19 Mart 2016 Cumartesi

Death Note'un Yapımcılarının Yeni Mangası: Platina End!


TANITIM: Mirai Kakehashi ailesinin ölümünden beri, ona korkunç davranan amcası ve teyzesiyle, acı dolu bir hayat sürmektedir. Bir gün bu acı dolu hayatı sonlandırmaya karar verip çatıya çıkar. Ancak kendini attığında bir melek imdadına yetişip onu kurtarır. Adı Nasse olan bu melek, Mira'nin kurtarıcı meleğidir. Mirai'ye mutluluğu getirmek için geldiğini söyler. Ancak mutluluğa inancı olmayan Mirai, ölmek istediği konusunda diretir. Öte yandan melek onu kurtarmaya kararlıdır çünkü "herkes mutlu olmayı hak eder." Mirai hala ona pek inanmasa da, melek onu istediği her yere uçurabilecek bir çift kanatla "özgürlüğü" ve istediği herkesi kendisine aşık edebilecek Crimson oklarıyla "sevgiyi" ona verince fikri değişmeye başlar. Daha sonra kanatlarla okların sadece hediye olmadığını, tıpkı onun gibi Tanrı tarafından seçilen diğer 13 yarışmacıyla (ve onların koruyucu melekleriyle tabii) Tanrı'nın yerine geçmek için yarışırken kullanacağı silahlar olduğunu öğrenecektir. (Lakin koruyucu meleği azıcık şapşal olduğu için bu "küçük" ayrıntıyı söylemeyi unutmuştur...)

Tanıtımı okuyunca aklınıza ne geldiğini biliyorum: MIRAI NIKKI. Eğer animeyi izlemişseniz (ya da mangayı okumuş) konunun benzerliği gözünüzden kaçsa bile, baş karakterin adı mutlaka aklınızda bu animeyi çağrıştıracaktır. Tabii onda Tanrı makamını kimin hak ettiği öldürme becerileriyle ölçülüyordu, bunda ise dünyayı daha iyi bir yer haline getirebilme potansiyeliyle. Daha mantıklı bir ölçüm olduğunu düşünülebilir ama kim demiş Tanrı dünyayı daha güzel bir yer haline getirmekle ilgilenir diye? Her şeye gücü yeten bir varlık olduğunu varsayıp dünyanın haline şöyle bir bakarsanız, Mirai Nikki'nin katliam oyunuyla hem yerine geçecek kişiyi belirleyip hem de kalan zamanını sıkılmadan geçirerek bir taşta iki kuş vuran Tanrı'sı Deus ex Machina daha gerçekçi bir Tanrı olabilir. Hem dizaynı da daha cooldu, spoiler sayılır mı bilmiyorum ama Platina End'in Tanrısı özellikleri kadar görünüşüyle de gayet insanımsı. (Mirai Nikki özlemim kabardı resmen, bir ara tekrar başlayayım şu seriye..) Tanrı dışında bir farklılık da, oyuncuların silahlarında. Gelecek günlükleri yerine kocaman melek kanatları ve havalı Crimson okları var. Ki ana karakterin yoldaşı olacak melekten ödünç aldığı güçler de Death Note'u anımsatıyor. Kısacası Platina End, Mirai Nikki ile Death Note'un mash-up'ı gibi diyebiliriz. Yani öyle çok değişik bir konu yok, peki ya işlenişi nasıl?
Henüz yalnızca 4 bölüm çıkmışken, bu konuyu detaylıca ele almak için henüz çok erken. Ancak hikayenin gidişatını ve tabii burada Ohba'dan (beklenmedik yerden vurarak okuyucu şaşırtmak konusunda bir usta) bahsettiğimizi göz önüne alarak, bizi heyecanlı şeylerin beklediğini söyleyebiliriz. (Şimdiden 5. bölümde olacaklar için sabırsızlanıyorum!) Keşke daha fazlasını da söyleyebilsem ama...
Bir ama var işte.
Mangayı ilk açtığımda 2 bölüm okuyup bıraktım. Kalan bölümleri okumak hiç içimden gelmedi. Tabii ki bir ara okuyacaktım (Alice Lawliet olarak favori serimin yapımcılarının yeni serisini öylece bir kenara atamazdım.) ama daha sonra... Geçenlerde internette gördüğüm bir panel vesile oldu o "daha sonra"nın nihayet gelmesine. Bu sefer dişimi sıkıp tamamını okuyunca aslında ilgi çekici olduğunu gördüm. Konu ve karakterler -en azından şimdilik- pek ilgi çekici olmasa da kurgu ümit vaad ediyordu. Ama'sı ise şuradaydı: "Herkes mutlu olmayı hak eder." 


Buna slogan mı denir, çıkış noktası mı denir, artık ne denir bilmiyorum ama Death Note için "bu deftere adı yazılanlar ölür" neyse, bu da Platina End için o. "Herkes mutlu olmayı hak eder." Doğru, çoğu kişi böyle düşünür ancak doğru mudur bu gerçekten? Herkes mutlu olmayı hak eder mi? Mutluluk gerçek midir ki? Ve gerçekse nedir? İşte bahsettiğim şey bu. Tsugumi Ohba bu soruları sorabilecek bir yazar değil. Platina End'in mutluluğa olan yaklaşımının yüzeyselliğinden anlayabilirsiniz bunu. How to Read'den üzerimde bıraktığı izlenim de bu şekildeydi şahsen. Death Note üzerinden yapılan ve yapılabilecek tüm çıkarımların sadece "çıkarım" olduğunu, Ohba'nın hikayeye öyle okuyucunun bulması için mesajlar filan gizlemediğini düşündüm cildi okuduktan sonra. Ki umarım okuyucuya bunu dedirtip sonradan şaşırtmak için bilerek yüzeysel imaji çizmiştir - Ohba'nın ustalığı ("beklenmedik yerden vurarak okuyucu şaşırtma") ile anime-mangalardan asla incelikli düşünce beklenmemesi gerektiğini (Bunun suçunu Japonluğa atmak istiyorum ama Murakami zihnimin içine yerleştirdiği tüm o derinlikli kelimelerden  şekil alıp işaret parmağını dudaklarıma bastırarak beni susturuyor.) göz önüne alarak şanslar yarı yarıya diyebiliriz.
Öhöm! Platina End'e geri dönersek... Dediğim gibi, manga, mutluluğa çok yüzeysel bir şekilde yaklaşıyor. Mirai'nin, Light'ın "Yeni dünyanın Tanrısı olacağım!" deyişindeki aynı edayla "Mutlu olacağım!" demesi çok yanlış duruyor. Mutluluk amaç değil, istektir. Oysa Mirai bunu amaç gibi söylüyor. Öyle ki Light'ın megalomanlığa, Mirai'nin mutluluğa kattığından daha fazla his kattığını söyleyebiliriz.
Ha, "yaşamaya devam etmeliyim" gibi bir çıkış noktasından ilerlese, anlarım. Spoiler sayılır mı bilmiyorum ama mangada, Mirai'nin kesin olarak yaşamaya karar verdiği bir yer var. Üstelik anlamlı bir sahne. (Shingeki no Kyojin'de Mikasa'nın tam intihar edeceği sırada, hayatın anlamının yaşamaya devam etmek olduğunu kavradığı sahne kadar değil ama. O sahne hala tüylerimi diken diken ediyor. Anime-mangalarda asla incelik aramama  gerekliliği hakkında tekrar düşünsem iyi olacak galiba...) Bu yüzden amaç yaşamaya devam etmek ve araç mutluluk olsa, daha iyi olabilirdi.
Bu arada, Ohba'nın aşka yaklaşımının da böyle olduğunu fark ettim: Yüzeysel. Bu da bana şunu düşündürdü: Belki Misa karakterine duyduğum nefret, aslında onun hislerine duyduğum nefretin simgesiydi. (Evet, "-di" çünkü artık Misa'dan nefret etmiyorum. Etmem de başından beri saçmaydı zaten. Hala L'in saçlarına uzanan ellerini koparıp mezarını kazmak için kazma olarak kullanasım geliyor, orası öyle ama bunu L'e dokunan herkes için hissederim - Light dışında.) Tamam, bence de aşk yüzeysel bir his ama en azından bunu doldurabilirsin ve bir yazar olarak doldurmalısın ki insanlar bir anlamı olduğuna inansınlar, değil mi? Fakat Ohba'nın 3 serisinde de romantizm, ihtiyaç üzerine kurulu (Öyle ki Misa, başta Light'a yardımcı olabilecek kadar zekiyken, hikaye için önemi azaldıkça giderek aptallışıyor. Yani erkek okuyucular için cezbedici olması dışında, kendi karakteri bile yok, hikayenin gidişatına göre belirleniyor. Miho'nun durumu daha bile kötüydü gerçi, Mahiro'ya hayallerinde öncülük etmek dışında hiçbir özelliği yoktu kızın, cezbedicilik bile!) ki bu gerçekçi olabilir ama kimse gerçeği istemiyor. İnsanların istediği şey... Heyecan, acı, DRAMA!!!
Kısacası, Ohba insani hisleri aktarmakta iyi değil. Ben de değilim, bu yüzden de bunu denemiyorum. Gerçi Ohba'yı suçlayamam. İnsan bazen kendisini zorlayacak şeylere meyledebiliyor.

Ne yazık ki erkek baş karakterin eksikliğini, kadın baş karakter de kapatamıyor. Ohba'nın kadın karakterleriyle kazandığı kötü şöhret nedeniyle, herkesin gözü Nasse'nin üzerindeydi ve birçok kişi gördüğünden memnun kalmış. Sonuçta kadın bir ana karakter ve üstelik tek işlevi erkek okuyucuları cezbetmek değil! Ama bununla yetinmemiz gerektiğini düşünmüyorum. Nasse hala Ohba'nın iki kadın tiplemesinden birine kusursuzca uyuyor: Şirin ve eğlenceli olana. (Mirai'nin hoşlandığı kız da diğer tiplemenin, yani güzel ve ağırbaşlı olanın kusursuz bir örneği zaten.) Üstelik Platina End'in melekleri öyle pek meleksi sayılmaz. Tamam, görünüşleri sahiden meleksi (Obata bir kez daha karakter dizaynında müthiş bir iş çıkarmış.) ama karakterleri pek öyle sayılmaz. Örneğin Tanrı adaylarına çıkarı için birini öldürmesini rahatlıkla söyleyebiliyorlar. Yani "melek" kavramının akla getirdiği erdem sembolünden çok uzaklar. (Mirai, Nasse'den daha erdemli hatta.) Zaten mangada söylendiğine göre insanların kalplerinde yaşayanlardan başka şeytan da yok. Melekler de Tanrı'nın yardımcıları gibi işte, onun getir-götür işlerini falan yapıyorlar. (Getir-götür işi derken kast ettiğim ölenlerin ruhlarını yukarıya taşımak.) Öte yandan, Ohba önemli bilgileri bir anda vermek yerine kritik anlarda ortaya çıkarmayı sevdiğinden, manganın bir bölümünde karşımıza çıkıp gidişatı etkileyecek başka güçleri de vardır muhakkak. "İyilik" de dahil olmak üzere her türlü insani duyguya uzak, sadece görünüş olarak bildiğimiz meleklere benzeyen yaratıklar kısacası Platina End'deki melekler. Bu da onları biraz sinir bozucu yapıyor. Yani Mirai için çok kritik anlarda Nasse'nin verdiği tepkileri görmelisiniz ya da yüzünde sevimli bir gülümsemeyle "Neden sadece onu okunla vurmuyorsun Mirai-kun?" deyişini. İnsanların duygularını anlamayan bir varlık için bunlar yerinde tepkiler elbette ama yine de sinir bozucu. Ha, ayrıca, insanların duygularını anlamayan bir varlık nasıl olup da bir insana mutluluğa kavuşturabilir? Bakın, konuyu neresinden tutsanız elinizde kalıyor.

Bu arada çizimler, tıpkı Obata'dan beklenileceği gibi, fevkalade. Karakter dizaynlarında müthiş bir iş çıkardığını zaten söylemiştim, Mirai'ninki klasik bir Death Note karakteri gibi (L ve Light'ın lovechild'ına benziyor.) gerçi ama olsun. Bu mangada Death Note-Bakuman arası bir çizim stili var. Hatta erkeklerin çizimi Death Note'u, kadınlarınkini Bakuman'ı andırıyor bile diyebilirim? Neyse, en azından çizimleri mangayı okumaya değecek kadar ilginçleştiriyor.

Ehem! Bu mangayı Death Note'la karşılaştırmamak için kendime söz verdim, zira bu hiç adil bir karşılaştırma olmazdı  - benim tarafımdan yapılıyorsa hele de... Ancak! Mirai ile Light arasında bazı paralelleri fark etmeden edemedim ve bunları sizlerle paylaşmasam olmazdı, değil mi? ^^
Mirai de, Light da, insanüstü bir yaratığın güçlerini ödünç alan insanlar. Fakat Light hemen "seçilmiş" olduğunu düşündüğü halde bu güçleri tamamen tesadüfen elde etmişken, Mirai gerçek bir seçilmiş. Light "cam fanusta yetiştirilmiş bir dahi" iken, ne yazık ki Mirai acılar çekmiş bir zavallı. Buna rağmen ahlaki ideallerinin arkasına saklanıp güçlerini kötülük için kullanan Light idi, Mirai ise şimdilik tam bir erdem sembolü gibi davranıyor ama akıbetini yeni bölümler gösterecek. Tüm ama'larına rağmen elimizde heyecan dolu bir seri olduğu gerçeğini inkar edemeyiz sonuçta!

Not1: Bu yazıyı tahminen yatmadan önce birkaç satır ekledikten sonra yanlışlıkla yayınlamışım. Bunun olmasından nefret ediyorum. Sadece 7 kişi görmüş olsa da, yazının bitmemiş halinin okuması, çıplak yakalanmak gibi bir şey. Çok utanç verici!

Not2: Anket sonuçlarından hiç ama hiç memnun olmadığımı söylemeliyim. Bildiğim kadarıyla birçok kişi bu bloğu Death Note ve yaoi için takip ederken ankette en çok oy verilen konuların farklı olması beni hayal kırıklığına uğrattı. SİZE GÜVENMİŞTİM DEATH NOTE HAYRANLARI VE FUJOSHILER!!!
Ayrıca "Cinsel Kimlikler" konusunu seçerken neden bahsetmemi beklediğinize emin değilim. Yani cinsel tercihleri açıklamayacağım? (Panseksüelin ne olduğunu merak ediyorsanız google'dan bakın bir zahmet.) Sadece cinsiyetlerden söz edebilirim çünkü sandığımızdan çok daha fazla var ve tumblr'da filan karşımıza çıkan o tuhaf isimler çoğumuzun kafasını karıştırıyor. Ama bu yazının araştırmaya dayalı ciddi bir yazı olacağını düşünüyorsanız lütfen oyunuzu değiştirin çünkü 17 yaşında sapık bir veledin içinde cinsellik geçen bir konudaki gevezeliklerinden fazlası olmayacak - yani her zamanki gibi...
O şıkka oy vermenizin sebebi cinsel tercihimi açıklayacağımı düşünmenizse de lütfen oyunuzu değitirin çünkü hayır, bunu yapmayacağım. (Neden bunu bu kadar merak ettiğinizi hiç anlamıyorum, yani bana ilgi duyuyorsanız go ahead??? Eğer duymuyorsanız (Ki bu açıkça imkansız.) size ne??? Kaldı ki bence her şey kabak gibi ortada.)

Not3: Çarşamba günü üniversite gezileriyle ilgili bir anons yapmıştım, o sırada bulunduğum yerden ayrılınca kaldırdım ancak o anons hala geçerli, evet. Mail atan herkese çok teşekkür ederim! ^_^ Ha bir de mailler konusunda: Telefonuma yüklediğim tüm mail uygulamaları (Outlook, e-posta vs...) nedense bir süre sonra cozuttuğu için genellikle mail geldiği an bildirim yollamıyorlar ve kendim e-posta kutusuna baktığımda da, mektuplarınız tüm o spamlerin altında kalmış olabiliyor, bu yüzden onları göremiyorum. Yani hemen yanıtlamamışsam sebebi budur, yoksa gördüğüm hiçbir maili yanıtsız bırakmam, ki en geç birkaç gün içinde de görürüm. Lütfen bana sitem etmeyin!

leegumjung:

sans chuchu
Love ya! (Eğer oylarınızı başka türlü kullanmış olsanız daha çok severdim gerçi... Şaka yapıyorum. Yine de
gerçekten hayal kırıklığına uğradım. <.< 
Ah, şimdi aklıma geldi de, bu mangayı bana haber veren içinizden biriydi - Ona beni aydınlattığı için çok teşekkür ediyor ve eğer beğendi ise, bu yazıyı ona adıyorum. ❤︎ 

-eklemekten hiç mutlu olmadığım- Not4: Bu yazıyı yayımladığım sırada olanlardan haberim yoktu, belki de daha bir şey olmamıştı bile. Şu saatten sonra, söyleyecek farklı bir şeyim yokken bu notu eklemem ne kadar anlamlı bilmiyorum ama yine de, sessiz kalmak istemedim. Tabii ki hiçbirimizin elinden bu olayları durduracak bir şey gelmez ama hiç değilse sessiz kalmamanın;  olayları normalleştirmemek, olanlara karşı duyarsız kalmamak adına önemli olduğunu düşünüyorum. Zaten yeterince duyarlı davranıp davranmadığım tartışılır, bu notu eklememin bir sebebi de bu açıkçası. Umarım hiçbiriniz olanlardan hiçbir şekilde etkilenmemiştir. 

13 Mart 2016 Pazar

Keçiler İçin Fidye İstiyorum

Geçtiğimiz günlerden biri doğum günümdü.
Doğum günlerini bilirsiniz; çoğu insan için okulda/işte gülümseyen suratlar ve sanki varlığınız hayatlarında büyük bir fark yaratıyor ya da önem arz ediyormuş gibi söylenen "iyi ki doğdun"larla karşılandığı, bir günlüğüne diyetini bozup lezzetli şeyler yediği, şanslıysa beğenmediği halde ne kadar beğendiğini ifade edecek sözleri bile bulamadığı hediyeler aldığı, yılın diğer 364 günü aklından geçirmediği gibi akıllarından da geçmeyen akrabalarla kan bağı hatrına samimiyetsiz sohbetler ("Nasılsınız? Teşekkür ederim, ben de iyiyim. Annem de selam söylüyor. Falanca kişi nasıl? Oh, hay Allah... Geçmiş olsun. Teşekkürler teşekkürler, görüşmek üzere...) yaptığı ve muhtemelen hayatın çıldırtıcı derecede monoton akışı içinde bir farklılık yaratmak için çıkarılmış bir gündür "doğum günü."
Yalnız insanlar içinse bir kat daha silindikleri.
Olanları tamamen bir trajedi olarak yansıtmak istemiyorum çünkü değildi. Aslında şöyle oldu: Doğum günüm aklıma çok geç geldi. Normalde bir ay kadar öncesinden heyecanlanmaya başlarım. Bunu saçma/aptalca bulabilirsiniz (Yetişkinlik denen sonsuz monotonluğa adım atmışsanız, yaşadığınız yıl sayısının birler basamağındaki değişimin sizin için anlamı olmayabilir, biliyorum çünkü diyorum size, bu körpecik vücudun içinde kart bir ruh barınıyor.) ama benim yaşlarımdaki çoğu kişi için böyle olduğunu düşünüyorum çünkü bu yaşlarda, insan çok hızlı gelişiyor, yani bir yıl çok şey fark ediyor. Haydi 13 ya da 15 gibi sıradan yaşlar neyse de, 17 yabana atılacak yaş değil üstelik. Light Yagami'nin gökten düşen bir defter bulması sonucunda Tanrı kisvesindeki en büyük seri katil haline geldiği yaş... Çocukluk ile yetişkinliğin tam ortası. Arkadaşlarımla bar ya da o tür yerlere gidip  gençliğin verdiği güzelliğimle oğlanları (Ya da daha iyisi, 20'li yaşlardaki olgun erkekleri - "daddy" tarzından) baştan çıkarmam gereken yaş çünkü bunun tam sırası ama büyük olasılıkla evde koca kıçımla oturup daha fazla delirmeye devam edeceğim ve hangisinin ruhani sağlığım için değil belki ama ruhani gelişimim için (Sağlıksızken nasıl gelişebileceğini sorgulayabilirsiniz ama bu, bedenin temel alındığı bir sorgulama olur, oysa burada ruhtan söz ediyoruz ve bence ikisi çok farklı. Ha, burada "delirmek" derken kast ettiğim, filozofların yaşadığı türden bir delirme. Ama aynı zamanda da akıl hastalarının yaşadığından. Bu yüzden ableist olduğuma dair şikayetleri kabul etmiyorum.) daha iyi olduğunu soracak olursanız ikincisi derim. İşte bu yüzden böyleyim zaten. (Ve "böyle"nin yerine uygun bulduğunuz her şeyi koyabilirsiniz.)
Her neyse, belli bir süreye yayılarak yumuşaması gereken heyecan bünyeme bir anda hücum edince bazı beklentiler ortaya çıkardı. Hayır, istekler.
İstemeyi bırakın bir kenara, "istek" kelimesini kullanmaktan bile kaçınır olmuşum. Bir şey istemek mantıksız geliyor bana çünkü istemekle vakit kaybetmektense o şeyi gerçekleştirmek için çalışmaya başlamak gerektiğine inanıyorum, tabii çalışmakla gerçekleştirilebilecek bir istekse. Gerçekleşip gerçekleşmeyeceğini hesaplamakta da hiç zorlanmıyorum ve eğer gerçekleştirilemeyecek bir şeyse, otomatikman o istekten vazgeçiyorum. Yani süreç aşağı yukarı şöyle işliyor: İstek doğar -> Gerçekleşme imkanı değerlendirilir -> çoğu zaman gerçekleşmeyeceği sonucuna ulaşılır çünkü hey, hayat size her istediğinizi veren iyi kalpli bir peri değil -> istekten vazgeçilir. KISACASI elde edemeyeceğim şeyi istemiyorum. Kulağa kötü bir şey gibi geliyor ama hayal kırıklıklarını önlemesinin yanı sıra, -en azından şu an aklıma gelen- dezavantıjı yok. Ama bu sefer istemiştim. Zaten bu yüzden hayal kırıklığına uğradım. Eğer "beklenti" olsaydı, bu satırlar ta doğum günümün öncesinden planlanmış olmazdı.
Peki ne mi istedim? Umursamasını istediğim insanların umursamak için yılın tek fırsatını kullanmasını, sınıf arkadaşlarımla planladığımız buluşmanın gerçekleşmesi, (Bir kişiden fazlasıyla yani.) bir şeyler olması işte... Çünkü hayatımın sıkıcılığını, durgun bir göle fırlatılan çakıl taşının suya yaptığı gibi dalgalandıracak, heyecan verici şeyler (ya da "şey") olacağına dair, uykularımı bile kaçıran bir his vardı içimde. Ama sonuç olarak umduğum kimse doğum günümü kutlamadı, aslında kutlayacağına emin olduğum çoğu kişi bile kutlamadı, bunun yerine umduğum kişilerden biri aradı ve kendi 10 gün sonraki doğum günü için plan yapmamı rica etti, doğum günümü kutlamadan da kapattı. Yine de çağırdığım diğer 8 kişi ekmiş olsa da bir arkadaşımla birlikte okuldan sonra kutlama yapmak için okulun oradaki yeni açılan süper şirin pastanede ve deniz kıyısındaki bir lokantada yemek yedik, başka kimse gelmediği halde gelmesi çok hoş bir jestti. Sonra, birkaç hediye aldım: Müthiş desenli bir çanta, el yapımı ayraç, yine el yapımı bere ve kaşkol, seksi bir etek ve sevimli bir bluz, vücut losyonu-banyo jeli seti; bir de 50 lira. Akşam da yine pasta ve PİRZOLA İLE PİLAV yedim. (En sevdiğim yemeklerdir ve en son ne zaman bir arada yendiğimi hatırlamıyorum, et fiyatları malum sonuçta.) Biliyorum ki bundan çok daha kötü olabilirdi. Yalnızlık dipsiz bir kuyu ve içine bir kez düştünüz mü, düşüşünüz bir türlü bitmiyor. (Bir sonu varsa bile, henüz oraya ulaşmama daha var sanırım.) Yeni bir katmanına geçtiğimde, fiziksel olarak hissediyorum bunu. Mesela biri selamıma karşılık vermediğinde düşüşüm hızlanıyor, yalnızlığın daha da derinlerine gömülüyorum. Size ciddiye alınmayacak kadar dramatik gelebilir bu ancak gerçek. Öte yandan, sanırım bu, benim tercihim.
İşte söylediklerine olan tepkim. 
Geçen günlerde kızlarla konuşuyorduk. Fikir kimden çıktı bilmiyorum ama ortaya atması sosyal güven isteyen bir fikir olduğunu varsayarak, grubun en sosyalleri D ya da E'den çıkmış olabilir. Her neyse, konu şuydu: Birbirimizin sevdiğimiz ve sevmediğimiz yönleri. Aşırı yakın arkadaş gruplarından olmadığımızdan dolayı, aklımızdaki hakaretlerin kibarlık filtresinden geçerek ağzımızdan eleştiri olarak çıktığı bir konuşmaydı. Yine de benim hakkımda söylenenleri -filltreden geçirilmiş olsalar da- ilginç buldum. Sevdikleri yönlerim olduğunu bile düşünmüyordum (Gerçi bu biraz abartılı bir düşünceydi, sevdikleri hiçbir yönüm olmasa, popülerliğin hatrına bile orada benimle oturmazlardı herhalde.) ama saydıkları şeyler çok hoşuma gitti: İçine kapanık gibi dursam da düşüncelerimi ifade etmekteki başarım, akıllı oluşum ve çok okuyuşum, bir de duygusallığım... Bence bunlar harika şeyler ve insanlar bende bunları görebiliyorsa, vay be, sosyal olarak sandığım kadar korkunç bir felaket değilim demektir! Sıra sevmedikleri yönlerime gelince, şaşkınlığım daha da büyüdü çünkü kibarlık filtresinden geçmiş de olsa söyleyebilecekleri birçok kötü şeyin listesini kafamda yapmıştım bile. Ama söyledikleri tek şey ani çıkışlarım oldu. Örneğin birine öfkelendiğimde çok fazla belli ettiğimi söylediler. Buna şaşırdım çünkü hem kafamdaki o korkunç şeylerle dolu upuzun listede olmayan bir maddeydi, hem de okuldayken duygularımı kontrol altına almakta başarılı olduğumu düşünüyordum. Demek ki değilmişim. Bundan böyle bu konuda daha dikkatli olacağım çünkü aslında okulda pek fazla öfkelenmiyorum. Yani beni gördükleri en öfkeli halim 3. seviye filandır (Öfke seviyelerimi 1'den 10'a sıralayacak olursak.) ve 3. seviyede dışarı yansıyorsa, olur da bir gün 8. seviyeye filan çıkarsa, vay halimize...
Haliyle konu kafama takıldı ve akşam, bu gruptan en yakın olduğum kişiye, gerçekten de öfkelendiğimde çok mu fazla belli ettiğimi sordum. Kendisinin buna tanık olmadığını, aslında sevmediği bir yönüm değil, ilişkimizde onu rahatsız bir şeyler olduğunu söyledi. Neden bahsettiğini biliyordum ama yine de açıklattım.
Seni ilkel hislerime bulaştırdığım için
üzgünüm L ama hislerimi başka kimse
bu kadar iyi ifade edemezdi.
Bu kızla lisenin başından beri yakınız. Yani benim okuldaki en yakın arkadaşım o, o ise her sene farklı biriyle (Sırada kiminle oturuyorsa onunla ve hiçbir zaman benimle oturmadı.) yakınlaştı. (Ama "en yakın" olmamakla birlikte her zaman yakın arkadaştık.) Ben bunu, iticiliğimin doğal bir sonucu olarak kabullenmiştim ama düşündüğüm gibi değilmiş. Çünkü düşünce şeklimizin benzerliği ve birlikte geçirdiğimiz zamandan duyduğumuz keyif göz önüne alındığında daha yakın arkadaşlar olmamız gerekiyormuş gibi hissettiğinden ama aramızdaki uzaklığı kapatamadığından bahsetti. Bunun sebebinin ben olduğumu dile getirmedi ama ikimiz de  bunu bildiğimiz için, konuşmayı bu gerçeği masanın üstünde bırakarak devam ettirdim. İlişkilerimde bu sorunu hep yaşadığımdan, insanlarla nasıl yakınlaşılacağını bilmediğimden bahsettim. Doğruydu da. Bilmiyorum. Hayatıma birileri giriyor, biraz takılıyoruz (Takılma eyleminin içine her şeyi sokabilirsiniz.) ve çıkıyorlar. Ben de suçu hep farklı şeylere atıyorum: "Çünkü ben aptalım", "Çünkü ben deliyim", "Çünkü ben sıkıcıyım" vb. vs... Eğer daha iyi bir ruh halindeysem de "Beklentilerini karşılayamamışımdır." Ama sorun bunlardan hiçbiri değil aslında. Sorun, insanlarla aramda bir duvar olması. Durun, klişe oldu bu. Aslında aramızda duvar değil, kuyu var. Ben kuyuda durmaksızın düşerken, insanlar yeryüzündeler. Onları kuyuya çekemem - herkes düşüşü kaldıramaz ne de olsa. Yeryüzüne çıkması gereken benim ve içimden geçenleri dürüstçe döktüğüm bu tür anlara merdiven gibi tutunarak, bunu yapabilirim. Ama yapmıyorum. Merak ediyorum da neden acaba: Düşmek daha kolay olduğundan mı yoksa düşmeyi sevdiğimden mi?

Biliyor musunuz, ben intihar eğilimli olabilirim. "İnsanlar iğrenç yaratıklar" ya da "Hayat yaşanmaya değmez" olduğundan filan değil; bence insanların o görünüşteki yüzeyselliklerinin ardında karmaşık bir yapı var ve hayat çirkinliklerden çok güzelliklerle bezeli. Aksini savunanlarsa gördüğüne bakan, baktığını göremeyenler. Mesela eğer vücudunuzda açık bir yara varsa, oraya ne değerse değsin (İster kadife olsun, ister zampara, hiç fark etmez.) canınız yanar. (Gerçi bu görüşü eskisi kadar ateşli savunduğum söylenemez, yani "tartışılmaz" görüşlerim arasında yer almıyor artık. (Belki ben de gördüğüne bakan ama baktığını göremeyenlere dönüşüyorumdur.) Aslında prensip olarak hiçbir görüşü "tartışılmaz" olarak görmem ama tartışmanın bir şeyi değiştirip değiştirmeyeceğine olan inancım, konuya bağlı diyebilirim.) Ayrıca bırakın bu tartışılır görüşleri bir kenara, intihar etmenin neden en mantıksız seçenek olduğuna dair yığınla neden sayabilirim. Öte yandan intihar eğilimli olmakla ilgili ana sorun, mantığın çalışmayı bırakması zaten. (İntihar eden Müslümanları düşünün, mantıklı düşünen bir insan nasıl sonsuzluğu cehennemde geçirmeyi göze alır?)


Satou Tatsuhiro: Me af since forever
(Hayatım dönüp dolaşıp bu animeye geri dönüyor  resmen.)

Ne var ki bunlar beni pek bağlamıyor çünkü hiçbir zaman mantığına kulak asan biri ol(a?)madım. (O durmadan konuşur ama ben hiç dinlemem.) Ayrıca büyük olasılıkla intihar etmeyeceğim zaten. Kendimi intihar ederken düşünemiyorum bile ve aslında bunu istemiyorum da. Hayatımda çok fazla acı var (Aslında gayet normal bir hayat, onu acıyla dolduran benim.), tamam ama dünya en acı dolu hayatlara bile güzelliklerini bahşeder. (Ki benim "acı dolu" demem, tamamen şımarıklığımdan - o kadar şımarığım ki normal insanların aklının ucundan bile geçmeyecek sebepler, beni buna sürükleyebiliyor işte.) Ayrıca bırakın vücudumu ölümcül şeylerden uzak tutamamayı, ölümcül şeyleri zihnimin yakınına yaklaştırmak bile beni ürkütüyor. Sebebi hem kendini koruma mekanizmasının en önemli parçası olarak hemen her insanda bulunan ölüm korkusu (Bazıları bunu sonradan çıkarabiliyor ama.), hem de dünyadaki en az 1.5 milyar insan (yani Müslüman nüfusu) haklıysa diğer dünyada beni hiç iyi şeyler beklemiyor demektir. (Sanki diğer dinlere göre daha az günahkarmışım gibi...)
Yani intihar eğiliminden çok uzağım aslında ama bir noktada buluşuyoruz: Ölmem gerekiyor. Sadece belirttiğim gibi intihar eğilimli çoğu insanın asıl derdi mantıklarının sağlıklı çalışmamasıyken, benim mantığımın sağlıklı  (Tabii bu tamamen tartışılır.) çalışarak verdiği karar bu: "Ölmelisin." İntihar etmemek için yığınla neden sayabilecek mantığımın bu sonuca nasıl ulaştığını soracak olursanız, (İçinde "mantık" çok fazla geçtiği halde bunun çok mantıksız göründüğünü biliyorum ama değil aslında, bakın:) mantığımın ulaştığı sonuç şu: "Hayat güzel ve kesinlikle yaşamaya değer, ancak senin için değil. Çünkü sen bir hatasın. Hayat asla seni oluşturmayı amaçlamadı, bu yüzden senin için güzel ya da yaşamaya değer olamaz." Ve de haklı, kanıtları da burada:
Vücudum bile düzgün çalışmıyor ve "düzgün çalışmıyor" derken kast ettiğim sağlıklı olmaması değil. Tıbben hiçbir sorunu yok, sadece normal insanların tıbbi bir sorunu olmadığı sürece rahatlıkla yapabilmesi gereken basit hareketleri yapamıyorum. Mesela topu tek elle tutmak gibi.
Hentbol oyununu biliyor musunuz? Beden eğitimi dersinde Hentbol işliyoruz. (Çünkü  yatarak para kazanmak için beden eğitimi öğretmeni olmuş, sağa dön-sola dön-serbest demekten başka bir şey yapmayan çoğu bedencinin aksine, insanın temel gayesinin vücudunu çalıştırmak olduğuna tüm kalbiyle inanıp, emri altındaki tüm bedenlerin (yani öğrencilerinin) bu gayeyi gerçekleştirmesi uğruna canla başla çalışan bir beden eğitimi öğretmenim olması şanssızlığına layık bulundum.) Eğer oynamışsanız siz de ne kadar basit olduğunu biliyorsunuzdur: Topu tek elle fırlatmak. Ve benim vücudum, hiçbir tıbbi gerekçesi olmadan, bu basit komutu yerine getiremiyor.
Durun.
Neden ya hayatın gördüğü an yok edeceği bir hata ya da uğraşmayı sevdiği bir böcek olduğumu, umutsuz mızıldanmalarla sosyal hayata uyumsuzluğumdan örnekler vererek kanıtlayacaktım, ancak o ruh halini atlattım. Tekrar depresifleşmeyi bekleyecek takatim de kalmadı. (Hayatımla ilgili en sevmediğim şey de bu işte. Bir sabah kalkıyorum ve tek gördüğüm insanların yüzündeki o aşağılayıcı ifadeyken, ertesi sabah bulutların rastgele güzelliği. Hayat, lütfen artık bir karar ver ve ya çekilmez derecede monoton ol ya da çekilir derecede mucizevi. Çünkü bıktım artık bu ilkbahardaki hava durumu kadar değişken ruh halimden! Kurbanın kafasının boğulma noktasına gelince sudan çıkarıldığı ama yeterince nefes almasına izin vermeden tekrar sokulduğu işkence türü vardır ya, aynı ona benziyor bu - yalnız orada kurbanın ciğerleri zedelenirken, bende zedelenen ruhum.) Ayrıca hem benim yeterince çok anlattığım, hem de siz yeterince çok dinlediğiniz şeyler bunlar. Bu yüzden haydi artık bu "ben çok zavallıyım-kimse beni sevmiyor" şeylerini aşalım ve bir kademe ileriye gidelim.
Zaman zaman insanların bir takım ihtiyaçlarına karşı açıklanamaz bir tiksintiye kapılıyorum. Örneğin bir ara, arkadaşlık ihtiyacına karşı hissetmiştim bunu. Evet; insanların arkadaşlığa duydukları ihtiyaç beni tiksindiriyordu. Özellikle birinin arkadaşı olmak, sırf bu statüye yükselebilmek için tüm kirli çamaşırlarını gizli gözlere tıkıştırıp masaya yalnızca temiz olanları koymaları, yani kötü yönlerini inkar edip ("Yalan kadar nefret ettiğim şey yoktur!")  sadece güzel yönlerini sergilemeleri... ("O kadar dürüstüm ki yalan su olsa ben kedi olurdum!") Şimdi bunda acayip bir şey olmadığını biliyorum, her insan gibi ben de arkadaşlık etmeye muhtacım (Sanırım bu, kendini koruma mekanizmasının vahşi doğada hayatta kalmak için birliğe ihtiyaç duyan insan tarafından yaratılmış bir başka parçası) ama ben asla kirli çamaşırlarımı saklamam. Onlar benim en önemli parçalarım, onları ben kirlettim. Boklu donlarımı masaya yayar ve başlarım alıcıları beklemeye. Kim boklu don alır ki, diyebilirsiniz ama benim müşterim boklu donla ilgilenen türden çünkü ben de ancak boklu donlarla ilgilenirim zaten. (Temiz donu ne yapayım? Biraz su ve sabunla, herkes temiz don giyebilir. Ama bok, kişiye özeldir. Hem boklarını kabullenip donunda onlarla dolaşmak su ve sabundan fazlasını ister. Not: Lütfen bunu ciddiye alıp boklu donlarınızla bana gelmeye kalkmayın, mecaz yapıyoruz oğlum burada!)
Bu paragrafta bahsetmeyi amaçladığım asıl şeyden çok uzaklaştım ama yazarken yaptığım keşfi yazıya dökmezsem bencillik ederim, bu yüzden az önce farkına vardığım şeyi çabucak söyleyip konuya hızlı bir u dönüşü yapacağım: İnsanlarla yakınlaşamamamın sebebi dipsiz bir kuyuda durmadan düşüyor olmam değil de, masaya yaydığım boklu donların kokusu olabilir bak. (Vay be! Başka bir şeyden bahsetmek için verdiğim bir örnekle, o şeyden bahsetmeye başlamamı sağlayan sorunu tespit ettim. (Tamam, hızlı bir u dönüşü olmadı bu, kavşağı çoktan geçtik ama benimle arabaya binen sizdiniz! Direksiyonu düşünceleriyle tutan biriyle arabaya binmişseniz, yoldan çıkmayı göze almalısınız. (Alice'den inciler~))) Belki de tamamen yanlış yaklaşıyorum olaya. Dipsiz bir kuyuda düştüğüm için yalnız değilimdir de, yalnız olduğum için dipsiz bir kuyuda düşüyorumdur ve kuyuya itilme sebebim de boklu donlarımdır! (Yazdıklarım, düşüncelerimi takip ederken zihnimin dolambaçlı yollarına kaybolduklarında, -yani şu an olduğu gibi- buna "serbest yazım" diyorum artık çünkü "yazarak düşünmek"ten daha havalı bir isim - "yazarak düşünmek" isim bile değil bir kere, fiil. Elbette fiiller önemlidir ama isimler? Onlar sihirlidir! Sizi bu sihirli yarışın içinde sürüklediğim için özür dilerim ama istediğiniz an elimi bırakıp ya da sayfayı kapatıp hayatınızın sakin ama sıkıcı -ne, yalan mı?- akışına geri dönebilirsiniz. Bunu yapmadığınıza göre, eh, siz de keyif alıyorsunuz demektir. Yani sorun yok.) (Sorun varmış gibi özür dileyenin ben olduğumu biliyorum - kendi kendime konuşamaz mıyım iki dakka!?) (Bu arada "serbest yazım" moduna geçmemin nedeni ateş sanırım çünkü siz de dikkat ettiyseniz yazının hastalanmadan önce yazdığım kısmı daha kontrollüydü, şu andaysa 40 derece filan ateşim var. Şaka yapmıyorum. Müthiş hastayım.)
Neden bahsediyordum?  Ha, böyle saçma şeylerden bir tiksinti geliyor işte. Saçma olduklarını ben de biliyorum ama bilgi, tiksintimi bastırmaya yetmiyor. Tiksinti bastırılabilir bir his değil çünkü, kelimenin kendisi bile sivri - hem de ne şekilde yazarsanız yazın; bak;  "Tiksinti", "iğrenti"... Harfleri biraz daha kalın olsa, uçlarından itip bastırırsın ama öyle inceler ki itmeye kalksan elin kanar. Gerçi sosyal beceriksizliğimi ve doğurduğu sonuçları göz önüne alırsanız, arkadaşlıktan tiksinmem çok normal. (Homofobi gibi bu. Birçok heteroseksüelin homofobik olmasının sebebi, iki erkek ya da iki kadının nasıl birbirlerine o tür hisler besleyebileceğini anlamamasıdır. Biz insanlar içgüdüsel olarak, anlamadığımız, dahil olamadığımız şeylerden korkarız.) Aşktan da öyle. (Aşka duyduğum tiksinti lodos gibi, belli zamanlarda esiyor ve dünyamı birbirine katıp gidiyor.) Ama bu? Tamam, son olarak neyden tiksindiğimi nihayet söylüyorum. Hazır mısınız? Gerçekten çok şaşıracaksınız: Yemek yemek.
Bir gün sınıfta herkes yemek getirmişti. Siz de okulunuzda yapıyor musunuz/muydunuz bilmem ama, biz bazen hepimiz okula yemek getiriyoruz. Hem karnımız doymuş hem de ders boş geçmiş oluyor, hocalar da en az bizim kadar yemeğe düşkün oldukları için bir şey demiyorlar. O gün de böyle yapmıştık işte; en arka sıraları çekmiş, yemekleri dizmiş, ellerimizde plastik tabak ve çatal-bıçaklarla sıraya girmiştik. O ana kadar her şey iyiydi. Lezzetli şeyler yiyeceğim için mutlu ve heyecanlıydım. Sonra, sırada diğer arkadaşlarımla birlikte yemek almak için beklerken, birdenbire tiksinti tüm vücudumu kapladı. Ghol'ün teki tarafından baştan çıkarılıp sonucunda iç organlarının içime tıkıldığı bir kaza geçirmediğime göre esrarengiz bir şekilde ghoul'e dönüştüğümü söylemek isterdim ama cık, maalesef, tiksindiğim şey yemeğin kendisi değildi. Hamburger, domuz bağırsağı ya da elma,  çürümüş saman tadında gelmiyordu - Gerçi yesem gelirdi belki, bilmiyorum, o dönemde ağzıma bir şey sürmedim. Anneme kusacak gibi hissettiğimi ya da dünden kalanları yiyerek doyduğumu söyleyerek akşam yemeğini atlatmayı başarıyordum. (Aslında o yemekler direk çöpe gidiyordu, Afrikalı aç çocuklardan özür dilerim ama dünden kalma bezelyeyi Afrika'ya göndermenin bir yolunu bilmiyorum.) Arkadaşlarım ikram ettikleri şeyleri geri çevirdiğimde biraz şaşırıyorlardı ama diyet yaptığımı söyleyince saygıyla karşıladılar, yemek yiyip yemediğime zaten dikkat etmiyorlardı.
İşte tam olarak o dönemde yemek konusunda hissettiklerim. 
Yemiyordum çünkü "yemek" eyleminin insanda doğurduğu o hazza bulanmış ihtiyaçtan tiksiniyordum. İhtiyaçtan mı, hazdan mı, ihtiyacın hazza bulanmış olmasından mı yoksa hazzın ihtiyaca bulaşmış olmasından mı; tam olarak hangisinden tiksindiğime emin değilim. Sadece sırada yemek almak için beklerken sınıf arkadaşlarım gözümde ağzından salyalar saçan aç köpeklere dönüştü bir anda. Evet, olan tam olarak buydu. Ondan sonra birkaç günlüğüne yemeyi bıraktım. Birkaç hafta önceydi, o yüzden tam olarak ne kadar  sürdüğünü hatırlamıyorum ama en fazla 3-4 gün sürmüştür. Her ne kadar sürdüyse, o süre boyunca hiç açlık hissetmedim. 3-4 gün sonra ise, beni yeme eyleminden uzaklaştıran tiksinti, geldiği gibi aniden kayboldu ve yeniden yemeye başladım.
Bunu birilerine anlatmaya kalksam, meselenin zayıflamakla ilgili olduğunu düşünürler mutlaka. Halbuki bununla hiç ilgisi yoktu. Yine de arkadaşlarıma diyet yaptığımı söyledim  çünkü "Güzellik anlayışımı moda değil, hislerim belirliyor ve neredeyse her konuda tektipçilikten çok çeşitlilikten yanayım" desem bunu anlamak yerine, "Ah, kendini kabullenmiş artık - yazık!" diye düşünmeyi seçerler çünkü oturmuş bir düşünceyi rahat bırakmak çok daha kolaydır onu sandalyesinden kaldırmaktan. Ben de bu yüzden "diyetteyim" dedim zaten. Gerçeği söylemem de mümkün olmazdı gerçi, yeme eyleminin bana mide bulandırıcı göründüğünü açıklamam kendi bedenimi çirkin bulmadığımı açıklamaktan bile zor olurdu.
Bunu da bu yememe döneminden bir süre önce fark ettim: Bedenimi çirkin bulmuyorum. Bulmam ya da bulduğumu sanmam da aptallıktı zaten çünkü sadece benim olduğu için çirkin buluyordum, ondan rahatsız olmak için bir bahaneye ihtiyacım vardı. Oysa hiç de çirkin değil - En azından benim güzellik ölçüme göre. Vücut işte;  kas ve yağ ile sarılmış, içinde herkesin sahip olduğu organları taşıyan, herkesinki gibi görünen bir iskelet. 75 kilo filan geliyor. Bazı şeyleri yapamıyor olabilir (Mesela ilginç pozisyonlara giremez ya da top tek elle tutamaz.) ama gerekli her şeyi yapabiliyor.
Asıl nefret ettiğim yüzüm.
Yine de bazı acı verici şeylerle vücudumu cezalandırıyorum. Aslında cezalandırmıyorum, cezalandıracak bir şey yok - Bunu yapmamın sebebi, acıyı merak etmem. Daha önce kendime acı verdim ama ne yaptığımı bilmediğim, resmen gözümün döndüğü sinir krizlerim sırasında oldu bu. Ve kriz geçtiğinde; kollarımdaki uzun kırmızı çizgiler, bacaklarımdaki yıldız takımlarını andıran morluklar, parçalanmış dudaklarımdaki kan tadı ve saç köklerimdeki sızı beni hep berbat hissettirdi, kendimden iğrendim. Bu yüzden, kendine bile isteye zarar verenleri hiçbir zaman anlamadım. Bir insan nasıl vücuduna bu çirkin şeyleri yapıp, bundan rahatlama (ya da olumsuz olmayan herhangi bir şey) hisedebilirdi? İşte bunu anlamak için kendime acı verici şeyler yapmaya başladım. (Bileklerimi filan kesmedim bu arada; "acı verici şeyler" dediklerim yara izi bile bırakmayacak kadar küçük şeylerdi.)
Tamam, acı çok güçlü bir his - İstemediğiniz tüm duyguları dışarı atabilecek kadar güçlü. Bu kadarını anlayabildim. Yine de, sevilesi bir yanı yok bence. Sevmediğiniz herkesi öldüren ama aklına esip sizi de kesmeyeceğinden asla emin olamayacağınız yanderelere benziyor acı. Evet, onu tam olarak böyle görüyorum.
Birdenbire acıya merak duymamı  tetikleyen şey, kısa süre önce dahil olduğum bir tür role-player grubu. Hayır, sadist/mazoşist psikopatlardan oluşmuyor. Sadece basit gore hayranları. (Gore: Kan ve şiddet içeren yapımların türü.) Ben de Hellsing animesini severim ve Kill Bill'in ilk filmini izlemiştim ama goreyle ilişkim bundan öteye gitmez. Gore hayranlarının psikolojisini anlamak istedim ama çok abarttım belki de. Muhtemelen birçoğu gerçek hayatta kan görünce bayılıyordur ve şiddeti sadece kurgusal olarak seviyorlardır.
"Hayali arkadaş" deyince insanın gözünde Victoria dönemi modasına göre döşenmiş odasında tek başına grotesk suratlı bebekleriyle oynayan küçük bir kızın, annesinden (ya da hizmetçisinden?) görünmez arkadaşı Sally için bir fincan çay istediği, gotik bir sahne canlanıyor ama fark ettim de kafasında L'in asistanı, Near'ın doğru düzgün tek arkadaşı ve Mello ile Matt'in baş belası kankası olarak çeşitli davalar peşinde koşan 17 yaşına yeni basmış bir genç kız da "hayali arkadaş" kavramına düşündüğü kadar uzak olmayabilir. (Hele de kafasında yaşananlar anime karakterleriyle eğlenceli maceralardan ibaret kalmayıp kendi uydurduğu karakter ve kişilerle yaşanan gerçekçi olay ve durumlara kadar gidebiliyorsa...
Çok önemli bir şey fark ettim, o kadar önemli ki, hayatımdaki tüm sorunların kaynağı bile olabilir: Ben hissetmekten korkmaya başlamışım - hatta başlamışım demek için çok uzun zamandır korkuyorum hissetmekten. Bana yoğun duygular hissettireceğini sezersem bir kitabı okumuyor ya da bir animeyi izlemiyorum. Kendime iğne batırarak hissettiğim acıya katlanabiliyorum ama duygusallaşmaya hayır. Yazının ta başında hayattan sıkıcı ya da mucizevi olmaya karar vermesini istemem bunun göstergesi örneğin - Tekdüzelikten şikayet ederken devayı tekdüzelikte arayacak kadar kaybolmuşum. Belki de bu yüzden hayatın bu duygusuz yüzünde kapana kısıldım. Eğer öyleyse bundan kurtulabilirim...
...Tabii duygusal olarak. Ben, duygusal sorunların dokunaçlarını üstümden ayırmakla uğraşırken, gerçek hayat sorunları da sinsice yaklaşıyor zira. Hala bana ulaşamadıkları için şimdilik bu sorunları gelebildiğim kadar görmezden gelmeye çalışıyorum. Yani onlardan bahsetmeyeceğim (Zaten duygusal sorunlarımla yeterince boğucu bir yazı oldu bu.) ama olur da bir daha yazı eklemezsem bilin ki bu yazının aksine ben yüzeye çıkmayı başaramadım. (Gerçi en azından bazı sorunların kaynağını bulabildim, bu iyiye işaret olmalı - şey, umarım öyledir yani.)
Anket hakkında açıklama: Şu an taslaktaki diğer yazıyı bitirdiğimde, bir hafta içinde en çok oy alan konu hakkında yazacağım. Sonra o konu seçeneklerden silinip anket diğer konularla yeniden başlayacak (Bu yüzden birden fazla seçeneğe oy verebilirsiniz.) ve bu şekilde devam edecek... Kendi konu öneriniz de varsa lütfen paylaşın.



1 Mart 2016 Salı

Kalp Hırsızı

"Üzgünüm, sizi işe alamayız. Siz sevgisizsiniz."
"Peki, anlıyoum. Teşekkürler."
Celia ucuna oturduğu koluktan kalktı. Tepkisizliği karşısında duyduğu şaşkınlığı gizleyemeyen genel müdürün elini sıktı. Sonra da bir parça hayal kırıklığı göstermek için bile durmadan, hızla çıktı ofisten. Tamı tamına aynı şekilde sonlanan 6 iş görüşmesinden sonra, gösterecek hiç hayal kırıklığı kalmamıştı içinde.
Niyeyse hiçbir zaman işe alınmadığını söylemekle ya da "biz sizi ararız"la yetinmezlerdi. Nedenini de üstüne basa basa vurgularlardı daima: "Sevgisizsiniz." Sanki o bunu bilmiyormuş gibi... Sevgisizliği her gün yüzüne vurulurken nasıl bilmezdi ki?
Ama Celia aldırmamayı öğrenmişti. Sevgisi olanların genel bir özelliğiydi sevgisiz olanlara sevgileriyle hava atmak. Gerçi sahip olduklarını onlara sahip olamayanların gözüne sokmak, sevgili ya da sevgisiz, tüm insanların bir özelliğiydi ya.
Koridora çıkınca, öğle tatiline çıkan çalışanlarla çoktan dolan asansörün katta olduğunu gördü ve tıpış tıpış merdivenlere yöneldi. Başka zaman olsa aralarına sıkışmaya çalışırdı belki. Ne var ki şu anda hiç hali yoktu buna. Hem toplumda bile aralarına karışmayı beceremezken, asansörde nasıl karışacaktı ki?
Üstelik merdivenler, onu yalnızca iş ve sevgi sahibi insanların, göğsündeki boş kalbe diktikleri kibirli ve yargılayıcı bakışlarından korumakla kalmıyor, aynı zamanda da aşağı indiğinde ne yapacağını düşünmesi için zaman kazandırıyordu ona. Ve bu zaman önemliydi çünkü şu anda buna dair aklında en ufak bir fikir bile yoktu.
Sorumluluklardan kaçma içgüdüsünün uyandırdığı dürtüyle, cebinden telefonunu çıkardı. Aklını ne yapması gerektiği düşüncesinden uzaklaştıracak, oyalayıcı bir şeyler vermesini umuyordu aletin. Neredeyse hiç kullanmadığı sosyal medya hesaplarından süpriz bir bildirim, lisedeki arkadaşlarıyla okul bittikten sonra iletişimi kesmemek için açtıkları ama trajik bir şekilde neredeyse o zamandan beri sessiz duran şu mesajlaşma grubundan bir mesaj, her ne olursa işte... Saçma reklam mesajlarına bile razıydı.
Ancak tıpkı bir sevgisizin telefonundan beklenileceği gibi, hiçbir şey yoktu. Anne babası bile aramamıştı. Hoş, onlarla yüzleşmeden önce zaman kazanmak için 12 kat merdiven inmeyi göze almışken, aramaları isteyeceği en son şeydi. Ama her zaman ararlardı. Bu sefer aramadıklarına göre, artık onlar bile ondan ümidi kesmişti demek ki. Eh, onları suçlayamazdı. Celia kendisinden ümidi keseli çok daha uzun zaman oluyordu.
Ona kalsa geri çevrilen 3. başvurusundan sonra bırakırdı böyle büyük şirketlerde iş aramayı. İş hayatında iyi bir yere gelmiş sevgisiz görülmüş şey miydi? Sevgisizlerin yeri; marketler, fast-foodçular, giyim mağazaları gibi insanlarla mümkün olduğunca az iletişim kuracakları yerlerdi çünkü kimse bir sevgisizle aldığı gofretin fiyatından fazlasını konuşmak istemezdi. Celia da insanlara daha fazlasını yapabileceğini göstermekten bıkmıştı artık. Sırf geri çevrilmek için saatlerce iş arayıp durmaktan çok daha kolay olurdu gofret satmak.
Ama kaç kez geri çevrilirse çevirsin onu asla geri çevirmeyen anne-babası vardı. Ona içini sevgiyle doldurabilmesi için bu kocaman kalbi veren anne babası... Celia onlar için devam etmek zorundaydı.
Ne var ki şu anda eve gidip o heyecanlı gülümsemeleri ve "İşi kaptın mı?" sorusuyla yüzleşecek durumda değildi. Bunu hayal etmek bile midesine kramplar sokuyordu.
İnecek başka merdiven kalmadığında, hala ne yapacağın bilmiyordu ama ne yapmayacağı hakkında iyi bir fikri vardı: Kesinlikle eve dönmüyordu.
Binadan dışarı çıkınca ilk işi temiz havayı içine çekmek oldu. Verdiği her nefeste, iş görüşmesinin verdiği gerginliği de dışarı atmış gibi rahatladı.
Bileklerinde topukluların verdiği yanmayla yürümeye başladı. Annesine göre iş verenlerin üstünde iyi bir etki bırakmaları gerekiyordu, oysa canını yakmaktan başka işe yaramamışlardı. Eh, annesi bir sevgisiz değildi, sevgisizler için işlerin nasıl yürüdüğünü de anlamıyordu tabii. Ayaklarına altından ayakkabılar da giyse, insanlar her zaman kalbinin solukluğuna bakacaklardı.Tıpkı şu anda yaptıkları gibi.
İşte bu yüzden Celia dışarı çıkmaktan hoşlanmıyordu. Bir sevgisiz olarak, kalbi sevginin ışıltısıyla parlayanlar arasında her zaman dikkat çekiyordu. Ve bu akıl almaz miktarda sevgiye sahip olan ünlülerin çektiği türden bir dikkat değildi. Çünkü hayranlıkla değil, acıyarak bakıyorlardı ona. En azından ilk bakışta acıma gibi görünüyordu gözlerindeki. Ama dikkatli baktığınızda, bakışlarının altında başka bir şey yattığı fark ediliyordu: Gurur. Size acır gibi davranırlardı, "Ah zavallı sevgisiz!" ama gerçekte asla sevgi sahibi olmanızı filan istemezlerdi. Çünkü o zaman onlarla aynı seviyede olurdunuz ve onlara sahip olduklarının değerini hatırlatacak kim kalırdı sonra?
Bu yüzden Celia insanlardan mümkün olduğunca uzak durmaya çalışırdı. Onların gurur saklı acıklı bakışlarına katlanamıyordu. Bu kalabalıktan bir kaçış yolu bulma umuduyla çevresine bakındı gözleri ama başka bir şey buldular.
Sokakta ondan başka bir sevgisiz daha vardı. Orada, duvar kenarında, ellerini açmış yakarıyordu: "Lütfen biraz sevgi!" 50'li yaşlarında olmalıydı ya da göğsüne dek gelen bulaşık teli benzeri sakalı ve özellikle göz altlarıyla yanaklarına yayılmış kırışıklıklar, yaşını olduğundan daha büyük gösteriyordu. Üstündeki giysiler artık giysilikten çıkmış, paçavraya dönmüştü. Ama görünüşünün en acıklı yanı, kalbi kadar gri gözlerindeki umutsuzluktu kuşkusuz.
Yanından geçerken adamın bomboş avuçlarına baktı Celia. Önünden durmadan kalpleri sevgiyle parlayan insanlar geçiyordu ancak hiçbirinin bu adama verecek sevgisi yoktu anlaşılan. Çantasını açtı. Celia'nın kendi sevgisi yoktu ama anne-babası ona kendi sevgilerinden veriyordu elbette. Birazını alıp dilencinin avuçlarına bıraktı.
Adam başını kaldırınca göz göze geldiler. Sanki koca hayatının yalnızlığını bakışlarıyla ona aktarmış gibi hissetti Celia. Oradan hızla uzaklaştı.
Anne-babası öldüğünde onun sonu da mı böyle olacaktı? İnsanların o nefret ettiği gururlarına muhtaç halde sokaklarda kalmak... Belki daha kötüsü olurdu gerçi: Sevgi için bedenini satmak zorunda kalır ya da kalbi çalınırdı. 6 iş başvurusu da geri çevrilmiş ve muhtemelen sonrakiler de geri çevrilecekti. Tabii ki sonu daha farklı olamazdı.
Olumsuz düşüncelerin beyninde yarattığı kara sis dağılınca, bir ara sokağa vardığını fark etti. Kalabalıktan uzaklaşmayı başarmıştı."Aranıyor" posterlerinden ona bakan kalpsizler dışında, kimsecikler yoktu etrafta.
Toplumsal piramitte kalpsizler, sevgisizlerin bile altındaydılar. Sevgisizler toplumun işe yaramaz kesimini oluştururken, kalpsizler bela çıkaran kesimiydiler. Neredeyse tüm suçlar onlar tarafından işlenirdi çünkü kalpleri olmadığı için, onları durduran duyguları da yoktu.
Bazen kalpsiz olmanın, sevgisiz olmaktan daha iyi olduğunu düşünmeden edemezdi Celia. Tabii ki kalpsizler şanssızdılar, anne-babalarının onlara bir kalp oluşturacak kadar sevgisi olmadığı için, ömür boyu toplumda dışlanmaya mahkum kalıyorlardı. Ancak en azından, hisleri olmadığı için dışlanmanın verdiği acıyı da hissedemezlerdi. Oysa sevgisizler; hem maddi hem de manevi olarak ezildikleri yetmezmiş gibi, bunun yüzünden acı da çekerlerdi. Gerçi en azından sevgisizlerin umudu vardı. Kalpsizlerse umutsuzdular. "Belki de adildir," diye düşündü Celia, "Kalpsizlerin acı çekmemesine karşın, sevgisizlerin umudu..."
Bunları düşünmek moralini düzeltmişti. Umudu vardı ve umut, beraberinde getirdiği tüm kötü hislere değecek kadar güzeldi.
Ancak bu olumlu duyguları fazla uzun sürmedi. Posterlerdeki yüzlerin değişmesiyle, Celia'nın şeker pembesi ruh hali de tekrardan karardı. Kalpsizlerin ifadesiz suratlarının yerini, birbirinden güzel kadınlar ve yakışıklı erkeklerden oluşan güler yüzlü çiftler almıştı şimdi. "Siz de böyle olmak istemez miydiniz?", "Mutlu bir hayat sadece bir adım ötenizde!", "Lovefund'da sizi bekliyor."
Ünlüler arasında sevgi bağışı yapmak moda olunca, (Hem ne kadar çok sevgileri olduğunu, hem de bu sevgiyi ne kadar hak ettiklerini gösterip bir taşla iki kuş vurmuş oluyorlardı bu yolla.) sevgi bankaları birdenbire çoğalıvermişti. Lovefund, FullHeart, BankAmore... Bu bankalara başvuran da çoktu. Sevgi bankasından aldığı sevgi sayesinde hem iş bulan hem de birinin kalbini kazanıp "mutlu" evlilikler kuran pek çok insan vardı. Anne-babası da onu bu yola başvurmaya ikna etmek için çok uğraşmışlardı ama Celia şiddetle reddetmişti bunu.
O, sevgi bankalarından kolayca elde edebileceği suni sevgiyi değil, bir insanın sadece ona özel olan sevgisini istiyordu. Tıpkı diğer insanlar gibi... Celia'nın onlardan farkı neydi? Neden onlar birbirlerini sevgilerine değer buluyorlardı da onu bulmuyorlardı? Onda eksik bir şeyler mi vardı? Celia bunları sorup durmuştu kendine hep. Henüz anaokulundayken en yakın arkadaşı olan ve birlikte Güneş Krallığı'nı yönettikleri kız sevgisini onun yerine Ay Cadısı dedikleri kıza verdiğinde, ortaokuldaki erkek arkadaşı onun sevgisiyle bir başka kızı tavladığında, lisedeyken tüm kızlar birbirleriyle takım olup o tek başına kaldığında... Tamam, Celia mükemmel değildi ama ne Ay Cadısı, ne sevgilisini çalan kız, ne de lisede arkadaş edinen kızlar mükemmeldiler. Demek ki sevginin şartı bu değildi ama neydi o zaman? Bu soruya bir yanıt bulamayan Celia, mükemmelliği bile denemişti. Boyunu uzatmak için her gün 2 bardak süt içmiş, şişmanlamamak için kilometrelerce yürümüş, ellerini yumuşatmak için her türlü kreme başvurmuştu. Bunların yanı sıra notlarını yüksek tutmaya, herkese karşı nazik olmaya, sorumluluklarını özenle yerine getirmeye de dikkat etmişti. Ama sonunda boyu uzamamış, kilo almış, ellerinde yaralar çıkmış ve yalnızca teşekkür alabilmişti. Üstelik hiç kimsenin sevgisini kazanmayı da başaramamıştı.
Böylece Celia hiçbir zaman mantıklı olmayan bu mükemmellik çabasından vazgeçti. Onun yerine, sevgisini ona olduğu kişi için verecek birini bulmaya karar verdi. Ve sevgi bankasına gitmesi bu kararından döndüğü anlamına gelirdi.
Ama yürürken posterlerdeki çiftler kalpleri kadar parlak gülümsemeleriyle ona bakıp, "Ya kendine biraz sevgi edin ya da kaybol," diyorlardı sanki, "Senin gibi sevgisizlerin bu dünyada yeri yok!" Celia sokaktan bir an önce kurtulmak için adımlarını hızlandırdı.
Ara sokak bir başka caddeye varıyordu. Ama öteki kadar kabalık değildi. Hem mevcut kalabalığın çoğu da işten yeni çıkmış, bir an önce eve gitmenin telaşı içindeki yorgun argın insanlardan oluşuyordu, bir sevgisize verecek dikkatleri yoktu. Celia da insanların her zamanki bakışlarını ara sokağın ıssızlığındaki izleniyormuş hissine yeğlerdi zaten.
Yorulduğunu ve acıktığını fark etti. Belki de eve dönme vakti gelmişti. Hem anne ve babası onu merak ediyor olmalılardı. Şu ana dek iş görüşmesinin çoktan bitmiş olması gerektiğini bilirlerdi çünkü. Acaba ne düşünüyorlardı şimdi? Celia'nın aklına korkunç bir fikir geldi birdenbire: Ya işi aldığı için geç kaldığını düşünüyorlarsa? Şu ana dek aramamalarının başka bir nedeni olamazdı. Muhtemelen şu anda kızlarının ilk patronuyla iş detaylarını konuştuğunu hayal ediyorlardı. Diğer akrabalara haber vermiş bile olabilirlerdi.
Celia nasıl olup da bunu akıl edememişti? Sorunlardan tıpkı çığ gibiydi, kaçmak onları büyütmekten başka işe yaramıyordu... Şimdi işleri çok daha kötü bir hale getirmişti işte.
Üstelik hala sorunlarıyla yüzleşmek gelmiyordu içinden.
Normalde burada yine olumsuz hislere kapılırdı ancak ya bundan çok yorulmuş ya da buna hali kalmamış olacak ki, olumsuz hisleri çabucak atlatmayı başarabildi bu sefer. Şimdi tüm enerjisini dinlenecek bir yer bulmaya yönlendirmişti.
Etraf oturacak birçok yer vardı aslında; kafeler, restorantlar, bistrolar, publar, barlar... Ancak Celia'nın canı hiçbirinde oturmak istemiyordu. Çünkü hangisine girerse girsin, çalışanlar kalbinde sevgi göremeyince aldıklarının bedelini ödemeyeceğini sanıp geriliyorlardı. Oysa anne-babası daima Celia'nın cüzdanına kendi sevgilerinden bırakırdı. Keşke kalbine de bırakabilselerdi... O zaman sevgisiz olduğu için iş başvuruları geri çevrilmez ve kendi sevgisini kazanabilirdi. Ama ne yazık ki çocuklar anne-babalarının sevgisiyle yapılmış kalplerini başka insanların verdiği sevgiyle doldurmak zorundaydılar.
Oturacak hiç bank olmadığından, çaresiz, kafe arayışına girişti. Aslında nasıl bir yerde oturduğu fark etmezdi ama bir türlü cesaretini toplayıp içlerinden birine adımını atamıyordu. Kalpleri ışıl ışıl parlayan insanlarla doluydu hepsi de, üstelik kimse de yalnız değildi... Derken karşısına bir bar çıktı. Loş aydınlatmalı, fazla da kalabalık olmayan bir yerdi. Ancak Celia'ya asıl içeri girmeye iten vitrindeki "yalnız kalplere açıktır" tabelası oldu.
Birkaç arkadaşından şehirde sevgisizler için barlar olduğunu duymuştu daha önce.  Duyduklarına göre, insanlar buralara tek başlarına, birileriyle tanışmak için gelirdi. Yani sevgisizler kendilerine sevgi verecek birileriyle tanışmak için... Ne var ki böyle yerlerde takılmaya pek meraklı olmadığından, gitmeye yeltenmemişti hiç. Şimdiyse tesadüfen yolu buraya düşmüştü işte.
İçeri girdiği an yaptığına pişman oldu ama girmişti bir kere, hemen tekrar çıkarsa komik duruma düşerdi. Daha önce hiç böyle bir yere gelmemiş değildi; gelmişti ama o zaman arkadaşlarıyla birlikteydi, ne yapacağını bilen insanlarla... Oysa Celia ne yapacağını bilmiyordu. İnsanlar tek başlarına bara gittiklerinde ne yapardı ki? Öylece oturup birkaç içki içerek birilerinin onlarla konuşmasını mı beklerlerdi? Ama bu çok utanç vericiydi. Hem Celia içki içmeyi bile sevmezdi.
Gerçi şu anda çok iyi gelebilirdi. "Bir bira!" İşte bu, insanların berbat bir günün ardından yaptığı şeydi. (En azından Celia'nın filmlerden gördüğü kadarıyla...)
Birasını beklerken gözlerini mekanda gezdirdi. Herhalde henüz saat erken olduğundan, yalnızca birkaç masa doluydu ve bunlardan cam kenarindakinde 3 arkadaş oturuyordu. Daha doğrusu, bir çift ve onların sevgisiz arkadaşları. Çiftin sırtları Celia'ya dönük olduğu için onların yüzlerini göremiyordu ama sevgisiz olanın yüzü ona döktü. Yüzünde itici bir sırıtmayla arkadaşlarına doğru eğilmiş, kesinlikle onların olduğundan çok daha heyecanlı bir şekilde bir şeyler anlatıyordu. Sempatik olmaya çalışırken ne kadar itici olduğunu kavrayana dek susmayacaktı. Celia'ya kendinin birkaç yıl önceki halini hatırlatıyordu, zaten yaşı da ondan küçüktü. Celia'nın yaşına geldiğinde muhtemelen kendine sevgi bulmuş olurdu, uzun süre sevgisiz kalmazdı bu tipler.
Önündeki masada ise Celia'dan çok daha yaşlı, sevgisiz bir adam, Celia'dan birkaç yaş daha büyük olmakla beraber, çok güzel bir kadına sarkıntılık ediyordu. Kadının ona yüz verdiği yoktu tabii. Nasıl olup da adam tersine ihtimal verebilmişti, orası muammaydı.
Barda ise... Ona bakıyordu.
Erkekti.
Ceketinin ardından sevgisiz olup olmadığı anlaşılmıyordu.
Göz temasını hala kesmemişti.
"Buyrun."
Celia irkilerek önüne döndüğünde birası gelmişti. Titreyen elleriyle kupayı tuttu. İzlendiğini bilirken bir şeyler yapmak çok zordu.
Gözlerini kapatıp koca bir yudum aldı. Tadı tıpkı hatırladığı gibi acıydı ama boğazından geçerken bıraktığı ferahlık hoşuna gitmişti. Şimdi daha iyi hissediyordu.
Gözlerini tekrar açtığında aralarındaki birkaç taburelik mesafe kapanmıştı.
"Merhaba."
"Merhaba."
Yabancılarla konuşmak Celia gibi asosyal insanlar için daima zordu ama bu ortamda sadece zor değil, aynı zamanda korkutucuydu. Çünkü yabancılarla konuşmak zorunda kaldığı durumlarda ortada belli bir neden olurdu, örneğin iş görüşmesi ya da bir şeyler almak gibi...  Oysa bu çocuğun ondan ne istediği hakkında hiçbir fikri yoktu.
"Gergin gibisin," dedi çocuk. Avucunu yanağına yaslamış, bakışlarını Celia'dan ayırmıyordu.
Celia bira kupasını sımsıkı tutan ellerini biraz gevşetti. "Öyleyim."
"Bu tür yerlere pek sık gelmezsin değil mi?"
Bir an ne diyeceğini düşündükten sonra, "Hayır, dedi Celia dürüstçe, "Gelmem."
"Peki bugün neden buradasın?"
Ne diyeceğini tam olarak bilmeden "Şey..." diye söze başladı ama çocuk sözünü kesti: "Dur da tahmin edeyim! Hmmm..." Aralarındaki iki yabancı için gereksiz yakınlıktaki mesafeyi biraz açıp çenesini ovuşturarak Celia'yı inceledi. "Sevgilisinden ayrılmış ya da işten kovulmuş biri kadar kederli değilsin ama eğlenmek için gelmiş gibi de gözükmüyorsun. Yalnızca biraz kafanı dağıtmak istedin çünkü hayat çok zor, değil mi?"
Celia hafifçe gülümsedi. "Tam üstüne bastın." Binasından bir yudum daha aldı.
"Peki neden bu kadar zor?"
"Çünkü..." Konuşmadan önce durdu. Ona kişisel sorunlarını anlatabilir miydi? Sonuçta karşısındaki bir yabancıydı. Neden tanımadığı birinin kişisel sorunlarını dinlemek istesindi? Ama o sormuştu. Demek ki söyleyeceklerini dinlemeye hazırdı... Eğer değilse de, eh, bu kendi sorunuydu. İstediği zaman kalkıp gidebilirdi. Celia da hesabı ödeyip evine dönerdi.
Ama hiç de kalkıp gidecek gibi görünmüyordu bu çocuk.
Birayı kafasına dikip anlatmaya başladı: "Uzun zamandır işsizim. Okulu bitireli neredeyse bir yıl oluyor ve hala iş bulamadım. Bunun yüzünden." Kalbini işaret edince sanki ilk kez fark ediyormuş gibi baktığını görüp şaşırdı. "Şimdiyse ne yapacağımı bilmiyorum."
"Ailenle mi yaşıyorsun?" diye sordu çocuk. Celia başını sallayınca alaycı bir gülümseme belirdi yüzünde."Bunca sene çalışıp didinip sana baktılar, artık senin onlara bakmanı bekliyorlar tabii. Sonuçta vakti gelince sana bakmayacaksa çocuk yapmanın ne anlamı var?"
"Hayır," diye karşı çıktı Celia, "Benim ailem öyle değildir. Onların tek istediği benim mutlu olmam." Annesinin sevecen azarlarını ve babasının komik olmadığı halde nasılsa keyfini yerine getirmeyi daima başaran şakalarını hatırlayınca gülümsedi. Ama sonra yüzü hemen tekrar asıldı: "Bu da kendi sevgimi kazanabilmekten geçiyor. Onlara kalsa küçük kızlarına seve seve bakarlar yoksa."
"Neden mutluluğunu sevgiye bağlıyorsun?"
"Başka türlü nasıl mutlu olabilirim ki?" dedi Celia kaşlarını çatıp. Garip bir soruydu bu. "Mutlu olmak için herkesin yalnız olmamaya ve geçimini sürdürebilmeye ihtiyacı vardır."
"İyi de, hayatta daha önemli şeyler olabileceğini hiç düşünmedin mi?"
"Ne gibi?" Şu anda Celia'nın aklına bunlardan daha önemli bir şey gelmiyordu.
"Mesela kim olduğunu, neden var olduğunu bulabilmek gibi. Bir düşünsene? Tarih boyunca insanlar en çok bu soruları sormuştur kendilerine. Ama bugün, bunları unutmuşlar gibi görünüyor."
"Ben Celia'yım ve..."
"Dün muhtemelen bilgisayarında bayık aşk dizilerini izliyordun, bugünse burada tıpkı izlediğin o aşk dizilerindeki kızlar gibi, barda tanıştığın gizemli bir erkekle konuşuyorsun. Bundan birkaç ay önce hiç sevmediğin şu içeceği, şu anda severek içiyorsun. Bir zamanlar "geçimini sürdürebilmek" gibi kaygıların yoktu hiç ve belki de bu soruları soruyordun kendine." Dikkatle Celia'ya baktı. "Peki hangisi şu Celia?"
Bir an düşündü Celia. "Hepsi."
Anlaşılan doğru yanıtı vermişti. "Başka bir yanıt verseydin, kalkıp giderdim." Çocuğun ağzı esrarengiz güzellikteki bir gülümsemeyle kıvrıldı.
Dün yaptıkları ve biraya duyduğu değişken hisler hakkında yaptığı mükemmel tahminlerden ötürü duyduğu şaşkınlığı bastırıp, "Peki ya sen," diye sordu, "Sen kimsin ve neden varsın?"
"Ben herkesim. Ve de hiç kimseyim. Varoluş nedenimi ise yakında çözersin." Şeffaf renkli, Celia'nın ne olduğunu çıkaramadığı içkisini yudumladı. "Garip isim, bu arada."
Celia iç çekti, kendisiyle alay ediliyormuş gibi hissetmeye başlamıştı. "Ben de senin ismini sormuştum ama..."
"Al."
"Al mı?" Celia da gülümsedi."Garip isim diyene bak."
Al omuz silkti.
Fazla yükselmeyen ses düzeyi izin verince, gece boyunca sürdü konuşmaları. Celia, kimseye anlatmadığı ve asla da anlatmayacağını düşündüğü her şeyin, bu yeni tanıştığı çocuk (Tanıştığı da söylenemezdi ya, tek bildiği adıydı hakkında.) tarafından teker teker kalbinin derinliklerinden yüzeye çıkarılışının baş döndüren şaşkınlığıyla; ne telefonuna durmadan gelen aramaları, ne peşpeşe çalan şarkılardan hiçbirini, ne de sürekli değişen insanlarla onların çeşitli davranışlarının fark etmedi hiç. Al ve ikisi konuşurken etraflarında bir koza oluşmuştu sanki. Zaman ve uzamın dışında bir kozaydı bu. Kozanın içindeyken; aynı anda hem Celia'nın diğer çocukların oyunlarına alınmadığı için kendi başına Barbie'nin diğer tüm oyuncakları lanetleyen bir cadı olduğu oyunları oynarak ve kendi şekerlemesini alacak kadar sevgisi olan diğer çocukları ejderhaların kaçırmasını dileyerek geçirdiği çocukluğunda, hem ikili gruplar halinde ayrılıp onu dışarıda bırakan kızların arasında kendini bir canavar gibi hissettiği ve oğlanların da ona böyle muamele ettiği gençliğinde, hem de bir canavar falan değil sadece umutsuz vaka olduğunu anladığı şu andaydılar.
Şey, sadece Celia'dan bahsetmediler tabii. İnsanlardan, şarkılardan, hayattan, biradan da söz ettiler. Ve başka pek çok şeyden daha.
Aslında konuşmadıkları tek konu Al'dı.
Konu ne zaman ona gelse, her seferinde ya ustaca değiştirip ya da saçma yanıtlar verip ("Herkes ve hiç kimse" gibi.) Celia'nın hafiyelik deneylerini boşa çıkardı. Bu şekilde, saatlerce süren konuşmada adı dışında hiçbir şeyini ifşa etmemeyi başarmıştı. Ama bir şey vardı ki, Celia öğrenmeye kararlıydı.
Bar ilk girdiğindeki kadar ıssızlaşmış, herkes ya arzuladıkları biri ya da hayal kırıklıklarıyla yatağa girmişti çoktan. Geri kalanlarsa ikinci gruba dahil olmamak için son bir umutla çırpınanlardı. Bir de, Celia ile Al.
"Kendinden bahsetmeme çabaların gözümden kaçtı sanma," dedi Celia bardağını çevirerek, kim bilir kaç kez kaç çeşit içkiyle dolup taşmasının verdiği cesaretle.
"Böyle bir çabam olmadı," cevabını verdi Al, Celia daha sarhoş olsa burnunun uzadığını görebilirdi belki.
"Neden bu kadar gizemlisin? Ajan falan mısın yoksa?"
"Evet, tabii. Ben bir ajanım, aramızda kalsın lütfen."
Güldüler. "Ben ciddiyim, nesin sen?" diye sordu Celia. Çocuk yanıtlamak için ağzını açtı ama aklına parlak bir fikir gelen Celia, onu susturup çenesini ovuşturdu. "Dur da tahmin edeyim! Hmmm... Sevgiderler gibi giyinmişsin ama hem onlardan biri olmak için çok gençsin hem de öyle olsan içmeye daha lüks bir yere giderdin herhalde."
Al'ın o muazzam güzellikteki gülümsemesi genişledi. "Ben kalpsizim." Ceketini çıkarınca sevgisiz bir kalbin soluk silueti bile görülmeyen gövdesi ortaya çıktı.
Tüm sesler durdu bir an. Barda kalanların mırıltısı, çalan o depresif şarkı, barmenin ovaladığı bardakların şıngırtısı... Hepsi kesildi, alarm verircesine gümbürdeyen kalbinin sesi kaldı yalnızca.
"Eee?" Al ayağa kalkınca Celia da kalktı. "Gidecek misin yoksa benimle mi geleceksin?"

Kritik bir nokta olduğuna göre, bu -şaşırtıcı olmayan şekilde- uzun öyküyü okumaya burada ara verip sonra yine buradan devam edebilirsiniz. Başka kimse de size bu iyiliği yapmaz, rica ederim. Hikayenin bölünmesi sinirinizi bozduysa ise (Ki umarım bozmuştur!), özürlerimi sunar ve sinir bozucu yazarının hikaye üstündeki görüşlerinizi etkilememesini dilerim. 

"Bela geliyorum demez" lafını her kim söylemişse, daha fazla yanılamazdı. Çünkü bela bağırarak gelir. Biz insanlar lambanın etrafında uçuşup duran bir kelebek gördüğümüzde "Zavallı şey," deriz örneğin, "Haberi bile yok öleceğinden." Ama nereden biliriz haberi olmadığını? Ya varsa? Ya 20 watt'luk elektriğin vücudunu yakacağını bile bile yaklaşıyorsa ışığa? Biz insanlar da buna benzer şeyler yapmaz mıyız? Ciğerlerimizi kül edeceğini bile bile sigara içeriz. Kaybetme olasılığına rağmen kumar oynarız, her zaman para için değil üstelik, bazen canımız uğruna. Kaza yapma riskini göze alıp hız yaparız. Kimimiz gider iple gökdelenin tepesinden sallanır. Bunların hiçbirini  yapmıyorsanız bile, yüksek bir yerde dururken, en azından bir kez olsun içinizden kendinizi aşağı atmak gelmiştir.
Oysa tüm sigara paketlerinin üstünde yazar: "Sigara öldürür" diye. Kumar oynamanın çoğunlukla kötü sonuçlar doğurduğunu herkes bilir. Trafik kazaları hakkındaki haberler her gün yayınlanır televizyonda. İlkokula giden herkes yer çekiminin varlığından haberdardır. Ve bunların hiçbiri olmasa da, kalbimiz tehlike karşısında daha hızlı atmaya başlayıp mutlaka uyarır bizi. Bela geliyorum demez, diyebilir miyiz gerçekten?
Haydi acı gerçekle yüzleşelim, kelebek için demiyor olabilir ama insanlar için kesinlikle der. Öte yandan, her ikimizin de buna karşı yapabileceği bir şey yoktur.
Ben de belanın sesini duymuştum (Çünkü lisedeyken düşündüğümün aksine, ben de insandım ve canavarlık, sevgisizliğimin bahanesiydi yalnızca.) ama kulak asmamış, hatta bana uzattığı eli hevesle tutmuştum. Başka şansım da yoktu zaten. O ses, içimdeki tüm kilitleri kırmış, orada olduğunu bile bilmediğim -ya da hatırlamadığım- düşünceleri özgür bırakmıştı. Ve şimdi bu yabancı düşünceler tamamen onun emrindeydi.

"Seninle geliyorum," dedi Celia, nereye gideceklerini sormayı hiç aklından geçirmeden.
Hesabı ödemeye yeltenmişti ki Al hemen ceketinden sevgi çıkarıp barmene uzattı. Kalpsiz olduğu halde sevgisi vardı demek. Acaba nereden bulmuştu?
Aklına gelen kötü düşünceler, Celia'yı utandırdı. Daha önce hiç kalpsiz tanımamıştı. Sadece televizyonlarda o ifadesiz yüzlerini görmüş, gazetelerde onlardan "empati kurma yeteneğinden yoksun, yaptıklarının sonuçlarını umursamayan canavarlar" diye söz edildiğini  duymuştu. Ama Al, kalpsizlere dair diğerlerinin gördüğü ve duyduğu her şeyi varlığıyla yalanlıyordu.
Ayrıca kalpsiz olması, öyle büyük bir sürpriz sayılmazdı. Sevgisizlere açık bir barda, başka neden kalbini göstermeyen bir kıyafet giysindi ki? Anlaşılan beynini fena bulandırmıştı alkol, mantıklı düşünme yetisini bile kaybetmişti.
"Kararından pişman olmuşa benziyorsun," diyerek düşüncelerini böldü Al. "Eh, hiç düşünmeden alınan kararlar daima pişmanlık doğurur.
"Bunu söylemene sevindim," dedi Celia gülümseyerek. "Aklımı okuduğundan korkmaya başlamıştım çünkü." Koşarak çoktan yürümeye başlayan (Kız onunla gelmese, veda bile etmeyecekti demek ki.) ona yetişti.
"Aklını okumuyorum." Al durdu, bakışları ciddiydi. "Eğer okuyabilseydim, gerçekten düşünüp düşünmediğini bilirdim."
"Neden bu kadar ciddiye alıyorsun ki?" diye çıkıştı Celia.
"Çünkü ciddi." Al'ın yüzünde o alaycı gülümsemesi belirmişti gene. "Sevgi dolu bir aile tarafından, düzgün şekilde yetiştirilmiş bir kızın, bir kalpsize kendini bu kadar kolayca bırakması, hiç mantıklı gelmiyor bana. Anne babanın senin için ne kadar endişelendiğini bile umursamıyor musun? Şu an evde muhtemelen-" diye devam edecekti ancak Celia sözünü kesti:
"Seninle gelmemi istemiyor gibisin neredeyse."
"Benimle gelmek istediğine emin olmak istiyorum sadece."
Celia derin bir nefes aldı. "Eğer bu yanlışsa," diye başladı söze, "Ben de yanlışım."
Al'ın yüzünde ilk kez hayret ifadesi belirmişti.
"Ama bana sorarsan, doğru olan bu ve eğer dünya bana katılmıyorsa, yanlış olan o demektir."
Bunun üstüne elleri, kurulu sevgili oyuncaklarının senkronik hareketleriyle, birbirini buldu. Ne Celia, ne de Al önce uzatmıştı elini, ikisinin eli de aynı anda diğerininkine uzanmış ve parmakları birbirininkine geçmişti. Denizin dalgalanması ya da kuşların uçması kadar doğal bir hareketti bu.
Ve ilk fiziksel temaslarıydı. Gece boyunca sözleri arsızca flörtleşmiş, düşünceleri dans etmişti ama vücutları, omuzlarının birbirine sürtünmesine ya da yanlışlıkla ellerinin değmesine neden olacak tüm kazaları engellemeyi başarmıştı. Daha önce iletişim kuran iki hücre, iç içe geçmiş ruhlardı. Şimdiyse birbirine dokunan iki beden.
Ancak Celia biraz hayal kırıklığına uğramıştı. Daha fazlasını beklediğini kesinlikle inkar edemezdi: Yeryüzü titreyebilir ya da gökyüzü yarılabilirdi örneğin! Çünkü onunla konuşurken hissettiği buydu, dokunduklarında da benzer şeyler olması gerekmez miydi? Görünüşe göre gerekmezdi, kesinlikle iki tenin birbirine değişinden fazlası değildi bu. Eh, Al ve Celia da iki ten olduğuna göre, başka türlüsünü düşünmesi mantıksızdı gerçi... Acaba Celia'nın mantığıyla hangisi böyle zalimce oynuyordu; alkol mü yoksa Al mı?
Abartılı beklentilerini karşılamamakla birlikte, temasları kesinlikle nahoş değildi. Celia çok  daha nahoş temaslar yaşamıştı. Sadece otobüslerde ya da kuyruklarda tüm hemcinslerinin maruz kaldıklarından değil üstelik, tanıdığı erkeklerin izinli temasları da öyle pek hoş sayılmazdı. O koca elleri hep terli, vıcık vıcık olurdu; bir de elini, sanki kesilecek danayı mezbahaya sürükler gibi tutmazlar mıydı... Oysa Al'ın eli, sevimli bir şekilde, Celia'nınkiyle tam olarak aynı boydaydı, bu yüzden ne kızın eli onunkinde, ne de onunki kızın elinde kaybolmuyor ve ellerinin tamamı birbirininkine değiyordu. Ayrıca daha önce tuttuğu hiçbir elin, bahşettiği sevgi ve bunun getirisi olan toplumsal takdir dışında bir anlamı olmamıştı. Şimdiyse tam tersi, tek anlamı tuttuğu elin kendisiydi.
Yani bir el ele tutuşma olarak değerlendirildiğinde oldukça iyiydi. Sadece yetmiyordu.
Ama onun dışında, her şey mükemmeldi. Öyle ki Celia'nın karşısına bir peri kızı çıksa ve Celia ne dilerse gerçekleştireceğini söylese, kızın yanıtı "Bizi rahat bırak, yeter" olurdu muhtemelen. Sahip olmak, değiştirmek istediği hiçbir şey yoktu. Tek isteği her şeyin şu an olduğu gibi kalmasıydı. Dünyanın mükemmel halinde.
Ancak öyle olmadı. (Elbette.) Telefonun çalmaya başlamasıyla, o mükemmelliğe yer bırakmayan fizik kurallarının yönettiği dünyada buldu kendini yine.
Arayan "Ev"di. Zihni bir an kelimeyi eşleştirecek hiçbir anlam bulamadı. Sonra, bataklığın derinliklerine saplanmış şeyler gibi; annesi, babası, kedileri, yastığı ve beraber "ev" imgesini oluşturan diğer her şey, yavaş yavaş çıktı yüzeye.
Eve dönmemeye karar verdiği andan itibaren duygularının seline kapılmış, kendinden giderek uzaklaşıyordu Celia. İlk başta sakin bir yolculuktu bu, başlangıç noktasını görüş alanından çıkarmamaya özen göstererek, usul usul ilerliyordu suda. Barda Al yanına gelip onunla konuşmaya başladığında ise akıntı birdenbire hızlanıp, Celia'yı o güne dek ayak bastığı topraklardan çok uzaklara taşımıştı. Sonra yol arkadaşıyla birlikte ve onun komutasında, yeni limanlara doğru, duygularının temposuna göre ilerleyen ve belli bir rotası olmayan yolculuklarına başlamışlardı. Ulaştığı her yeni limanda yola çıktığı noktadan biraz daha uzaklaşmış, keşfettiği her yeni şeyle orada bıraktıklarını biraz daha unutmuştu Celia. Ev de o unutulan şeylerden biriydi işte.
"Açmayacak mısın?" diye sordu Al. Tüm dünyayı dışarıda bırakan o semsert alaycılık, telefonun ziliyle harekete geçen otomatik bir maske gibi, daha az önce duygularını dürüstçe yansıtan yüzünü örtmüştü hemen.
"Açmak istemiyorum." Celia kararsız duygularla telefonuna baktı. Açarsa yolculuk sona erecek, kendini bir anda yine başlangıç noktasında bulacakmış gibi hissediyordu. Kendisi olmaya geri dönüşü bu telefona bağlıydı sanki.
Ve o henüz buna hazır değildi.
İleride onu nelerin beklediğini görmek istiyordu. Şu ana dek şansı mucizevi şekilde yaver gitmiş olsa da, bundan sonrasında da böyle olacağının garantisi olmadığını biliyordu (Hatta büyük olasılıkla kötü şeyler olacaktı.), anne-babasını deli gibi endişelendirdiğinin de pekala farkındaydı. Ama ne olursa olsun, geri dönemezdi. Şimdi değil. Bu hikayeyi bitirmeliydi önce.
Ayrıca hiçbir zaman yaramaz bir çocuk ya da asilikler yapan bir ergen olmamıştı. Anne-babasına kızdığında genellikle odasına gidip ağlardı; ortalığı birbirine katmaz ya da ağır sözler sarf etmezdi. Arkadaşlarıyla evden kaçmak gibi şeyler de yapmamıştı hiç. (Zaten yapmış olsaydı, kendisine sevgisini verecek birilerini bulabilirdi şüphesiz.) Çok uysal bir kızdı o, babasıyla gazetedeki haberleri tartışmayı ve yemek yaparken annesine yardım etmeyi tercih ederdi. Ama bu gece değil, Al ile birlikteyken değil. Bu yüzden
Telefonu kapattı. Böyle yaparak, en azından anne-babasına telefonu kendi isteğiyle açmadığını göstermiş oluyordu. Endişeleri biraz olsun hafiflerdi böylece. (Tabii telefonunu alan başka birinin açmadığını da gösterebilirdi bu ama o an, o kadarını düşünecek durumda değildi.)
Elleri tekrar buluşunca, sanki hiç ayrılmamış gibi kolayca kendilerini o dünyada buldular yine.
Gün boyunca kapalı olan gökyüzü, geceleyin açılmıştı. Şehrin egzoz dumanı ve stres kaplı havasına rağmen, yıldızlar ve dolunay rahatlıkla seçilebiliyordu. Belki de ilk defa izlemeye değer bir şey gördükleri için kendilerini göstermeye karar vermişti onlar da. Ve ya bu da o an dünyada sadece ikisinin önemli olduğunun kanıtıydı. (Celia bunu kesinlikle ikinci şekilde yorumluyordu - muhtemelen Al da.)
Yanlarından geçen insanlar ya da yanlarından geçtikleri evlerin içindekiler, başka bir zamanda, başka bir hikayenin konusu olabilirler. Ama o an hepsi sadece birer figürandı çünkü bu onların hikayesi değil. Hatta gökyüzü, yıldızlar, ay, sokak, evler ve ağaçların bile sahne dekorları olmaktan başka bir işlevi yoktu.
Celia ile Al, yürüdüler ve yürüdüler. Nereye gittiklerini bilmeden, tüm gece öylece yürümeye devam edebilirlerdi (Elleri birbirini tutarken her şey bir dekordu ne de olsa.) ama kanlarına karışan alkol, başlarını döndürmeye başlamıştı. Karşılarına bir otel çıkınca, içeri girdiler.
Al hemen bir oda tuttu. Belki de daha önce burada kalmıştı, resepsiyonistle samimi görünüyorlardı. Zaten bir kalpsizi kimse kiracı olarak almazdı. Demek ki böyle yerlerde kalıyorlardı, en azından oda kiralayacak kadar sevgisi olanlar. Diğerlerinin inlerini kim bilirdi...
Odalarına çıkan asansöre binerken, Celia'nın içine tuhaf bir ürperti yayıldı. Işık kaynağına doğru uçan kelebeklerin içine yayılan türden.
Odaları sıradan bir otel odasıydı. Aynı tip eşyalar, deterjan kokan çarşaflar... Kim bilir onlarla aynı durumda kaç çift daha gelmişti buraya. Barda tanışıp, arzularının rehberliğinde kendini burada bulan genç ya da yaşlı, sevgi dolu ya da tamamen sevgisiz, hemcins ya da karşı cinsten kaç farklı beden... Bu otel odası farklı oyuncularla hep aynı oyunun oynandığı bir sahne gibiydi.
Ama bu Celia'nın oynamak istediği oyun değildi.
Gidip yatağın ucuna ilişti. Kapıyı kapattıktan sonra, "Gergin görünüyorsun," dedi Al yanına oturup, "İlk seferin mi yoksa yabancılara yapmama kuralın mı var?"
Celia gülümsemeden edemedi. "Yine yanlış tahmin." Sonra gülümsemesi tekrar düz bir çizgiye döndü hemen. Al'a bunu nasıl açıklayacaktı? Ona birlikte olmak istemediğini söylese muhtemelen anlayışla karşılardı. Ama nedenini gerçekten anlayacağına emin değildi. Celia'nın onu, o şekilde çekici bulmadığını ya da onda birlikte olma arzusu uyandıramadığını düşünecekti. Halbuki bunlar doğru sayılmazdı. Bir kere Al, çekici bir erkekti. Yüzü ya da vücudu değildi çekici olan, sözleriydi. Yani onunla birlikte olmak, hiçbir şekilde kötü bir deneyim olmazdı. Celia'nın vücudu zevk bile alabilirdi ama aklı... Tatminsizliği şimdiden hissedebiliyordu.
Celia aşkın ne olduğunu biliyordu. Anne-babası evlendiklerinde birbirlerine aşık olduklarını anlatırlardı. Arkadaşları arasında birilerine aşık olan ya da karşılıklı aşk yaşayanlar olmuştu. Hatta o bile gerçekten aşık olana dek kendisini kandırmıştı. Okuduğu, izlediği, dinlediği hemen hemen her şeyin ana maddesiydi aşk. Milyonlarca kez çiğnenmiş bir sakız gibiydi, hiç aroması kalmamıştı. Ve de yemek yemek, su içmek, tuvalete gitmek kadar doğaldı. Sadece insanlar sıkıcı hayatlarına renk getirecek bir şeyin acınası ihtiyacıyla, bu fiziksel yollarla kolayca tatmin edilebilir hisse sımsıkı tutunmuşlardı.
Celia ve Al da aşk oyununu oynayabilirlerdi tabii (Bunun için tüm şartlar uygundu: Bir erkek ve kızdılar, aralarında kan bağı ya da yaş farkı gibi engeller de yoktu.) ama o zaman bu onların hikayesi olmaktan çıkardı işte. Çünkü onlarınki bambaşka bir histi. Sadece Al ile Celia'nın tepkimesi sonucu ortaya çıkabilirdi bu reaksiyon.
"Merak etme, birlikte olmayacağız."
Celia hızla Al'a döndü. Kendini rahat yatağa bırakan çocuğun yüzünde, gece boyunca sık sık karşısına çıkan o muzip gülümseme vardı yine. Kesinlikle akıl okuyabiliyor, diye düşündü Celia, sadece önce karşısındakine aklındakileri söyletmeyi tercih ediyor. Bu sefer Celia söylemeyince, o söylemişti işte.
"Beni yanlış anlama," dedi Celia derin bir iç çekip, "Bu seninle ilgili-"
Ama Al onu susturdu. "Biliyorum Celia," dedi gülümseyerek, "Bu bize uymaz olmazdı, değil mi? Birlikte olup yaşamlarımıza öylece devam etmek... Fazla basit olurdu." Konuşurken bir yandan da şefkatli hareketlerle kızın ceketini çıkarıyordu.
O an bana kelebeklerin bilerek mi yoksa bilmeden mi ışığın etrafında uçuştaklarını sorsanız, bir an bile tereddüt etmeden "evet" derdim size. Çünkü ne hissettiklerini tam olarak anlayabiliyordum. Elbette siz anlamıyorsunuz. Peki size şunu sorayım, hayatın anlamını biliyor musunuz? Hayır mı? Öyleyse neye dayanarak inkar edebilirsiniz hayatın değil ama ölümün bir anlamı olabileceğini? 
Al ona yaklaştıkça, Celia da o fark etmeden kalbine bağlanmış iplerle çekiliyormuşçasına istemsizce ona doğru yaklaşıyordu . "Bana güvendiğin için teşekkürler," dedi oğlan elleri ve dudakları kızın tenine değmeden önce. Ama ellerinden önce pençeleri, dudaklarına fırsat vermeden dişleri değdi kıza.
Ve Celia'nın hatırladığı bir sonraki şey acıydı.
İlk atağın nereden geldiğini, hangi silahla yapıldığını görmedi. Göğsünün yarıldığını, etrafa saçılan et parçacıklarıyla birlikte kalbinin koparıldığını ve altında yatan acının bolca kan eşliğinde dünyaya saçıldığını hissetti sadece. Sahne, dekorlar, Al ve hatta kendisi bile yok oldu, acı; pastanın üstüne dökülen şeker kreması gibi her şeyi kapladı. Bu yüzden göğsünden dışarı boşalan kan gölünü görmedi, inlemelerini duymadı, kanın kokusunu ve metalik tadını almadı Celia. Acıyı gördü, acıyı duydu, acıyı kokladı ve acıyı tattı yalnızca - çünkü acı hepsini kaplamıştı. İşte şimdi yeryüzü titriyor, gökyüzü yarılıyor, dünya patlamaya hazırlanıyordu sanki. Sonsuza dek acının içinde kaybolabilirdi ama biri çığlık attı. Celia çığlık  atanın kim olduğunu anlamadı; kendisi miydi, Al mı, yoksa başka biri mi - Ama hayatta kalmasını bu çığlığa borçlu olduğunu biliyordu. Çünkü o çığlık, acının dışında bir dünya olduğunu hatırlatmıştı ona.

Yaklaşık 1 ay sonra, polis tarafından sorguya çekilirken, bu çığlığın oda görevlisine ait olduğunu öğrenecek ve hiç atmamış olmasını dileyecekti.
"Bize o gece yaşananları anlatmanızı istiyoruz Bayan Celia," dedi yatağının yanına çekilmiş sandalyede oturan şişman adam. Ona "sorgu amiri" deniyordu. Görevi, kurbanın yanıtlayabilecek durumda olup olmadığını ya da yanıtlamak isteyip istemediğini umursamadan, ona sorular sorup, olayı aydınlatmak ve böylece insanların daha iyi dedikodu yapabilmesini sağlamaktı.
"Siz istiyor olabilirsiniz," dedi Celia, "Ama ben istemiyorum."
Yatakta oturur pozisyonda, sırtı yaratıklarla desteklenmiş şekilde oturuyordu. Henüz ayağa kalkabilecek kadar iyileşmemişti. Hayatına devam etmesi için kalbe gereksinimi yoktu (En azından fiziksel olarak.) ama kalbi çıkarılırken çok kan kaybetmişti. Doktorların onu nasıl hayatta tuttuğuna gelirsek, şey... Bez bebeğiniz yırtıldığında annenizin onu nasıl onardığını hatırlıyor musunuz? Celia'ya yapılan da aşağı yukarı buna benzer bir şeydi işte.
Psikolojik tedavi ise bambaşka bir meseleydi tabii.
Çoktan konuşabilecek kadar iyileşmiş olmasına rağmen, şimdiye dek sorguya çekilmemiş olmasının nedeni buydu. İyi kalpli doktoru, yeterince iyileşmediğini bahane ederek polisleri uzak tutmayı başarmıştı - en azından sabırları taşana dek.
Sorgu amiri derin bir nefes aldı. "Seninle uğraşacak vaktim yok küçük kız" diyen bakışlarla "Size bunu yapanın bulunmasını istiyorsanız, korkarım anlatmak zorundasınız Bayan Celia," dedi bıkmış bir şekilde.
"İstemiyorum."
Adam kaşlarını çattı, buna verecek standart bir yanıtı yoktu demek. "Ama aileniz istiyor." Kalemiyle not defterine vurmaya başlamştı, defteri Celia'nın yerine koyuyordu herhalde.
İç çekme sırası Celia'daydı. Sessizlik, onu başından salmak için yeterli olmayacaktı, belli. "Ne bilmek istiyorsunuz?" diye sordu ellerini kucağında birleştirerek.
"Saldırgan önceden tanıdığınız biri miydi?"
"Kimse bana saldırmadı."
Amir başını kaldırdığında, gözlerinde artık hiç sabır belirtisi kalmamıştı. "Bayan Celia," dedi dersini anlamak istemeyen bir çocuğa anlatır gibi tane tane konuşarak, "Sunshine Oteli'nin 36 numaralı odasında, göğsünüz parçalanmış bir şekilde bulundunuz. Bu kendi kendinize yapmış olabileceğiniz bir şey değil. Biri size yapmış olmalı ve biz bu kişiyi arıyoruz ki onu adaletin ellerine-"
"Öyleyse ben saldırganı hiç görmedim."
"Resepsiyoniste göre oraya biriyle gelmişsiniz ama?" Kalemin temposu hızlandı. "Bir erkekle?"
"Oraya hiçkimseyle gitmedim," dedi Celia aynen sükunetini koruyarak.
Kalem durdu. Amir defteri yere fırlatıp dışarı çıktı. Ama sesi odaya hala ulaşıyordu: "Ya bu kafayı yemiş kızın bildiklerini söylemesini sağlarsınız ya da o hırsızı asla bulamayız!"
Az sonra içeri annesiyle babası girdiler.
"Celia," dedi annesi yatağın kenarına oturup, kızının saçlarını şefkatle okşadı. "Neden onlara olanları anlatmıyorsun kızım?"
Celia yanıt vermedi.
"O dümbeleği koruduğun için doğru olanı yaptığını mı düşünüyorsun, ha?"
Gözlerini babasına çevirdi. Az önce odadan çıkan adamdaki asabiyet, onda da vardı.
Normalde sakin bir adamdı babası. Çocukken Celia'nın nadiren yaptığı yaramazlıkları anlayışla karşılayan, az görülür ergenlik krizlerine sabırla göğüs geren o olurdu. Ama kan çanağına dönmüş gözleri, ütüsüz gömleği ve başının üstündeki bir avuç saçın karışıklığında belliydi artık sabrını kaybettiği. Celia bunun nedenini biliyordu. Sorgu amirinin aksine, babasının sabrını kaybetmesinin nedeni hırsızın hala yakalanamamış olması değil, Celia'nın hiçbir şey anlatmıyor oluşuydu.
Ama babası ne kadar öfkelenirse öfkelensin, konuşmamaya kararlıydı. Al ve onunla geçirdikleri gece olan her şey, sadece ona aitti ve öyle de kalacaktı. Dedikoduculara, gazetecilere, polislere ve hatta anne-babasına bile veremezdi. Nasılsa Al'ın diğer insanlar için tehlikeli oluşturmadığına emindi, (Eğer oluştursaydı, icabına bakan bizzat kendisi olurdu zaten.) istediği şeyi elde etmişti o. Bu yüzden sustu Celia. Polisler, anne-babası ve doktorların seferberliğine karşı sustu. Tüm yakarışlarına, dil dökmelerine, sıkıştırmalarına aldırmadan sustu. Böylece hastaneden taburcu olana dek dava kapanmış ve yaşananlar tam da istediği gibi ona kaldı. Meraklılara da soru işaretlerini yutup üstüne bir bardak su içmek...
Ama Celia'nın boynuna kanca gibi takılan bir soru işareti vardı ki bir türlü kurtulamıyordu ondan.
Neden kalbimi çaldın? 
Eğer isteseydi, Celia kalbini seve seve verirdi ona ve Al da bunu biliyordu. Öyleyse niçin dökmüştü onca kanı? Niçin Celia'yı göğsünde çirkin bir yara izi ve sinir bozucu soru işaretleriyle baş başa bırakmıştı? Niçin bir hırsız gibi kaçmıştı?
Hastaneden çıktığından beri boynunda soru işaretlerinden yapılma bir kolyeyle geziyordu sanki Celia. Tuvalette, mutfakta, odasında; her zaman oradaydılar. Yatağa uzanıp biraz rahatlamaya çalışsa, hop, boynundan sıyrılıp başının üstünde süzülmeye başlıyorlardı hemen. Asla peşini bırakmıyorlardı.
Ve onlardan kurtulmaya çalışmakla öyle meşguldü ki, başka hiçbir şey yapmadığı gibi, yapmayı istemediğinin bile farkına varmamıştı. Babasıyla pek çok şey üstüne tartıştıkları akşam üstleri, annesine ev işlerinde yardım ederken yaptıkları tatlı gevezelikler, kedileri besleyip onlarla oynama, kitap okuma, müzik dinleme, günlük yazma, sosyal medya, iş arama; bunların hiçbiri yoktu artık hayatında. Eskiden bunları yapmasını sağlayan şey her ne idiyse, (Keyif ya da sorumluluk, belki?) kalbiyle birlikte onu da kaybetmiş olacaktı.
Ailesinin gözü üstünde olmasa, yemeyi ve yıkanmayı bile pas geçebilirdi ama o zaman ona asla rahat vermezlerdi. Zaten söyledikleri diğer şeylerin çoğunu yapmıyordu. Ona sevgilerini bırakan akrabalarını ve arkadaşlarını teşekkür etmek için hala aramamış ve hem psikoloğunun hem de ailesinin şiddetli teşviklerine rağmen kalbini kaybedenler topluluğunun toplantılarından hiçbirine gitmemişti örneğin. Neden kalbi varken ona hiç sevgi vermemiş insanlara, kalbini kaybettikten sonra verdikleri sevgi için teşekkür etmesi gerektiğini anlamıyordu. Başlarına gelen tahlihsizliklerden yakınıp duran bir avuç zavallıyla bir arada olmaksa, ihtiyaç duyduğu son şeydi.
Genelde vaktini televizyon izleyerek geçirmeyi tercih ediyordu, düşüncelerinden biraz olsun uzaklaşabiliyordu böylece. Bazense aynada yara izine bakıyordu. Ona Al'ı hatırlatıyordu, sanki hala o yara izinin içindeydi Al. Ama pek sık yapmıyordu bunu.
Bir gün yine kanallar arasında zap yaparken, kelebeklerin yaşamı hakkında bir belgesel çıktı karşısına. Nasıl olduğunu az çok biliyordu; yumurtadan tırtıl olarak çıkar, kendilerine bir koza örer ve kelebeğe dönüşürlerdi. Şu meşhur  "başkalaşım" mucizesi.
Celia neden bunun bir mucize olduğunu anlamıyordu. Her şey değişir, bir başka deyişle "başkalaşım" geçirmez miydi? "Değişmeyen tek şey değişimin kendisidir" demişti Heraklitos. Peki lelebeğin başkalaşımını bu kadar özel yapan neydi?
Belgeseli izlemeye devam ettikçe, anlamaya başladı. Her şey değişirdi ama zamana bağlı olarak. Değişim, zamanın kaçınılmaz bir yan etkisiydi. Örneğin insanları ele alacak olursak; küçük, akılsız, beceriksiz ve tamamen başkalarına muhtaç bir varlık olarak doğup zamanla uzar, genişler, düşünme yetisi ve çeşitli beceriler kazanıp yaşamlarını kendi başlarına sürdürebilmeye başlar, sonra tüm bu özellikleri kaybedip tekrar başladıkları yere dönerler: Hiçliğe.
Ama tüm bunlar 80-90 yıl gibi uzun bir sürede, gözle görülür aşamalar sonucu gerçekleşiyordu. Oysa kelebek, kozaya tırtıl olarak giriyor ve 1 hafta sonra bambaşka bir şey olarak çıkıveriyordu. Bu mucizeydi. Tıpkı Celia ile Al'ın karşılaşması ve bu karşılaşma sonucunda, kimsenin anlamadığı bir şekilde ikisinin de bambaşka şeylere dönüşmesi gibi.
Ekranda artık kozadan çıkmış, bitki sapının üstünde duran bir kelebeğin görüntüsü belirmişti şimdi.
"Kelebekler kozalarından çıktıktan sonra," dedi belgeseli seslendiren kişi, "Kanatları güçlenene dek birkaç saat beklerler."
Celia güldü. O an yapabileceği tek şey gülmekti. Küçük gülümsemesi, kocaman bir kahkahaya dönüşene dek güldü. Hayat ne garipti! Koltukta oturan bir kız, bitki sapının üstünde duran kozasından yeni çıkmış bir kelebeğe şaşırtıcı ölçüde benzeyebiliyor ve en çok aradığı çözümleri, en son bakacağı yerde bulabiliyordu insan.
Heyecan vücuduna elektrik akımları şeklinde yayıldı. Damarlarının enerjiyle dolduğunu, bedeninin titrediğini hissedebiliyordu. Ne yapması gerektiğini biliyordu. Ayağa kalkmalı, harekete geçmeliydi. Uçma vakti gelmişti. 
Ama şimdi olmazdı. Babası hemen yanı başında gazetesini okuyor, annesi lambanın altındaki koltukta örgü örüyordu. Gitmeye çalışsa sorular tekrar başlardı ve Celia bıkmıştı artık sorulardan.
Yarın sabaha dek bekleyecekti. Gece onlara her şeyi açıklayan bir mektup yazacak, arkasından gelmediklerine emin olacaktı. Gerçi o mektuba ne yazarsa yazsın, anne-babasını engelleyebileceğini sanmıyordu ya... Yine de onlara duygularını açıklamak istiyordu. Bir aradayken, yemek masasında ya da oturma odasında, aralarında kara bir bulut gibi asılı duran tüm o şeyleri kağıda dökmek istiyordu ki orada kalsınlar ve bir daha hiçbirinin güneşini kapatamasınlar.
Böylece yazdı. Onlar için ne kadar üzüldüğünü yazmakla başladı mektuba, tıpkı olayı yaşamamış (ve bunun için şükreden) bir akrabanın ya da arkadaşın samimiyetsiz, resmi diliyle. Kızlarının başına gelen şey korkunçtu (Gerçi Celia hep garip bir kızdı, sevgisizdi bir kere, yani gidip kalbini çaldırtmak tam da ondan beklenecek şeydi doğrusu ama diğerleri gibi o da bunları kendine sakladı tabii çünkü öbür türlü kabalık etmiş olurdu.) ve ne kadar kötü hissettiklerini anlayabiliyordu. Ama kendi başlarına gelmediği için içten içe sevinen o insanların aksine, Celia gerçekten anlıyordu, o kız olmak da bir o kadar kötü bir şeydi neticede. Ölü derisini üstünde taşıyan bir hayvan gibi hissediyordu kendisini ve ailesinin yaptığı da çocuklarının cesediyle yaşamaya çalışan bir ailenin yaptığı kadar hastalıklıydı. Kızlarının gittiğini anlamaları gerekiyordu. Celia'nın onlarla mutlu bir hayatı olmuştu. Sevgisizliğine rağmen onu asla gerçekten yalnız hissetmemişlerdi. Birbirlerine çoğu aileden daha bağlıydılar. Ama artık Celia gitmişti. Başka birini onun kılığına sokup hala oradaymış gibi davranmak hiçbir işe yaramazdı. Artık birlikte ne kadar çok vakit geçirirlerse geçirsinler; kurabiyelerini ve neşeli kahkahalarını çaya banarak geçirdikleri akşam üstleri ya da ekmelerine yağla birlikte tatlı gevezeliklerini sürdükleri kahvaltıları geri getiremezlerdi. Her güzel şey gibi sona ermişti bu da.
"Lütfen beni aramayın," diye yazdı mektubunun sonuna, "Peşinden gelmeye kalkmayın. Zaten bulamayacaksınız çünkü yanlış yöndesiniz. Siz beni geçmişte arıyorsunuz, oysa ben durmadan ilerliyorum. Bana yetişmeniz içinse artık çok geç, çok geride kaldınız."
Bu son satırları yazarken, sanki o geceden sonra içinde kalan son acı dışarı çıkmaya çalışıyormış gibi sızladı göğsü. Ama çok güçsüz bir sızlamaydı bu, içini dolduran heyecan tarafından kolayca yutuldu.
Mektubu ertesi sabaha dek durması için çekmecesine koyup hazırlanmaya koyuldu. İhtiyaç duyacağı birkaç parça eşyayı bir çantaya doldururken, anne ya da babasının odanın önünden geçme ve dolayısıyla da ne yaptığını görme ihtimaline karşı gözü sürekli kapıdaydı. Ama kapatmıyordu çünkü bu kesinlikle daha çok dikkat çekerdi.
Bir pantalon, bir tişört ve birkaç iç çamaşırı seçti. İyileşme hediyesi olan sevgiyi doldurdu sonra da. (İşte şimdi bir teşekkürü hak etmişti akrabalarıyla arkadaşları ama elbette etmeyecekti.) İhtiyaç duyacağı başka bir şey kalmamıştı ama çantada hala boş yer olduğunu görünce birkaç kalem ve not defteri de attı içine. Hem belli mi olur, eski tutkusu geri döner, gerçekten ihtiyacı olurdu bunlara...
Tatile çıkıyor olsa, ilk koyacağı şey şarj aleti olurdu. (Ve tabii kulaklığı...) Ama artık ona ihtiyacı kalmamıştı çünkü telefonunu geride bırakmayı, hatta çöpe atmayı düşünüyordu. Ne de olsa iletişim kurmak istediği kimse kalmayacaktı arkasında.
Aslında bakarsanız, çanta hazırlamasına hiç gerek yoktu. Onu nereye götüreceğini bile bilmiyordu bir kere, ha bilse de sabah hazırlayabilirdi, neticede topu topu beş dakikasını almıştı. Ama çantayı hazırlayarak, gitmek adına bir şeyler yapmış oluyordu en azından. Hemen şimdi gitmesi mümkün değildi ama yarın gidecekti! İşte, kanıtı orada, içinde birkaç parça kıyafet, biraz sevgi ve kalem-kağıtla sabahı bekliyordu.
Celia özgürlüğünün sembolünü yatağın altına itti ve akşamın geri kalanını her zamanki gibi davranmaya çalışarak geçirmek için odadan çıktı.
En zorı buydu şüphesiz. Heyecan içinde fırtınalar estirirken ifadesini korumak, ciddi bir oyunculuk yeteneği isterdi ve Celia hiçbir zaman yetenekli olmamıştı bu konuda. Hem olsa da bir annenin sezgilerini atlatabilir miydi hiç?
Annesi akşam yemeği sırasında, "Bugün sende bir değişiklik var," deyince kaşığı çorbanın içine düşürecekti neredeyse.
"Evet," diye lafa karıştı babası, "Bence de öyle."
İkisi de sözleri ve gülümsemeleriyle onu sıkıştırıp, iki yandan saldırarak maskesini düşürmeye çalışıyorlardı sanki ama Celia kolayca pes etmeyecekti.
"Şey..." O da yüzüne sahte bir gülümseme kondurup oyuna katıldı. "Bugün kendimi daha iyi hissediyorum galiba."
Anne-babası masanın üstünde umut dolu bakışlar paslaşınca, Celia o heyecanın selinin içindeki bir damlacık sızıyı yine hissetti.
Neyse ki yemekten sonra onu rahat bıraktılar. Kızlarının durumunun iyiye gitmesini sağlayan şey her neyse, bunun bozulmasını istemiyor olacaklardı. Yarın sabah kızlarının gittiğini görünce, zamanında onu şu "rehabilitasyon merkezleri"nden birine yollamadıkları için duyacakları pişmanlığı hayal edemiyordu Celia. Eğer heyecan kalbinde üzüntüye azıcık yer bırakmış olsaydı kesinlikle onlara üzülürdü.
Yatağa giderken, uyuyabileceğini sanmıyordu. İçinde zıplayıp duran heyecan hiçbir hücresine rahat verecekmiş gibi görünmüyordu.  Ama uyumazsa asla sabah olmazdı. Bu yüzden her zamanki gibi dişlerini fırçaladı, pijamalarını giydi ve yatağa girdi.
Yatağın altına elini uzatıp çantasına dokundu, tıpkı uyumak üzereyken oyuncağına sarılan küçük bir çocuk gibi. Elinin altındaki dolu kütlenin verdiği de buna benzer bir güvendi. Küçükken sarılmadan uyuyamadığı oyuncakları hala komodinin üstünde duruyor, (Atmaya kıyamamıştı.) gözleri yavaş yavaş kapanırken onu izliyorlardı.

Gözlerini tekrar açtığında hissettiği ilk şey şaşkınlık oldu. Uyuyabilmeyi başarabilmişti! Şaşırmıştı buna çünkü heyecan hala olduğu gibi duruyordu, vücudunu hiç terk etmemişti sanki. Bir an rüyada olup olmadığını bile düşündü, hani insan bir şeyi çok istediğinde rüyasında görürdü ya? Ama bir rüyaysa da, en azından rüyasında yaşamak istiyordu bunu.
Yataktan kalktı. Bir an ilk ne yapacağını bilemeden, çevresine bakındı. Dijital saatin gösterdiğine göre saat 6'ydı, güzel. Uyurken en çok korktuğu şey anne-babasının önce uyanması ve planını gerçekleştirmek için bir gün daha beklemek zorunda kalmasıydı. O gün nasıl geçerdi, kim bilir! Neyse ki bunu düşünmesine gerek yoktu. Anne-babasının henüz kalkmadığı (Ve yakınlarda da kalkmayacakları - şanslıysa tabii) saatten olduğu kadar içeriden gelen horultulardan da belliydi.
Vücudu kendi başına harekete geçti. Pijamalarını çıkardı, günlük kıyafetlerini giydi, tuvalete gidip işini gördü ve dişlerini fırçaladı; tüm bunları sessizlik içinde yapmıştı tabii. Son olarak çantasını sırtladı, spor ayakkabılarını bağcıklarını bağladı ve gitmeye hazırdı işte! (Bu arada, mektup da, çöpe atacağı telefon da tamamen çıkmıştı aklından.)
Şimdiye kadarki tüm hayatını sahnelediği sahneye son bir kez bakması, hoş olabilirdi. Ama bunu yapmadı. Kapıyı açıp dışarı fırlamadan önce, arkasına bakmak için bir an bile durmadı.
Attığı her adımda bir soru işareti düştü boynundan. Ve bütün soru işaretleri düştüğünde, öyle hafiflemişti ki hiç ağırlığı kalmamıştı sanki. Ggöktaşı kadar hızlıydı koşarken.
Hava aydınlanmıştı ama nazlı güneş yuvasını bırakıp gökyüzündeki yerini almamıştı henüz. Bomboş sokaklarda duyulan tek ses kızın ayak sesleri ve soluk alıp verişleriydi, tek bir insanoğlu da görünmüyordu etrafta. Bir kez daha Celia hayatın başrolü, dünya da onun sahnesi haline gelmişti. Gerçi rol arkadaşı yanında yoktu ama yalnız değildi.
Kendini Al'a her zamankinden daha yakın hissediyordu, sanki hemen yanı başındaymış gibi. Ama gerçekte, daha bile yakındı. O Al'ın göğsündeydi, Al da onunkinde. Birbirleriyle iletişim kurdukları an, bakışları buluştuğu, sözleri birbirine ulaştığı zaman, her ikisi de sonsuza dek değişmişti. Al, Celia'dan kalbini almış ve yerine cüzdandan daha değerli bir şey, gerçek bir kalp koymuştu. Şimdi Al Celia; Celia da Al olarak bakıyordu dünyaya ve daha önce asla göremedikleri şeyleri görüyorlardı.
Belki bir gün; hayat, olasılıklar ve tesadüfler, artık farklı bedenlerdeki kalpleri tekrar buluştururdu. İşte o zaman ikisi aynı çizgide duruyor olur ve dünya çekirdeğine dek çatlardı. Bu düşünce Celia'yı umutla doldurdu - ve Al'ı da tabii.
Çünkü o herkesti, o Celia'ydı.