olmuyor ve buna rağmen bana göre gereksiz hiçbir hadise olmadı.
İnsanlık ve savaş hakkında önemli çözümlemeler yapmışlar.
Şimdi çok isterdim bölümlerden screenshotlar alıp paylaşmak ama telefondayım...
Sonu biraz burukluk bırakmıyor değil ama yine de bittiğinde kendinizi rahat ve sakin hissediyorsunuz.
Ikisi de insanlarla beslenen canavarlar teması üzerine kurulu olduğundan Kiseijuu ile Tokyo Ghoul'u karşılaştırmak gerekirse, Tokyo Ghoul hikayenin işlenişi ve karakterler nedeniyle insanı daha çok bağlıyor, ne var ki Kiseijuu aslında konuyu çok daha felsefi ve gerçekçi anlamda ele almış. Tokyo Ghoul gibi kanlı, acı dolu, trajik popüler seriler daima var olacak.  Ama dediğim gibi Kiseijuu gibi düşündüren, düşündürürken meraklandıran, heyecanlandıran, ağlatan seriler çok nadirdir. Kesinlikle izlemelisiniz.
Mangasına ve filmine de geçmek için sabırsızlanıyorum!

16 Haziran 2015 Salı

HIDE IS AS ALIVE AS ME (SPOILER)

"Benim hikayemi yazacak olsalar bu bir trajedi olurdu."
 BEN TANRI OLMALIYIM.
DELİ GİBİ YAĞMUR YAĞIYOR, ŞİMŞEK ÇAKIYOR, GÖKSE ÖYLE BİR GÜRLÜYOR Kİ HER GÜRLEDİĞİNDE GÖKYÜZÜ DÜŞECEKMİŞ GİBİ OLUYOR.
VE BEN DE TAM BÖYLE HİSSEDİYORUM (Gökyüzünü dünyaya vurarak parçalamak istiyorum.) TIPKI TOKYO GHOUL'U BİTİREN HER MASUM KURBAN GİBİ.
 
- ENJI VE KAYA ÖLMEDİ.
-YOSHIMURA-SAN HİÇ ÖLMEDİ.
-KIZI OLACAK CANAVAR ONU YEMEDİ.
-JUUZOU SHINOHARA'YI KAYBETMEDİ.
-AKIRA DA AMON'U.
-ANTEIKU YANMADI.
-YOMO, HINAMI (AH, TATLI, MASUM, ZAVALLI HINAMI-CHAN!!!), TOUKA (TOUKA!!!) VE KANEKI EVLERİ OLAN TEK YERİ KAYBETMEDİ.
-KANEKI VE TOUKA HERKESİ KURTARMAYI BAŞARDILAR.
-ANTEIKU ESKİSİ GİBİ KALDI.
-TEK YOK OLAN AOGIRI TAYFASI OLDU. (Ve Ayato Kirishima o kadar seksi bir bebek değil.)
-KANEKI VE HAYATTAKİ HIDE BİRLİKTE EVE GİTTİLER.
-BEN İYİYİM.
-HER ŞEY YOLUNDA.
*histerik kahkahalara boğulmadan önce sesi giderek kısılıp titremeye başlar*
 
Kendinizi kurtarın ve Tokyo Ghoul denen trajediyi ASLA izlemeyin.
 Her ne kadar bırakın katletme yanlısı olmayan Anteiku'nun insan etini nasıl bulduğu ve maske olayının nereden çıktığı gibi basit soruları, Kaneki Ken'in neden Anteiku'dan ayrıldığı gibi öğrenmediğiniz sürece serinin hiçbir anlamı kalmayan soruları bile yanıtlamayarak, mangayı okumaya teşvik etmek için çekildiği sonucuna vardırsa da anime finalde "olmuş" dedirtmeyi başardı.
Yani final kötüydü, berbattı, iğrençti ve tüm diğer kötü sıfatlar ama bunları söylemem ve şu anda bitirdiğimden beri ağlıyor, ağlamaktan başka da hiçbir şey yapmak istemiyor, tabii dünyayı parçalamak dışında, oluşum bunun kanıtıdır. O Unraveled şarkısının arkadan yavaşça girdiği yer... Yemin ederim ki şarkının her sözü kalbimden bir parçayı götürdü.
 
Bakın birlikte eve gidiyorlar ne tatlılar di mi... Hahaha... Hck... *sob*
Not: Artık kahveye baktıkça bile gözyaşlarıma hakim olamayacağım
AHHH BEN ŞİMDİ BUNLARI BİR DE MANGADA NASIL OKUYACAĞIM
 

15 Haziran 2015 Pazartesi

Yazdan Gerçekten Nefret Ediyorum

En sevdiğiniz mevsim nedir? Sonbahar? Kış? İlkbahar? Yaz? Sonbaharı sevenleri anlayabiliyorum çünkü bazı insanlar hüzün sever. Kış ise kar, battaniye, kahve/kakao/salep demek zaten. Bahar da güzeldir işte; kuşlar, çiçekler, böcekler falan. Ama yaz? Neden yaz? YAZ NİYE? (Tüm yaz yazılarının ateşli bir fontta yazıldığını hayal edin.) Evet; tatil, şu sürekli bahsettiğiniz yazlıklarınız, deniz, kum, güneş, dondurma vb... Haklısınız, tüm bunlar güzel ancak ne yazık ki, hepsi de geçici. Şu anda varlığınızı sürdürmekten başka hiçbir sorumluluğunuz olmadan, klimalı salonunuzda bir yandan dondurmanızı yiyip diğer yandan muhtemelen bilgisayar başında (Telefon ya da tablet de olabilir, eğer şu anda bu yazıyı okumuyorsanız başka bir aktivite de, ancak internet etrafında şekillen bir nesil için konuşursak bu pek olası değil.) oyalanıp, denize/havuza gitmek için güneşin biraz alçalmasını ya da Buğra/Tuğçe'lerin sizi beklediği partilerin başlamasını beklerken mevsimden ve hayatınızdan memnun olabilirsiniz. Lakin sizi ana babanıza bağlayan bebek bezi kopup boklar içinde hayatın ortasında kaldığınızda kendinizi bu kadar iyi bir yerde bulamayabilirsiniz. İşçi olabilirsiniz. Madenci olabilirsiniz. Fırıncı olabilirsiniz. Ya da daha kötüsü... (Mesela KANALİZASYON DALGICI gibi.) Büyük olasılıkla en kötü ailenizin yazlığı alırken borç istediği eli uzun akrabanızın sağladığı torpille masa başı bir iş bulursunuz gerçi - tabii Harvard ya da ODTÜ'ye giremezseniz. Ama gün gelir derman döner ve bununla ilgili açıklama yapma gereği duymuyorum çünkü siz bu konulu hikayeleri çok duymuşsunuzdur zaten. Demek istediğim şu ki yazı güzel yapan tek şey yüksek hayat koşulları. Hayat koşulları düştükçe yazın tüm güzellikleri kayboluyor. Kış için de aynı şey diyebilirsiniz. Yani battaniyeniz ve içeceğiniz yokken kış da pek o kadar güzel olmaz... Ama soğuktan kaçabilirsiniz. Sıcaksa KAÇINILMAZ. Gerçi soğuk öldürürken de sıcak öldürmez. DAHA KÖTÜSÜ İŞKENCE EDE EDE ÖLDÜRÜR. Kısacası yazı sevmeyin. Yazdan nefret edin. Çünkü ben ediyorum.
Fakat yaz gerçekten kötücül. Zihnimi ve vücudumu savaşa sürüklüyor çünkü zihnim birçok şey yapmak isterken vücudum sadece uzanmak isteyerek ona engel oluyor ve bu isteğe karşı koymak zihnimin bütün enerjisini tükettiğinden hiçbir şey yapamıyorum. Zaman ve mekan kavramlarından kaçabilsem keşke, böylece, hem yaz tatilimden gün gitmez hem sıcaktan kaçmış olurum. Ya da hiç değilse, dünden sonra iyice sıkıldığım bu bedeni bırakabilsem, mesela Ege Denizi'nde (Çünkü en serin denizdir.) salınan bir çöp olsam? O da olmazsa geçen haftaya dönelim. En güzel hafta olduğunu söylemiştim size. Yaz tatilinden hiç zaman geçmediği yetmezmiş gibi, hala geceleri üşüyebiliyorduk, hatta yağmur bile yağıyordu! Nasıl olup yağmurdan sıkılırsınız anlamam ki... Alın işte! Böyle bir taraflarımız terlerken daha mı iyi? Hem sosyallik planımı uygulayabildim neyse ki çünkü bir daha yaz sonuna dek evden çıkmayı düşünmüyorum açıkçası. Dünkü Nişantaşı'nda alışveriş kabusundan sonra... Abartısız elim büyüklüğünde bedenlere ve cep telefonu parasında kıyafetlere sahip dükkanlarda, anne zoruyla bu koca bedeni bir şeylerin içine sığdırma işkencesinin soktuğu ruh hali içinde, hayatta selfielerde iyi çıkmak ve beğeniler dışında hiçbir derdi olmayan insanlar arasında dolaşmak bana bu yaz için sosyallik planını suya atma kararını verdirdi. Sadece kıyafetlere sığamamanın verdiği kötü bir his değildi bu. Kendimi nasıl hissettim biliyor musunuz? Düşman üssünde kamuflaşsızmış dolaşıyormuş gibi. İnsan ruhuna sahip değilim. Kıyafetlerine bile sığamıyorum. Hiç aralarına karışma şansım yok. Dolayısıyla beni yakalamaları an meselesi... Gibi. Zaman zaman böyle hissediyorum işte ve kaçmak, eve gitmek, sıcaklık ne kadar yüksek olursa olsun yorganın altına saklanmak istiyorum ama yanımda "sırf senin için geldik buralara hala mızmızlık ediyorsun" diye bağıran, tıslayan, haykıran bir anne varken yapamıyorum tabii... Dönüşte de pazara uğradık ama pazardan sonra taksi bulamadığımız için (Evet, annem minibüslerden nefret ettiği için minibüse biraz katlanıp para biriktirerek araba almak yerine, her yere taksiyle gider ve tüm arkadaşlarının arabası olduğu için kıskançlık krizine girdiğinde ben bu öneriyi dile getirince "mızmızlık ediyorsun" kategorisinin "seni elimden gelen en iyi şekilde yaşatmaya çalışıyorum hala mızmızlık ediyorsun" savuşturmasını kullanarak beni derhal susturur.) minibüse binince sırf kapalı değil diye kimse elindeki bir yığın poşete rağmen 45 yaşındaki anneme yer vermeyince ve mahallede bir çocuğun bir kediye top attığını görünce iyice karamsarlaştım. Bu sabaha dek her şeyden nefret ediyordum ve yine biraz ölmek istiyordum ama güzel bir anonimin güzel bir yorumu sayesinde şimdi daha iyiyim.
...Neden yazmam gereken onca yazı dururken bu aptal yazıyla uğraştığımı bilmemem dışında. Gerçekten yazmam gereken çok fazla yazı birikti ama hala aptal yazıyla cebelleşiyorum. Annemin bilgisayarındayım. Dokunmamdan çok hoşlanmıyor çünkü bozabilirim ama telefondan yazmaktan çok daha kolay. Tek sorun annem şu sıralar eve erken geliyor ve o gelene dek bitirmek zorundayım. Aslında daha zor olsa da bilgisayardan da yazabilirim. Buraya bazı insanların yaptığı gibi yazının temasına (Her ne kadar o temadan kopmuş olsak da SICAK.) uygun gif bulmaya gelmiştim. Bundan böyle yazılarına uygun gif bulabilen insanlara güvenmemeye karar verdim. Çünkü bu iş hiç kolay değil. Ya kötücül gif güçleri olmalı ya da gife göre yazı yazıyor olmalı - ANNEM GELDİ.  YEMİNLEN GELDİ. ASDFGHJKL.
Not: Arkana laf  yetiştireceğine önüne bak.

13 Haziran 2015 Cumartesi

Mimimsi?

Neden hiçbir fikrim yok ama tumblr'da birileri beni bir şeye etiketlemiş! Fakat tumblrda yapamıyorum çünkü aptal metin kutusu düzgün çalışmıyor ve ben de bu yüzden burada yapmaya karar verdim. Normalde sizi etiketleyen kişiyi (çok merak ediyorsanız buydu) ve 25 kişiyi daha etiketleme kuralları var ama 1 - Blogger'da etiketleme diye bir şey yok? 2 - Etiketleyecek 25 kişim yok. (Cevaplarını merak edeceklerim bunu görmeyecek nasılsa...)  3 - O yüzden sadece kız arkadaşım Yoruko Tsukiyomi'ye gidiyor bu. u_u Not: İngilizce yanıtlıyorum çünkü daha sonra kopyala-yapıştır yöntemiyle tumblrda paylaşmayı deneyeceğim.
WHAT WAS YOUR:
1. last beverage: Beer
2. last phone call: Mom
3. last text message: Girlfriend
4. last song you listened to: Uptown Funk
5. last time you cried: Something like 15 minutes ago I guess?

HAVE YOU EVER:
6. dated someone twice: Nope.
7. been cheated on: Oh hell yeah.
8. kissed someone and regretted it: Yes.
9. lost someone special: STORY OF MY LIFE
10. been depressed: Even if I didn't call it "depression", yes, I have been.
11. been drunk and threw up: Yeah.

THREE FAVORITE COLORS: Blue. And... Ummm... Well... I REALLY DON'T KNOW OKAY?

IN THE LAST YEAR YOU HAVE:
15. made a new friend: I made but I couldn't keep it.
16. fallen out of love: No.
17. laughed until you cried: I don't think so...
18. met someone who changed you: Unfortunately no.
19. found out who your true friends are: No because I don't have any?
20. found out someone was talking about you: Why the hell would people talk abaout me?
21. kissed anyone you follow/follows you: A positive answer finally!

GENERAL:
22. how many people do you know in real life that you follow/follows you on tumblr: Only one person.
24. do you have any pets: NO!!! ;A; (But I want to have, sooo much...)
25. do you want to change your name: No..? I mean, I don't like or unlike it. It's okay, I guess? Well, actually I haven't tought abaout that...
26. what did you do for your last birthday: It was terrible. Some school friends bought me cake and nobody talked while we eat it. And my best friends didn't call me.
27. what time did you wake up today: 9 because of my stupid school friends's stupid messages.
28. what were you doing at midnight last night: I was at Sofyalı - Taksim with my mother and a very dear friend of hers, they talked abaout so many things while we eat so many things and I listened to them peacefully, read a bit (It was kinda hard because of noise.) and thought abaout things.
29. name something you CANNOT wait for: GOING TO ABROAD!!!
30. last time you saw your mother: Last night.
31. what is one thing you wish you could change about your life: Nothing really.
32. what are you listening to right now: Nothing.
33. have you ever talked to a person named Tom: I don't think I have.
34. what’s getting on your nerves right now: My school friends.
35. most visited website: Blogger.
36. blood type: I HAVE NO IDEA.
37. nickname: ALICE, saman kafa (it means something like "straw-head"), düdük makarnası/düdük macaroni. (I really don't know how to explain last one...)
38. relationship status: Dating.
39. zodiac sign: Pisces. (BUT I'M NOT A GOD DAMMIT TEDDY BEAR OKAY???)
40. pronouns: There aren't any sexist pronouns on my language (We call everyone "o/onun" - there is no sex difference like "she-he/her-him" in pronouns.) and I don't care abaout your so called gender issues.
41. elementary: I went one.
42. high school:  It's fucking hell: An all-girls school!
43. college: Dear god please let me go there.  
44. hair color: Blondish. (It's dark as brown hair but it's somehow blonde.)
45. long or short: Normally I prefer short (I hate long hair) but I haven't got long hair NEVER and I kinda wonder what will it look like on me so I keep it long for awhile.
46. height: Something like 1.65-1.70? (Sorry I don't understand "feet" thing.) Still I'm shortest of my squad. (Yeah, we're the giant squad.)
47. do you have a crush on someone: Gf.
48. what do you like about yourself: I'm sure there's something (There should be.) I love something abaout myself but I can't find it right now.
49. fun fact: I would actually love to wear lolita dresses. /////"
50. tattoos: I don't have any because I would get bored of seeing same thing on my body everytime until the eternity  but an L symbol tatto could look cool.
51. righty or lefty: Righty.
52. first surgery: I don't have any luckily!
53. first piercing: I HATE PIERCINGS.
54. first best friend: Gf. (Yes, she's the only person in my life, she's my everything.)
55. first sport you enjoyed: Swimming.
56. first vacation: I don't remember. ;_;
58. first pair of trainers: I still keep them.

RIGHT NOW:
59. eating: Ice cream and my lips.
60. drinking: Blood on my lips.
61. i’m about to: Pour my ice cream on my shirt.
62. listening to: Songs of birds!
63. waiting for: My mom to wake up.
64. want kids: I would like to but I won't have any for now.
65. get married: Same ^
66. career: Convict. (Student.)

WHICH IS BETTER:
67. lips or eyes: Eyes but you can't kiss without lips so... Eyes still.
68. hugs or kisses: KISSING. NO. HUGGING. B-B-BUT..? THIS IS SO HARD!!!
69. shorter or taller: TALLER.
70. older or younger: OLDER. (I have got some complexes.)
71. romantic or spontaneous:  Sorry I'm a dork. (Romantic.)
72. nice stomach or nice arms: Nice muscled arms please!
73. sensitive or loud: I don't like too much sensitivity but I can't stand loud voices either so...
74. hook-up or relationship: Relationship.
75. trouble maker or hesitate: Neither.

HAVE YOU EVER:
76. kissed a stranger: Yes.
77. drank hard liquor: No?
78. lost glasses/contacts: No.
79. sex on first date: No. (;_;")
80. broke someones heart: Yes...
81. had your own heart broken: My heart is never repaired.
82. been arrested: No.
83. turned someone down: I don't remember.
84. cried when someone died: Yes.
85. fallen for a friend: HOW I MET WITH GF.

DO YOU BELIEVE IN:
86. yourself: I believe I'm a huge mistake of god.
87. miracles: Yes.
88. love at first sight: Not at all but I still find it romantic sometimes.
89. heaven: I do believe there is hell so I guess I believe in heaven too.
90. santa claus: A long time ago...
91. kiss on first date: Please.
92. angels: Yeah! (My gf is a real angel and I do know some angels too.)

5 Haziran 2015 Cuma

Alice strikes again! (Yine gereksiz uzunlukta bir yazıyla...)

EDIT: Yazıyı tekrar yayımlıyorum çünkü yarım halini yayımlamıştım. Saçma bir davranıştı ama o gece yayımlamak istedim çünkü bloğumu çok özlemiştim. İlk yayımlanmış halini okuyanlar konser hakkında zırvaladığım yerden devam edebilirler.
BİTTİ.
SONUNDA.
BİTTİ.
It's done. Hufh hufh hufh... I  did it.
*yerde, toz toprağın içinde, her tarafı yara bere içinde uzanıyor*
I. FUCKING. SURVIVED.
-Tamam, birileri onu kendi kanında boğmadan önce, İngilizcem'i susturuyorum.-
Bu yılın hayatımın en zor okul yılı olduğunu yazılarıma bakarak anlayabilirsiniz. Yani animeler, çizgi filmler, bilgisayar oyunları ya da o tür şeyler hakkında olmayan tüm yazılarım yalnızlığım ve başarısızlığım hakkında. Ne kadar çalışırsam çalışayım hiç iyi notlar alamadım. Bir anda sınıfta kendimi dışlanmış buluverdim. Kimse bana günaydın" ya da "görüşürüz demiyordu, görünüşe göre konuşmam gerekli değildi ki kimse hiç konuşmamamı garipsemiyordu (Çünkü hele de annem gece geç vakte dek çalışıyorsa hiç sesimi kullanmadığım günler bilirim ben.), sınıf listesini dolduran biriydim ben sadece... (Detaylar için Var Olmayan Kız hikayesini okuyabilirsiniz.) Belki bu, bir şekilde, benim hatamdı ama ne yaptıysam düzeltebildiğim bir şey olmadı. Notlarım da aynı şekilde... Yaptığım tek şey çalışmaktı. Hem de öyle çok çalışmamama rağmen. Bu yüzden ne derslerimde başarılı olabildim ne de yalnızlık ya da başarısızlık dışında bir şeyle doldu zamanım.
Ama ne var biliyor musunuz?
Geçti.
Bunların HEPSİ bitti.
Çünkü hepsi okulla alakalı dertler ve okul da bittiğine göre (Tabii ki henüz bitmedi ama zayıfı olmayan ve hesaplarına göre (Ki matematik notlarıma bakarak hesaplamamın nasıl olduğunu tahmin edebilirsiniz - işte bu yüzden küsuratlı söylüyorum.) 75-80 gibi bir ortalamayla geçen benim için bitmiş demektir. ("Ortalaman bu kadar yüksekse notlarını da düzeltmiş olmalısın" diye düşünüyor olabilirsiniz. Ama aslında notlarım geçen dönemkilerden bile kötü. Normalde benim için bebek işi olan dil anlatım, edebiyat, coğrafya ve biyoloji gibi derslerden bile performans notları sayesinde zar zor geçtim hep.) Gerçi devamsızlığım 8.5 gün ama kimse gitmediği için yoklama almıyorlar artık. Yani okula olsa olsa 3 gün daha giderim. Bu arada bunların en güzel günlerimiz olduğunun farkındasınız değil mi? Ne okul var ne tatilden kayıp. En güzeli.
Neyse... Diyeceğim o ki ben geçmişte yaşanmış ve şu anda beni etkilemeyen şeyler için üzülecek ya da en azından üzgün kalacak biri değilim. Ne var ki bazı meseleler o kadar kolay hallolmuyor. Akışına bırakamıyorsunuz. Kürekleri elinize almanız ve var gücünüzle asılmanız gerekiyor - ta ki güvenli bir kıyıya varana dek...
Evet, hayatımda pek çok sorun yaşadığım, bazılarının kendiliğinden hallolduğu ve bazılarını ise benim hallettiğim oldukça fırtınalı bir yıldı. Ama bu fırtınanın merkezinde daima tek bir şey oldu. O da...  
Onunla konuşmayalı 2 yıl oldu. (Ve konuşmak derken, adam gibi konuşmaktan bahsediyorum. Yanlışlıkla attığım mesajdan ya da hatırlaması bile kalbimi kıran konuşmalardan bahsetmiyorum.. Her zamanki konuşmalarımızdan bahsediyorum.) Ve bu süre boyunca onu düşünmeden tek bir gün geçirmedim. Aslında konuşmayı kestikten sonraki bir süre boyunca o kadar da kötü değildi. Tabii ki onu düşünüyordum ama herhangi bir duyguyla değil. Eksikliği sonradan çöktü. ("Yeni aşkın büyüsü kalbimi terk edince..." gibi bayık bir tanım da yapabilirim.)
Hayatıma delik açmıştı ama işin içinde hiç suç yoktu ki polise gidip davacı olayım - zira silahla değil sadece yokluğuyla açmıştı deliği. (Bayık cümleler ustasıyım.) Ama ben bunu fark ettiğimde çoktandır kafamda onunla konuşuyordum. Aynı hayali arkadaş gibi. Sürekli "onunla" konuşuyordum ama tüm diyaloglarımızı ben oluşturuyordum - hem kendi dediklerimi hem onun dediklerimi... Ve bu sizin de görebildiğiniz gibi resmen hastalıklı bir davranış. Bunun farkına vardığım an panik olmaya başladığım zamandı işte.  Neden onu unutamıyorum? Bunu saplantı haline getirdim. Unutmaya çalıştıkça daha çok düşündüm ve düşündükçe de canım daha çok yandı doğal olarak. Üstelik geliştirdiğim her çözümde duvara çarpmış gibi oluyordum çünkü hiçbirine inanmıyordum. Başka bir takıntı daha geliştirmiştim: Düşüncemin doğruluğundan nasıl emin olabilirdim? Sadece bu konuda değil, her konuda, geliştirdiğim her düşüncenin ve inandığım her şeyin doğruluğundan şüphe ediyordum. Bu takıntının şiddetlendiği ve azaldığı zamanlar oldu ama bundan kısa bir süre öncesine dek hep varlığını sürdürdü. Sonra fark ettim ki benim sadece bir beynim yok. Aynı zamanda da kalbim var. Ki kalp ile beyin de birbirlerinin boşluklarını doldurmak için vardır zaten.
Yani bu yazı size acı dolu görünebilir ve sahiden de öyleydi. Ama o sırada çektiğim acı, o yazı sayesinde kurtulduğum şeyin yanında hiçbir şeydir. Ben gerçekten aptalım. Öyle olmadığımı söylemeyin sakın, (Hayır, arada bir gerçekten olmadığımı söyleyebilecek kadar nazik insanlar (Ya da kutsama, nimet, mucize; ne derseniz artık...) çıkabiliyor da ondan dedim.) şu anda bu kelimeyi hakaret olarak kullanmıyorum çünkü. Bu benim için kollarımın ve bacaklarımın olması gibi bir şey. Tam 1 yıl boyunca gözümün önündeki gerçeği kabullenemediğim için acı çekmem başka türlü açıklanamaz. Sevgi acıtır. Ruhsuz bir katilin bile mantığı sayesinde ayırt edebileceği mutlak gerçek bu. Sevgi acıtır. Ama ben bu gerçeği 19 Mayıs'a dek kabullenememiştim işte... Neden mi? Bilmiyorum. Herhalde öyle olması gerekiyordu ki öyle oldu. O gün, aslında tamamen başka bir nedenden ötürü bunun farkına vardığımda, nihayet kıyıya oturdum. (Bayıklıkta zirve yapıyorum: "Acılarım beni kıyıya çıkardı...")
Anne-babalarımız iyi kötü her zaman yanımızda olan yegane insanlardır. Yoklukları asla doldurulamaz dolayısıyla... Elbette ikisini karşılaştıracak değilim. Ama o da sıradan biri değildi. O özeldi. Kimseyle onunla kurduğum gibi bir ilişkim olmadı ve olmayacak da. Dolayısıyla acı çekmemden daha doğal bir şey olamaz. Ayrıca gerçeğin güvenli kıyısında  otururken gördüğüm bir diğer şeyse kendimi suçladığım kadar hatam olmadığı.  Elbette çok hatam oldu ama bu hataları yapmamak elimde değildi. Hem hiç hata yapmasam bile bir şekilde bitecekti.  Çünkü her şey biter.  Özellikle de güzel şeyler...
Tam olarak nasıl hissediyorum biliyor musunuz? Sanki bir yıldır her şey ama her şey tufana kapılmış gibi göğsümdeki o deliğe çekiliyormuş da şimdi delik tıpayla tıkanmış. Artık kan akmıyor. Bu yüzden şu anda hiçbir olumsuz duygu hissetmiyorum. Ama şu anda değil çünkü 9.5 GÜNE ÇIKARILAN DEVAMSIZLIĞIM YÜZÜNDEN YARIN OKULA DİLEKÇE VERMEYE GİTMEK ZORUNDAYIM.  MUHTEMELEN KOCA OKULDAKİ TEK KİŞİ BEN OLACAĞIM. AAAAARRRRRGGGHHH!!!!!!!!!!
1 gün Alice. Dayan. Bitecek. Bİİİ-TEEE-CEK.
Ve sonra yaz tatili...
Gelelim yaz tatili planlarıma.
 EVDE. DURMAK. İSTEMİYORUM.
Beni depresyona sokuyor.
AYRICA İNSANLARLA TANIŞMAK İSTİYORUM.  
Arkadaşlık kurmaktan bahsetmiyorum.
(Arkadaşlık kuramıyorum çünkü...)
İletişim.
 Çünkü dışarıda insanların arasındayken düşüncelerimin karanlığı beni bulamıyor.
Aslında bu planları uygulamaya başladığım söylenebilir.  Zira sınavlar biter bitmez kendimi konsere attım resmen. Evet, Genç Bi' Şenlik'teydim, İstanbullular duymuştur belki?  Öncelikle özellikle güzel değildi.  Ama uzun zamandır yaşıtım erkeklerin ve genel olarak  istediği gibi hareket eden insanların arasında bulunmayan benim için oldukça değişikti.  (Bildiğiniz gibi ben kız lisesine gidiyorum ve bir kız lisesi için hayal edilemez bir ortamdı.  Ben muhafazakar bir ailede büyümedim ama o tür bir aile yapısından gelmiş kızların arasında bende etkilenmiş olmalıyım.  Yoksa beni konsere getiren ve ailesi orta okul mezuniyet balosuna katılmasına bile izin vermemiş arkadaşın normal karşıladığı ortamı benim garipsememin başka açıklaması olamaz.) Ama arkadaşımın cana yakın arkadaşları sayesinde de çabucak uyum sağladım (Zaten özümde de öyle yetiştirildiğim için ...) ve gerçekten çok keyif aldım. Çıkan grupların hepsi dinlediğim gruplar değildi ama kimin konseri olursa olsun konserler daima farklıdır.  Deli gibi bağırdım çağırdım ve dans ettim...  Utangaç olmak konserde şarkı söylememek ve dans etmemek için bir özür değil.  Arkadaşımın arkadaşları arasında tüm şenlik boyunca kazık gibi dikilen bir tane vardı ki gerçekten çok sinir bozucuydu. Eğer kimsenin size aldırış etmediği ve dolayısıyla istediğiniz gibi davranmakta tamamen özgür olduğunuz o ortamda siz öylece duruyorsanız ruhunuz olduğundan şüphe duymak şaşırtıcı değil çünkü.  (Yani sevdiğiniz bir müzik çalıyorsa...) Şenlik boyunca ne sesim ne vücudum hiç durmadı ama özellikle en sevdiğim grup, Yüzyüzeyken Konuşuruz, sahneye çıktığında artık onlara söz geçirmem imkansızdı.
Tahmin ettiğim gibi sahnede çok kısa kaldılar ve "Ölmemişiz" dışında çaldıkları favori şarkı olmadı.  Ama muazzam gürültünün verdiği güvenle istediğiniz kadar bağırabilme özgürlüğü ve kimse size aldırmazken dilediğinizce dans edebilmek özellikle en sevdiğiniz grup sahnedeyken her şeyle kapışır bir duygu.  İlk başta hiç kimseyi tanımadığım için (Çünkü belli okulların katıldığı bir şenlikti.) yabancılık çekeceğimi ve keyif alamayacağımı düşünmüştüm.  Halbuki ben bunu yalnız bile yaparım.  O büyünün etkisindeyken hiçbir şey umurumda olmuyor.
Mesela şenlikten önce üzücü bir olay yaşadım. Burada bahsettiğim bir arkadaş vardı, geçen sene birlikte deli gibi gezer eğlenirdik, arkadaş kalmak isteyince aramız soğumuştu. Tabii ki mesele sevgilisi olmak istemememden ibaret değildi. Bana öyle çok aşık olduğu yoktu zaten.  "Kafa kız"dım, birlikte iyi vakit geçiriyorduk, sevgilisi olacak biri değildim ve kendisinin de belirttiği gibi sevgilisi olmamasından sıkıldığı için şansını denemişti alt tarafı.  Arkadaşlığımızın bitmiş olmasının asıl sebebi başkalarıyla da arkadaşlığımı sürdüremememin sebebi neyse oydu işte.  Çünkü ben iticiyim, çünkü ben şuyum, çünkü ben buyum... Buraya gelecek sıfatlar ruh halimin karamsarlık düzeyine göre değişebilir.  Ama var işte bir şeyler. Her neyse...
İşte onu gördüm. Zayıf bir ihtimal olsa da görebileceğimi tahmin etmiştim ve gerçekten de gördüm. Tabii ondan sonrası tahmin ettiğim gibi gelişmedi...  Sıcak bir karşılaşma olur ve sonucunda yine eskisi gibi oluruz sanmıştım. Oysa bana selam bile vermeyecekti... Selamıma karşılık verişi ise buz gibiydi zaten.  Ve o kadar. Bitti.  Benimle iletişim kurmak istemediği açıkça ortadaydı.  Tıpkı bir zamanlar kısa bir süreliğine de olsa ilişki kurduğum herkes gibi.  Aramızda çok derin bir bağ olması (yoktu) ve şimdi yüzüme bile bakmaması değildi beni üzen - karşılaştığımız sıradaki tavrı tüm arkada bırakılmalarımın sembolüydü.
 Öhöm, konuya dönecek olursak, yukarıda uzun uzun anlattığım şeylerden ötürü bana öyle soğukça selam verdiğinde kendimi çok kötü hissettim. Fakat insanlarla çevriliyken o büyünün etkisi bu rahatsızlığı bastıracak kadar güçlü. İşte bu yüzden sosyalleşmek önemli. Nitelikli insanlarla derin bağ kurmaya bakmıyorum artık. (Tabii ki böyle birini bulduğumda yine lav gölüne atlar gibi üstüne atlayacağım.) Sadece duygusal krizlere girdiğimde beni bu durumdan çıkaracak sığ bir sosyallik çemberi olsun istiyorum etrafımda.
Ama arkadaş edinemesem de önemi yok. İşte bu zor yılın bana öğrettiği şey: Yalnız da yapabilirim. Ben bir yalnız kurdum. Yalnızlık benim doğam. A-UUUUUUUUUUUUUUUUUUUU!!!!!!!!!!
Ayrıca görünümüm konusunda da bir şeyler yapmam lazım. Tam bir genetik kusur abidesiyim fakat değiştirebileceğim şeyler de var. Mesela kilo verebilirim. Suratımdaki izler konusunda bir şey yapılabilir belki. Ve saçım kesinlikle umutsuz vaka değil. Bazen aynaya bakmak hasta hissettiriyor çünkü.
Bir diğer planımsa: ÖĞRENMEK.
 Sağlam bir genel kültür edinme isteğim devam ediyor. Nereden başlayacağım konusunda panik olduğumdan bu konuda önemli bir gelişme kaydettiğim söylenemez şimdiye dek. Ama artık bir başlangıç noktası biliyorum: ANSİKLOPEDİ. Çünkü ansiklopediler bildiğin kitap formundaki bilgi aktarıcıları. Yani tıpkı su için musluğu açmak gibi bilgi almak için ansiklopedi açabilirsiniz. Ve verir.
En büyük planımsa tabii ki YAZMAK.
Yazılacak  O KADAR ÇOK şey var ki.
Yazılacakları yazmadan diğer planlara geçmeyi düşünmüyorum. Geçemem zaten. Bu fikirler o kadar uzun zamandır zihnimden kurtulmayı bekliyorlar ki artık onları zapt etmek imkansız. Büyük olasılık bu yazıyı bitirir bitirmez diğerine geçeceğim. Kısacası bu hafta benden yazı bombardımanı bekleyebilirsiniz.
Not: Bugün İstanbul'da deli gibi yağmur yağdı. O kadar güzeldi ki... Hem de dışarıda olmama rağmen. Okula gittim ama neyse ki öğlen kaçabildim. Sonra da arkadaşım Yi-kun'la buluştum. Yağmur başladığında sahilde yürüyorduk. Koşa koşa bir kafeye sığındık. Kafenin sahibi resmen mendilleri önümüzden aldı ve ben çayı dökünce yenilemediği halde iki çay parası aldı: Üstelik 6 lira! Hayvan.. Gene de çok komikti. Sonrasında konuşmadık ama umarım Yi-kun iyidir. Ben minibüsle döndüm de onun evi daha yakın olduğu için beni minibüse bindirdikten sonra yürüyerek dönmek zorunda kaldı garibim... Şimşek çakıyordu bir de. Umarım ona bir şey olmamıştır. (Neden bu romantik şeyleri uygunsuz insanlarla yaşıyorum hep?)