5 Haziran 2015 Cuma

Alice strikes again! (Yine gereksiz uzunlukta bir yazıyla...)

EDIT: Yazıyı tekrar yayımlıyorum çünkü yarım halini yayımlamıştım. Saçma bir davranıştı ama o gece yayımlamak istedim çünkü bloğumu çok özlemiştim. İlk yayımlanmış halini okuyanlar konser hakkında zırvaladığım yerden devam edebilirler.
BİTTİ.
SONUNDA.
BİTTİ.
It's done. Hufh hufh hufh... I  did it.
*yerde, toz toprağın içinde, her tarafı yara bere içinde uzanıyor*
I. FUCKING. SURVIVED.
-Tamam, birileri onu kendi kanında boğmadan önce, İngilizcem'i susturuyorum.-
Bu yılın hayatımın en zor okul yılı olduğunu yazılarıma bakarak anlayabilirsiniz. Yani animeler, çizgi filmler, bilgisayar oyunları ya da o tür şeyler hakkında olmayan tüm yazılarım yalnızlığım ve başarısızlığım hakkında. Ne kadar çalışırsam çalışayım hiç iyi notlar alamadım. Bir anda sınıfta kendimi dışlanmış buluverdim. Kimse bana günaydın" ya da "görüşürüz demiyordu, görünüşe göre konuşmam gerekli değildi ki kimse hiç konuşmamamı garipsemiyordu (Çünkü hele de annem gece geç vakte dek çalışıyorsa hiç sesimi kullanmadığım günler bilirim ben.), sınıf listesini dolduran biriydim ben sadece... (Detaylar için Var Olmayan Kız hikayesini okuyabilirsiniz.) Belki bu, bir şekilde, benim hatamdı ama ne yaptıysam düzeltebildiğim bir şey olmadı. Notlarım da aynı şekilde... Yaptığım tek şey çalışmaktı. Hem de öyle çok çalışmamama rağmen. Bu yüzden ne derslerimde başarılı olabildim ne de yalnızlık ya da başarısızlık dışında bir şeyle doldu zamanım.
Ama ne var biliyor musunuz?
Geçti.
Bunların HEPSİ bitti.
Çünkü hepsi okulla alakalı dertler ve okul da bittiğine göre (Tabii ki henüz bitmedi ama zayıfı olmayan ve hesaplarına göre (Ki matematik notlarıma bakarak hesaplamamın nasıl olduğunu tahmin edebilirsiniz - işte bu yüzden küsuratlı söylüyorum.) 75-80 gibi bir ortalamayla geçen benim için bitmiş demektir. ("Ortalaman bu kadar yüksekse notlarını da düzeltmiş olmalısın" diye düşünüyor olabilirsiniz. Ama aslında notlarım geçen dönemkilerden bile kötü. Normalde benim için bebek işi olan dil anlatım, edebiyat, coğrafya ve biyoloji gibi derslerden bile performans notları sayesinde zar zor geçtim hep.) Gerçi devamsızlığım 8.5 gün ama kimse gitmediği için yoklama almıyorlar artık. Yani okula olsa olsa 3 gün daha giderim. Bu arada bunların en güzel günlerimiz olduğunun farkındasınız değil mi? Ne okul var ne tatilden kayıp. En güzeli.
Neyse... Diyeceğim o ki ben geçmişte yaşanmış ve şu anda beni etkilemeyen şeyler için üzülecek ya da en azından üzgün kalacak biri değilim. Ne var ki bazı meseleler o kadar kolay hallolmuyor. Akışına bırakamıyorsunuz. Kürekleri elinize almanız ve var gücünüzle asılmanız gerekiyor - ta ki güvenli bir kıyıya varana dek...
Evet, hayatımda pek çok sorun yaşadığım, bazılarının kendiliğinden hallolduğu ve bazılarını ise benim hallettiğim oldukça fırtınalı bir yıldı. Ama bu fırtınanın merkezinde daima tek bir şey oldu. O da...  
Onunla konuşmayalı 2 yıl oldu. (Ve konuşmak derken, adam gibi konuşmaktan bahsediyorum. Yanlışlıkla attığım mesajdan ya da hatırlaması bile kalbimi kıran konuşmalardan bahsetmiyorum.. Her zamanki konuşmalarımızdan bahsediyorum.) Ve bu süre boyunca onu düşünmeden tek bir gün geçirmedim. Aslında konuşmayı kestikten sonraki bir süre boyunca o kadar da kötü değildi. Tabii ki onu düşünüyordum ama herhangi bir duyguyla değil. Eksikliği sonradan çöktü. ("Yeni aşkın büyüsü kalbimi terk edince..." gibi bayık bir tanım da yapabilirim.)
Hayatıma delik açmıştı ama işin içinde hiç suç yoktu ki polise gidip davacı olayım - zira silahla değil sadece yokluğuyla açmıştı deliği. (Bayık cümleler ustasıyım.) Ama ben bunu fark ettiğimde çoktandır kafamda onunla konuşuyordum. Aynı hayali arkadaş gibi. Sürekli "onunla" konuşuyordum ama tüm diyaloglarımızı ben oluşturuyordum - hem kendi dediklerimi hem onun dediklerimi... Ve bu sizin de görebildiğiniz gibi resmen hastalıklı bir davranış. Bunun farkına vardığım an panik olmaya başladığım zamandı işte.  Neden onu unutamıyorum? Bunu saplantı haline getirdim. Unutmaya çalıştıkça daha çok düşündüm ve düşündükçe de canım daha çok yandı doğal olarak. Üstelik geliştirdiğim her çözümde duvara çarpmış gibi oluyordum çünkü hiçbirine inanmıyordum. Başka bir takıntı daha geliştirmiştim: Düşüncemin doğruluğundan nasıl emin olabilirdim? Sadece bu konuda değil, her konuda, geliştirdiğim her düşüncenin ve inandığım her şeyin doğruluğundan şüphe ediyordum. Bu takıntının şiddetlendiği ve azaldığı zamanlar oldu ama bundan kısa bir süre öncesine dek hep varlığını sürdürdü. Sonra fark ettim ki benim sadece bir beynim yok. Aynı zamanda da kalbim var. Ki kalp ile beyin de birbirlerinin boşluklarını doldurmak için vardır zaten.
Yani bu yazı size acı dolu görünebilir ve sahiden de öyleydi. Ama o sırada çektiğim acı, o yazı sayesinde kurtulduğum şeyin yanında hiçbir şeydir. Ben gerçekten aptalım. Öyle olmadığımı söylemeyin sakın, (Hayır, arada bir gerçekten olmadığımı söyleyebilecek kadar nazik insanlar (Ya da kutsama, nimet, mucize; ne derseniz artık...) çıkabiliyor da ondan dedim.) şu anda bu kelimeyi hakaret olarak kullanmıyorum çünkü. Bu benim için kollarımın ve bacaklarımın olması gibi bir şey. Tam 1 yıl boyunca gözümün önündeki gerçeği kabullenemediğim için acı çekmem başka türlü açıklanamaz. Sevgi acıtır. Ruhsuz bir katilin bile mantığı sayesinde ayırt edebileceği mutlak gerçek bu. Sevgi acıtır. Ama ben bu gerçeği 19 Mayıs'a dek kabullenememiştim işte... Neden mi? Bilmiyorum. Herhalde öyle olması gerekiyordu ki öyle oldu. O gün, aslında tamamen başka bir nedenden ötürü bunun farkına vardığımda, nihayet kıyıya oturdum. (Bayıklıkta zirve yapıyorum: "Acılarım beni kıyıya çıkardı...")
Anne-babalarımız iyi kötü her zaman yanımızda olan yegane insanlardır. Yoklukları asla doldurulamaz dolayısıyla... Elbette ikisini karşılaştıracak değilim. Ama o da sıradan biri değildi. O özeldi. Kimseyle onunla kurduğum gibi bir ilişkim olmadı ve olmayacak da. Dolayısıyla acı çekmemden daha doğal bir şey olamaz. Ayrıca gerçeğin güvenli kıyısında  otururken gördüğüm bir diğer şeyse kendimi suçladığım kadar hatam olmadığı.  Elbette çok hatam oldu ama bu hataları yapmamak elimde değildi. Hem hiç hata yapmasam bile bir şekilde bitecekti.  Çünkü her şey biter.  Özellikle de güzel şeyler...
Tam olarak nasıl hissediyorum biliyor musunuz? Sanki bir yıldır her şey ama her şey tufana kapılmış gibi göğsümdeki o deliğe çekiliyormuş da şimdi delik tıpayla tıkanmış. Artık kan akmıyor. Bu yüzden şu anda hiçbir olumsuz duygu hissetmiyorum. Ama şu anda değil çünkü 9.5 GÜNE ÇIKARILAN DEVAMSIZLIĞIM YÜZÜNDEN YARIN OKULA DİLEKÇE VERMEYE GİTMEK ZORUNDAYIM.  MUHTEMELEN KOCA OKULDAKİ TEK KİŞİ BEN OLACAĞIM. AAAAARRRRRGGGHHH!!!!!!!!!!
1 gün Alice. Dayan. Bitecek. Bİİİ-TEEE-CEK.
Ve sonra yaz tatili...
Gelelim yaz tatili planlarıma.
 EVDE. DURMAK. İSTEMİYORUM.
Beni depresyona sokuyor.
AYRICA İNSANLARLA TANIŞMAK İSTİYORUM.  
Arkadaşlık kurmaktan bahsetmiyorum.
(Arkadaşlık kuramıyorum çünkü...)
İletişim.
 Çünkü dışarıda insanların arasındayken düşüncelerimin karanlığı beni bulamıyor.
Aslında bu planları uygulamaya başladığım söylenebilir.  Zira sınavlar biter bitmez kendimi konsere attım resmen. Evet, Genç Bi' Şenlik'teydim, İstanbullular duymuştur belki?  Öncelikle özellikle güzel değildi.  Ama uzun zamandır yaşıtım erkeklerin ve genel olarak  istediği gibi hareket eden insanların arasında bulunmayan benim için oldukça değişikti.  (Bildiğiniz gibi ben kız lisesine gidiyorum ve bir kız lisesi için hayal edilemez bir ortamdı.  Ben muhafazakar bir ailede büyümedim ama o tür bir aile yapısından gelmiş kızların arasında bende etkilenmiş olmalıyım.  Yoksa beni konsere getiren ve ailesi orta okul mezuniyet balosuna katılmasına bile izin vermemiş arkadaşın normal karşıladığı ortamı benim garipsememin başka açıklaması olamaz.) Ama arkadaşımın cana yakın arkadaşları sayesinde de çabucak uyum sağladım (Zaten özümde de öyle yetiştirildiğim için ...) ve gerçekten çok keyif aldım. Çıkan grupların hepsi dinlediğim gruplar değildi ama kimin konseri olursa olsun konserler daima farklıdır.  Deli gibi bağırdım çağırdım ve dans ettim...  Utangaç olmak konserde şarkı söylememek ve dans etmemek için bir özür değil.  Arkadaşımın arkadaşları arasında tüm şenlik boyunca kazık gibi dikilen bir tane vardı ki gerçekten çok sinir bozucuydu. Eğer kimsenin size aldırış etmediği ve dolayısıyla istediğiniz gibi davranmakta tamamen özgür olduğunuz o ortamda siz öylece duruyorsanız ruhunuz olduğundan şüphe duymak şaşırtıcı değil çünkü.  (Yani sevdiğiniz bir müzik çalıyorsa...) Şenlik boyunca ne sesim ne vücudum hiç durmadı ama özellikle en sevdiğim grup, Yüzyüzeyken Konuşuruz, sahneye çıktığında artık onlara söz geçirmem imkansızdı.
Tahmin ettiğim gibi sahnede çok kısa kaldılar ve "Ölmemişiz" dışında çaldıkları favori şarkı olmadı.  Ama muazzam gürültünün verdiği güvenle istediğiniz kadar bağırabilme özgürlüğü ve kimse size aldırmazken dilediğinizce dans edebilmek özellikle en sevdiğiniz grup sahnedeyken her şeyle kapışır bir duygu.  İlk başta hiç kimseyi tanımadığım için (Çünkü belli okulların katıldığı bir şenlikti.) yabancılık çekeceğimi ve keyif alamayacağımı düşünmüştüm.  Halbuki ben bunu yalnız bile yaparım.  O büyünün etkisindeyken hiçbir şey umurumda olmuyor.
Mesela şenlikten önce üzücü bir olay yaşadım. Burada bahsettiğim bir arkadaş vardı, geçen sene birlikte deli gibi gezer eğlenirdik, arkadaş kalmak isteyince aramız soğumuştu. Tabii ki mesele sevgilisi olmak istemememden ibaret değildi. Bana öyle çok aşık olduğu yoktu zaten.  "Kafa kız"dım, birlikte iyi vakit geçiriyorduk, sevgilisi olacak biri değildim ve kendisinin de belirttiği gibi sevgilisi olmamasından sıkıldığı için şansını denemişti alt tarafı.  Arkadaşlığımızın bitmiş olmasının asıl sebebi başkalarıyla da arkadaşlığımı sürdüremememin sebebi neyse oydu işte.  Çünkü ben iticiyim, çünkü ben şuyum, çünkü ben buyum... Buraya gelecek sıfatlar ruh halimin karamsarlık düzeyine göre değişebilir.  Ama var işte bir şeyler. Her neyse...
İşte onu gördüm. Zayıf bir ihtimal olsa da görebileceğimi tahmin etmiştim ve gerçekten de gördüm. Tabii ondan sonrası tahmin ettiğim gibi gelişmedi...  Sıcak bir karşılaşma olur ve sonucunda yine eskisi gibi oluruz sanmıştım. Oysa bana selam bile vermeyecekti... Selamıma karşılık verişi ise buz gibiydi zaten.  Ve o kadar. Bitti.  Benimle iletişim kurmak istemediği açıkça ortadaydı.  Tıpkı bir zamanlar kısa bir süreliğine de olsa ilişki kurduğum herkes gibi.  Aramızda çok derin bir bağ olması (yoktu) ve şimdi yüzüme bile bakmaması değildi beni üzen - karşılaştığımız sıradaki tavrı tüm arkada bırakılmalarımın sembolüydü.
 Öhöm, konuya dönecek olursak, yukarıda uzun uzun anlattığım şeylerden ötürü bana öyle soğukça selam verdiğinde kendimi çok kötü hissettim. Fakat insanlarla çevriliyken o büyünün etkisi bu rahatsızlığı bastıracak kadar güçlü. İşte bu yüzden sosyalleşmek önemli. Nitelikli insanlarla derin bağ kurmaya bakmıyorum artık. (Tabii ki böyle birini bulduğumda yine lav gölüne atlar gibi üstüne atlayacağım.) Sadece duygusal krizlere girdiğimde beni bu durumdan çıkaracak sığ bir sosyallik çemberi olsun istiyorum etrafımda.
Ama arkadaş edinemesem de önemi yok. İşte bu zor yılın bana öğrettiği şey: Yalnız da yapabilirim. Ben bir yalnız kurdum. Yalnızlık benim doğam. A-UUUUUUUUUUUUUUUUUUUU!!!!!!!!!!
Ayrıca görünümüm konusunda da bir şeyler yapmam lazım. Tam bir genetik kusur abidesiyim fakat değiştirebileceğim şeyler de var. Mesela kilo verebilirim. Suratımdaki izler konusunda bir şey yapılabilir belki. Ve saçım kesinlikle umutsuz vaka değil. Bazen aynaya bakmak hasta hissettiriyor çünkü.
Bir diğer planımsa: ÖĞRENMEK.
 Sağlam bir genel kültür edinme isteğim devam ediyor. Nereden başlayacağım konusunda panik olduğumdan bu konuda önemli bir gelişme kaydettiğim söylenemez şimdiye dek. Ama artık bir başlangıç noktası biliyorum: ANSİKLOPEDİ. Çünkü ansiklopediler bildiğin kitap formundaki bilgi aktarıcıları. Yani tıpkı su için musluğu açmak gibi bilgi almak için ansiklopedi açabilirsiniz. Ve verir.
En büyük planımsa tabii ki YAZMAK.
Yazılacak  O KADAR ÇOK şey var ki.
Yazılacakları yazmadan diğer planlara geçmeyi düşünmüyorum. Geçemem zaten. Bu fikirler o kadar uzun zamandır zihnimden kurtulmayı bekliyorlar ki artık onları zapt etmek imkansız. Büyük olasılık bu yazıyı bitirir bitirmez diğerine geçeceğim. Kısacası bu hafta benden yazı bombardımanı bekleyebilirsiniz.
Not: Bugün İstanbul'da deli gibi yağmur yağdı. O kadar güzeldi ki... Hem de dışarıda olmama rağmen. Okula gittim ama neyse ki öğlen kaçabildim. Sonra da arkadaşım Yi-kun'la buluştum. Yağmur başladığında sahilde yürüyorduk. Koşa koşa bir kafeye sığındık. Kafenin sahibi resmen mendilleri önümüzden aldı ve ben çayı dökünce yenilemediği halde iki çay parası aldı: Üstelik 6 lira! Hayvan.. Gene de çok komikti. Sonrasında konuşmadık ama umarım Yi-kun iyidir. Ben minibüsle döndüm de onun evi daha yakın olduğu için beni minibüse bindirdikten sonra yürüyerek dönmek zorunda kaldı garibim... Şimşek çakıyordu bir de. Umarım ona bir şey olmamıştır. (Neden bu romantik şeyleri uygunsuz insanlarla yaşıyorum hep?)

2 yorum:

  1. Blogger'a sadece gece girebildiğim için bütün yazıları uykulu okuyorum ama bunu yarın sabah kesin okuyacağım. (Amma uzun yazmışın kız)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Oku! Oku! Oku! (Bana da yazarken çok uzun geliyor ama okuması 3 dakika bile sürmüyor, valla bak, denedim ben. u_u)

      Sil