21 Aralık 2015 Pazartesi

Bana Bile Ulaşabilecek Kadar Popüler Mim

Şu anda ders çalışıyor olmam gerek ancak sağ elimin yüzük parmağını yaktığım [Yine bir patates kazası (Bu sıralar canım çok patates cipsi çekiyordu, ben de sanki sırf "ev yapımı" diye benim yaptığım yağ içindeki cips, Lays ya da Raffles'ınkinden daha sağlıklı olacakmış gibi yapayım dedim.) ama bu yağ patlatmayı becerdiğim seferin yanında hiçbir şey sayılır.] için, yazı yazamıyorum ve yazmadan çalışamam. Peki elim yanmasaydı çalışıyor olur muydum? Eh, en azından bunu yazıyor olmazdım. Olasılıklar yarı yarıya: Ya çalışıyor ya da yatıyor olurdum. (Henüz basılmamış biyografimin annem tarafından konulmuş adı bile "Yatay Pozisyonda Hayat" sonuçta.) Öyle çok çalışmam lazım ki! Bildiğiniz gibi seneye 12. sınıf olacağım, yani hayatımı belirlemeyecek (18 yaşında girdiğim bir sınavın, 70-80 yıl sürmesi olası hayatımı etkilemesine izin vermeyeceğim, hayır.) ama kendi ayaklarımın üstünde durmamı sağlayacak sınava gireceğim ve bunun için şimdiden çalışmaya başlamam gerekiyor. Doğrusunu isterseniz başlamıştım ama derslerle bir arada yürütemedim. Sonra dersleri de yürütememeye başladım. Yani Fizik dışında tüm notlarım iyi ama Fiziğim berbat. Çünkü bu sene farklı bir öğretmen giriyor, tamam, geçen sene de Fiziğim iyi değildi belki ama o öğretmen daha iyi not veriyordu, şimdiki çalışmamın yarısıyla dersi kolayca geçiyordum. Oysa bu öğretmen hem kötü not veriyor hem de dersi Esen gibi işe yaramaz zorlukta sorular içeren bir kitaptan işleyip sınavda en kolay tipteki soruları soruyor. "Zor soruyu yapabiliyorsan kolayı da yapabilmen gerekir" diyebilirsiniz ama Esen'deki "zor" soruları ancak ezberleyebilirsin, anlayamazsın, tabii Einstein değilsen. Bugün okula gitmememin nedeni de hafta sonuyla birleştirip bu üç günde derslerimi toparlamaktı ancak neredeyse hiçbir şey yapamadım. Çünkü dikkatimi dağıtan başka şeyler de var. Okunacak, çizilecek ve yazılacak şeyler... Şu an tam olarak gerçeklerle hayallerim arasındaki ayrılıkta duruyorum. Şahsen gelecek için şimdiyi çarçur etmeyi müthiş saçma buluyorum. Yani her anını çalışarak geçirmek de, ne amaçla olursa olsun, hiçbir anını çalışarak geçirmemek kadar saçma. (Çünkü o amaca ulaştığında ne önüne ne de arkana baktığında hiçbir şey göremeyeceksin.) İnsan şimdiyi yaşarken geleceğini kurabilmeli ama bu çok zor. Diyeceksiniz ki "Bir düzen oturtmayı başarabilirsen hem kendine hem zevklerine zaman ayırabilirsin." Pekala, ben bu düzeni oturturum ama o düzen zevklerime uyacak mı bakalım? Mesela ders çalışırken aklıma bir hikaye fıkri geliyor ya, onu hemen o an yazmalıyım. Çünkü hikayeyi aklındayken, hayır, içindeyken yazmakla onu sonradan hatırlayarak yazmak aynı şey değil. Ya da bir çizimi, nasıl bir çizim olacağı aklımda tam olarak canlanmışken ve elim aklımdaki çizgileri kağıda dökmeye hazırken yapmakla hatırladığım kadarıyla çizmeye çalışmak....  Bu, tıpkı şuna benziyor: Çikolatanın tadı her zaman aklındadır ama o tadı hatırlamakla çikolata yemek kesinlikle aynı şey değildir, değil mi? Öyle olsa, sadece tadını hatırlamak için çikolata yemek yeterli olurdu. 
Öte yandan; ailem zengin değil, garanti bir geçim kaynağımız yok ve kesinlikle "zengin koca"ların (hatta orta halli ve fakir kocaların da) isteyebileceği biri değilim. Yani "iyi bir yere gelmek"ten başka çarem yok. Üstelik sadece iyi bir yere gelmem de yetersiz, ben para kazanmalıyım. Beni gerçekten çok zor yetiştiren ebeveynlerime hak ettikleri rahatlığı kazandırabilmek için, kendim için değil. Tanıdığım çoğu yaşıtım kendi evlerinde oturuyor, arabaları var vs... (Ve yine de kendilerini fakir sanıyorlar.) Benim ailem de bu rahatlıkları fazlasıyla hak ediyorlar. Hiçbir zaman gurur duyabilecekleri bir evlat olmadım, muhtemelen mürüvvetimi görmek ya da torun sevgisi gibi mutlulukları da yaşatamayacağım onlara. (Tabii sırf ailelerimizi mutlu etmek için evlenip çocuk yapacağımız tamamen benim gibi birini bulmazsam ki BU ACAYİP ÇILGINCA OLURDU.) En azından maddi şeylerle gözlerini boyamak istiyorum. Gerçi acayip çalışsam bile kesinlikle para kazanabileceğim bir meslek var mı ki bu ülkede? Tamam, belki vardır ama her ne kadar paraya delice ihtiyaç duysam da sırf para için meslek seçmek benim ideallerime çok aykırı. Veee işte yine geldik ideallerle gerçekler arasındaki uçuruma.
Aslında bu yazının ana konusu bunlar değil, sevgili Yuu tarafından mimlenmiş olduğum mim. Ancak şimdiden kendi başına bir yazı olabilecek kadar uzun yazdım, değil mi? (Muhtemelen bu konuda birileriyle konuşmalıyım ve konuşabileceğim insanlar da var (Onlara çok teşekkür ediyorum çünkü yazıyı okumaları muhtemel.) ama konu sıkıcı olduğu için (Evet, sadece bu yüzden.) yazmak istemiyorum.) Yine de kısaltmaya filan uğraşmayacağım çünkü uzun yazmayı seviyorum, ne zamandır bu kadar uzun bir şey yaz(a)mıyordum ve bir daha ne zaman yazacağım da belli olmaz. Ne kadar uzunsa o kadar doyuruyor beni. (Sanırım yazma konusunda da yemek konusunda olduğum kadar pisboğazım.) Şiiri sevmememin sebebi de bu olabilir. Neyse, geçelim artık mime. Aslında ne içerdiği hakkında tam olarak bir fikrim yok. Yuu'nun dediği kadarıyla sevdiğimiz, sevmediğimiz ve takıntılı olduğumuz şeylerden bahsediyoruz. Ancak bu çok sınırsız bir konu bence. Yani sevdiğim, sevmediğim ve takıntılı olduğum onlarca şey var şahsen. Ve hangi birinden bahsedeceğimi bilmediğim için, çok başarılı yazabileceğimi sanmıyorum. Çok popüler bir mim (Bkz: Bana bile ulaştı. Not: Başlık buldum!), herkes yapmış ama ben ancak Yuu, River ve Shuu'nunkileri okumaya fırsat bulabildim. Onlar çok güzel yapmışlar, eee, insanların değişik ilgi alanları olunca tabii... Tamam, lafı daha fazla uzatmadan ("Daha ne kadar uzatabilirdin ki?" diye soracak olursanız, oh, daha hiçbir şey görmediniz bebeğim...) mime geçiyorum nihayet:

  • İlk olarak şu an yaptığım halde sevmediğim bir şeyle başlayalım: Maddeler halinde yazmak. Bunun hakkında sevmediğim dışında söyleyebileceğim fazla bir şey yok. 
  • Yine sevmediğim bir şey: (İlk 2 maddede sevmediğim şeylere yer vermiş olabilirim ama neredeyse obsesif-kompülsif teşhisi konulabilecek kadar fazla ve garip takıntılara sahip biri olarak, hala bu mimin büyük oranda takıntılarımı içereceğine dair inancımı koruyorum.) Şu anki gökyüzü. Güneşli ama bulutsuz, mavi gökyüzü. Üstelik berbat bir mavi. Yani kusmuk mavi olsaydı, kesinlikle bu tonunda olurdu. Size bu tonun "bebe mavisi" olduğunu söyleyebilirim ama emin değilim çünkü google görsellere göre farklı bebe mavileri var. Benim kast ettiğim şu bebe mavisi. (Umarım bahsettiğim gökyüzü gözünüzde canlanmıştır.) Tamam, kıyafetlerde ve eşyalarda güzel durabilir ama kesinlikle gökyüzünde değil. Gökyüzü bu renge bürülü olduğunda, içimden hiçbir şey yapmak gelmiyor. Çünkü dünya bana çok durgun geliyor. Ders çalışmak için ayırdığım şu üç gün boyunca da hava hep böyleydi ve hayır, gökyüzü üzerinde bahane üretmeye çalışmıyorum. (Yok artık.) Gökyüzü kapalı ve hatta yağmurlu olsaydı daha iyi çalışacağımdan emindim. (Ama o zaman da kumrular ıslanırdı. Biliyor musunuz, pencere pervazımıza gelen kumrular var. Onlara yem veriyoruz. Sanırım ben onlar için onlara yemek veriyor oluşum dışında pek bir anlam ifade etmiyorum ama onlar beni mutlu ediyor.) 
  • Saçlarımdan ve dudaklarımdan gerçekten nefret ediyorum ama saçlarım için daha fazla endişelenmeme gerek kalmayacak çünkü hızla ve çok dökülüyorlar. Zaten her zaman az saçım olmuştur (3 yaşına dek keldim!), bu gidişle kesinlikle kel kalacağım. Ve o zaman nefret etmek için sadece dudaklarım kalacak. Onlardan nefret etmemin sebebi estetik nedenler değil bu arada, bana fiziksel olarak acı vermeleri. Üç haftadan beri geçmeyen yaralar çok canımı acıtıyor. 
  • Herkeste güzellik bulabilen biriyim ama kendim dışında. (Tamam, ikinci maddede bahsettiğim mimin içeriği hakkındaki inancım çürümeye başlıyor.) Yani çoğu zaman, bazen aynaya bakıp normal bir insana benzediğimi düşündüğüm olmuyor değil açıkçası ama hemen içimden yükselen bir ses "Kapa çeneni yalancı" deyip düşüncelerimi boğuyor  
  • Şarkı söylemeyi gerçekten severim, sevdiğim bir şarkıya mutlaka eşlik ederim ve sesimin güzel olmasını isterdim ama o kadar da çok değil çünkü bunun şarkı söylemek için bir gereklilik olduğunu düşünmüyorum. (Sadece bazen "Bu sefer güzel söylediğime eminim!" deyip sesimi telefona kaydettiğimde yaşadığım hayal kırıklığı hoş olmuyor.) 
  • İnsanlar "SENİ SEVİYORUM ALICE, BENİ RAHATSIZ ETMİYORSUN VE HAKKINDA HİÇBİR KÖTÜ DÜŞÜNCEM YOK" demedikleri sürece benden nefret ettiklerini düşünür ve hatta bu yüzden onlardan uzak dururum. (Tam bir aptalım.) Özellikle yetişkinler. Yakın bir aile bireyim olmadıkları sürece (Ki yakın bir aile bireyi derken kast ettiğim sadece annem, anneannem ve dedem - Hatta bir süredir anneannemden bile tam olarak emin olamıyorum, davranışları eskisine göre daha soğuk geliyor ama kendime "KADIN 80 YAŞINDA, SAÇMALAMAYI KES" diyerek kendimi durduruyorum.) hiçbir yetişkinin yanında kendimi rahat hissetmiyorum. Benden nefret ediyorlar ve hakkımda berbat şeyler düşünüyorlarmış gibi geliyor. Öğretmenler, saydıklarım dışındaki TÜM aile bireylerim ve onların arkadaşları vs... ÖZELLİKLE arkadaşlarımın aileleri. Psikopat ilkokul öğretmenim yüzünden yaşadığım bazı şeyler nedeniyle, hala velilerinin arkadaşlarımla "O kızdan uzak durmanı istiyorum!" dediğini düşünüyorum. Oysa ben yetişkinleri severim, benden nefret ettiklerini düşünmenin bende uyandırdığı korku dışında. (Evet, yanlarındayken çoğunlukla korkuyorum.)  
  • Adını unuttum ama ergen fobisi anlamına gelen bir fobi olduğunu okumuştum bir yerde, gerçek midir uydurma mı bilemem (Önemli de değil) ama gerçekse bende var olabilir. Gerçi yaşıtlarımdan korkmuyor, onlardan tiksiniyorum sadece. Beyni yerine genitalleriyle düşünen, çirkin görünüşlü yaratıklar... Ama tüm arkadaşlarım da yaşıtlarım olduğu için, bu tiksintiyi umursamamaya çalışıyorum. ("Yetişkinlerden korkuyor, ergenlerden tiksiniyorsan geriye kim kalıyor?" sorusuna cevabım: Üniversiteliler. Onlara da çok bayılmıyorum ama ne yetişkin, ne de ergen olarak fena değiller. Çocuklara ve yaşlılara karşı hislerimse karışık, "çocuk"/"yaşlı" derken ne kadar "çocuk"/"yaşlı", buna bağlı. Bir an kimsenin farklı yaş gruplarına karşı duyduğum hisleri önemsemediğini fark ettiğim için bu konuyu kapatıyorum artık. Gerçi neden insanlar başka birinin herhangi bir konudaki fikrini ya da hislerini önemsesinler ki? Eh, bunu bilmiyorum ama yazıların yanındaki rakamlar birilerinin onları okuduğunu gösteriyor. Dolayısıyla bu sadece benim diğer maddeye geçmek için bahanem.)
  • Eğer ille yapmam gerekmeyen bir şeyi yapıyorsam mutlaka başıma kötü bir şey geleceğini düşünürüm. Mesela cips almak için evden çıkacaksam (Ki az sonra bunu yapacağım için bu örneği vermezsem iyi olurdu ama neyse...) araba çarpacağını filan hayal ederim. Sanırım bu, o ille yapmam gereken şey, genellikle neredeyse yapmamam gereken bir şey (Mesela cips almak gibi, bu ahlaki olarak kötü bir şey değil ama 150 kilo olmama kesinlikle gerek yok.) olduğundan dolayı, bir tür kendini durdurma mekanizması. Peki işe yarıyor mu? Bazen. 
  • Aslında başıma gelebilecek kötü şeyler başka koşullarda da aklıma geliyor.
  • Görünüşe göre takıntılarımdan bahsetmek için cesaretim yok. 
Bu kadar çünkü aklıma bahsedecek daha fazla şey gelmiyor. Daha doğrusu yazacak çok fazla şey var. Yani ömrümün 16 yıl + 10 ayı boyunca sevdiğim, sevmediğim ve taktığım şeylerden hangi birinden bahsedebilirim ki? Bana daha spesifik şeylerle gelmelisiniz. (Ve bir daha asla kapısını çalmadılar.)
Yine de bana bu insanın tüm enerjisini sömüren renkteki gökyüzüne rağmen yapacak bir şeyler verdiği için Yuu-chan'a çoook teşekkürler!!!
foop-mcfawn:

Smol pie escapes in toilet ಡ◡ಡ
Şimdi gidip ya Peridot gibi kendi üstüme sifonu çekip boklarla yüzleşeceğim ya da çalışma masama oturup... Hey, yine boklarla yüzleşeceğim! Anlaşılan boklardan kaçış yok. 

22 yorum:

  1. Bu yorum yazar tarafından silindi.

    YanıtlaSil
  2. OKB detected. Bendensin. Gerçi benim takıntılarım ergenliğe girince geçti, yine de OKB ruhuma işlemiş (her ne kadar ruh diye bir şey olmasa da). Bende yaşıtlarımı aptal buluyorum. Büyüklerle anlaşabiliyorum. Sokrates'in dediği gibi: "Gençler yaşlıların aptal olduğunu düşünür, yaşlılar gençlerin aptal olduğunu bilir." Gerçi bende 17,5 yaşında bir ergen velet olarak (Ruh yaşım 5, bazen 60 oluyor. Son zamanlarda ayarları şaştı, bir ara servisi çağırıp kontrol ettireceğim.) kendime hakaret etmiş oluyorum, ama olsun. Gençler gerçekten deneyimsiz ve aptal oluyorlar ki aslında bunda vücudun yapısı önemli etken. Beynimizde bizi tehlikeye atacak ve saçma davranışlar yapmamızı engelleyen kısım 22 ya da 23 yaşında kadar tam gelişmediği için gençler saçma davranışlar (özellikle arkadaş grubuyla ise daha da yüksek ihtimalle) sergiliyormuş ve saire, ve saire... (Kaynak ve İleri Okuma: AçıkBilim.com, Ergenleri Anlamak). Bir ara, "hepiniz düşük zekalısınız, sizinle ilgilenmiyorum" moduyla geziyordum. Tabii bu gibi düşünceyle başkaları ile arana çit kurmak (çit kaldı mı ya? Şimdilerde force shield örüyorlarmış.) saçmaymış, sonradan anladım. Ben eskiden inektim, sonra tembel oldum, şimdi yine ineğim. En sevdiğim ders matematik, en sevdiğim yemek brokoli. Bu evrelerden geçmiş biri olarak diyebilirim ki, insan derslerden uzak kalınca veya çeşitli nedenlerden dolayı, derslerde başarısız olmasında dolayı oluşan "dersleri düzeltmenin zor olduğu" düşüncesi tamamen yanlışmış. Konu anlatımı için ya oldukça güzel anlatan inek bir arkadaşını bul ya da internet üzerinden bulabildiğin en iyi konu anlatımı yapan hocanın videolarını bulup izle. Konuyu anlayınca test kitabı alıp kolaydan zora doğru problem çöz. Tabii bunlar senin zaten bildiğin şeyler olabilir ve durum bu olduğu halde yapamıyorsan sorunun için aklıma gelen bir çözüm yok. Çok laf kalabalığı yapıyorum... Her neyse, iradeyle alakalı kilo vermek. Ben eskiden 90 küsür kiloydum, spor ve sağlıklı beslenmeyle 4.5 ayda 30 küsür kilo verdim. Şimdi 63 kiloyum. Ve hepsini başarmamın temelinde "irade" var. Deneyimlerimden farkına vardığım üzere irade "belirli bir neden"e bağlı olduğunda (örneğin: bunu yapıyorum çünkü nedeni bu), eğer neden güçlü ise irade de güçlüdür. Önerim, iradeni güçlendirmenin gerekliliğidir. Hayatının geri kalanını belirleyecek olan şeyin bir sınav olması (ya da birkaç sınav da olabilir, farketmez) kulağa ilk başta yanlış geliyor, fakat doğru mudur yoksa yanlış mıdır bir fikrim yok. Yaşama genel olarak baktığımızda çok fazla küçük şeyin çok büyük şeyleri etkilediğini görürüz. Yani sınava da bu küçük şeylerden biri olarak bakıp onu doğru olarak kabul etmek mantıklı mıdır bilmem, ama istersen sen buna bu açıdan bakarak teselli bulabilirsin Defne. Evet, bir Hayatın Mahkumları programının daha sonuna geldik, bir daha ki programda görüşmek üzere. error 404 not found... Restart? (Y/N) Y Starting... "...Hiçbir zaman gurur duyabilecekleri bir evlat olmadım..." bunu böyle olduğuna emin değilim. Bu düşünceni gözden geçirmelisin. Her annenin çocuğuyla olan bağı değişik ama yine de anneler -genellikle- çocuklarına karşı kötü şeyler beslemezler (bu "kötü" yanlış tanım oldu yerine ne koysam bilemedim, çok farklı manalara gelebilecek bir kelime...) desemde ara sıra bende şaşırmıyor değilim, caniler de çıkabiliyor. Hele oğulların canileri ayrı bir şey. Geçenlerde duydum (1.5-2 yıl oldu, geçenlerde dediysem de inanma) Fillipinler'de 2 erkek kardeş annelerini kesip yemişler, annelerinin içine şeytan mı ne girmiş işte. Oluyor böyle şeyler. "Yatay Pozisyonda Hayat" :), bence bunu kullan.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Aslında yaşıtlarımıza karşı biraz acımasız olabiliriz çünkü kendimize acımasısız. Yine de ileri sürdüğün tez mantıklı. Gerçekten de ergenlerin beyninde onları saçma şeyler yapmaktan alıkoyan kısmın gelişmediği açıkça ortada. (Bkz: Kendimden biliyorum.)
      Tanrı'ya ya da tesadüflere şükürler olsun ki, çalıştığım halde yapamayacak kadar geri zekalı değilim. (Bu arada geri zekalılar (Gerizekalı değil, geri zekalılar.) üstlerine alınmadan önce şunu belirtmek isterim ki, geri zekalı olmak kesinlikle olunabilecek en kötü şey değil. Öyle olmadığıma şükretmemin sebebi, zekadan başka hiçbir bakımda da ileri olmamam. Şu anda da ileri değilim ya, orta zekayım. Hem de ortanın düşüğü çünkü daha geçen sene kendimi geri zekalı sanıyordum.) Yani çok çalışırsam ben de notlarımı yüksek tutabiliyorum. Ama (-Dramatik etkiyi arttırmak için burayı italik puntoyla yazdığımı hayal et.-) gerçekten çok çalışırsam. Ki bunu yapabilirim, yapabiliyorum. Aklıma gelen hikaye ve yazı fikirlerini savuşturur, ellerimi sadece ders notları almak için kullanmaya zorlayabilir, gözlerimi derslerden alakasız yazılardan kaçırabilirim ve çalışır, çalışır, çalışırım. Ama hayır, yapamam çünkü bu bana inanılmaz mantıksız geliyor. Neden elektron taşıma sistemini sokmak için muhteşem hikaye fikirlerini atayım ki kafamdan? Hayali eşitsizlikleri çözmek için ellerimi gerçek güzellikleri resmetmekten men edeyim? Ya da optik kuramını okumak için gözlerimi bakış açımı değiştirecek satırlardan kaçırayım? Tamam, Hedonist falan değilim, "her şey zevk içindir" demiyorum ama hiç zevk almadan yaşamanın da hiçbir anlamı yok bence. Ayrıca ders çalışarak ulaşacağım tamamen dünyevi amaç için dünyaya geliş amacımı nasıl çarçur edebilirim?
      Aynı şey kilo vermek için de geçerli sayılır. Sağlık ya da estetik bakımından sıkıntı yaşamadığım müddetçe, neden umurumda olmayan insanların umurumda olmayan göz zevkleri için, kendimi herkes gibi delice zevk aldığım yeme eyleminden mahrum bırakayım? Derdim ama maalesef benim "yeme" eylemi ya da "yemek" nesnesiyle olan ilişkim biraz sıkıntılı. Yemeye başladım mı duramıyorum ve bu yüzden genellikle yemiyorum. Epey de kilo verdim bu şekilde. (Yine de hala kimsenin göz zevkine zarar vermeyecek kadar incecik değilim elbette.)
      Yani evet, belirli bir nedene bağlı olan irade, her şeyin temelinde yatıyor ama zor olan o iradeyi belli bir nedene bağlamak işte.
      Benim gibi dünyadaki evlatların çoğu için geçerli olan (Çünkü anne-babaların beklentileri asla bitmiyor çünkü kendi anne-babalarının beklentilerini asla karşılayamıyorlar çünkü onlar da anne-babalarının beklentilerini hiç karşılayamamışlar... Ve bu döngü hem eksi hem de muhtemelen artı sonsuza dek bu şekilde gider.)"hiçbir zaman gurur duyabilecekleri bir evlat olmadım" klişesine gelelim. Doğrusu annemin (en azından genellikle) bu şekilde düşündüğünü zannetmem. Mükemmel bir ebeveynin yapması gerektiği gibi sadece var olduğum için bile benimle gurur duyar o. Ama babam... Bana bakarken adamın gözlerinden resmen tiksinti akıyor. Uzuuuun uzun bahsettiğim gibi, aslında hiç ilgilenmediğim onca şeyi belki de sırf o tiksintiyi gözlerinden silmek için istiyorumdur. Üstüne ev tapusunu ve araba anahtarlarını atıp "Bak, gördün mü, her şeyden çok değer verdiğin ve benim yüzümden asla elde edemediğin şeyleri sana getirmeyi BAŞARABİLDİM işte - şimdi o bakışlarını üstümden uzak tut artık!" demek ve kaçmak istiyorum. Ve yorumun olmazsa olmazı olan ailevi sorunlardan da bahsettiğime göre yorumumu burada bitirebilirim!
      Not: Hem içgüdüsel teorilerimi bilimsel verilerle doğrulayıp hem de annelerini kesip yiyen Filipinli çocuklardan bahsetmeyi başarabilen bu upuzun yorum için teşekkür ediyorum Lawliet.

      Sil
    2. "...teşekkür ediyorum Lawliet." ne demek, görevimiz.

      Sil
  3. Oy oy şimdi yine çok uzun bir yorum mu yazacağım acaba? Uzun yorumlar yazınca utanıyorum ben. Neyse başlıyorum. Öncelikle şunu söylemek zorundayım Alice, bazılarımızın parası var, bazılarımızın parası yok, bu bir gerçek. Annem elli beş yaşına falan geldiğinde zar zor bir ev alabildi. Arabamız yok. Halimiz fena değil, fakir olduğumuza inanmıyorum ama iç açıcı da değil. Normal bir aileyiz yani. Ama kesinlikle ailemi rahat ettireyim kaygılarım yok. Ve bence olmamalı da çünkü, bana kalpsiz demeyecekseniz, ortalama 70 yıllık ömrümü özgür geçirmek istiyorum, birilerini mutlu etmek pahasına bir şeylerden vazgeçerek değil. Ailemle ilgili en büyük çabam, benim yüzümden kalp krizi geçirerek ölmelerine engel olmaya çalışmak, daha fazlası yok.

    Lisedeyken idealimdeki işi yapmazsam asla mutlu olamayacağımı düşünüyordum, kimsenin de gerçekten istediği şeyi yapmadığı sürece mutlu olamayacağını. Ben mutlu olamadım gerçekten de, ama diğer insanlar mutlu olabiliyor. Geçmişteki hatalarımızla yüzleşip onları kabullenme konusunda inanılmaz ikiyüzlü olduğumuzu düşünüyorum. Mesela tıp okumayı deli gibi isteyip puanı yetmedi diye bir yıl daha hazırlanmayı göze alamayıp mühendislikte mutsuz olan birinin "ben mutsuzum" diyeceğini hiç sanmıyorum. Anladığım kadarıyla insanlar "bu koşullar altında bunu yaptım, pişman değilim" deme eğilimindeler.
    Ben de böyleyim.

    Biyoloji bölümüne çok isteyerek geldim. (Geçen gün liseden arkadaşlarımla buluştum, bir tanesi senin kafanı Atıl Hoca mı bulandırdı diye sordu. Atıl Hoca çok sevdiğim, çok yakın olduğum biyoloji öğretmenimdi. Kız biyoloji seçmemi akıl bulanması olarak gördü yahu.) Üç yılın sonunda kesinlikle eminim ki, bu iyi bir fikir değilmiş. Ama üç yılın sonunda (bu üç yıl beni inanılmaz zorladı Alice, ağır bir depresyon geçirdim, hala bile bir şeyler düzelmemiş olabilir, bahsetmek bile istemediğim düşündükçe utandığım bir sürü mesele) ve elimde hiçbir şey yok. 22 yaşındayım -22 yaşına girdim :(- ve gelecekle ilgili ne yapacağıma dair en ufak fikrim yok. Ama şunu söyleyebilirim: kesinlikle pişman değilim. Bunu istedim, bunu yaptım. Yanlış bir karar mıydı? Olabilir, nereden baktığınıza bağlı ama, benim almam gereken bir karardı ve bu kararı alırken kesinlikle yalnızdım. Doğayı sevmeyi bu okulda öğrendim ben. Canlı nedir, canlılık nedir, bu dünyadaki yerimiz nedir (biyolojik olarak) ve diğer canlılar üzerindeki sorumluluk ve haklarımız nelerdir bunları öğrendim. İnanılmaz bir kendini arayış sürecim oldu, senin yaşlarındayken hatta belki daha erken başladı, hâlâ sürüyor. Bu şehir, burada tanıdığım insanlar, her şey her şey o kadar çok şey öğretti ki bana. "Keşke biyoloji yazmasaydım" diyemiyorum şimdi. Aslında bakarsan üç yılım hatta dört yılım çöp, ama öyle göremiyorum. Bak, böyle olmayabileceğini gördüğüm halde, 15 yaşımdan beri kendime söyleyip durduğum şeyi sana da söyleyeceğim: Hayatınla ilgili önemli bir karar alırken lütfen en önce kendini düşün. Ailemiz, sevdiklerimiz bizim için çok önemli, onları mutlu etmek, mutlu görmek tabii ki isteriz ama Alice, olmak istemediğimiz bir yerde olmak, bizi kesinlikle mutsuz edebilir ve mutsuzluğumuz da onları da mutsuz edebilir. Hayatı yaşamanın o kadar çok yolu var ki. Tek bir yaşam biçmi yok. Bir arkadaşım bir yaz, otostop mevzusu sayesinde tanıştığı bir çiftten bahsetti. Benim yaşlarımda bir kızla bir oğlan, dedelerinin köydeki evine yerleşmişler, marul yetiştiriyorlarmış. Mis gibi, böyle de yaşanabilir. Bir tanesi var, 28 gündür yoldaymış, mis gibi, böyle de yaşanabilir. Çok para kazandığımız, evimizin arabamızın olduğu bir hayat doğru hayattır diye bir şey yok. Onay görmeyen bir yaşama sahip olan insanlar inanılmaz güzel işler yapabilirler. Örneklerini hep edebiyatta görüyorum ama kim bilir daha neler vardır. Bence önemli olan olabildiğince çok deneyim biriktirmek ve güzel insanlar biriktirmek. İnanılmaz küçük paralarla yaşayabiliriz ama "ben mutluyum" diyerek yaşayabiliriz.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Birkaç şey daha söyleyeceğim, zihnim çok dağınık, yazına tekrar bakmak zorunda kaldım. İnanmayacaksın ama kilolar veriliyor, sivilceler geçiyor. Bana nereni sevmiyorsun diye sormaya kalksan ve saymaya başlasam, bittiğinde her bir uzvumdan bahsetmiş olabilirim ama olsun. Gerçekten aşık olabiliyorsun doğru kişiyle karşılaşınca. Kendin gibi birini bulman hiç imkansız değil, böyle bir kaygın olmadığını biliyorum ama yine de söylüyorum çünkü lisedeyken inan ben de böyle düşünüyordum. Ama böyle olmuyor :D

      Sil
    2. Doğru söylediniz, katılıyorum.

      Sil
    3. Öncelikle söylenmesi gereken en doğru şeyleri söylediğin için seni alkışlıyorum Cessie. Bu kadar doğru şeyler söylüyorsa bir yorumun uzunluğu hiç önemli değildir. Dolayısıyla utanacak hiçbir şey yok.
      Dediğinin her kelimesine katıldığım için üstüne söyleyecek fazla bir şey yok aslında. Ama dediklerine katıldığım halde neden bu yazıyı yazan yazdım? Çünkü ben bir aptalım. Hayır, böyle deyip işin içinden sıyrılmayacağım, bu işte bir aptallık varsa da o benim değil ergenliğimin aptallığı. Ergenlik tam anlamıyla insanın sorunlarla içli dışlı olma evresi. Bu yüzden dünya tarafından hayatında hiçbir ciddi sorun olmamasıyla mükafatlandırılmışlar, kendi sorunlarını yaratıyor. Belki de gerçek sorunlar zaten bunlardır. Bilemiyorum. Ama dert ettiğim şeylerin tamamen saçma olduğunu bilmeme rağmen (Ve gerçekten biliyorum, birileri bana saçma olduklarını söylediği için filan değil.), bir şeylerin beni onları dert etmekten alıkoyamadığını biliyorum. (Bu yorumda şimdiden çok fazla "bilmek" geçiyor, farkındayım ama lütfen çaktırmayalım çünkü cümleyi yeniden yazmak için fazla üşengecim.) Yani tabii ki hayat benim hayatım ve onu ailem ya da başka herhangi birileri için/onların yönlendirmesiyle yaşayamam ve hayatı yaşamanın birçok farklı yolu var. Mantığım bu gerçeklerin farkında. Ama içimdeki ergenlik (Ki kesinlikle mantığımdan çok daha güçlü.) zihnimi, böyle değilmiş gibi hissettirmeye itiyor. Çılgınca bir şey.
      İnsanların pişmanlıkları ile baş etme eğilimlerine de değinmek isterim. Bu ikiyüzlüce olabilir ama doğrusu bence bundan daha büyüleyici ve işe yarar bir şey de yok. Çünkü bu ikiyüzlü eğilim, ne olursa olsun asla değiştiremeyeceğimiz bir pişmanlığı ya da zorluğu, bambaşka bir şeye dönüştürüyor. Mesela Biyoloji okumanın senden aldıklarının, onun sana verdiklerinin bedeli olarak görmek, hayatının geri kalanını kaybettiklerin için acı duyarak geçirmekten çok daha mantıklı değil mi? Ben de 10. sınıfla ilgili aynı şeyi yaptım. Benim için çok zor bir yıldı. Ama sonunda bu yıldan çok şey öğrendiğime ve şu anki durumumu bu yıla borçlu olduğuma inanıyorum. Bu gerçek olmayabilir. Öte yandan gerçek nedir ki? Ben, tamamen benimle ilgili bir şeyi, böyle kabul ettiysem gerçek de budur çünkü kimse aksini ispatlayamaz.

      Sil
  4. Ben bir yorum yazmıştım... görünmüyor ama :(

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Hani bir şey yazarsın ve o şey bir şekilde yok olur ya? İşte bu durumun olabilitesi ortadan kalkmalı ve yerine -Eğer yoksa tabii!- sihirli güçlerin olabilitesi gelmeli. (Gerçi bu ne kadar iyi olurdu, emin değilim. Ancak böyle dedim diye gerçekleşecek de değil, dolayısıyla söylediğim şeyin korkunç sonuçlarıyla yüzleşmeye hazırlanmama gerek yok.)

      Sil
    2. Ahh, öyle bir şey olsaydı harika olurdu! Ki bence var olabilme ihtimali de yok değil... Ayrıca uzun süre geçmiş ama ben yeni yorumlarla birlikte sayfayı baştan sona tekrar okudum ve anlamadığımda tekrar tekrar okudum. Sanırım yorumların bile bana çok şey öğretiyor. Bazen de unuttuğum şeyleri gün yüzüne çıkartıyor ki, bu yorumlarda da onu yaşadım.

      Sil
  5. Bir üniversiteli olarak söylediklerine saygı duydum ancak emin ol üniversiteli etiketi dışında değişen hiçbir şey yok (genel bağlamda bahsediyorum tabii illa istisnalar var) hepsi büyüdüğünü sanan, baba parasıyla yemek yerine içki alan ve bunun havalı olduğunu düşünen embesil ergenler. Belki böyle söyleyerek insanlara olan umudunu kırmış oldum ancak gerçekler bunlar...
    Ayrıca, sen aynada bakıp neler gördüğünü anlatırken kendi yansımamı görmüş gibi oldum. Aynaya baktığında her zaman aynı kişiyi görmüyorsun ve bunun nedenini hala anlayabilmiş değilim, her zaman karamı kurcalamıştır. Kimi zaman diğer insanlardan farkı olmayan sıradan birini görüyorum kimi zamansa aynayı parçalara ayırıp çığlıklar atarak kaçmak istiyorum. Diğer insanların yüzüme nasıl baktığını hayal etmeye çalışıyorum (gerçi bakmıyorlar da...neyse) Bazen Pollyannacılık işe yaramıyor...hiçbir zaman yaramıyor.
    Ama şöyle düşünüyorum. Dış görünüşümün bir önemi yok. Diğerlerinin yüzüme bakarken ne düşündüğü de önemli değil. Kıçımın ne kadar büyük olduğu (afedersin) sivilce kaynayan rezil suratım ve ne kadar temiz olursa olsun pırasa gibi iki yanımdan sarkan saçlarım (tentacles?lol) da önemli değil. Önemli olan görünüşümle değil yaptıklarımla ön plana çıkabilmek. Bu yüzden oturup saatlerce hikaye yazıyor, çizim yaparken kimseyi takmıyor ve okuduğum kitapların içinde kaybolup gidiyorum. Şu an bunları yapmaktan başka yaptığım bir şey yok ama inanıyorum ki bir gün bunları kullanarak parlayacağım bir zaman gelecek.
    Çok fazla saçmaladım umarım okurken sıkılmazsın. Sıkılırsan da he de gitsin x.x Yalnızca yazdıkların bende gerçekten bir şeyler ifade ediyor...

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Eminim üniversiteliler, ellerinde bile olmadan ve herhangi bir çaba sarf etmedikleri, o kutsal "büyüme" eylemini gerçekleştirdikleri için havalanan bir avuç ergenden başka bir şey değildir ve onlardan nefret etmem için gerekli olan tek şey aralarına karışmamdır. Bu gerçeğin "üniversiteliler fena değildir" derken bile farkındaydım, bu yüzden insanlara olan umudum filan kırılmadı Shuu-chan, merak etme. Zira hiçbir zaman tamir olmamıştı.
      Dış görünüşümüzün gerçekten önemi yok. Hele diğerleri için... Biz kendimizi çok fazla umursadığımız için diğerlerinin de böyle yapmasını bekliyoruz. Halbuki yok öyle bir şey. Herkesin merkezinde kendisi var. Kimse bizi bizim onları umursadığımızdan daha fazla umursamıyor. Ve bizi tanıyan insanlar için de, pırasa saçlarımızın, sivilceli suratımızın, koca gövdemizin bir önemi yok. Tıpkı dediğin gibi: Önemli olan yaptıklarımız. Çünkü önemli olan diğerleriyse onlarda iz bırakan şey de bu.
      Tabii sıkılmam çünkü senin yazdıkların da bende çok şey ifade ediyor Shuu-chan! Yorumlarını gördüğümde hep mutlu oluyorum. Bu yüzden he bir yana, sana teşekkür ederim!

      Sil
  6. Anı yaşayıp yarına bakan insanların bulunduğu konumda olamamışımdır, bugünü yaşarım, bugünde kalırım. Yarının getireceğini az çok iyi yada kötü yönde düşlemekten öte geçmez benim için, bu biraz da iki işi bir ara yapamamdan kaynaklı galiba. Yahut ben buna bağlıyorum, oysa müzik dinleyerek kitap okuyan insanlardan biriyimdir… Şimdi düşündüm de; evet. Sanırım ben buna bağlıyorum. Şayet o an için zihnine bir düşünce konduysa yap derim nitekim sıcak bir çikolatayı ansızın kenara bırakıp soğumasını seyretmek gibidir. Elbet sonrada içersin, (yaparsın) lakin vereceği tat, o anın hissiyatının söküp atar. Belki de geriye dönüp tekrar okuduğunda tek o hissiyatın yoksunluğundan içine sinmez. Önemli olanın içinden gelip yapılan olduğuna inanırım. Ne denli yer, yer mecburiyetler ile karşılaşsa da insan, yaşamında kendine has bir pencere bıraktığında daha net görebiliyor.
    Ve inan Alice-san, bir üniversiteli olarak bazen çevreme bakındığımda kendimi öyle bir kapanda hissediyorum ki iki sınır çizgisi arasında kalmışta, yanımdan sürat ile geçip giden insanlara arasında boğulduğumu düşünüyorum, elbet bu sınır çizgisinin bir yarısı yetişkinliler oluştururken, diğer yarısını ergenler oluşturuyor; bu nedenle “hangi taraftayım” diyorum. Yetişkin desen tam yetişkin değil, ergen desen tam değil, ama kimi anlar da her ikisinin de rolü yapışıverip yetişkin görünümlü ergenler topluluğunu ortaya sürüveriyor. Tabii herkes böyle değil, sadece kimi anlar kendimi bu sınırın ortasında buluyorum. Bu biraz da toplumla alakalı bir şey, sonuç olarak kimse aynı nitelikte olmadığı için birbirinden ayrı koca bir düşünce yelpazesi açılmış olunuyor. Ayrıca, "daha ne kadar uzatılacak" sualinin yanından geçtiğimi anımsamam satırlarını okurken, aksine Alice-san ne yazmış diye düşündüğümü anımsarım. Çünkü en şeffaf satırlara konar insanın fikriyatları.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Anı yaşamak gerçekten en doğru felsefe olabilir diye düşünmeden edemiyorum. Bir insan ömrünü uzatmak için zamanını spor yaparak harcayıp sağlıklı beslenebilir ancak bir gün ansızın araba çarpıp ölebilir de ve o zaman ömrünü uzatmak için harcadığı vaktin bir anlamı kalmaz, o anın değeri dışında tabii... Yani bir noktadan sonra bizi aşıyor her şey. Tabii bunun, yani nasıl olsa elimizden geleni yapsak da emeklerimizden bir sonuç alacağımızı bir garantisi yok diye hiçbir emek harcamamalıyız anlamına geldiğinden emin değilim. Of... Kafam çok karışık.
      Üniversitelilerin böyle şeyler hissettiğini bilmiyordum. Düşününce, mantıklı. Yetişkinlikle ergenlik arasında kalmışlık.Ama ergenlik çağında da çocuklukla yetişkinlik arasında kalıyorsun. Çocukken de bebeklikle ergenlik, yetişkinken de gençliklikle yaşlılık... Öyleyse arada kalmışlık hiç bitmiyor mu?

      Sil
    2. Ergenlik ve yetişkinlik konusunda arada kalmışlık hissinin birçok nedeni olabilir. Ama benim bildiğim bir neden ise IQ seviyesi. Fiziksel olarak ergenliği isteseniz de istemeseniz de yaşarsınız. Fakat IQ seviyesi yüksek olan biri, normal olan birine göre daha büyük birinin (örneğin, eğer 15 ise 23-24) zihinsel özelliklerini gösterebilir. Bunun yanı sıra, IQ'sü yeteri kadar yüksekse 16 yaşındaki biri 25 yaşındaki kişiden daha yüksek zihinsel kapasiteye de sahip olabilir. Tabii burada o kişiden daha olgun olduğundan bahsetmiyorum çinkü bu deneyime bağlı bir şeydir. 20 yaşındaki biri eğer oldukça erken hayata atılmışsa, hayatın çoğu zorluğuyla karşılaşmışsa, 50 yaşındaki biri kadar veya daha fazla olgun olabilir elbet. Akıl başta değil yaştadır ve deneyim olgunluğu etkileyen büyük bir etkendir.

      Sil
    3. Peki, "IQ'su daha yüksek olan biri daha büyük birinin zihinsel özelliklerini gösterebilir" derken kast ettiğin zihinsel özellikler tam olarak ne denir olgunluk olmadığına göre? (Çünkü dediğin gibi o deneyime bağlı bir şey.)

      Sil
  7. Sanırım deneyimlerin kaynağı zeka değil yaşanan, görülen vs. şeylerdir. Şöyle bir düşününce aklıma zekanın direkt olarak kazandırdığı bir deneyim gelmiyor. Daha fazla zeka daha yüksek bir bilinçtir ve bu bilince sahip bir canlının yaşamındaki deneyimler de farklıdır. Bir tırtıl ile gergedan örneğindeki gibi mesela. Deneyim eşittir olgunluk demekte yanlış olur. Her zaman değil.

    Kast ettiğim zihinsel özellikler merak duygusu, detaylara inme, başkalarının düşünmediği şeyleri düşünme ve saire. Yaşı küçük olduğu halde kendinden daha büyük biri gibi düşünüp, davranan biri "...daha büyük birinin zihinsel özelliklerini gösterebilir..." cümlesindeki kişiye örnek verilebilir.

    Dediklerim şimdilik bana mantıklı geliyor. Eğer mantıksız bulduğun veya takıldığın bir yer olursa lütfen söyle Defne.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Hayır, yeterince güzel açıklamışsın (Evet, ilk seferde yanlış yazmıştım, autocorrect. -_-") ve sana katılıyorum, teşekkürler L! ^^

      Sil
  8. Yaa o yağ yanıkları yok mu, fritöze geç boş ver, zaten sağlık değil dert :)
    Biliyor musun bir yerde şöyle okumuştum, ‘Patatesin kızartmasını tüketmek daha iyi çünkü mide sindirirken haşlanmış haline nazaran daha zorlanır. Yorulacağı için de daha düşük kalori almış olursunuz…’ şeklindeydi, bir şeften de duymuştum bunu :) Zeytin yağı ile kızartırsan çok da sağlıksız olmaz diye düşünüyorum zaten kaynama noktası en dayanıklı yağ, ben öyle yapıyorum, içim biraz rahatlıyor -neleri tüketiyoruz gerçi- Çok teorik takıldım dimi bilen biriymiş gibi, cahillik işte dile vuruyor , yok yok kaleme bu sefer :)
    ‘Yatay Pozisyonda Hayat’ iyi bu, iyi, sevdim ;)
    Fizik en kolayı değil mi aslında, biraz odaklansın, formüllerle halledebilirsin lakin biyoloji beni batırmıştır hep, sayısal da yanlış oradan gelirdi hep -sözel ya- hem de 4 d 8 y gibi 6d 6 y falan oldu mu sevinirdim :) Esen fizik, bizim zamanımızda var mıydı acep :) Zor değil de kolay beni zorlamıştır hep, bir terslik var ama hala çözemedim!
    Yaa seni o kadar iyi anlıyorum ki, Allah yardımcın olsun, zor süreçler gerçekten, umarım güzel bir gelecek seni bekler, isabetli tercih yaparsın!
    İlgi alanların farklı, yazmayı seviyorsun, ee ilham gelince de bekle denmez ki, fizik ile çok tezat yahu :) Sanatçı bir ruh sendeki!
    Çikolatanın tadı her zaman aklındadır ama o tadı hatırlamakla çikolata yemek kesinlikle aynı şey değildir, değil mi? Aynen öyle - güzel örnek-
    Ay kıyamam yaa baskı altına girme, sen elinden geleni yap, sevdiğin işi en güzel şekilde yaparsan maddi getirisi de gelir, çünkü o dalda üstat olmak önemli! Sonuçta en basidinden bilgisayar mühendisi var – güncel ya meslek- 1500 alan başka bir bilgisayar mühendisi var 15000 alan, tam donanımlı olmak, işin erbabı olmak asıl olan bence! Ben yanlış meslek seçenlerdenim, ailem tıp fakültesi istiyordu, az puanla kaçırdım olmadı, puanımda yüksek olunca özel üni. Burslu gideyim, kimya sektörü iş alanı geniş olmadı akademisyen kalırım diye başladım, akademik ortamdaydım, lisans ve master burslu okudum hem asistanlık hem proje asistanlığı yaptım, doktora da devlet üni. geçtim, baktım ortam bana göre değil, gün geçtikçe meslekten soğudum şimdi gitmiyorum üni.ye falan çok pişmanım, mutfak benim için üşenmediğim ve zevk aldığım yer, keşke gastronomi okusaymışım ve dünya mutfaklarını öğrenme fırsatım olsaymış şimdi iyi bir şef olurdum, sağlam da kazanırdım diyorum. Çok uzattım ama diyeceğim şu hangi alanı daha çok seviyorsan ve başarıyı yakalayacağına inanıyorsan ona yönel o zaten getiri sağlayacaktır, emin ol!
    Hayırlı kısmet önemli hee bu arada, hele eş seçimi en önemli şey bilesin! Kadının kalitesi çalışmıyor olsan dahi neslinin, doğacak çocukların kalitesini belirler ki sen ne kadar iyi isen o kadar iyi olur ;) Bunun için bile kendini çok iyi yetiştirmek zorundasın! Benim hocam üç kardeşti, üçü de odtü/boğaziçi çıkışlı, akademisyen, anne baba ise dr-prof anlatabiliyorum dimi :)
    Yazının bir mime bağlanması bittiğim an oldu! – sen o kadar yazdın, ben de coştum- :)
    Herkeste güzellik bulabilen biriyim ama kendim dışında, cık cık olmadı, kendine haksızlık etme! Yaradan boşuna yaratmıyor, herkesin bir albenisi var, şeytan bile boşuna mı :) Mütevazi olmak güzel şey o ayrı ama ince çizgiyi ayarlamak lazım gelir ;)
    Yetişkin ve ergen fobisi, enteresanmış :)
    Kötü düşünme, iyi düşün, umutlu ol, ümitsiz olma sakın, tükenmişlik sendromu var bilirsin :)
    Riv!den sürüklendim bloguna lakin, baya bir döktürdüm ve nasihat veren teyze gibi yazdım, kusura bakma, itici geldiyse affola ;) Musmutlu yılların olsun, her şey gönlünce olsun, hakkında hayırlı olanlara gönlün razı gelsin… Sağlıklı, mutlu, huzurlu, maddi manevi bereketli sevdiklerinle nice senelere! Görüşmek üzere, sevgiler…

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Bırak sindirmeyi, yaparken bile yiyerek alacağım kiloları vermişimdir ben. Fritöz olsa hiç uğraşmam zaten, ne yazık ki sağlığım ve dış görünüşüm uğruna zevklerimden vazgeçebileceğim ulviliğe ulaşamadım henüz.
      Aslında tüm sayısal dersler öyle: Ya formül ezberler ya mantık yürütürsün. Ama nedense en çok bu dersler zorlar çoğu kişiyi... Neyse ki 10 yıllık zorlu bir mücadelenin ardından sayısalla bir türlü barışmayan yıldıdlarımızı kafalarına kaka kaka barıştırmayı başardım. Ancak asla ders çalışmayı bir hobi olarak gören, önüne hangi soruyu koysan çözen, derslerinin başarısını istikrarla sürdürebilen şu öğrencilerden olmayacağım. Aslında yaratıcı öğrenci ve iyi öğrenci ayrımı yapanlardan olmak istemem, iyi bir öğrenci olmanın çalışmakla ilgili olması daha mantıklı geliyor ama şu sağ beyin-sol beyin zımbırtısı cidden gerçek olabilir. Tabii bu resim-müzik-yazı-spor gibi yetenekleri olanların çok çalışsalar bile iyi bir öğrenci olamayacakları anlamına gelmez ama iyi öğrencilerin genelde böyle yetenekleri olmayışını açıklayabilir. Yani farklı ilgi alanları olan öğrenciler kendini diğerleri kadar veremez derslere çünkü kalpleri başka şeyle meşguldür. Ama sistem bunu anlamadığı için geleceğin Mozartları ya da Picassoları bile "iyi öğrenci" kalıbına uymaya zorlanıyor ve bir türlü uyamadıkları kalıplarında benim gibi bunalımlarla uğraşıp duruyorlar işte. Neyse ki vücudumuzla doğru orantılı olarak büyüyen bir aklımız var ki tüm sonuçlarını göze alıp kayıplarımızı kırmayı başarıyoruz sayesinde.
      Güzel nasihatların ve iyi dileklerinle süslü bu yorum için çok teşekkür ediyor ve tüm dileklerinin kendin için de gerçekleşmesini diliyorum. ^^

      Sil