26 Temmuz 2015 Pazar

Neden Yaoi Severiz?


Aslında cevabı çok basit: Çünkü yaoi iki erkek arasında geçen ilişkiyi konu alan mangalardır.

Ama birkaç yazımı okuduysanız bile "kısa ve öz" olmanın benim tarzıma çok ters olduğunu anlamış olmalısınız.

Başlamadan önce "shoujo" ve "yaoi" kelimelerinin anlamlarını bilmeyenler için Alicesel tanımları:

Shoujo: İçlerinde seks'in s'si olmadığı için heteroseksüel denilemez ama teknik olarak, evet, liseli erkek ve kızlar arasında geçen ilişkilerin ("Heteromantik" ya da "sıkıcı" ilişki denilebilir belki.) ütopikleştirildiği manga türü.
Yaoi: Tüm erkeklerin gay olduğu, birbirleriyle seks yapmaktan ve kavga etmekten -ama çoğunlukla seks yapmaktan- başka hiçbir şey yapmadıkları, dolayısıyla tahminen çocukları gerçekten leyleklerin getirdiği ütopyalarda geçen mangalar.

Şimdi tabii ki böyle bir dünya yok. Ne yazık ki erkeklerin hepsi gay değil (Gerçi hepsinin içinde bir gaylik olduğundan neredeyse eminim, tamam, gerçekten hepsinin değil ama birçoğunun - özellikle de homofobik olanların - yani her fırsatta birbirlerinin üzerine atlayan ("Üzerine atlamak" derken kast ettiğim gerçekten üstüne atlamak bu arada. Fiziksel olarak tüm ağırlığını başka birinin üstüne bırakmak.) erkeklerle orta okulu okumuş ve toplum içinde birbirinin götüne elleyen erkekleri yeterince görmüş biri olarak bu fikrimi hiçbir şey değiştiremez.), 7-24 birbirleriyle seks yapmıyorlar, çocukları leylekler getirmiyor (Haberiniz yoktuysa üzgünüm ve küçük bir uyarı: Bu blog kesinlikle size göre değil. Adult content. M rated.  +18 diyemiyorum çünkü daha kendimin 18 yaşıma girmeme 2 sene var ama bildiğim tüm sapıklık uyarılarını kullandım.) Aslında gerçek hayatın bununla alakası yok. Gerçek hayat gayler için çok zor.

Ama yaoi gayler hakkında olmasına rağmen onlara hitap etmez. (genellikle) Heteroseksüel kadınlara hitap eder. Yani gerçekçi olmasının bir önemi yok. Çünkü hetero bir kadının (Ki bu "yaoi okuyucusu heteroseksüel kadın" diye söz ettiğim kesmin ergen kızlar olduğunu anlamalısınız, yani 20 yaş üstünde yaoi okuyan ciddi bir kesim olduğunu sanmıyorum, en azından bizler büyüyene kadar yani. *smirk*) doğal olarak gerçek hayattaki gay ilişkileri hakkında en ufak bir fikri yoktur.

Öte yandan shoujo farklı. Yüzlerce yaoi okumuş (abartmıyorum) ve tek bir shoujo anime izlemiş/ manga okumuş (Anime: Kimi ni Todoke Manga: Dengeki Daisy. Aslında animesinde ana erkek karakteri Kaji Yuki'nin seslendirdiği ve adının içinde "mavi" kelimesi geçen popüler bir shoujonun birkaç bölümünü de okumuştum ama sonra bıraktım.) biri olarak ikisini karşılaştırmayacağım. (Bu utanç verici şekilde adil olmazdı.) Zaten ikisi de aynı hatayı yapıyor aslında. Peki buna rağmen shoujonun yaoiden daha az sevilmesinin nedeni ne?

Dediğim gibi yaoi: Kadınlara hitap ediyor ve erkek-erkek ilişkilerini gerçek dışı anlatıyor.
Shoujo: Kadınlara hitap ediyor ve kadın-erkek ilişkilerini gerçek dışı işliyor.
Yani: Yaoiyi yiyoruz ama shoujoyu yemiyoruz.

Çünkü okulun yakışıklı, karizmatik, popüler çocuğu asla ama asla sessiz, utangaç, ezik kıza aşık olmadığını bazılarımız deneyimle biliyor. Mesela ben her zaman okulun utangaç, sessiz, ezik kızı olarak sizi temin edebilirim. Eğer güzel olsam olurlardı ama güzel bir kız ezik olmaz çünkü doğuştan gelen bir üstünlüğü vardır. Ama shoujolardaki kızların daima güzel olmalarının suçunu shoujo türüne atamam. Herhangi bir anime ya da mangada "güzel" olmayan bir kız karaktere rastlama olasılığınız %1 (Ben böyle bir şey görüp duymadım ama var plan tüm anime ve mangaları bilmediğim için %1'lik tahmin oranı bırakıyorum.) ve "çirkin" bir erkeğe karaktere rastlama olasılığınız %5 (Rock Lee gibi değişik görünüş özellikleri olan karakterler az da olsa var ama geçtim "çirkin" olmayı, şişman, sivilceli, koca burunlu ya da pörtlek gözlü bir kız karaktere rast-la-ya-maz-sınız. (Umarımdoğruhecelemişimdir.) Animelerdeki "itici" kızlar en fazla göz altları mor (ÇÜNKÜ KAPATICI DİYE BİR ŞEY YOK YA DA GENÇ KIZLAR ONU KESİNLİKLE KULLANMIYOR.) veya "uzun" oluyor (Çünkü mankenler özellikle uzun seçilmiyor.) ve anime kızlarının yüzlerinde görebileceğimiz en değişik şey fetiş haline getirdikleri "turşu kaş" ki böyle doğal bir kaş çeşidi olduğunu sanmıyorum.  Not: Bakın görünüş açısından farklı kadın karakterlere sahip bir seri hatırladım şimdi. Kurogehime. Baş karakter de içinde bulunan ve bir çeşit neet kadın topluluğu olan Amamizukan üyelerinin her biri farklı görünümlere sahipti - animeler için devrimci düzeyde farklı hem de.  (O %1'i bıraktığım iyi olmuş!)

Öhöm... Dönelim ilk cümleye: "Çünkü okulun yakışıklı, karizmatik, popüler çocuğu asla ama asla sessiz, utangaç, ezik kıza aşık olmaz." İşte bu benim gibi bazı sadece-yaoi okurlarının shoujo okumama nedeni. Böyle bir aşk yaşayamayacağımızı biliyoruz (Çünkü gerçek hayatta liseli ilişkileri böyle yürümüyor bir kere.) ve kendimizi özendirmeye gerek duymuyoruz. Yaoiye özenmemiz veya yaoilerdeki ilişkilerden beklememiz zaten mümkün değil çünkü penisimiz yok. Ama benim için sadece gerçekte böyle ilişkilere rastlanmaması değil mesele (Hiçbir şey imkansız değildir.), ben aynı zamanda da kız lisesine gidiyorum, yani erkek bile görmüyorum. Dolayısıyla kendime shoujoyu yasakladım. (Gerçi heteroseksüel ilişkilerinin pek ilgimi çektiği söylenemez zaten...) Ama bu yaygın bir neden değil. (Bu benim nedenim.) Hem yaoi hem shoujo okuyanlar da var. Yaoinin shoujoya üstün gelmesinin asıl nedeni...

Cinsellik.

Gerçek olup olmaması ya da orjinallik umurumuzda değil. Zaten anime/manga konsept olarak gerçekçi değil. Kimse gerçeği istemiyor çünkü gerçek eğlenceli değil. Ama anime/mangaların gerçekliği saptırış biçimi çok lezzetli. O kadar lezzetli ki başka bir lezzet istemiyoruz. Aynı lezzeti farklı tabaklarda 10, 100, 100 kez sunun. Sadece bir şeyi asla eksik etmeyin. O yemeğin tuzu çünkü.

Bazı kızlar cinsellikten hoşlanmaz -tıpkı bazı erkekler gibi- ama çoğu hoşlanır. Bu her şeye (özellikle cinselliğe) çok kolay ulaştığımız internet çağının suçu değil. Bu hep böyleydi ve hep böyle olacak çünkü neden biliyor musunuz? Çünkü insan türü böyle devam ediyor. İnternetin icat edilmediği çağlarda da 16 yaşındaki ergenler cinselliğe ilgi duyuyorlardı. Aramızdaki tek fark onlar cinsel meraklarını daha entel yollarla (Kitaplar gibi - cinsellik ansiklopedileri) gideriyorlardı. Bizse google'a sahibiz ve google kaynaklara sahip. Ama bu interneti tehlikeli yapmıyor. Porno gözünüze gözünüze sokulmuyor. Bu içeriğe ulaşmak tamamen değil ama büyük oranda size bağlı. Porno istemiyorsanız onu engelleyebilirsiniz ve yapamayacak yaştakiler zaten internet kullanmamalı. Mesela ben daha geçen seneye dek içinde doğru düzgün seks sahnesi geçen yaoileri okumuyordum. Artık buna hazır olduğuma karar verdim ve hardcorea geçtim. Tamamen kendi kararımdı. Bazılarının iddia ettiği gibi yaoi beni kirletmedi, ortada bir kirlilik varsa, ben kendimi kirlettim. (Ama yok. Pffft. Saçmalamayın lütfen.) Sınıfımdaki hiçbir kız Gri'nin Elli Tonu adlı koca kitabı okumaya zorlanmadı, kendileri okudu, tıpkı wattpaddeki erotik hikayeleri okudukları gibi. Hiçbir şeyi suçlamaya gerek yok millet. Cinsel içgüdülerimiz var ve olması suç değil (gereklilik) - kimseye zarar vermediğiniz sürece.

Cinselliğin shoujo türünde de yayılmaya başladığını görebiliyorum (yaşasın tumblr) ama genel olarak yaygın değil. En azından en popüler shoujolar arasında... Sonuçta istisnalar her türde vardır. Ama shoujo el tutuşmanın önüne geçse bile yaoiyi kolay kolay alt edemez çünkü...

Burada başa dönüyorum: (Amerika'yı dolaşıp Yunanistan'a geldik) Yaoi iki erkek arasında geçer.

Bir yerde okuduğuma göre sosyologlar (ya da öyle birileri) genç kızların yaoi sevmesinin nedenini "cinselliği kendi bedenlerinden arınmış olarak keşfetmeleri" olarak görüyor. Doğru bir bilgi olduğundan emin değilim. (Okuduğum kaynağın sahibi tamamen kekliyor da olabilir.) Ama doğrusu mantıklı geliyor. Çünkü cinsellik biz kızlara acı verici bir şey olarak lanse ediliyor. (Sanırım bizi bundan uzak tutmak için.)  Belki de henüz cinsel deneyimi olmayan yeniyetme kızlar olarak yaoiyi sevmemizin bilinç altında yatan nedeni bu olabilir. Ama gelelim bilinç üstünde yatan nedenlere.

Yaoiyle ilgisi olan ya da olmayan, homofobik ya da değil, tüm kızlar, sevdikleri erkeğin (Bu kişinin gerçek biri ya da hayali kahraman olması fark etmez.) kendilerinden başka bir kız yerine bir erkekle birlikte olmasını tercih edecektir. (Bu gerçekten iki yüzlü, cinsiyetçi, korkunç ama öyle. Bu yüzden kız olmak korkunç işte. Biz bile birbirimizi sevmiyoruz.) Bazı kızlar bu gerçeği kabul etmeyecek kadar eşcinsellik fikrine uzaktır. Bazıları homofobiktir. Bazıları kendine yalan söyler. Geri kalanıysa biz oluyoruz. Merhaba. Toplumun çöp kutusuna fırlattıkları ve hatta taktıkları isim bile "sapkın kız" anlamına gelenler. Ama ben fujoshilerin değerli olduğunu düşünüyorum. En azından "amım var ve bütün erkekler bana hasta :)" mantığındaki kızlardan ÇOK daha iyiyiz. Hem kendimizi kabullenmiş olmamız da cabası... Çünkü tüm kızlar gay ilişki sever. İnanın bana. Çoğu tutucu ailelerden gelen kızlarla aynı okula gidiyorum ve hepsi öğretmenlerin karşısında "ewww eşcinsellik" olsalar da eşcinsellik hikayelerini heyecanla dinlemeyen birini bile görmedim. (Homofobik olmanın fujoshi olmakla alakası yok - buna da yazının sonunda değineceğim.)


Şimdi bunun yanında siz olmayan şanslı bir kaltağı düşünmek mi daha çok hoşunuza gider yoksa alttaki oğlanı mı? Lütfen kendinize karşı dürüst olun. Tebrikler! Artık siz de aramızdasınız...


Çünkü gay ilişkisi güzeldir.

"Aşk aşktır." Evet. "Onların da bizden farkı yok." HAYIR. Kabul edilmek için bu görüşü destekleyen eşcinsellere bir lafım yok ancak gerçek şu ki bu doğru değil heteroseksüeller. Bir kız-erkek ilişkisi ile bir erkek-erkek/kız-kız ilişkisi farklıdır. Erkek-erkek ilişki ile kız-kız ilişkisi de öyle. Şu an romantik/cinsel bir ilişkiden bahsetmediğimi farz edin. Anladınız mı? Biz farklıyız ve bizi farklı olarak kabul edemiyorsanız hiç etmeyin daha iyi. GERÇEKTEN homofobik olmayan insanlara ihtiyacımız var - "Hayvan haklarını destekleyince hayvan olmuyorsak onların haklarını destekleyince de onlar gibi olmayız." diyerek hemen kendini savunan sizlere değil.

Gay ilişkisi heteroseksüel ilişkilerden farklı bir şekilde güzeldir. Tabii yaoi gay ilişkileri bu şekilde lanse etmiyor... Yaoi ilişkilerinde roller "seme" (aktif/bazıları için: erkek) ve "uke" (pasif/b.i: kız) olarak dağıtılır ama bunlar sadece yataktaki değil yatak dışındaki rolleri de ifade eder. Bu da gaylerin yaoileri sevmemesinin en önemli nedenlerinden biridir. (Yazı bitmek üzere, az sonra bu nedenlere değineceğim, sabredin biraz daha.) Her zamanki gibi haklılar. Ama bir kız olarak bu sefer, onlara ne kadar saygı duysam da, onları savunamayacağım. Neden mi? Çünkü bu benim işime geliyor. Nasıl mı?


Seme
Uke






















Çünkü hem heteroseksüel hem yuri ilişkimde yaşadıklarımı yaoide görebiliyorum.

Heteroseksüel ilişki içindeki bir liseliyken bile (Aslında orta okullu ama olsun.) ilişkimde yaşadığım problemlere yaoide rastlayabiliyordum. "Ah, evet, ben de tam olarak böyle hissediyorum işte!" Ve bu şu anda da değişmiş değil. Tamam, shoujo deneyimim çok az, yani belki benim izlediklerim/ okuduklarımın bir eksiğiydi bu ama ben izlediğim/okuduğum hiçbir shoujo yapıtında böyle hissetmedim. Belki benim ilişkilerim yaoi ilişkilerine benzeyecek kadar dandik. Belki de adamlar erkek-erkek ilişkilerindeki erkeklere bile erkek ve kadın rolleri verirken tam olarak bunu (Hedef kitlesi olan kadınların empati kurabilmesini)  amaçlıyordu gerçekten. (Japon bunlar abi, beklenir, ayrıca o başarının bir sırrı olmalı.) Ama bu bir gerçek. Yaoiler gay sorunlarına değinmiyor olabilirler ama ilişki sorunlarına değiniyorlar. Çünkü ilişkiler %90 sorundan oluşur. (Özellikle gerçekten aşıksanız.) Dün Junjou Romantica'nın 3. sezonunu izledim mesela (Zaten bu yazıyı yazma ilhamım da oradan geliyor.) ve 3 sezonda Misaki'nin ilerleyişini görmek resmen gözlerimi doldurdu. Nerede o ilk sezonda aşkını şiddetle reddeden Misaki ile şimdi Usagi'yi kıskandığını açıkça belli eden Misaki. (Açıkça dediysem de Misaki ne kadar açık olabilirse. Tsunderenin alası sonuçta kendisi. E o kadar olsun ama! Sonuçta JR bu. O yüzden izliyoruz zaten.) Nerede Usagi'nin ev hayvanı gibi yaşayan Misaki ile üniversitede 3. sınıfa gelmiş, iş hayatına atılmak üzere, Usagi'nin de belirttiği gibi büyümüş ve olgunlaşmış Misaki. (Demedi demeyin, Misaki manga editörlüğüne kancayı takacak, o Onodera ile arkadaş olacak, Usami de Takano'yla. Misaki ile Onodera tatlı tatlı oynarken arkadaşlık ederken sahipleri sevgilileri Usami ile Takano'nun onlar hakkında dertleştiğini düşünsenize! Ulan... *fangasm*)  Nerede o yeniyetme uke Misaki ile şimdiki profesyonel uke Misaki. (Büyümüş ablası büyümüş o.)

Ayrıca shoujolarda el tutuşmaları bile 3 yıl filan sürüyor ki shoujo okuyucularını anlamama nedenim de bu. Zorluğu seven insanlar olmalılar. Şahsen ben crush kısmından direk "lovey dovey" kısmına geçilmesini tercih ederim. Gerçi düz ilişkilerin heyecanı crush kısmında olsa gerek.

Peki neden gayler yaoi sevmez? İşte bu konuda yazılanları okuyup bizzat ilgi kişilerle görüşerek yaptığım araştırmanın sonuçları:

- Biz erkekleri severiz, diyor dick-eater786 (Tamam, tamam, bu işi ciddiye alacağım.), ve kıza benzedikleri için değil. Kız isteseydik kızlarla birlikte olurduk. Yukarıda bahsettiğim gibi yaoi ilişkilerindeki roller seme = aktif/bazıları için erkek uke=pasif/bazıları için kız olarak ayrılır ve bunlar sadece yataktaki roller değil. Çoğunlukla ukelerin görünüşü bile kıza benzer, kız gibi davranırlar, aslında kızdan tek farkları penislerinin olmasıdır. Bu konudaki görüşlerimi yukarıda belirttim. dick-eater786'ya BARA türünü denemesini öneriyorum. Bara gay pornosu çizgi romanıdır. Gayler tarafından yazılıp çizilir. Yaoiden en büyük farkı sadece seks içerikli olması ve karakterlerin pürüzsüz yakışıklılar yerine bildiğiniz kaslı kıllı adamlar olmalarıdır. Yani sadece gaylere hitap eder. Bir şey değil gayler!

- "Ben gay değilim!" meselesi. Vakitlerinin %90'ını erkeklere sevişerek geçiren yaoi karakterlerinin hiçbiri gay değildir nasılsa. Sadece uke-kun fazla şeker ("Tıpkı bir kız gibi...") ve seme-san çok havalıdır. Onlar sadece birbirine aittir. Başka erkeklere ilgileri yoktur. Bu en yaygın yaoi klişesidir. Görünüşe göre yaoi yapımcıları biz kızların gay olmayan erkeklerin gay ilişkilerini daha çekici bulduğumuzu düşünmelerinden kaynaklanıyor ve genel fujoshi kitlesine bakarsak haksız sayılmazlar.

- Homofobik yaoi fangirlleri. İşte bu yüzden haksız sayılmazlar dedim ve fujoshiliğin homofobiyle hiçbir alakası olmadığını belirttim. Birçok fujoshi homofobik çünkü gayleri desteklediklerini iddia ediyorlar ama bara türüne saygıları yok çünkü "estetik değil." Gayler katlanılabilir ama lezbiyenler ewww. Gerçek hayatta kızsı bir gay gördüklerinde bayılana dek dalga geçerler. "Asansörde yiyişen dayılar" iğrenç ama x-kun ile y-kun'ın öpüşmesini görebilmek için kendilerini keserler. Ama her fujoshi böyle değil. Bugün yaklaşık 50 bölüm yaoi okumuş biri olarak fikirlerimi görüyorsunuz.

- Yaoi sağlıklı gay ilişkileri sunmuyor. Hemen her yaoide rastlayabileceğiniz en büyük sorun. İlişki her zaman semenin ukeyi sekse zorlamasıyla başlar. Sanki bir erkek sadece buna zorlandığı müddetçe gay ilişkiye girebilirmiş gibi. Üstelik seme ve uke arasında hatrı sayılır bir yaş farkı görülmesi de sıklıkla rastlanan bir durumdur.

Ve son olarak tamamen kendi görüşüm: Belki benim ve benim gibi kızların shoujoya karşı hissettiklerini hissediyor olabilirler. Yani nasıl ki biz ezik kızlar hayatlarımızın shoujolardakiyle alakası olmadığını biliyor ve shoujo okumaktan rahatsız oluyorsak onlar da gaylerin hayatlarının muhteşemmiş gibi gösterilmesinden aynı şekilde rahatsız oluyor olmalılar.

Kısacası yaoi problematik bir tür. Tıpkı eşcinsellikle ilgili diğer tüm türler gibi. Eşcinsellikle ilgili her şey gibi aslında. Çünkü toplumun eşcinselliğe bakışı problematik. Ama bara çok hard, shounen-ai çok soft, yaoi çok problemli diyenler için çözüm yok mu? Var: Yine yaoi'de. Yaoi'yi sevmeyenler lütfen hemen yüzünüzü buruşturmayın. Gerçekten güzel yaoiler var. Bu problemler genelde klasik yaoilerde yatıyor ama popüler olan güzel yaoiler de var. Elektel Delusion çok popüler ve harikadır. (Karakterler dışında.) Nakamura Asumiko'yu 18 yaş üstündeki okuyucularıma şiddetle öneririm. (Tamam, ben 18 yaşında değilim ve okudum ama pişmanım, zaten bu yüzden 18 yaş üstündekilerin okumasını söylüyorum. Fazlasıyla şiddet ve dram içeriyor. Yaş sınırlaması yapmayayım ama benim yaşımdaki birinin okuması gereken şeyler değil gerçekten. J no Subete'den sonra krize girdiğimi bilirim...) Psyche Delico kişisel favorilerimdendir. Okudukça iyi yaoileri keşfedeceksiniz zaten ve ben de yardımcı olabilirim. Sadece okuyucularımın ne kadarı yaoiyle ilgili bilmiyorum. Ben çok fazla ilgiliyim ama burayı gaylerden geçilmez yapmak istemem.

...Ama ne harika olurdu biliyor musunuz? Free'de her şeyin aynı olduğu ama herkesin birbirini sevdiğini kabullendiği, yani Mako ile Haru'nun, Rin ile Sousuke'nin, Nagisa ile Rei'nin canon olarak çift oldukları bir dünya Öpüşme ve sevişme olmasına gerek yok. Birbirlerini sevdiklerini bilmemiz yeterli. Owari no Seraph'ın baş karakterlerinin birlikte oldukları bir dünya. Levi ile Erwin'in (HAYIR, EREN'İN DEĞİL, EREN MİKASA'NIN ÇÜNKÜ.) birbirlerine aşık olduğu bir dünya. Kuroshitsuji gib baş karakterlerinin başta birlikte olmaları planlanırken satış karı için vazgeçilmediği/erkek baş karakterlerin birlikte olmasının eserin değerini düşürmediği bir dünya. (Gerçi Kuroshitsuji'nin böyle olması daha iyi oldu belki. Hani Ciel 13 ve Sebastian kim bilir kaç ama insan formunda yetişkin yaşında ya... Ondan.) İnsanların eşcinselliği sadece fetiş kabul etmedikleri, sadece gay türünde değil, "fantastik", "polisiye", "roman" gibi türlerde de gay baş karakterlere rastlayabildiğimiz, cinsel tercihleri ya da kimi sevdiğinin kişinin karakterini ve hayatını etkilemediği bir dünya ve bunu görebilecek kadar uzun yaşamak. Gaylerin tüm dünyayı kaplaması. Bir daha asla bebek bağırtısı duymamız çünkü kimsenin bebek yapamaması. İnsanlığın sonu. HEPİNİZ GEBERİN.

Not:  Umarım yazıda "penis" kelimesini çok fazla kullanmamışımdır.






24 Temmuz 2015 Cuma

Kötü Bir Gün, Şanslı Bir Karşılaşma

Bugün kesinlikle berbat bir gündü. Önce en iyi dersi olan matematikten (Aslında tüm derslerden en yüksek notları alıyordu ama en iyi dersinin matematik olduğunu söylemek onu daha zeki gösteriyordu.) haksız yere 98 alan Selin (Koca sınıfta onun kadar yüksek puan alan olmadığı halde öğretmenin işlem hatasından 2 puan kırması kesinlikle ona taktığının kanıtıydı.) 5 dakika önce de bir süredir konuştuğu çocuğun başka bir kızla çıkmaya başladığını öğrenmişti. Morali yerlerdeydi. Adını hatırlamadığı bir şairin dizesi olan WhatsApp durumunu hemen ona havadisi veren arkadaşının tavsiyesiyle "Darling are you gonna leave me?  I'll watch you if you can" olarak değiştirmişti. Eğer çocuk hala onunla ilgileniyorsa (Hala onunla ilgileniyor olma olasılığı vardı çünkü onun başka bir kızla çıktığını söyleyen kızla aslında çok yakın sayılmazlardı. Yani kız yalan söylemiş olabilirdi pekala. Ya da çocuk onu kıskandırmaya çalışıyordu. Şu anda çıktığı kızı Selin'e tercih etme olasılığı yalan söyleme olasılığından çok daha düşüktü.) bu durumu bir gönderme olarak algılayabilirdi ama eğer ilgilenmiyorsa kendisine gönderme olduğunu düşünmezdi. Ayrıca Selin bir akrabasının düğününe giderken çekildiği profil resmini de geçenlerde bir plazada karşılaştığı çocuklu arkadaşı Can'la çekildikleri resimle değiştirmişti. Bu da ona, onun tek seçeneği olmadığı mesajını veriyordu, çocukluk arkadaşıyla çıkmak aklında olduğundan değil (Bazı erkekleri bu gibi durumlar için arkadaş olarak tutmak gerekiyordu.) ama sonuçta o bunu bilmiyordu.
WhatsApp durumunu ve profil resmi gerçek ruh halini değiştirmiyordu ama. Aslında bunun dışında da pek işe yaşadıkları söylenemezdi, konuştuğu çocuğu, resmini ve durumunu değiştirdikten sonra 3 kez çevrimiçi yakaladığı halde henüz ondan bir mesaj almamıştı. Telefona baktıkça siniri bozuluyordu. Bu yüzden onu çantasına kaldırdı ve kafeden ayrıldı.
Otobüs duraklarına doğru ilerlerken kitapçının önünde tanıdık bir yüz gördü. Okuldan bir kız. Neydi adı..? Deren mi?  Derin mi?  Öyle bir şey işte... 9. sınıfı beraber okumuşlardı ama kızın adını hatırlayamıyordu. Okuldan başka biriyle karşılaşmış olsa, hafızasının o kadar zayıf olmadığını da hesaba katarsanız, bu durum tuhaf olabilirdi ama söz konusu bu kız olunca değil. Çünkü bu kız diğer kızlar gibi değildi. Aynı sınıfta okudukları bir yıl boyunca konuşmuşlukları bir elin parmakları kadardı herhalde. Oysa Selin herkesle arasını iyi tutan biriydi normalde. Bu yüzden kız onu görmemiş gibi yapsa da o hemen el salladı.
"Selam tatlım. Nasılsın?"
"Tatlım" kelimesinin yarattığı irkilti, avon dudak kremiyle kaplı dudaklarını hafifçe kıvırdı.
"İyiyim. Ya sen?"
"Pek sayılmaz. Ne oldu biliyor musun... "
Ona her şeyi anlattı. Umursamadığını biliyor ama onu susturamayacak kadar utangaç olduğunu da biliyordu. Ayrıca kızın anlamadığını da hissediyordu. (Eğer 98 almanın ve ya konuştuğun çocuğun başka bir kızla çıkmasının üzücülüğünü anlayabilecek biri olsa mutlaka iletişimleri olurdu ve dolayısıyla adını hatırlardı) Ve bu ona garip bir keyif veriyordu.
"Ah, anlıyorum..."
'Hayır, anlamıyorsun' diye geçirdi içinden Selin ama sesli olarak "Kitap mı aldın?" diye sordu.
Başıyla onayladı.
"Tıpkı senden bekleneceği gibi. Ne aldın, bakayım mı?"
"Tabii..."
Selin isteksizce uzatılan poşeti alıp içindekilere baktı. Yolların Başlangıcı, Çanlar Kimin İçin Çalıyor, Yüzyıllık Yalnızlık... Kendisi pek kitap okumazdı ama Instagram'da kitap resimleri paylaşan bazı hesapları takip ediyordu (Böylece kitap konusu açıldığında söyleyecek bir şeyler bulabiliyordu.) ama bu kitaplar hakkında hiçbir paylaşım görmemişti. "İlginç..." yorumunda bulundu bir insanın nasıl vaktinin çoğunu bu sıkıcı şeyleri okumakla harcadığına şaşırırken.
Kitapları poşete geri koymasıyla küçük sohbetleri sona erdi. Selin nasılsa artık kendini daha iyi hissediyordu. Bu karşılaşma ona iyi gelmişti. Takınaklı hocalara ve aptal erkeklere rağmen onun bir hayatı vardı. Bir sonraki sınavdan 100 almak için tek yapması gereken biraz daha dikkatli olmaktı ve bu çocuk gitse bile hayatına yeni erkekler girecekti. Sosyal medya hesaplarındaki takipçilerinin sayısı gün geçtikçe artacaktı. O değişiyor ve dahası gelişiyordu. Oysa bu kız hiç değişmemişti (Hala tıpkı hatırladığı gibi; yüzü bakımsız, kaşları alınmamış, tırnakları yenikti. Kısık sesi ve kambur duruşunu da düzeltmemişti. Bir kitapçının önünde karşılaşmaları karakterinin değişmediğinin açık göstergesiydi zaten.) ve bundan böyle de değişmeyeceğini tahmin etmek zor sayılmazdı.  Ama olsun. Böyle insanların değerini işte böyle zamanlarda anlıyordunuz. Kendinizi kötü hissetmenize asla izin vermiyorlar.



Biliyorum. Sosyopat olduğumu düşünüyorsunuz. Ama empati kurma yeteneğim olmadığını ve bu kızla karşılaştığınızda aklından geçenlerin bu olmadığını söyleyemezsiniz bana.

22 Temmuz 2015 Çarşamba

Başlık Bulacak Halde Değil(d)im

BU YAZIDA, YAZ TATİLİNİN BELLİ BİR NOKTASINDA İNSANLARIN SÖZÜNÜ ETMEYE BAŞLADIKLARI O MALUM KÖTÜCÜL ŞEYDEN BAHSEDECEĞİM, YAZ GİBİ KUTSAL BİR AYDA O ŞEYİN ADI BİLE ANILMAMALI, ANANLARSA KIZGIN GÜNEŞİN ALTINDA YANMAYA BIRAKILMALI FAKAT BU YAZIDA BENDE TAM OLARAK BUNU YAPACAĞIM. YANİ YAZINIZ HARİKA GEÇİYORSA VE KÖTÜCÜL ŞEYİ HATIRLAMAK İSTEMİYORSANIZ OKUMAYIN. UNUTMAYIN Kİ UYARILDINIZ.  
 Giderek kötüleşiyorum ki bu kötü bir şey.  (Haydi ya, sahiden mi?) Yani büyüdükçe insanlarla normal ilişkiler kurabilmeli, melankolik hallerim sona ermeli, kişiliğim toparlanmalı, normal, sağlıklı, güçlü bir birey haline gelmeliydim. Ama hiç de öyleolmadı. Hem de hiç. Birazcık olsun. Yaz tatilinin ortasında, durmuş, normalde asla yapmayacağım bir şey yapıyorum: Okul hakkında düşünmek. Yaz tatilinde okul kelimesinin geçmesinden bile nefret ederim normalde. "Yaz tatilinin bitmesine az kaldı" diye depresyona girenlerin ağzını yırtasım gelir, "okullar açılsın, sıkıldım artık" diyenlerinse ağzını diğerlerinin ağız parçalarıyla dikesim.  Ama şu anda kendim de okuldan bahsediyorum.  Keşke nedeni okulun evden daha eğlenceli olması olsaydı ama olmadığını biliyorsunuz. Elbette nedeni okulların açılmasına giderek daha az kalması. Yazdığım her kelime. Geçen her saniye.  Aldığım her nefes. Cehennem bir su damlası uzağımdayken 1 ay sonra okullar açılacağı için bu kadar endişelenmem saçma aslında. Ama hiçbirimiz 5 saniye sonra ölebileceğimiz gerçeğiyle yaşamayız değil mi?
Bu dünyayı sevdiğimi anlamalısınız. Çok seviyorum. Gerçekten çok. Şu an bu haldeyken bile etrafta sevdiğim birçok şey sayabilirim. Pencereden görünen ağaçların, çalıların, otların rüzgarda salınışı. Oyun oynayan çocukların sesleri. Kuşlar. Su. Yapay göl ve kuş cıvıltılarının bir süre sonra kafa şişiren harmonisi. Bulutlarla kaplı mavi gökyüzü ve elektrik telleri. (Güzel gökyüzü + elektrik direği = Benim estetiğim.) Boya kalemlerim. A4. Cep telefonum. Üstümdeki elbise. Bunlar sadece şu an etrafımda olan güzel şeyler ama dünyada sevdiğim sayısız şey var. Ve bu güzellikleri bırakmayı asla istemem, dolayısıyla intihar etmeyi de,  sadece bazen tek seçenek bu gibi görünüyor. Sanırım şu ara "karşı-olduğum-şeyleri-savunma" dönemim çünkü tıpkı yaz tatilinde okuldan bahsetmek gibi intihar eylemini de saçma bulurdum ama şu ara ben bile bunu düşünür hale geldim. Biliyorum. Şu an işler iyi olmasa da ileride iyileşebilir, beni bekleyen harika şeyler olabilir,
belki de bu büyük planın bir aşaması sadece... Falan filan falan. Biliyorum. İntihar edeceğim yok zaten. Sadece ruh halime uyum sağlıyorum işte. Yani intihar etme isteği olmayan depresyon kokusuz osuruk gibidir: Anlamsız ve etkisiz.
İntihar etme isteğinden başka depresyonun getirileri de isteksizlik. Her anlamda ama. Yemek yemiyorum mesela. Yani yiyorum tabii ama mecburiyetten. Vermeseler aramam. Oysa dünyanın hiç açlık çekmemiş şanslı kesimi çoğunlukla doymak için yemek yemez ve ben de bu kesimdenim. Sırf iş olsun diye su içiyorum. Çizim yapıyorum ve yazı yazıyorum.  Ama bir süre sonra sıkılıyorum. İçime hafakanlar basıyor. Yani eğer hafakan sıcak bir usanmışlık dalgası diye tanımlayabileceğim bir şey anlamına geliyorsa. Ve ben bu anlama geldiğinden eminim çünkü bunu tanımlayabilecek daha uygun bir sözcük yoktur herhalde. "Hafakan."
Depresyonu "siyah" renkle özdeşleştirenler kesinlikle yanılıyor. Depreyonun özdeşebileceği tek renk "sarı." Siyah karanlıktır ve karanlık bilinmezliktir. Oysa depresyon böyle değil.  Depresyon siyah diyarın hemen üstündeki sarı diyara aittir. Sarı diyarda zaman farklı işler.  Çok hızlı, çok yavaş, ikisi birden ya da hiçbiri diyebiliriz. Sadece farklıdır işte. Bu zaman farklılığı afallatır ve zaman kavramından kaçma isteği uyandırır ama bunun tek yolu olan "uyku" yarı yarıya fiziksel bir hadise ve sarı diyar (dolayısıyla özgün zaman kavramı da) zihinsel olduğu için bu genelde mümkün olmaz - en azından beden uyuma kararı alana dek.
Uyumadığınız zamansa yapmanız gereken hiçbir şeyi yapamaz ve yapmanız tamamen anlamsız olan her şeyi yaparsınız. Çünkü yaptığınız her şey size sıkıntı verir ama bir şeyler yapmanız gerekir. Diğer tüm duygular sadece anlık belirirler, sizi Sarı Diyar'dan çıkaracak kadar güçlü bir olay meydana gelmediği müddetçe, sıkıntı hepsini siler çünkü sıkıntı Sarı Diyar'ın tek hakimidir ve tam bir zorbadır. Ha, Sarı Diyar fazla kuruyup gözyaşlarına ihtiyaç doğduğunda işler değişir, o zaman kendisi gibi zorba arkadaşları yalnızlık, sefillik, umutsuzluk ve mutsuzluğu çağırır hemen. İşte Sarı Diyar böyle işler dostlarım. Not: Şu anda bana sorarsanız Siyah Diyar'ı (sanırım "Kara Diyar" daha havalı bir isim olurdu.) tercih ederim ama eminim orada olsam da Sarı Diyar'ı tercih ederdim.
Neden buraya düştüğümü tam olarak bilmiyorum. Yani nedeninin okul olduğunu biliyorum ama yaz tatilinin er geç biteceğini de ilk günden beri biliyordum - ne oldu da birden okullar çıkacağından dolayı depresyona girdim?  Nedenini bayram için gittiğim memleketten dönüşüme bağlıyorum. Çünkü daha birkaç sene öncesine dek yaz tatillerimin tamamını orada geçirirdim - dolayısıyla oradan dönmek = okulların açılması demek.  Ama oradayken de kötüydüm, her ne kadar bunu iyimserce havaya bağlasam da... Sanırım artık kendimi hazırlama vakti geldi. Ama nasıl bu ruh halinden çıkıp bunu yapabilirim?  Yani "okulda hiç arkadaşım yok" derken gerçekten dostluk kurabileceğim birileri olmadığını değil,  GERÇEKTEN hiç arkadaşım olmadığını kast ediyorum. Bırakın arkadaşım olmamasını, 10. sınıfta genellikle tüm gün tek kelime bile konuşmuyordum. "Konuşmak" derken "sohbet"le karıştırmayın, buna dersin ne olduğunu sormak gibi şeyler de dahil.  Aslında tam olarak kimse suçlu değil. Suçlu benim farklı olmam. Yani telefonumda bir selfie arşivi olmaması, instagram  (Doğru yazdığımdan bile emin değilim.), facebook, twitter falan kullanmamak, seksi erkeklerin hayatımın odağında bulunmaması, görünüşümle çok fazla ilgilenmemem (Görünüşümle ilgilenmemek derken kast ettiğim banyo yapmamak, dişlerimi fırçalamamak, tüylerimi almamak falan değil bu arada - eyeliner çekmeyi bilmemem vb.) ama sürekli bir şeyler çizmem, çizim yapmadığımda kitap okumam, o da olmazsa yazı yazmam ve en önemlisi yalnız başıma takılabilme yetisine sahip olmam (Olmayan kardeşim sağolsun.) gibi özelliklerim görülmemiş şeylerdi ve dolayısıyla beni "yabancı" sınıfına koydular.  (Peki neden bu 9. sınıfta olmadı? 1- Çünkü herkesin birbirini tanıdığı bir cehenneme düşmediğiniz takdirde herkes hem ortama hem birbirine yabancıdır.  Dolayısıyla popülerlik sınıflandırılması yapılamaz. Önce kimin ne olduğunu görmek gerekiyordur ve işte 9. sınıf bu bir nevi "deneme sınavı"nın yapıldığı yerdir.  2- Bu sene sınıfları birbirine karıştırdılar ve geçen sene anlaştığım neredeyse herkes diğer sınıfa düştü. Onlar farklılığımdan etkilenebilecek ya da en azından korkmayacak kadar açık görüşlü yetiştirilmiş insanlardı ve huy olarak da daha iyilerdi. Belki sınıflar karışmasa da böyle olurdu ama pek sanmıyorum. 3- Bir şey yaptım. Tanrının cezalandırma yargısını (özellikle İslam çerçevesinden baktığımda) pek anlamıyorum ama birkaç tahminim var: Mastürbasyon: Tabii ki mastürbasyon bir suç değil ama benim gibi neredeyse işlerinizi halletmemiz engelleyecek kadar çok yaptığınızda suç olduğunu kabul edebilirim.  Ama hey?  Bu kadar sık yapmaya başlamamın nedeni korkunç 10. sınıf hayatım zaten. Yani mastürbasyon "boşaltmak" demektir ve sadece bir takım garip sıvıları değil, tüm duygu ve düşüncelerinizi de. Duygular kalbime ve düşünceler beynime işkence yaparken mastürbasyon tam ihtiyaç duyduğum şeydi. Yani daha kötü şeylere de bulaşabilirdim: Uyuşturucu, sigara, alkol, seks (Kimisine göre mastürbasyondan daha kabul edilebilir ama benim yaşımda değil herhalde?), obezite, anoreksi, vb... Ayrıca mastürbasyon yapmamdan rahatsızsan, ne bileyim, anneme yakalanmamı ya da vajinamın mantarlanmasını sağlayabilirdin - bunları tercih eder miydim bilemem ama mesaj daha açık olurdu?  "Mastürbasyon yaptığın için dışlanmalısın!" Pek mantıklı değil doğrusu. Dinle yeterince ilgilenmemem: Geçen seneki din öğretmeniyle devam etseydik bu yıl oruç tutmuş, kitaplarını okumuş ve din konusunda daha iyimser olabilirdim ama bu öğretmene karşı hislerimi biliyorsun. Eğer bu bir sınavdıysa da işini yadırgamak gibi olmasın ama din kavramına henüz ısınırken hemen sınav yapmamalıydın bence. Ama sonuçta sen her şeyi bilirsin, vurduysan vardır bir nedeni, hatta belki iyi bir nedeni vardır?)
Ne kadar farklı olduğumuzu sene başında yaşanmış küçük bir olayla açıklayayım: (O zaman hala onlarla oturabilecek kadar sosyal olarak kabul görüyordum.) Sanırım eve geldiğimizde yaptıklarımızdan söz ediyorduk: İşte çantayı bir kenara fırlatma, buz dolabına koşma, yatağa atlama gibi şeyler... Genelde tüm ortamların böyle uygunsuz (?) şeyleri söyleyen kişisi olduğumdan ve henüz kimse söylememişken fırsatı kaçırmak istemediğinden ben de "Hele o sütyen çıkarma rahatlığı..!" dedim. (Çünkü eve gelince sütyeni çıkarmak insan dişisi hayatındaki en rahatlatıcı anlardan biridir ve belki de bu saçma sütyen olayı sadece bu rahatlık içindir.) Bir an boyunca anlamlandıramadığım bir sessizlik olduktan sonra orada oturuyor olmamın nedeni olan arkadaş: "Sütyen... Çıkarma anı mı?" dedi yüzünde Latince konuşmuşum gibi bir ifadeyle. Ve işte o gün bu dünyada banyo dışında sütyen çıkarmayan kadınlar olduğunu öğrendiğim gündü. Elbette afallamıştım (Hatta tramvatik bir etkisi olduğunu söyleyebilirim ve annem ile Yoruko da buna şahittir: "NEDEN BANA SÖYLEMEDİNİZ HA!?") ama muhtemelen üniversitede kapanacak kızların erkek kardeşleri ve babalarıyla yaşadıkları evlerinde sütyen giymeleri büyütülecek hadise değildi, afallamamın tek nedeni böyle bir şeyi ilk kez duymamdı, düşününce mantıksız değildi ama hiç düşünmemiştim ki.  Benim mantık düzdü: Home is where bra comes off. (Kaldı ki şu an ben bile bazen evde sütyen takıyorum çünkü "evde sütyen takma" düşüncesiyle tanıştıktan sonra denedim ve daha rahat olabildiğini gördüm.) Onlar da "evde sütyen çıkarma" kavramıyla ilk kez tanışıyorlardı ve bunu kabullenemediler. Onlara, onların erkek kardeşleri ve babalarıyla yaşadıkları için onların takmasının doğal olduğunu, benimse annemle yaşadığım için ("Ve aslında daha çok din & beraberinde getirdikleri hayatıma yedirilmediği için çünkü kan bağım olan hiçbir erkeğin meme uçlarım belli oluyor diye azacağını düşünmüyorum ve böyle düşünecek şekilde yetiştirilmedim" demek istedim ama desem okuldan atarlardı beni.) takma ihtiyacı hissetmediğimi açıklamaya çalıştım ama bilmelisiniz ki farklı olmayan insanlar çoğunlukla farklılığı anlamaya da çalışmazlar - özellikle çoğunluktalarsa. "Ama memelerin sarkar!" konusu masaya getirildiğindeyse (İşte kız lisesinin top sohbet konularından biri: Meme.) onlara yer çekimi kanunlarını açıklamaya uğraşmadım bile.
İşte, görüyorsunuz.  "Tüm yıl kimsenin seninle konuşmamasının nedeninin bu olmadığına emin misin?" dediğinizi duyar gibiyim ve HAYIR.  Bu değil çünkü bu konuşma kendi halinde, dışarı bulaşmayan, küçük kapalı bir grupla aramda gerçekleştirildi ve popülerlik çemberinin çekirdeği değiller. Onlar "sayımız çok ve zarar vericiyiz (tıpkı bit sürüsü gibi) ve bu yüzden kendimizi dünyanın merkezi sanıyoruz :)))" grubu. Bu grup ise bir şey olmadığı ama kendini de bir şey sanmadığı için zararsız. Bit sürüsüyse... Farklı sınıfına yerleştirdikleri beni öyle bir ezdiler ki sonunda bu rolü kabullendim. Ve aslında beni mahveden şey bu. Onların beni ezmesi değil benim buna izin vermem. Temel sorunum bu zaten: Güçsüz olmak. Ben güçsüzüm çünkü ben korkağım. Her neyse... Bundan sonra böyle olmayacak. Cesaretlenmek için her şeyi yapacağım.
İşe en arka sıraya OTURMAYARAK başlamam lazım. Evet, en arka sıra derste çizim yapmak, kitap okumak, yazı yazmak, uyumak ya da en basitinden dersi dinlememek için ideal olabilir ama BUNLAR ZATEN DERSLERİNDE BAŞARILI OLMAK İSTEYEN BİRİNİN SÖYLEYECEĞİ (ya da en azından söylemesi gereken) ŞEYLER DEĞİL ve dışlanmak için ideal konum. Çünkü siz arkalarına dönmelerini sağlamadıkça kimse arkasına dönmez.  Birilerinin çıkıp da "ya acaba bu kız dışlanmaktan kafayı yemiş midir?" diye düşüneceğini sanıyorsanız ÇOK yanılıyorsunuz. Nefes aldığınız sürece her şey tamam. Özellikle de bilip bilmediği her konuda bir şeyler söyleyen ve herkes daima kendisiyle ilgilenmezse solup gidecekmişçesine öne atılmaya çalışan biri TAM ÖNÜNÜZDE oturuyorsa en arka dışlanmamak için en yanlış yerdir. Eğer bu kişi sadece bunlarla kalmayıp söylediklerinizi yüksek sesle tekrarlayan kaltak bir papağan ise sadece sosyal olarak kabul görmemenizi değil, aynı zamanda delirmenizi de en arka sırada oturmaya borçlu olursunuz.
Belki depresif hallerime iyi gelir diye çıkıp parka gidecektim (Yazıyı çok geç olmadan bitirebilirsem yine gideceğim çünkü iki gündür dışarı çıkmıyorum ve bilmiyorum, dışarısı güzel görünüyor?) ve parkı çevreleyen evlerin pencerelerinden fırlatılan ve parktakilerin fırlattığı garipseme bombalarını püskürtecek cesareti bulabilirsem çimlere uzanacaktım ama aslında buna gerek kalmadı çünkü hem yazmak iyi geldi, hem de bir mucize oldu.  Görüyorsunuz ya, hayat gerçekten çok güzel.

20 Temmuz 2015 Pazartesi

"Korkaklar" da cesurdur.

Yazının asıl amacı film tanıtmak değil ama ilham kaynağı olan filmden de bahsetmek isterim. Film gerçek bir şahıs olan Maria Altmann'ın hikayesinden uyarlanmış. Klimt'in ünlü eseri "Woman in Gold" Bayan Altmann'ın yengesi Adele Bloch-Bauer'in portresidir ve dolayısıyla Bayan Altmann'a aittir. Ancak ikinci dünya savaşında naziler tarafından el konan diğer tüm değerli şeyler gibi asla gerçek sahibine geri verilmemiştir. Bayan Altmann yengesinin tablosunu geri almaya karar verir. Böylece genç ve deneyimsiz bir avukat olan Randy Schoenberg ile Viyana hükümetinin Yahudilere yaptığı sayısız haksızlıktan birini düzeltmek üzere işe koyulurlar. İzlemenizi öneririm. Evet, adını bas bas bağıran, gişe rekorları kıran, interneti sarsan filmlerden olmayabilir ama bazen böyle filmler de insana bir şeyler öğretebilir ve dahası düşündürebilir değil mi?
Tabii ki film Maria Altmann'ın ikinci dünya savaşı anılarına da değiniyor. Yani Nazilerin yaptığı işkencelerine... (Filmde sokakları silmeleri ve kendi hanelerine kendi elleriyle yahudiler hakkında çirkin sözler yazdırmalarını gösteriyordu - Altmann ailesinin çeşit çeşit sanat eseriyle dolu evini yağmalamaları dışında.) İzlerken kendimi o durumda hayal ettim. Ben ne yapardım? Ben asla dayanamazdım. Ayağa kalkar, çığlık atar, hepsine küfrederdim. Sonra ne olurdu peki? Cümlemi bitiremeden oracıkta vururlardı beni, sadece beni değil, tüm  ailmei... Ama insanlar dayanmışlar. Kendilerine yapılan bütün psikolojik ve fiziksel işkencelere karşı direnmişler. Bizler daima ayağa kalkanları ve sesini duyuranları kahraman ilan ederiz. Ama bazen insanın sessiz kalıp boyun eğerek kahraman olduğu durumlar da vardır diyorum ben. Sadece savaşmak değil dayanmak da cesarettir yani. Çünkü gerçek cesaret direnmektir ve direnmek hayatta kalmak anlamına gelir.
Mesela Anne Frank bir savaşçı değildir. Babası hayatta kalıp kızının günlüğünü bastırmasa asla adını duymayacağımız sıradan bir kızdır.  Ama hayatının tüm korkunçluğuna rağmen hiçbir zaman pes etmemiştir.  Ve Anne Frank kendisi gibi yüzlerce, binlerce, milyonlarca insandan sadece biri.  Bu insanların hiçbirinin adları tarihe kazınmadı. Hiçbiri dünyayı değiştirmedi. Ama hepsi kendi hayatlarının mücadelelerini verdiler. Bir gün insanlığa ve hatta bu gezegene ayrılmış sınırlı sürenin sonu gelecek ve o zaman insanlığın ne kendi içinde ne de dünya üzerinde yaptığı hiçbir değişikliğin önemi kalmayacak. Ama her şeyin yok olması bile bir zaman aralığı içinde varolduğumuzu değiştiremez. Bu yüzden önemli olan bize verilen o süreyi nasıl geçirdiğimiz. Kısacası: Evet, eninde sonunda unutulup gideceğiz, ki bu birçok kişiye göre yok olmak anlamına geliyor ama sanırım hiçbirimiz bir kaybeden olarak gitmek istemeyiz. Çünkü o süreyi nasıl geçirdiğimiz başka kimsenin olmasa bile en azından bizim umurumuzda. Yanılıyor muyum?
Dolayısıyla bu insanların hepsi birer kahramandı.
Not: Başlık çok eskiden okuduğum "Ödlekler Cesurdur" kitabından geliyor. Kitabın adı aklımda böyle kalmış nedense. Gerçekten çok eskiden okuduğum için olabilir. 3. sınıf falandı galiba. Neden mi? Çünkü ANNEM. Evet, annem, 3. sınıftaki bir çocuğa bu tür kitapları okutabilir. Tabii ki kitabı tam olarak hatırlamıyorum ama sanırım askerlikten kaçan biri hakkındaydı. Bu yazının konusuyla hiç alakası yok. Sadece ismi ilgi çekici. Çünkü direk "Ödlekler cesurdur mu? Ama çok saçma!" oluyor herkes. Halbuki doğru, benim nedenlerim yukarıda, William Saroyan'ınkileri merak ediyorsanız kitabını okuyabilirsiniz. Belki ben de tekrar okumalıyım.

15 Temmuz 2015 Çarşamba

Hayatta Asla Bu Noktaya Gelmeyin

Günün 2. duygusal yazısından merhaba.
Fark ettim ki nefret ettiğim bir davranış içerisindeyim.
Biri bana bir adım atsa ben ondan beş adım uzaklaşıyorum mesela.
Yemin ederim bilinçli yaptığım bir şey değil bu.
Yapmayı istediğim bir şey de değil.
Hatta nefret ediyorum.
Evet, arkadaşlık konusunda çok fazla yara aldım, ÇOK fazla ama bana göre bu herhangi birini durdurması gereken bir şey değil. Ne kadar çok yara alırsan al gerçek bir dostluk tüm yaraları siler. Ayrıca asla risk almazsan hiçbir şey kazanamazsın da. Bu yüzden ben risk almayan korkaklar gibi değilim. Aslında tam olarak öyleyim ve olmamam lazım. Bana bir adım yaklaşan herkese beş adım yaklaşmalıyım ben. Biterse bitsin, her şey biter, önemli olan başlangıç ve son arasında yaşananlar. Hatta kötü bitsin. Ama bu "ya mesajına yanıt verseydim?" pişmanlığı olmasın. Eskisi gibi herkese dilediğimce sırnaşabilmek istiyorum. Hiç acı çekmemeyi değil.
 
 


Muhteşem Bilinç Altım

Unutmak bu dünyadaki en korkunç şey.
Hafıza, duygusal hafıza, kısa süreli hafıza ve uzun süreli hafıza olmak üzere üçe ayrılır. Duyu organlarımızla edindiğimiz bilgiler duygusal hafızada depolanır, bunlar arasında ilgimizi çekenler duygusal hafızadan kısa süreli hafızaya aktarılır, eğer işlevli bir bilgi değilse unutulur. Unutma olayının bilimsel açıklaması kısaca bu. Ters Yüz filminde ise hafıza kısmında görevli küçük adamlar rastgele anıları silerek ya da bilinç boşluğuna göndererek kısa süreli hafızayı temizliyorlardı. (Ki gerçekten harika bir filmdi, insan zihnini çok eğlenceli şekilde anlatmış, mutlaka izlemelisiniz.) Tamam. Yer kaplayan anıların ve bilgilerin silinmesini anlayabilirim. Peki ya duygular? Duyguları neden ve nasıl unuturuz? Acaba yine Ters Yüz filmindeki gibi o duygu kontrol merkezinden çıkınca mı olur bu? Filmde Neşe ile Üzüntü yanlışlıkla merkezden çıktıklarında Riley neşe ve üzüntü hissetmemeye başlıyordu ama neşe ve üzüntünün nasıl hisler olduğunu unutuyor muydu? Ama neşe, üzüntü, öfke, korku ve tiksinti çok faal duygular. Onları hissetmesek bile nasıl hisler olduklarını kolayca unutamayız herhalde. Oysa bunlar tek duygular değil. Daha birçok his var: Yalnızlık, umutsuzluk, tükenmişlik, gerginlik, sersemlik, heyecan, canlılık... Bunların diğer hislerin karışımlarıyla oluştuklarını söyleyebilirsiniz. Ama bir de özel duygular var. Bir filme, bir şarkıya, bir resme, bir kitaba, bir yere, bir zamana, bir anıya, bir kişiye özel duygular... Bunları sıfatlarla açıklaması zordur. Bu yüzden onları hatırlamak için hissetmeniz gerekir. Size o duyguyu veren müziği dinlemelisiniz ya da o özel duygunun sahibi filmi izlemelisiniz. Bazen bu duygular hemen gelip geçer ve bu pek önemli değildir. (Size farklı duygular yaşatacak daha sürüyle resim, kitap, şarkı ve film var nasıl olsa!) Bazıları sonsuza dek kalır. (Hayatınıza yer etmiş kavramlara ait duygular.) Ama bazıları kendini hissettirme fırsatı bulunmayınca... Ne olurlar? İşte onu bilmiyorum... İşleri kalmayınca diğerleri tarafından merkezden atılır ya da kendileri ayrılıp zihinde başıboş dolaşmaya mı başlarlar acaba?
Evet, ben bir duyguyu unuttum.
Bunu dünden önceki gün fark ettim. O duyguyu yaşadığım zamanı hatırlıyorum. O duyguyu yaşatan kişiyi de. Ve de o duygunun geçtiği anıları.... Ama o duyguyu yaşayamıyorum. Eskiden bana o zamanı, o kişiyi, o anıyı hatırlatan bir şeyi duyumsadığımda o his kontrole geçerdi. Oysa artık olmuyor bu.
Bunu da 2 gün önce fark ettim. Hiç herhangi bir olayı yaşadınız mı, hayal mi ettiniz, yoksa rüyanızda mı gördünüz bilemediğiniz oldu mu? Herhalde size pek olmuyordur ama sık sık gerçek olmayan şeyler uyduran ve kafasının içinde daima başka bir yerde başka şeyler yaşayan bana hep olur bu. O kadar uzun zamandır O'nunla iletişim kurmuyorum ki neredeyse asla iletişim kurmamışız gibi oldu. İletişim kurduğumuzu ve o anıların gerçek olduğunu ispatlayacak bir şeye ihtiyacım vardı. Bu yüzden eski facebook hesabıma girdim. Önce konuşmamızı bulamadım, çok korkunçtu, gerçekten ÇOK korkunçtu... Neyse ki sonra bulabildim ama aradığım o bitiş dönemindeki tiksinti verici soğuk mesajlar değildi ki. Aradığım şey gerçekten aramızda o unutmak istemediğim ilişkinin gerçekleştiğinin kanıtlarıydı. Ve bunlar da eski telefonumda vardı sadece... Eski telefonum bozuk, açtınız mı hemen kapanıyor, yine de şarja takılıyken aça kapata bir türlü mesajlara bakabiliyorsunuz. Telefon diğer ölü telefonlarla birlikte kitaplığımın rafında duruyordu ama şarj aletinin yerini bilmiyordum. Ama o gün için aramayı bıraktım çünkü güçlükle yendiğim ona karşı obsesyonum tekrar başlama belirtileri gösteriyordu. (Obsesyonum ve onu nasıl yendiğimin detayları buradaydı.) Yattım ve uyudum.
Sonra bir rüya gördüm.
Rüyam uyanmamla başlıyor. (Daha önce böyle bir rüya gördüysem bile hatırlamıyorum.) Bu yüzden telefonuma bakıp içlerinde O da olmak üzere birçok kişiden gelen mesajları gördüğümde rüyada olduğumdan bir an bile şüphelenmiyorum. Kalbim hızla atmaya ve nefesim daralmaya başlıyor. (Tıpkı eskiden bana mesaj attığında olduğu gibi.) Bu anı o kadar uzun zamandır bekliyorum ki doyasıya tadını çıkarmak için önce diğerlerinden gelen mesajları okuyorum. Mesajlar annemden, babamdan, arkaşlarımdan falan ve hepsi de "gözün aydın, sonunda sana mesaj attı" gibi şeyler diyor. O'nun bana mesaj attığından nasıl haberleri olduğunu pek sorgulamıyorum. O'nun mesajını açıyorum: "Demek sonunda büyüdün ha? Öyleyse artık tekrar konuşmaya başlayabiliriz. Dışarı gel." Heyecanla hazırlanıyorum ve dışarı çıkıyorum. Sokakta, evet, bizim sokakta beni bekliyor. Yanında iki kız var. (Çünkü o artık sıradan bir ergen ve sıradan erkek ergenler, sıradan kız erkekler için dünyanın en önemli şeyidir, hele de onun gibi (sayemde) piç olanlar ve gerçekten şu anda yanında kızlar olmadan bakkala gitmiyor olabilir.) Kızlara aldırmayıp yanına gidiyorum. Mahallede dolaşırken konuşmaya başlıyoruz. Sesi kendi sesi gibi değil ama ben onun sesini kaç kez duydum ki sanki? Ergenlik çağında, sesinin değişmesi çok doğal. (Gerçi zaten değişmişti ama...) Ona eskisi gibi olmadığımı, ona karşı yaptığım hataların farkında olduğumu, artık bunları yapmayacağımı, benden hep istediği gibi, dürüstlükle,  her şeyi anlattım... Konuşmam bittiğinde bir uçuruma gelmiştik sanırım ve tıpkı diğer İstanbul mahalleleri gibi benim mahallemde de uçurum olmadığı için (Gerçi İstanbul'da böyle mahalleler olabilir, sonuçta İstanbul burası, şaşırmam.) orada bunun rüya olduğunu anlamalıydım ama sanırım kendimi konuşmama çok kaptırdığımdan dolayı anlamadım. Beni dinledi, dinledi, dinledi ve sonunda yanıtını verdi: "Tamam öyleyse, her şeyi unutup tekrar başlayalım."
O an bir an kaldım ve sonra...
Hayır.
UNUTMAYACAĞIM!!!
Hah, hah, hah...!
Uykuyla uyanıklık arasında sallanırken bir an düşmüş gibi olur ve hızla uyanırsınız ya? Bir an bana olan şeyin o olduğunu sandım. Ama sonra rüyamı hatırladım. Kalkıp ne olur ne olmaz diye telefonumu kontrol ettim - hiç mesaj olmaması gerçek hayata döndüğümün kanıtıydı.
Eski telefonumun şarj aletini aramaktan vazgeçtim. O'nunla aramızda ilişkinin kanıtlarına ihtiyacım yok. Hepsi kalbimde zaten. Ve daima orada kalacaklar ve hiçbir şey, ne zaman, ne ben, hatta ne de o, hiçbir şey bunu asla değiştiremeyecek. Ben şu anki klasik ergen olan O'nu istemiyorum ki. Ben sadece anıları istiyorum. Çünkü pişmanlıklarımı ve dolayısıyla obsesyonumu yendiğim için onlar artık bana zarar veremez.
Eğer gerçekten benim ruh eşimse mutlaka tekrar karşılaşacağız zaten ve ne kadar değişmiş olursak olalım ruhlarımız tekrar puzzle parçaları gibi iç içe geçecek - üstelik bu sefer bir daha ayrılmamak üzere... Ama değilse bile ben kendi ruh eşimi bulacağım (Belki bulmuşumdur bile.) ve o daima kalbimde güzel anıların sahibi olarak kalacak. Unutmayacağım.
 

6 Temmuz 2015 Pazartesi

Aşktan Asla Vazgeçme.

 
"Sizden başından beri nefret ettik ve sizi başından beri sevdik."

Hiçbirinizin bu animeyi duyduğunu sanmıyorum. Önemli bir mesaj veren, hele de bu mesajı sembolizm yoluyla veren, hiçbir anime popüler olamaz. Duyduysanız da "yine bir fanservis animesi" deyip geçmişsinizdir. Çünkü lezbiyenlerle ilgili her şey erkeklerle ilgilidir değil mi? İşte bu cümle midenizi bulandırıyorsa bu animeyi mutlaka izlemelisiniz çünkü Yuri Kuma Arashi'nin düşündüğünüz şeyle uzaktan yakından ilgisi yok GAO GAO~!
Önce biraz konudan bahsedeyim: Bir gün yıldız kayması sonucu ayılar dünyaya iner. Ayılar düşmandır ve insanları yer. Bu yüzden insanlar ayılarla aralarına "imha duvarı"nı örerler. İmha duvarı sayesinde ayılar insan toplumundan "dışlanır." Konu çok saçma geldi değil mi? İzlemeye başlayınca da aynı şekilde hissedeceksiniz. Başta hiçbir şey anlamayacaksınız. Hatta rahatsız olacaksınız. (Bölümler ilerledikçe güzelleşiyor ve anlamlı hale geliyor - izleyip izlememeye ilk üç bölümden sonra karar vermenizi tavsiye ederim.) Ama animeyi biraz araştırıp "Ikuhara" adına rastlarsınız. (Animenin yapımcısı ve yönetmeni.) Ve eğer Utena, Mawaru Penguindrum, Sailor Moon gibi animeleri izlemişseniz her şey daha mantıklı gelmeye başlar çünkü Ikuhara Kunihiko adlı yüce dahi adam bu sembolik ve lezbiyen ilişkiler içeren animeleriyle bilinen bir yapımcı & yönetmen. Ikuhara bu animesinde de ayı teması üzerinden (Eşcinsellik ayılarla bağdaştırılıyor ama nedenini ben de bilmiyorum, bilen biri varsa lütfen bana da açıklasın, araştırdıysam da tatmin edici sonuçlara ulaşamadım.) hem anime endüstrisinin hem de toplumun lezbiyenliğe bakış açısını eleştiriyor.

Ikuhara toplumun ve anime endüstrisinin lezbiyenliği silişini "görünmezlik fırtınası" olarak adlandırıyor. "Sosyal trendleri takip edemeyenler şeytandır." Bu benim çıkarımım değil bu arada - animede defalarca tekrar eden bir cümle. Tıpkı "exclude" gibi. (dışlamak, içeri almamak, kovmak.) Dışlananlar (being excluded ones) diledikleri gibi sevmeyi ve aşklarından vazgeçmeyi reddedenler. (Ve animedeki herkes kız.) Ya da görünmezlik fırtınasına karşı koyanlar. Diğerleri ise, aşktan vazgeçenler, onu kilitleyip dolaba kaldıranlar, hatta arkadaşlıkla karıştıranlar görünmezlik fırtınası tarafından silinenler, yani görünmez olanlar. (Yurika.)
That's sekşü way.


Bir de "yuri mahkemesi" var tabii. Hakim (Life Sexy), Savcı (Life Cool), Avukat (Life Beauty) animenin tek erkekleri. Lezbiyen/lezbiyen ilişki içindeki herkes olayı çoktan anladı ama diğerlerine açıklayalım: Yuri türü ve medyadaki lezbiyenlik, erotizm ve seks kurallarıyla yargılanır, gayliğin aksine. Animenin her bölümünde tekrar edilen "Sizi başından beri sevdik ve sizden hep nefret ettik" lafı işte buna işaret. Seksi, cool, güzel olduğumuz sürece bizi sevdiniz ama erkeklerin gözünde bir seks objesi olmayı reddederek toplumun kurallarına karşı geldiğimizde bizden nefret ettiniz. Neydi? "Toplum kurallarına karşı gelenler şeytandır ve cezalandırılır."

"Ayırma Duvarı" toplum ve bizler (şeytanlar/ayılar/lezbiyenler) arasındaki duvarı temsil eden bir metafor. Bir metafor ama o kadar güçlü ki, sadece cinsel tercihleri bakımından değil, hemen hemen her bakımdan her zaman farklı olmuş biri olarak o duvarı neredeyse görebiliyorum. Ama bir şeyleri feda edip duvarın diğer tarafına geçemezsek sonsuza dek duvarların içinde hapsolmaya mahkumuz - ya da silinip gitmeye. Duvarı kırmaktan korkmayın. Gerçek aşk sizi asla yalnız bırakmaz.

Animeyle ilgili her şeyi anlatmadım, merak etmeyin, hatta şimdi fark ettim de asıl konudan bahsetmemişim bile. Yani bunlar spoiler değil. Bu sadece önyargılarınıza küçük bir darbeydi. Kendiniz izleyip istediğiniz çıkarımı yapmakta özgürsünüz. Ve lezbiyen sunumunu önemsiyorsanız, sembolizmden korkmuyorsanız, tekrarlanan sahneler sizi sıkmayacaksa (Metaforları bulmak zor gibi görünebilir ama Ikuhara hepsini gözünüze sokuyor aslında.) bu animeyi mutlaka izlemelisiniz. Ne muhteşem bir şaheser olduğunu göreceksiniz. Ayrıca izlemek için ille ayı olmanıza gerek yok, izleyince ayı da olmazsınız, korkmayın! Çünkü bu sadece bir yuri anime ya da yuri animeleri eleştiren bir anime değil. Aynı zamanda en güzel aşk hikayesi. En azından sonu en anlamlı biteni kesinlikle...
 
Not: -SPOILER- Eğer hikayeyi merak ediyorsanız kısaca açıklamak gerekirse: Bir insan olan Kureha, çocukken duvarın diğer tarafına geçiyor, orada bulduğu Ginko adlı bir ayıyla arkadaş oluyor ama ayılar insanların düşmanı olduğu için birlikte olmalarına izin verilmiyor. Kureha yuri mahkemesine giderek Ginko'nun bir insan olması için sevgisinden vazgeçiyor ve onu unutuyor. Zamanı geldiğinde tekrar buluşmak üzere ayrılıyorlar. Aradan 11 yıl geçtikten sonra Ginko arkadaşı Lulu ile birlikte insan formuna girerek Kureha'yı bulmak üzere tekrar duvarı geçiyor. Hikaye burada başlıyor. Ginko önlerine çıkan tüm engellere rağmen Kureha'ya olan aşkından asla vazgeçmiyor ve sonunda Kureha onu hatırlıyor. Bu sefer Kureha gerçek aşkla doğru kararı veriyor: Görünmezlik fırtınasına karşı gelip Ginko'ya aşklarını mühürleyen öpücüğü veriyor. Böylece Ginko ve bir ayıya dönüşen Kureha duvarı geçiyorlar ve bir daha onları gören olmuyor. Görünmezlik fırtınası ayıları yendiğini düşünedursun ayılar asla insanları yemekten vazgeçmeyecek. -SPOILER-



1 Temmuz 2015 Çarşamba

Uzak Doğu Mimi

Gurakawa Yuu-chan'a beni mimlediği için çok teşekkürler. *-* Gerçi yanıtlamakta geç kaldım ama... Önceki yazı çok zaman ve enerji aldı. TT_TT


1-)Doğu Asya ile ne zaman tanıştın ? 

Yani Doğu Asya'nın varlığından ne zaman haberim olduğunu tam olarak bilmiyorum... (Çok acayip değil mi? Bir şekilde dünya hakkında genel bir bilginiz oluyor. Ama nasıl oluyor hatırlamıyorsunuz!) Bir şekilde Japonya, Kore, Çin gibi ülkelerin varlığından haberim vardı... Hatta uzak doğu temalı şeyleri severdim. (O temanın ne teması olduğunu bilip bilmediğim ayrı konu...) Kuzenlerimin bakıcısının izlediği dramalar, sakuralar, katanalar, kimonolar, küçük kaplarda yenen değişik yemekler, Mulan ve diğer Asyalı kadınlar... (Şu anda gözüme özellikle güzel görünmeseler de, küçükken Asyalı kadınları dünyanın en güzel kadınları olarak görürdüm, zevkim değişmiş demek ki...) Bunlar güzel şeylerdi. Bu yüzden birçok insanın aksine Asyalı şeylere karşı "çan çin çon" gözüyle yaklaşmadım hiç. Ama ne zaman ne olduklarını bilir hale geldiğimle ilgileniyorsan...


2-)Ne ile tanıştın (anime,manga,dizi film,müzik,oyun ,arkadaş ,blog vb.)?

Animeler sayesinde tanıştım!

3-)Favori ülken hangisi ?

Tabii ki Japonya. Çünkü animeler sayesinde tanıştım ve animeler (ve Haruki Murakami kitapları ama hikayeler Japonya üzerine odaklı olmadığından...) dışında Doğu Asya'yla güçlü bir bağlantım yok. (Ha bir de mutfağı olabilir. Çoğu insan şu animelere "çizgi film" deyip geçiyor ama çok güçlü bir reklam malzemesi aslında. Sırf o yemeklerin görüntüleri bile insanı kendine çekiyor.)

4-)Bu sevdana ailen ne diyor ?

Aile çapına yayılacak kadar güçlü bir sevda değil benim ki... Hatta sevda bile denemez. Animeler nedeniyle Japonya'nın güzel bir ülke olduğunu düşünüyorum, gitmek de istiyorum ama Japonya ve kültürü hakkındaki ilgim ve bilgim öyle aşırı düzeyde değil, bu işe anime izleyerek başlayan başka insanlarla kıyaslarsak...
Gene de anneme göre ben bir "weeaboo"yum, o bu kelimenin varlığını bilmese de, bana yaptığı muamele tam olarak bu. Animelerden başka hiçbir işim gücüm yokmuş gibi davranıyor çünkü. Mesela geçen sene kendisinin çok yakın arkadaşı, benimse babam gibi olan bir aile dostumuz geldiğinde, onunla tüm gün ben ilgilendim çünkü annem tüm gün çalışıyordu.  Uzun yıllardır görüşmemiştik hiç ve birçok şeyden bahsettik haliyle. Peki annemle buluştuğumuzda ona söylediği ilk şey ne oldu?  Tabii ki: "Sana da bahsetti mi animelerinden?" O kadar utandım ki... Çünkü alt tarafı bir sene boyunca gerçekten tutkuyla sevdiğim bir şeyi (Sonra anime izleme miktarım giderek düştü... Zaten anneme anime sevgimi sadece weeaboo'luğun hiç kimse için dizginlenemez olduğu o ilk başlarda belli ediyordum. Sonra itici tepkisi nedeniyle bir daha ona asla animelerden bahsetmedim. Yine de adım çıkmış bir kere...)
Diğer aile üyelerimin haberi yok. Yani annem tüm dünyaya duyurduğu gibi onlara da "ALICE ANİME İZLİYOOOR" diye duyurdu - sanki insanların umurundaymış gibi... Tabii ki ben kendim devamlı animelerden bahsetmediğim için hiçbiri olayı annem kadar büyütmedi. Bir tek kuzenim biraz sinir oldu çünkü animelerle daha çok ilgilenmeye başlamıştım ama ağabeyi de hentai dışında anime izlemeye başlayınca sustu.

5-)Bu sevdan nasıl gelişti? 

Elbette Japonya güzel memleket ama bizi bu kadar çekmesinin temel nedeni hemen hemen tüm animeler Japonya'da geçtiği için Japonya gözümüzde bir nevi Kaf Dağı'na dönüyor. Tamam, Japonya'da dünyayı kurtaran liseliler olmayabilir, ama sakura, seifuku, bento, kimono, geleneksel Japon evleri, festivallar vb. kültleşmiş öğelerin gerçek olduğu bir yer... Yani bir shounen hayranı olmasa da shoujo hayranı için gerçek bir cennet çünkü hayallerinin gerçek olduğu yer. Geri kalanlar için de hala kutsal: Sonuçta bu kültürel öğeler her türlü animeye yediriliyor.  Dediğim gibi, "çizgi film" deyip geçmemeli, koskoca Disney bile animelerle baş edemez hale geldi.

6-)Peki arkadaşların ne diyor ? 

Hahaha... Annemin aksine arkadaşlarım bana ne kadar "weeaboo" muamelesi yapsalar haklılar. Çünkü... Tüm weeabooluğumu onlardan çıkardım. (Tüm sınıfa ve hatta öğretmenlere bile manga okutuyordum ya...) Kimisi sayemde animelerden & Japonya'dan tiksindi kimisi şu anda benden daha hayran.

7-)İlk (anime,dizi,manga,film,oyun,müzik ) hangisi ve adı?

Death Note. Ama Death Note Japonya'yı sevdirecek nitelikte bir anime sayılmaz. Düşünüyorum da ilk izlediğim animelerden hiçbiri öyle değil. (Hellsing, Black Lagoon, Elfen Lied...) Sanırım bu "sevda" Durarara'yla başlamış olabilir.

8-)Bloğun sana verdiği faydalar ?

İşte bu soruyu bana sormayacaktınız...
Öncelikle, evet, herkes gibi benim de yazmam gelişti ve içimi dökme fırsatı buldum vs. vb... Ama benim için sanırım biraz daha özel. Burası benim kendim gibi olduğum tek yer. Kimseye gerçek benliğimi gösteremiyorum çünkü gösterdiğim kimse artık yok. Ama bu bir blog ve beni terk edip gitmesi mümkün değil. Bu yüzden burası sessizlik, içe kapanıklık, iticilik gibi şeylerle örterek özenle sakladığım gerçek kimliğimi saklandığı yerden çıkarabilmek için tek fırsatım. Ha bir de bu blog sayesinde tanıştığım insanlar var tabii... Aslında şu anda hayatımda bu blog sayesinde tanıştığım kimse yok. Ama geçmişte oldu (Kimisi iyi kimisiyse berbattı.) ve insanlarla kendim olarak konuşma fırsatı bulabilmiş oldum böylece. Bu insanlardan hiçbirinin artık hayatımda olmaması, zaten çoktan böyle düşünmüyorsanız, gerçekten ne kadar anlaşılmaz bir insan olduğum hakkında fikir verebilir. İşte bu yüzden burası delice kıymetli... Herkes için olduğu nedenlerle de değerli elbette: Yazımım gelişti ve her zaman içimi dökebiliyorum. Yorumlar/tepkiler mutlu ediyor ve teşvik ediyorlar. Hatta bazen tek sosyalliğim oluyorlar.

9-)Blog açmaya nasıl karar verdin ?

*8 yaşında internetle tanıştığım zamanlara dönüş~*
Zaman: Yaz tatili.
Yer: Teyzemlerin evi. (Anneannemle onlar tatildeyken evlerine göz kulak olmak için gittiğimiz 1 saat boyunca fırsattan istifade her şeyi kurcalardım, kitaplarını alırdım, oyuncaklarıyla oynardım, playstationlarını kurcalardım ve bilgisayara geçme cesaretini henüz bulmuştum. Bilgisayar dersinden internetin ne olduğunu biliyordum. Ama derinliklerine dalmaya henüz başlayacaktım...)
"Acaba insanlar nasıl yazdıklarını internette paylaşıyorlar? O.O *biraz araştırma yapar* Hmmm... *-* *blogcu'yu keşfetti* Acaba nasıl kaydolunuyor? *-* *biraz araştırma sonucu kaydolur* ANANEEE KENDİ BLOĞUMU AÇTIM!!!" Blogcu'da bir sürü bloğum oldu, burada ise sadece bu, bu bloğu da herkes blogger'a geçince açtım.


10-)Doğu Asya'ya laf yedirir misin ? 

Tabii ki yediririm. Zaten milliyetçi bir insan değilim, kendi memleketime bile laf yediririm, niye elin memleketini savunayım? Yanlışları olmayan devlet yoktur.

SONUNDA BİTTİ.
Not: Canım sushi çekiyor. Bana İstanbul'da Japon lokantası önerin. (Lütfen.) Yeri hiç önemli değil.