7 Eylül 2015 Pazartesi

Belzamor: 2. Kısım



Lucinda nasıl olduğunu hiç anlamadan tüm hazırlıklar tamamlanmış ve misafirlerin ağırlanacağı gün gelip çatmıştı. Uyanır uyanmaz evin hafiflediğini hisseti. Endişe, telaş ve stres, tüm o sorumluluklarla birlikte evin üstünden kalmış ama heyecan hala oradaydı. Yataktan fırlamadan önce bir süre sevinç ve coşkunun tadını çıkardı. 
Neyse ki onu iyi tanıyan dadısı, o günkü dersleri iptal etmişti. Gerçi küçük kız için iyi olmamıştı bu, akşama kadarki uzun saatleri nasıl geçireceği hakkında hiçbir fikri yoktu çünkü. Vaktini Bayan Watson'ın sıkıcı dersleriyle geçirmeyi bile, heyecanla baş etmeye yeğleyebilirdi. 
Ama heyecanla baş etmesine gerek kalkmadı. Çünkü kalkar kalkmaz dadısı tarafından alıkonuldu. İlk iş (dün gece yıkanmış olmasına rağmen) banyoya sürüklendi ve tüm vücudu üstünde tek bir bakteri kalmayana dek ovuldu, saçları öyle bir köpürtüldü ki köpüklerin hacmi kafasının hacmini geçti, sonunda banyodan çıktığında öğlen olmuş ve boğulmasına da ramak kalmıştı. 
Öğle yemeğini bahçede yedi. Hem hava, sanki evin ruh halini paylaşırmışçasına güzel olduğu, hem de günlerdir silinen eve bir kırıntı dökülse birilerinin kalpten gitmesi tehlikesi yüzünden. Öyle heyecanlıydı ki lokmalar boğazından geçmiyordu. 

Güç bela yemeğini bitirdikten sonra görünüşe göre migren ağrıları iyice artan dadısı (Lucinda buna sevinmediğini söyleyemezdi, dadısının azarlamalarıyla bu güzel günün mahvolmasını hiç istemezdi.), onu annesine, tabağını da mutfağa götürmesi için Claire'i yollamıştı. Küçük kız hoplaya zıplaya hizmetçiyi takip etti. Annesi günlerdir tiyatrolara, partilere, galerilere gitmiyordu ama yine de Lucinda onu doğru düzgün görebilmiş değildi henüz.
Annesi onu prova odasında bekliyordu. Lucinda odaya girer girmez Claire'ın şaşkın bakışları altında "Anneciğim!" diye kendini kadının kucağına attı. Dadısı orada olsa günlerdir onca zorlukla kazandığı tüm artıları silebilirdi bu davranışı ama orada değildi. 
"Lucinda!" Annesi gülümseyip kızına sarıldı. "Nasılsın?"
"Çok mutluyum, efendim."
"Öyleyse sanırım bu seni daha da mutlu edecek."
Çıkardığı elbise Lucinda'yı daha mutlu etmedi. Mutlu olmak için öyle harika sebepleri vardı ki elbiseler bunlarla baş ölçüşemezdi. Yine de yüzüne en tatlı gülümsemesini kondurup annesine içtenlikle teşekkür etmeyi ihmal etmedi. 
Lucinda vaktini baloya dek annesiyle geçirmeyi tercih ederdi ama kadının hazırlanması için vakte ihtiyacı vardı. Ayrıca Lucinda'nın da hazırlanması gerekiyordu. Böylece Claire onu odasına götürdü ve elbiseyi giymesine yardım etti. Ardından saçlarını tarayıp elbisenin desenleriyle uyumlu pembe bir kurdeleyle başının üstüne toplayınca küçük kız masal prenseslerine benzemişti. 
"Kesinlikle balonun en tatlı küçük kızı olacaksınız Bayan Lucinda," diye hayranlığını çekinmeden dile getirdi Claire, parlayan gözleri sözlerinde yalan olmadığını gösteriyordu. 
Balo elbisesini de giydikten sonra Lucinda'nın uzun saatleri konukların gelmesini bekleyerek geçirmekten başka yapacak bir şeyi kalmamıştı. Oyuncak bebeklerinden birkaçını alıp ana girişe bakan pencerenin önüne gitti. Gerçek bir balo yapılacakken balo oyunu oynamak eğlenceli değildi ama gerçek baloya saatler olduğundan yapacak başka bir şeyi yoktu. Bebekleriyle oynadı. En sevdiği hikaye kitabını okudu. Çenesi düşük hizmetçi kızların dedikodularını dinledi. Ofladı ve pofladı. Neyse ki gelen ilk konukları gören ilk kişi olma şerefine erişebildi. 
At arabası seslerini duyduğunda uyuyakalmak üzereydi. Başını kaldırıp ana girişe giren arabaları görünce neredeyse çığlık atacaktı. Hemen konukları karşılamak için kapıya koştu. Davetiyeleri kontrol eden uşağın yanında durup gelenlere gülümsüyordu. Kızına attığı kıvanç dolu bakışlarına bakılırsa annesinin çok hoşuna gitmiş olacaktı bu davranışı. Lucinda da kendisiyle gururlanmıştı. 
Beyaz gömleklerinin üstündeki siyah ceketleriyle penguen gibi giyinmiş beyler ve onların papağanları taklit eder gibi rengarenk tüylerle donanmış eşlerini izlemek başlı başına bir eğlenceydi. (Bazılarının yanında çocukları da oluyordu, balo kendi evlerinde düzenlenmediği için biraz utangaç ve Lucinda'nınkinden bambaşka bir heyecan içindeki çocuklar...) Lucinda konuklardan bazılarını tanıyor, bazılarınıysa tanımıyor ama hepsine gülümsüyordu. Mutluluğunu gizlemesi imkansızdı çünkü. 
Çok geçmeden bahçe arabalarla, balo salonu da konuklarla doldu, son havadisleri kulaktan kulağa yayan fısıltılara müzik sesi eş oldu, erkeklerle de kızlar ve dans başladı! Rengarenk çiftler dans pistinde kelebekler gibi dönüyor, birleşiyor, ayrılıyorlardı. Lucinda yetişkinlerin karmaşık harmonisini bir süre izledikten sonra kendi işine bakmaya koyuldu. Dans etmeyen herkesin elinde sıcak limonata ya da şarap kadehi vardı ama kimse köşede davetkarca bekleyen tatlılara el sürmüyordu - en azından henüz. (Özellikle genç hanımlar çikolata kokusundan zehirliymiş gibi kaçıyordu. Dadısının anlattığına göre bunun nedeni, baloların onlar için önemli bir eş bulma fırsatı olması ve hiçbir erkeğin obur bir hanımı tercih etmemesiydi. Neyse ki Lucinda'nın hiç böyle dertleri yoktu!) Yani bu Lucinda için iyi bir fırsattı. Hızlıca etrafını kontrol ettikten sonra ağzını ve ellerini doldurabildiği kadar tatlıyla doldurup, ganimetinin tadını çıkarmak üzerine masanın altına saklandı. (Kimsenin onu dilediğince tıkınmaktan alıkoyamamasını garantiye almak istiyordu.)
"Ondan bir parça alabilir miyim?" 
Ondan az ileriye çömelmiş çocuk konuşunca, ağzına attığı çikolatalı çörek neredeyse boğazına takılıyordu. Onu hiç görmemişti. Masa altının karanlığında ve çömelmiş vaziyette yüzünü pek iyi göremiyordu ama daha önce tanıştıklarını sanmıyordu.
"Şu kaplan kadın tepsinin önünde duruyordu da."
"Kaplan kadın mı?"
"Hani kocaman, siyah çizgili turuncu elbiseli."
Lucinda onu görmüştü. "Yanında maymun kulaklı adamla gezen mi?"
Kıkırdadılar. Lucinda ona bir parça çörek uzattı. 
Çocuk çöreği alıp dolu ağzına tıkıştırdı "Teşekkürler."
"Bir şey değil."
Bir süre sessizce midelerini doldurduktan sonra, şeker ve çikolata lekeleriyle kaplanmış halde masanın altından çıktılar.  
"Ben John Rean." Yağlı elini Lucinda'ya uzattı.
Lucinda eli kendi yağlı eliyle sıktı. "Ben de Lucinda Whitton."
"Whitton mı?" diye sordu John şaşkınlıkla. "Yani burası senin evin mi?"
"Evet," diye doğruladı Lucinda başını sallayarak.
"Eviniz kocaman!" 
"Evet."
Masanın altından aydınlığa çıkınca, üstlerine bir çekingenlik çökmüştü. Birbirlerine kaçamak bakışlar atarak neye benzediklerini anlamaya çalışıyorlardı. 
Çocuğun saçları koyun gibi kırpılmıştı, boyu da Lucinda'dan kısaydı ama onunla aynı yaşta gözüküyordu. Gözlerinde, Lucinda'ya ara sıra bahçede ya da mahzende oynarken gördüğü hizmetçi çocuklarını andıran, enerjik bir şeyler vardı. (Aralarında bir anlaşma varmışçasına, bu çocuklarla birbirlerine asla bulaşmazlardı.) Daha önce ailesinin onu tanıştırdığı oğlanlara hiç benzemiyordu, onlar gibi kasıntı bir duruşu ve garip bir konuşması yoktu. 
Bir süre daha sessizce birbirlerini incelediler. Başka ne yapacaklarını bilmiyorlardı. Neyse ki son hızla oğlanın üstüne atlayan bir cüce, bu garip duruma son verdi.
"Ağabey!"
İlk şoku atlatınca Lucinda bunun bir cüce değil, küçük bir kız olduğunu anladı. Ona "ağabey"diye seslendigine göre, John'un kardeşi olacaktı ama buna inanmak zordu çünkü birbirlerine hiç benzemiyorlardı. Kız ağabeyi gibi çilliydi ama ağabeyi sarışınken, onun saçtan çok kürkü gibi duran kızıl saçları vardı. Gözleri de maviden çok grimsiydi ve Lucinda'ya bakarken bir kedininki gibi kısılmışlardı. 
"Alma!" John kız kardeşine sarıldı, sonra da onu Lucinda'yla tanıştırdı. "Alma, bu Lucinda Whitton. Lucinda, bu da kız kardeşim Alma."
İki kız birbirlerine baktılar ama bir şey söylemediler. 
Sonra Alma, "Burnun patates gibi," deyiverdi birdenbire. 
John kahkahayı basarken, Lucinda şaşkınlıktan donakaldı. Yanıt vermek için ağzını açtı ama diyecek hiçbirşey bulamadı. Hiç kardeşi yoktu, dolayısıyla böyle bir durumda ne demesi gerektigini öğrenememişti.
Lucinda aşağılanmış hissediyordu ama görünüşe göre bu, aradaki buzları eritmişti. Alma artık öyle bakmıyordu. (Bakışları yumuşayınca sinsi bir cüceye benzemediği,  aslında tatlı bir kız olduğu da ortaya çıkmıştı.) 
İki kardeş ve Lucinda bahçeye doğru yürümeye başladılar. 
"Ne yapalım?" diye sordu John Alma'ya. 
Alma bir an düşündü. "Saklambaç."
Lucinda artık kendisini aralarında istemediklerini düşünmeye başlamıştı ki, Alma ona vurup "Ebe sensin!" deyince rahatladı. Tabii hala birlikte oynayacakları için, ebe olduğu için değil.
"Neden ben?" diye itiraz etti.
"Çünkü burası senin evin," diye araya girdi John, "Tüm iyi saklanma yerlerini biliyorsundur."
Lucinda daha fazla karşı çıkamadı, ikiye karşı birdi. Ayrıca haksız sayılmazlardı. Kesinlikle onu bulamayacakları saklanma yerleri biliyordu. (Hepsini dadısının üstünde denemişti üstelik.)
Kapının önünde bekleyen uşağı kale olarak belirlediler, kuralları belirlediler (Eve saklanmak yoktu.) ve böylece oyun başladı. 
Aslında bahçede oynamak Lucinda'nın çok hoşuna gitmemişti. Evde kalmayı tercih ederdi. Tamam, her yerde yetişkinler vardı ama en azından karanlık değildi. Bahçe aydınlatılmıştı ve orada burada ellerinde içkileriyle çiftler görünüyordu ama neticede geceydi. Yani karanlığın hakim olduğu zaman dilimi ve karanlık da Lucinda'nın baş düşmanı... Dolayısıyla tüm saklanma yerlerini bilmesine rağmen kardeşleri bulması çok kısa sürmedi çünkü o yerleri gece karanlığında hayal etmek onları aramak için cesaretini kırıyordu. 
Ama kardeşler Lucinda'nın düşündüğünden çok daha kolay yerlere saklanmışlardı. (John arabalarının altına, Alma da en yakın ağacın arkasına.) Onları bulmayı başarınca bu oyunda kazanmanın kolay olacağını düşündü. Ardından kardeşler arasındaki küçük bir tartışmanın ardından Alma ebe oldu. Mızmızlanarak talihini değiştirmeye çalıştıysa da işe yaramadı. Zavallı kız "Öyleyse saymaya başlıyorum." diyerek kaderine razı gelmek zorunda kaldı.
"Şey..." Başını uşağın sırtına yaslanıp saymaya başlayan Alma ile tekrar arabanın altına saklanmak için hazırlanan John dönüp Lucinda'ya baktı. "Oyuna içeride devam etsek olmaz mı?"
"Neden ki?" Alma'nın küçük dudakları hemen yukarı kıvrıldı. "Yoksa karanlıktan korkuyor musun?"
Lucinda John'a baktı. "T-Tabii ki hayır!" 
"Tamam öyleyse. Saymaya başla Alma." 
Alma gözlerini kapatıp saymaya başlar başlamaz o da koşmaya başlamıştı. Lucinda arkasından bakakaldı. Ama etrafta korkutucu olmayan bir saklanma yeri düşünürken çocuk geri döndü ve kızı elinden tutup peşinden sürükledi. 
"Birlikte saklanalım," dedi Alma'nın onları duyamayacağı kadar uzaklaştıktan sonra. 
Lucinda bu teklifi memnuniyetle kabul etti. "Olur."
"Saklanma yerlerini bilen sensin." John Lucinda'ya dönüp gülümsedi. "Bizi bulamayacağı bir yere götür beni." 
Lucinda başını salladı ve onu bildiği en gizli yere götürdü: 
Gizli ve aynı zamanda da sessiz, ürkütücü, dipsiz karanlıktaki kömürlüğe.
John mekanın korkutuculuğunu iyice arttıran sessizliği böldü: "Onu görebileceğimiz bir yere saklansak daha iyi olmaz mıydı?" 
"Bana bizi asla bulamayacağı bir yere götürmemi söyledin!" diye itiraz etti Lucinda. 
"Doğru ama şimdi kaleden ayrıldığından emin olmak için beklememiz gerek."
Lucinda yanıt vermedi. Şaşırtıcı bir şekilde, durumdan rahatsızlık duymuyordu. Bu gerçekten çok şaşırtıcıydı çünkü Lucinda gündüz bile gelmediği bu yere gece geleceğini ancak kabuslarında görebilirdi. Ama şimdi buradaydı işte ve daha da şaşırtıcısı, (Evet, daha şaşırtıcısı bile vardı!) hiç korkmuyordu. Galiba bunun nedeni, kalbinin hızla çarpmasının nedeniyle aynıydı: Elini sımsıkı tutan el. (Normalde ancak korkunun sebep olabileceği hızlı kalp atışlarının, bu sefer korkusuzluğuyla aynı sebepten kaynaklanması ne garipti.) Üstelik John da aynı şekilde hissediyor olmalıydı, az önceki itirazına rağmen hiçbir şey yapmaya yeltenmemişti çünkü. 
İkisinin de birbirlerinin elini bırakmak gibi bir niyeti yoktu.
Ama sonsuza dek orada kalamazlardı. Bir süre bekledikten sonra, istemeye istemeye kömürlükten çıktılar ve kale-uşağa doğru son hız koşmaya başladılar. (Elleri ayrılmıştı.) Alma'yı sobelemeyi başarmışlardı ama kız ortalıklarda yoktu. Zavallı kız onları ararken kim bilir nerelerde kaybolmuştu? 
Bu sefer onlar onu aramaya başladılar ve sonunda arka bahçede bulduklarında, kız neredeyse gözyaşları içindeydi. Aslında onları yakalayamadığı için tekrar ebe olması gerekirdi ama haline acıyan John, ebeliğe gönüllü oldu. 
Alma, erkek kardeşinin aksine, birlikte saklanma yönünde hiçbir istek göstermeden gidip bir çalının içine girdi. Lucinda da onu takip etmeye yeltenmedi, zaten o çalının içine sığmazdı. Bir süre nereye saklanacağını düşündükten sonra, bahçıvan araç-gereçlerinin durduğu kulübeye saklanmakta karar kıldı. Evet, kulübe karanlıktı ama az önceki anlardan sonra, karanlık, Lucinda'ya o kadar korkunç gelmemeye başlamıştı. Belzamor ona her zaman karanlığın içindeki tehlikelerden bahseder ve sadece onun yanındayken güvende olduğunu söylerdi ama az önce, kömürlükte,  Belzamor orada olmamasına rağmen karanlık ona hiçbir şey yapmamıştı. 
Bu yüzden cesaret gösterip kulübeye saklandı. Daha korkutucuydu ama en azından John saymayı bitirene dek buna dayanabilirdi. 50 saniye sonra, John saymayı bitirip kaleden uzaklaşmış olurdu. Böylece Lucinda da saymaya başladı. Kalp atışlarıyla ritmikti sayışı: 1, 2, 3, 4, 5... 
"Lucinda."
Lucinda sıçrayarak arkasına döndüğünde, Belzamor'la burun buruna geldi. 
"Belzamor," dedi peltek gibi konuşarak, çığlık atmamak için dilini hızla ısırınca ağzı kan tadıyla dolmuştu. "Burada ne arıyorsun?"
"Senin için geldim."
Korkmaması gerekirdi çünkü Belzamor yanındaydı ama korkuyordu Lucinda.  
"Ben hep senin yanındayım," dedi Belzamor,"Ne de çabuk unuttun."
"Unutmadım!"
Lucinda'nın kalbi (işte bu sefer korkudan) hızla çarpıyor, vücudu sanki karanlık tüm gücünü emmiş gibi titriyordu. Bu yüzden oradan kaçmak istemesine rağmen hareket edemedi.
"Ama o oğlanla oynuyordun." Belzamor ise iki kara delikten oluşan gözlerini ona dikmişti. Güven verici hiçbir şey yoktu gözlerinde.
"Evet, John'la," dedi Lucinda güçlükle. 
Belzamor'un tehditkar varlığı tüm odayı kaplamıştı. Sanki karanlığın ta kendisiydi. İçinde tüm o korkunç şeyleri gizleyen karanlık...
"Demek John ha?" Belzamor'un gülümsemesi öyle soğuktu ki Lucinda tüylerinin diken diken olduğunu hisseti. "Peki şimdi nerede senin 'John'un?" 
Lucinda yakınlarda olmasını diliyordu.
"Burada değil ve asla olmayacak. Muhtemelen onu bir daha görmeyeceksin bile. Oğlan çocukları, daima küçük kızların kalbini kırar Lucinda. Henüz bilmiyorsun ama yakında öğreneceksin. Sabah gitmiş olacak ve bir daha asla seni düşünmeyecek. Bu hep böyle olur, çok geçmeden anlayacaksın."
Lucinda gözlerinin yaşlarla dolduğunu hissetti. Belzamor yumuşamıştı. Ama bu kızı daha iyi hissettirmedi. 
"Ama ben hep burada, seninle birlikte olacağım Lucinda." Konuşmasına devam ederken sesi, kötü zamanlarında yanında olup onu teselli eden sevgili dostunun sesiydi yine. "Korkmana, yalnız hissetmene, üzülmene asla izin vermeyeceğim. Yalan söylemediğimi biliyorsun tatlım çünkü bugüne dek hiç yapmadım. Hem ben insanlar gibi yalan söylemem." Sesi tekrar sertleşti: "Ama insanlar söyler! Anne ve babanın hep birlikte olacağınızı söylediğini hatırla! Dadının, o iğrenç kadının, istediklerini yapman için seni defalarca nasıl kandırdığını hatırla! O hizmetçi kızın benim var olmadığımı iddia etmesini hatırla! İnsanlar istediklerini yapman için daima sana yalan söyler Lucinda. Birkaç seneye kalmadan seni okula gönderecekler, orada sıkıntıdan patlayacak, yapmak istemediğin birçok şey yapmaya zorlanacak, kendin olmaktan çıkıp o nefret ettiğin "hanımefendi"lere dönüşeceksin! Onların istediklerini yapmayı öğreneceksin. Her zaman korse giymek, asla çikolata yememek ve moronun tekiyle evlenmek zorunda kalacaksın."
Lucinda'ya elini uzattı. "Ama benimle kalırsan bunların hiçbiri olmaz." 
Lucinda önce arkadaşının kendine uzattığı eline, ardından gözlerine baktı. Kısa ve sessizliğin ardından: "Ama bir daha beni mutlu eden hiçbir şey de olmaz." dedi kararlı bir sesle, hem de tüm korkusuna rağmen. "Bu yüzden artık seni istemiyorum Belzamor! Dostluğumuz bitti. Git!" Kelimeler ağzından güçlükle çıkmıştı ama çıkmışlardı!
İşte bu Belzamor'u çıldırtmıştı. Sesi birden değişiverdi. Lucinda hayatı boyunca hiç bu kadar korkunç bir ses duymamıştı. Ne babasının ta Hindistan'dan getirdiği vazoyu kırdığında, ne odasında gizlice sıçan beslemeye kalkarak dadısına az kalsın kalp krizi geçirttiğinde, ne de annesinin makyaj malzemeleriyle duvarlara resim çizmeye kalktığında. Kimse ona bu kadar yoğun bir öfkeyle bağırmamıştı. Bu sesi duymak korkuyu kaşıkla yemek gibiydi. Bu karanlığın çığlıydı. 
Birden kulübenin kapısı hızla açıldı. "Lucinda!"
John'du bu. Varlığı karanlığın içinde bir ışık yakmıştı sanki. Lucinda bu ışığa tutunarak oradan kaçtı.
"Buldum seni!" John çabucak uşağa koşup onu sobeledi. "Sobe!" Neşeyle ona doğru döndü: "Eh, sen öyle bağırırken hiç de zor olmadı hani! Sahi, neden bağırıyor-" Gülümsemesi silindi. "Bekle, ağlıyor musun?"
Lucinda arkasını dönüp gözlerini sildi. "Hayır!" Sesi öyle sert çıkmıştı ki, kendisi bile ürktü.
"Şey..." Onu kırmaktan çekinircesine tane tane konuştu John. "Sen... Karanlıktan korkuyor musun?" 
"Evet!" John'un yumuşak tavrına karşın, Lucinda daha da öfkelenmişti. "Evet, korkuyorum! Ne olmuş öyleyse?" diye haykırdı öfkeyle.
"Sadece... Bence sen çok cesursun!" 
"Ha?" Lucinda şaşkınlıkla John'a döndü. "Cesur mu?"
Çocuk gülümseyerek başını salladı. "Evet, öyle! Karanlıktan korkmana rağmen o karanlık kulübede tek başına durabildin!" Kıkırdadı. "Alma bunu asla yapamazdı."
"O da mı karanlıktan korkuyor?" diye sordu Lucinda. 
John başını salladı. "Evet."
"Peki sen korkmaz mısın?" 
"Hayır," dedi John. "Erkekler korkmaz."
"Neden?"
"Çünkü birilerinin cesur olması gerekiyor."
Tam o sırada Alma saklandığı çalıdan fırlayıp John'u sobeleyerek sohbetlerini böldü. Kardeşinin mızmızlanmalarına aldırmayan John, Lucinda'yı sobelemiş olmasına rağmen büyük bir beyefendilik göstererek, korkusuyla mücadele ettiği için onu kazanan ilan etti. Böylece saklambaç oyununa son verip başka birçok oyuna evin içinde devam ettiler. 

Lucinda gözlerini açtığında kendini prova odasında buldu. Gecenin anıları zihnine yağarken, çok şey olan bir gecenin ardından herkesin hissettiği gibi, sanki her şey rüyaymış gibi hissetti. Ama olmadığını herkesten çabuk kavradı çünkü rüya olsa duvardaki saatin gösterdiğine göre 12'de, hem de öğlenin 12'sinde, burada, balo kıyafetleri içinde olmazdı. Tüm bunlar rüya olmadığının kesin kanıtıydı, yine de rüyaymış gibi hissetmekten kendini alamıyordu çünkü gerçekleşen her şey bir rüya gibiydi. 
"Lucinda!" diye odaya daldı dadısı. "Ah sonunda buldum seni! Yaramaz kız!"
Lucinda'yı tuttuğu gibi kulağından çekerek azarlar eşliğinde odadan çıkardı. Lucinda odadan çıktığı gibi gerçek dünyaya dönmüştü. Gerçek dünyaya dönmesiyle de rüyanın verdiği tüm o güzel hisler de kayboldu. 
Bayan Watson baloda alkol zehirlenmesi geçirdiği için, Lucinda o gün de serbestti. Üstündeki elbise çıkarılıp günlük elbisesini giydikten ve kahvaltısını (ya da öğle yemeğini) yaptıktan sonra serbest bırakıldı. Gününün geri kalanını, bu güzel düşün kalıntılarının kaldırılmasını izleyerek geçirdi. O uyanana dek balo salonu çoktan toplanmıştı. Kalan şeyleri halletmek de çok uzun sürmedi. Akşam olmadan ev eski haline dönmüştü. 
Son süslemeler, küçük kızın ruhunda kalan son neşe kırıntılarıyla birlikte götürülüp, kim bilir ne zaman gerçekleşecek bir sonraki baloya dek yerlerine kaldırıldığında Lucinda kalkıp dadısının yanına gitti. 
Dadı, salonun en sevdiği köşesine kurulmuş, bir yandan bir moda dergisini karıştırırken diğer yandan da örgü örüyordu. Tıpkı balonun Lucinda'yı mutlu ettiği gibi bitişi de diğer birçok çalışanla birlikte onu mutlu ediyordu. ("Balo" herkesin çok şey yaparken Lucinda'nın hiçbir şey yapmaması anlamına geldiği için bu doğaldı.) Çünkü Lucinda'nın "sıkıcı" diye tanımladığı evin "huzuru" geri dönüyordu balo bitince. 
"Dadı."
Kadın söylene söylene yanıt verdi: "Ne var Lucinda?"
"John bir daha ne zaman gelir? Ve de Alma?"
"John mu?" Dadısı kaşlarını çattı. "Hangi John? Yoksa... John Burnett mi?" Yüzünde oluşan gülümseme Lucinda'yı ürkütmüştü. (Daha önce hiç görmediği türden, sinsi ve garip bir gülümsemeydi bu.) 
"Hayır!" Lucinda yüzünü buruşturdu. Babasının yakın bir meslektaşının oğluydu John Burnett. Uzun, çelimsiz, kambur duruşlu ve hep kıyafetleri üstünden sarkan vücuduyla Lucinda'ya bir askılığı hatırlatırdı ondan birkaç yaş büyük bu çocuk. Burnett'ler sık sık Whitton'lara sıkıcı ziyaretlerde bulunur ve aileleri ikisini yakınlaştırmaya çalışırdı. Ama Lucinda onunla takılmamayı, o da kahyanın oğluyla takılmayı tercih ederdi. (Lucinda birkaç kez onları garip şeyler yaparken yakalamıştı ama oğlanların bundan haberi olduğunu sanmıyordu çünkü her geldiğinde o şeyleri yapmaya devam ediyorlardı.) 
"John ve Alma Rean."
"Rean mi?" Dadısı dudak bükerek örgüsüne döndü. "Rean'ler tüccar değiller mi? Herhalde baban birlikte iş yaptıkları için çağırmıştır. Bir daha geleceklerini sanmam. Ah, Lucinda, tüccarların oğullarıyla oynamamalısın!" 
Lucinda bahçeye çıkıp kömürlüğe indi. Canı başka bir şey istese çığlık çığlığa ağlayarak bu isteğini yerine getirtirdi mutlaka. Ama ne kadar ağlarsa ağlarsın şu anda istediği şeyi kimsenin yerine getiremeyeceğini biliyordu. Bu yüzden sessizce akıttı gözyaşlarını. Sonra birden ayağa kalkıp karanlığın sessizliğine haykırdı: 
"Belzamor!" 
Karanlıktan yanıt gelmedi. 
"Belzamor! Belzamor... Belzamor!"
Onu tavan arasında aradı. Depoda aradı. Kullanılmayan tüm odalarda. Her karanlık köşeye baktı. Defalarca adını haykırdı ama hiçbir yerde bulamadı. Gitmişti. Tabii giderdi, sonuçta kovulmuştu. 
O an Lucinda onun gitmesini istemişti. Ama şu anda burada olmasını istiyordu. Hangisinin doğru olduğu hakkında hiçbir fikri yoktu. Sadece çok yalnızdı. 

Ama yatma vakti gelene dek asıl sorunu göremedi. 
"Dur!" dedi lambayı söndürmek üzere olan dadısına. 
"Ne var Lucinda?" diye sordu dadısı huysuz huysuz. "Hikaye istiyorsan hiç halim yok." Oysa tüm gün tembellik etmekten başka bir şey yapmamıştı. 
"Hayır, sadece... Bugün senin yanında yatsam olmaz mı?"
Dadısı kaşlarını çattı. "Saçmalama Lucinda, artık 7 yaşındasın!" Tekrar lambayı söndürmeye yeltendi ama küçük kız onu yine durdurdu. 
"O zaman... Hiç değilse ışığı söndürmesen?" 
"Mumlar bedava mı sanıyorsun sen? Bu saçma korkularından vazgeç artık Lucinda! İyi geceler." Bu sefer dadısı lambayı söndürdü ve odadan çıkıp kapıyı kapattı.
Lucinda karanlıkla baş başa kalmıştı. 
Dün geceye dek, senelerdir başına gelmemişti bu. 5 yıl önce, her zaman dadısının ya da en azından bir hizmetçinin onunla olduğu çocuk odasından gönderilip bu odaya atıldığında, Belzamor'la tanışmış ve o zamandan beri ondan hiç ayrılmamıştı. Belzamor geceleri onu korur, kötü şeylerin yanına yaklaşmasına izin vermezdi. Ama artık o yoktu. Yanına gitmeye kalksa, dadısının onu çok kötü azarlayıp odasına geri yollayacağını da biliyordu. 
Gözlerini kapattı. O gıcırtı neydi? Camın ardında odaya girmeye çalışan bir şey olabilir miydi? Yoksa çoktan içeri girmiş, gardıroba mı saklanmıştı? Bacağına değen şey oyuncağının kolu muydu yoksa..? 
Gözlerini açtığında hala her şey karanlıktı. Ah şu gece bitmek bilmiyordu! Bir an Lucinda çığlık atmayı düşündü. O zaman mutlaka birileri odasına gelir ve o sakinleşene kadar başında beklerdi. (Bu sabaha dek sürse bile.) Ama bunu her gece yapamazdı, yoksa onu başka bir odaya atarlardı. Başka bir çözüm bulmalıydı. 
Aklına John geldi. Karanlıkta bile öyle güven vericiydi ki Lucinda hiç korkmamıştı. Bu düşünce, aklında bir ışık yaktı. John burada değildi ama sözleri onunlaydı: "Birileri cesur olmalı."
Artık onun için yanında olacak Belzamor ya da John yoktu. Yalnızca Lucinda ve... Lucinda vardı. Ve John, Lucinda'nın cesur olduğunu da söylemişti.
Aniden yataktan kalktı. Eğer hızlı davranmasaydı cesaretini kaybedebilirdi. Bir an karanlığın ortasında durdu. Hiçbir şey üstüne atlamayınca, adım atmaya cesaret edebildi.
İlk önce en kolay gelen yerden başladı. Kapı kolunu çevirirken kalbi güm güm atıyordu ama açılmadığını görünce rahatladı. İstenmeyen hiçbir şey içeri giremezdi. 
Bu ona devam etmek için cesaret vermişti ama yine de gardırobu kontrol etmek kolay olmadı. Gardırobu açıp titreyen koluyla kıyafetleri karıştırırken her an bir şeyin kolunu yutmasını bekliyordu. Ama gardırobu kapattığında koluna hiçbir şey olmamış ve büyük ölçüde rahatlamıştı - tabii çıkan gıcırtının ödünü koparması sayılmazsa. 
Sonra yere uzanıp kolunu yatağın altına uzattı. Eli bir şeye deyince bir an korkudan zihni durdu ama sonra çalışmaya devam ederek bu kadar yumuşak bir şeyin canavar  olamayacağını çözdü. Cismi biraz yoklayınca, oyuncak tavşanlı Daisy olduğunu anladı. "Korkma Daisy," diye fısıldadı tavşana sarılarak. 
Şimdi işin en zor kısmına gelmişti. Perdenin arkasını kontrol etmeye. Zihni sürekli perdenin arkasında göz göze gelebileceği şeyle ilgili görüntüler oluştururken bunu yapmak hiç kolay değildi. Hatta bir an yapamayacak gibi hissetti ama neredeyse refleks olarak hızla çekiverdi perdeyi.
Karşısında duran tek şey ay ve yıldızlarla donanmış gece gökyüzüydü. 
Yıldızlara bakarken içindeki tüm korku uçup gitti Lucinda'nın. Yatağına döndü ve hiç korkmadan uykuya daldı. Uzun bir uyku çekti. Bir daha da asla karanlıktan korkmadı çünkü onunla tanışmıştı, adı Belzamor'du ve artık hayatında yeri yoktu. 

Bu öyküyü ne kadar zor yazdığımı tahmin edemezsiniz. Sadece hikayeyi planlama kısmında değil, şaşırtıcı şekilde yazma kısmında da çok sorun yaşadım ve bir aydır bu öyküyle uğraşıyorum denebilir. (İlk kısımda Lucinda'nın dadısının yanına gitmesinden sonra hikayenin kalanını son birkaç günde yazmış olsam da. Giriş kısmını bir türlü içime sinmedi, 5 kez yeniden yazdım ve sonunda ilk yazdığım halini kullandım. Arada hikayeyi tamamen başka bir şeye çevirmeye bile niyetlendim! İyi ki yapmamışım. Bir de hikayenin bazı kısımlarını tamamen karanlıkta yazdım. Ben de karanlıkla verdiğim savaşı kazanalı çok oldu ama hala bu eski korku ara ara girer içime. Ne yazık ki, bu hikayeyi yazarken hiç girmedi.) Sonunda bitirdiğim için çok mutluyum. Ama güzel olmadıysa, üstünde uğraşmaya hevesliyim. Çünkü bu hikayede anlatmak, betimlemek istediğim çok şey vardı ve bunu yapabildiğimden emin olmalıyım. Bu yüzden lütfen beni ne düşündüğünüzden haberdar edin!  
Not 1: Fakat yeniden yazacak olursam da mutlaka araya başka bir hikaye sokacağım Kafamda öyle çok fikir birikti ki... Ve biraz hava değişikliğine ihtiyacım var.
Not 2: *birden uzun zamandır taslakta bekleyen diğer yazıyı hatırladı* Ü... Ühü... Ühühü... Üzgünüm sevgililerim, eski eşlerim beni bırakmıyor. *kafasındaki yeni fikirleri, iyice eskiyip yeni yeni-fikirleri yazmasına izin vermemeleri için çekmeceye kaldırır ve bu döngü muhtemelen ölene dek sürecek*

10 yorum:

  1. Belzamor getme aramızda kal :(

    Güzel bir hikayeydi bayılarak okudum :) Yeni hikayelerini sabırsızlıkla bekliyorummm :)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Çok teşekkür ederim, umarım en yakın zamanda bir yenisini yayınlarım! ^^

      Sil
  2. Belzamor'un daha acımasız Olmasını beklediğim bir hikayeydi. Açıkçası hikayenin sonuna kadar Belzamor'un tekrar ortaya çıkacağını ve aslında gerçek dostunun o olduğunu söylemesini bekledim. Sondaki o cümle beni epey şaşırttı. Sanırım bu da hikayenin etkileyiciliğini kanıtlıyor. Ellerine sağlık tekrardan!

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Tabii ara sıra hala Lucinda'sını ziyaret ediyordur ama biz bir kez canavarlara karşı duracak gücü gösterdik mi, bir daha asla bizi ezecek gücü bulamazlar kendilerinde.

      Sil
  3. Şimdi düşündüm de bu hikaye bana Tagore'un bir sözünü hatırlattı: "İstediğin zaman lambayı söndür. Senin karanlığını da tanır ve severim."

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Çok güzel bir sözmüş, teşekkür ederim paylaştığın için. ^^

      Sil
  4. Nedense sonuna kadar her zaman Lucinda'nın başına kötü bir şey gelmesini beklediğim için bana göre sonu beklenmedik ve güzeldi ama her şeye rağmen Belzamor'un değer verdiği tek insana bir daha kendini göstermeyecek olması üzücü geldi. Bu güzel hikaye için nasıl bir iltifat yazmalıyım ki tam olarak hayaranlığımı gösterebileyim bilemiyorum ama okuması çok güzeldi.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Ah Yuu-chan hep çok güzel yorumlar yapıyorsun zaten! Öyle ki bende nasıl teşekkür edeceğimi bilemiyorum... Ama deneyebilirim: Çok çok çok teşekkürler! ^o^ Herkesin Belzamor'a bu kadar sempati duyması ve farklı şekilde biteceğini düşünmesi gerçekten çok ilginç gerçekten. O.O (*Anlatmak istediğimi anlatamayacak kadar beceriksizim demiyor da...*) Ama beğenmene çok sevindim! ^^

      Sil
  5. Sabah hikâyeyi görmüş ama okumamıştım, uzun otobüs yolculuğumda okumak zevkli olur diye o zamana saklamıştım. U_U internet o ara pek çekmediği için yorumumu şimdi yapıyorum.
    Öncelikle betimlemelerin çok güzel anlattığın her şeyi kafamda canlandırabildim. Lucinda'nın karanlıkla yüzleşmesi çok güzel bir andı. Ben buna cesaret edemezdim. Güzeldi, farklı bir havası vardı. ^^
    Belzamor gitti, John gitti. Lucinda'ya üzüldüm biraz.
    Bu arada 5 kez baştan yazmana hayran kaldım. Gerçekten. o.o

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Çok teşekkür ederim Merdiven Çocuk! İsmin gerçekten çok hoş, yorumun da öyle. ^^ Öyküyü 5 kez baştan yazmadım ama, sadece giriş kısmını. Yine de o gece hiç uyuyamadım. TT.TT Hem de sonra ilk yazdığım haline dönmek için... Ama gerekirse 5 kez baştan yazabilirim. Çok iyi anlatamamış gibi hissetmekteyim çünkü...

      Sil