1 Mart 2016 Salı

Kalp Hırsızı

"Üzgünüm, sizi işe alamayız. Siz sevgisizsiniz."
"Peki, anlıyoum. Teşekkürler."
Celia ucuna oturduğu koluktan kalktı. Tepkisizliği karşısında duyduğu şaşkınlığı gizleyemeyen genel müdürün elini sıktı. Sonra da bir parça hayal kırıklığı göstermek için bile durmadan, hızla çıktı ofisten. Tamı tamına aynı şekilde sonlanan 6 iş görüşmesinden sonra, gösterecek hiç hayal kırıklığı kalmamıştı içinde.
Niyeyse hiçbir zaman işe alınmadığını söylemekle ya da "biz sizi ararız"la yetinmezlerdi. Nedenini de üstüne basa basa vurgularlardı daima: "Sevgisizsiniz." Sanki o bunu bilmiyormuş gibi... Sevgisizliği her gün yüzüne vurulurken nasıl bilmezdi ki?
Ama Celia aldırmamayı öğrenmişti. Sevgisi olanların genel bir özelliğiydi sevgisiz olanlara sevgileriyle hava atmak. Gerçi sahip olduklarını onlara sahip olamayanların gözüne sokmak, sevgili ya da sevgisiz, tüm insanların bir özelliğiydi ya.
Koridora çıkınca, öğle tatiline çıkan çalışanlarla çoktan dolan asansörün katta olduğunu gördü ve tıpış tıpış merdivenlere yöneldi. Başka zaman olsa aralarına sıkışmaya çalışırdı belki. Ne var ki şu anda hiç hali yoktu buna. Hem toplumda bile aralarına karışmayı beceremezken, asansörde nasıl karışacaktı ki?
Üstelik merdivenler, onu yalnızca iş ve sevgi sahibi insanların, göğsündeki boş kalbe diktikleri kibirli ve yargılayıcı bakışlarından korumakla kalmıyor, aynı zamanda da aşağı indiğinde ne yapacağını düşünmesi için zaman kazandırıyordu ona. Ve bu zaman önemliydi çünkü şu anda buna dair aklında en ufak bir fikir bile yoktu.
Sorumluluklardan kaçma içgüdüsünün uyandırdığı dürtüyle, cebinden telefonunu çıkardı. Aklını ne yapması gerektiği düşüncesinden uzaklaştıracak, oyalayıcı bir şeyler vermesini umuyordu aletin. Neredeyse hiç kullanmadığı sosyal medya hesaplarından süpriz bir bildirim, lisedeki arkadaşlarıyla okul bittikten sonra iletişimi kesmemek için açtıkları ama trajik bir şekilde neredeyse o zamandan beri sessiz duran şu mesajlaşma grubundan bir mesaj, her ne olursa işte... Saçma reklam mesajlarına bile razıydı.
Ancak tıpkı bir sevgisizin telefonundan beklenileceği gibi, hiçbir şey yoktu. Anne babası bile aramamıştı. Hoş, onlarla yüzleşmeden önce zaman kazanmak için 12 kat merdiven inmeyi göze almışken, aramaları isteyeceği en son şeydi. Ama her zaman ararlardı. Bu sefer aramadıklarına göre, artık onlar bile ondan ümidi kesmişti demek ki. Eh, onları suçlayamazdı. Celia kendisinden ümidi keseli çok daha uzun zaman oluyordu.
Ona kalsa geri çevrilen 3. başvurusundan sonra bırakırdı böyle büyük şirketlerde iş aramayı. İş hayatında iyi bir yere gelmiş sevgisiz görülmüş şey miydi? Sevgisizlerin yeri; marketler, fast-foodçular, giyim mağazaları gibi insanlarla mümkün olduğunca az iletişim kuracakları yerlerdi çünkü kimse bir sevgisizle aldığı gofretin fiyatından fazlasını konuşmak istemezdi. Celia da insanlara daha fazlasını yapabileceğini göstermekten bıkmıştı artık. Sırf geri çevrilmek için saatlerce iş arayıp durmaktan çok daha kolay olurdu gofret satmak.
Ama kaç kez geri çevrilirse çevirsin onu asla geri çevirmeyen anne-babası vardı. Ona içini sevgiyle doldurabilmesi için bu kocaman kalbi veren anne babası... Celia onlar için devam etmek zorundaydı.
Ne var ki şu anda eve gidip o heyecanlı gülümsemeleri ve "İşi kaptın mı?" sorusuyla yüzleşecek durumda değildi. Bunu hayal etmek bile midesine kramplar sokuyordu.
İnecek başka merdiven kalmadığında, hala ne yapacağın bilmiyordu ama ne yapmayacağı hakkında iyi bir fikri vardı: Kesinlikle eve dönmüyordu.
Binadan dışarı çıkınca ilk işi temiz havayı içine çekmek oldu. Verdiği her nefeste, iş görüşmesinin verdiği gerginliği de dışarı atmış gibi rahatladı.
Bileklerinde topukluların verdiği yanmayla yürümeye başladı. Annesine göre iş verenlerin üstünde iyi bir etki bırakmaları gerekiyordu, oysa canını yakmaktan başka işe yaramamışlardı. Eh, annesi bir sevgisiz değildi, sevgisizler için işlerin nasıl yürüdüğünü de anlamıyordu tabii. Ayaklarına altından ayakkabılar da giyse, insanlar her zaman kalbinin solukluğuna bakacaklardı.Tıpkı şu anda yaptıkları gibi.
İşte bu yüzden Celia dışarı çıkmaktan hoşlanmıyordu. Bir sevgisiz olarak, kalbi sevginin ışıltısıyla parlayanlar arasında her zaman dikkat çekiyordu. Ve bu akıl almaz miktarda sevgiye sahip olan ünlülerin çektiği türden bir dikkat değildi. Çünkü hayranlıkla değil, acıyarak bakıyorlardı ona. En azından ilk bakışta acıma gibi görünüyordu gözlerindeki. Ama dikkatli baktığınızda, bakışlarının altında başka bir şey yattığı fark ediliyordu: Gurur. Size acır gibi davranırlardı, "Ah zavallı sevgisiz!" ama gerçekte asla sevgi sahibi olmanızı filan istemezlerdi. Çünkü o zaman onlarla aynı seviyede olurdunuz ve onlara sahip olduklarının değerini hatırlatacak kim kalırdı sonra?
Bu yüzden Celia insanlardan mümkün olduğunca uzak durmaya çalışırdı. Onların gurur saklı acıklı bakışlarına katlanamıyordu. Bu kalabalıktan bir kaçış yolu bulma umuduyla çevresine bakındı gözleri ama başka bir şey buldular.
Sokakta ondan başka bir sevgisiz daha vardı. Orada, duvar kenarında, ellerini açmış yakarıyordu: "Lütfen biraz sevgi!" 50'li yaşlarında olmalıydı ya da göğsüne dek gelen bulaşık teli benzeri sakalı ve özellikle göz altlarıyla yanaklarına yayılmış kırışıklıklar, yaşını olduğundan daha büyük gösteriyordu. Üstündeki giysiler artık giysilikten çıkmış, paçavraya dönmüştü. Ama görünüşünün en acıklı yanı, kalbi kadar gri gözlerindeki umutsuzluktu kuşkusuz.
Yanından geçerken adamın bomboş avuçlarına baktı Celia. Önünden durmadan kalpleri sevgiyle parlayan insanlar geçiyordu ancak hiçbirinin bu adama verecek sevgisi yoktu anlaşılan. Çantasını açtı. Celia'nın kendi sevgisi yoktu ama anne-babası ona kendi sevgilerinden veriyordu elbette. Birazını alıp dilencinin avuçlarına bıraktı.
Adam başını kaldırınca göz göze geldiler. Sanki koca hayatının yalnızlığını bakışlarıyla ona aktarmış gibi hissetti Celia. Oradan hızla uzaklaştı.
Anne-babası öldüğünde onun sonu da mı böyle olacaktı? İnsanların o nefret ettiği gururlarına muhtaç halde sokaklarda kalmak... Belki daha kötüsü olurdu gerçi: Sevgi için bedenini satmak zorunda kalır ya da kalbi çalınırdı. 6 iş başvurusu da geri çevrilmiş ve muhtemelen sonrakiler de geri çevrilecekti. Tabii ki sonu daha farklı olamazdı.
Olumsuz düşüncelerin beyninde yarattığı kara sis dağılınca, bir ara sokağa vardığını fark etti. Kalabalıktan uzaklaşmayı başarmıştı."Aranıyor" posterlerinden ona bakan kalpsizler dışında, kimsecikler yoktu etrafta.
Toplumsal piramitte kalpsizler, sevgisizlerin bile altındaydılar. Sevgisizler toplumun işe yaramaz kesimini oluştururken, kalpsizler bela çıkaran kesimiydiler. Neredeyse tüm suçlar onlar tarafından işlenirdi çünkü kalpleri olmadığı için, onları durduran duyguları da yoktu.
Bazen kalpsiz olmanın, sevgisiz olmaktan daha iyi olduğunu düşünmeden edemezdi Celia. Tabii ki kalpsizler şanssızdılar, anne-babalarının onlara bir kalp oluşturacak kadar sevgisi olmadığı için, ömür boyu toplumda dışlanmaya mahkum kalıyorlardı. Ancak en azından, hisleri olmadığı için dışlanmanın verdiği acıyı da hissedemezlerdi. Oysa sevgisizler; hem maddi hem de manevi olarak ezildikleri yetmezmiş gibi, bunun yüzünden acı da çekerlerdi. Gerçi en azından sevgisizlerin umudu vardı. Kalpsizlerse umutsuzdular. "Belki de adildir," diye düşündü Celia, "Kalpsizlerin acı çekmemesine karşın, sevgisizlerin umudu..."
Bunları düşünmek moralini düzeltmişti. Umudu vardı ve umut, beraberinde getirdiği tüm kötü hislere değecek kadar güzeldi.
Ancak bu olumlu duyguları fazla uzun sürmedi. Posterlerdeki yüzlerin değişmesiyle, Celia'nın şeker pembesi ruh hali de tekrardan karardı. Kalpsizlerin ifadesiz suratlarının yerini, birbirinden güzel kadınlar ve yakışıklı erkeklerden oluşan güler yüzlü çiftler almıştı şimdi. "Siz de böyle olmak istemez miydiniz?", "Mutlu bir hayat sadece bir adım ötenizde!", "Lovefund'da sizi bekliyor."
Ünlüler arasında sevgi bağışı yapmak moda olunca, (Hem ne kadar çok sevgileri olduğunu, hem de bu sevgiyi ne kadar hak ettiklerini gösterip bir taşla iki kuş vurmuş oluyorlardı bu yolla.) sevgi bankaları birdenbire çoğalıvermişti. Lovefund, FullHeart, BankAmore... Bu bankalara başvuran da çoktu. Sevgi bankasından aldığı sevgi sayesinde hem iş bulan hem de birinin kalbini kazanıp "mutlu" evlilikler kuran pek çok insan vardı. Anne-babası da onu bu yola başvurmaya ikna etmek için çok uğraşmışlardı ama Celia şiddetle reddetmişti bunu.
O, sevgi bankalarından kolayca elde edebileceği suni sevgiyi değil, bir insanın sadece ona özel olan sevgisini istiyordu. Tıpkı diğer insanlar gibi... Celia'nın onlardan farkı neydi? Neden onlar birbirlerini sevgilerine değer buluyorlardı da onu bulmuyorlardı? Onda eksik bir şeyler mi vardı? Celia bunları sorup durmuştu kendine hep. Henüz anaokulundayken en yakın arkadaşı olan ve birlikte Güneş Krallığı'nı yönettikleri kız sevgisini onun yerine Ay Cadısı dedikleri kıza verdiğinde, ortaokuldaki erkek arkadaşı onun sevgisiyle bir başka kızı tavladığında, lisedeyken tüm kızlar birbirleriyle takım olup o tek başına kaldığında... Tamam, Celia mükemmel değildi ama ne Ay Cadısı, ne sevgilisini çalan kız, ne de lisede arkadaş edinen kızlar mükemmeldiler. Demek ki sevginin şartı bu değildi ama neydi o zaman? Bu soruya bir yanıt bulamayan Celia, mükemmelliği bile denemişti. Boyunu uzatmak için her gün 2 bardak süt içmiş, şişmanlamamak için kilometrelerce yürümüş, ellerini yumuşatmak için her türlü kreme başvurmuştu. Bunların yanı sıra notlarını yüksek tutmaya, herkese karşı nazik olmaya, sorumluluklarını özenle yerine getirmeye de dikkat etmişti. Ama sonunda boyu uzamamış, kilo almış, ellerinde yaralar çıkmış ve yalnızca teşekkür alabilmişti. Üstelik hiç kimsenin sevgisini kazanmayı da başaramamıştı.
Böylece Celia hiçbir zaman mantıklı olmayan bu mükemmellik çabasından vazgeçti. Onun yerine, sevgisini ona olduğu kişi için verecek birini bulmaya karar verdi. Ve sevgi bankasına gitmesi bu kararından döndüğü anlamına gelirdi.
Ama yürürken posterlerdeki çiftler kalpleri kadar parlak gülümsemeleriyle ona bakıp, "Ya kendine biraz sevgi edin ya da kaybol," diyorlardı sanki, "Senin gibi sevgisizlerin bu dünyada yeri yok!" Celia sokaktan bir an önce kurtulmak için adımlarını hızlandırdı.
Ara sokak bir başka caddeye varıyordu. Ama öteki kadar kabalık değildi. Hem mevcut kalabalığın çoğu da işten yeni çıkmış, bir an önce eve gitmenin telaşı içindeki yorgun argın insanlardan oluşuyordu, bir sevgisize verecek dikkatleri yoktu. Celia da insanların her zamanki bakışlarını ara sokağın ıssızlığındaki izleniyormuş hissine yeğlerdi zaten.
Yorulduğunu ve acıktığını fark etti. Belki de eve dönme vakti gelmişti. Hem anne ve babası onu merak ediyor olmalılardı. Şu ana dek iş görüşmesinin çoktan bitmiş olması gerektiğini bilirlerdi çünkü. Acaba ne düşünüyorlardı şimdi? Celia'nın aklına korkunç bir fikir geldi birdenbire: Ya işi aldığı için geç kaldığını düşünüyorlarsa? Şu ana dek aramamalarının başka bir nedeni olamazdı. Muhtemelen şu anda kızlarının ilk patronuyla iş detaylarını konuştuğunu hayal ediyorlardı. Diğer akrabalara haber vermiş bile olabilirlerdi.
Celia nasıl olup da bunu akıl edememişti? Sorunlardan tıpkı çığ gibiydi, kaçmak onları büyütmekten başka işe yaramıyordu... Şimdi işleri çok daha kötü bir hale getirmişti işte.
Üstelik hala sorunlarıyla yüzleşmek gelmiyordu içinden.
Normalde burada yine olumsuz hislere kapılırdı ancak ya bundan çok yorulmuş ya da buna hali kalmamış olacak ki, olumsuz hisleri çabucak atlatmayı başarabildi bu sefer. Şimdi tüm enerjisini dinlenecek bir yer bulmaya yönlendirmişti.
Etraf oturacak birçok yer vardı aslında; kafeler, restorantlar, bistrolar, publar, barlar... Ancak Celia'nın canı hiçbirinde oturmak istemiyordu. Çünkü hangisine girerse girsin, çalışanlar kalbinde sevgi göremeyince aldıklarının bedelini ödemeyeceğini sanıp geriliyorlardı. Oysa anne-babası daima Celia'nın cüzdanına kendi sevgilerinden bırakırdı. Keşke kalbine de bırakabilselerdi... O zaman sevgisiz olduğu için iş başvuruları geri çevrilmez ve kendi sevgisini kazanabilirdi. Ama ne yazık ki çocuklar anne-babalarının sevgisiyle yapılmış kalplerini başka insanların verdiği sevgiyle doldurmak zorundaydılar.
Oturacak hiç bank olmadığından, çaresiz, kafe arayışına girişti. Aslında nasıl bir yerde oturduğu fark etmezdi ama bir türlü cesaretini toplayıp içlerinden birine adımını atamıyordu. Kalpleri ışıl ışıl parlayan insanlarla doluydu hepsi de, üstelik kimse de yalnız değildi... Derken karşısına bir bar çıktı. Loş aydınlatmalı, fazla da kalabalık olmayan bir yerdi. Ancak Celia'ya asıl içeri girmeye iten vitrindeki "yalnız kalplere açıktır" tabelası oldu.
Birkaç arkadaşından şehirde sevgisizler için barlar olduğunu duymuştu daha önce.  Duyduklarına göre, insanlar buralara tek başlarına, birileriyle tanışmak için gelirdi. Yani sevgisizler kendilerine sevgi verecek birileriyle tanışmak için... Ne var ki böyle yerlerde takılmaya pek meraklı olmadığından, gitmeye yeltenmemişti hiç. Şimdiyse tesadüfen yolu buraya düşmüştü işte.
İçeri girdiği an yaptığına pişman oldu ama girmişti bir kere, hemen tekrar çıkarsa komik duruma düşerdi. Daha önce hiç böyle bir yere gelmemiş değildi; gelmişti ama o zaman arkadaşlarıyla birlikteydi, ne yapacağını bilen insanlarla... Oysa Celia ne yapacağını bilmiyordu. İnsanlar tek başlarına bara gittiklerinde ne yapardı ki? Öylece oturup birkaç içki içerek birilerinin onlarla konuşmasını mı beklerlerdi? Ama bu çok utanç vericiydi. Hem Celia içki içmeyi bile sevmezdi.
Gerçi şu anda çok iyi gelebilirdi. "Bir bira!" İşte bu, insanların berbat bir günün ardından yaptığı şeydi. (En azından Celia'nın filmlerden gördüğü kadarıyla...)
Birasını beklerken gözlerini mekanda gezdirdi. Herhalde henüz saat erken olduğundan, yalnızca birkaç masa doluydu ve bunlardan cam kenarindakinde 3 arkadaş oturuyordu. Daha doğrusu, bir çift ve onların sevgisiz arkadaşları. Çiftin sırtları Celia'ya dönük olduğu için onların yüzlerini göremiyordu ama sevgisiz olanın yüzü ona döktü. Yüzünde itici bir sırıtmayla arkadaşlarına doğru eğilmiş, kesinlikle onların olduğundan çok daha heyecanlı bir şekilde bir şeyler anlatıyordu. Sempatik olmaya çalışırken ne kadar itici olduğunu kavrayana dek susmayacaktı. Celia'ya kendinin birkaç yıl önceki halini hatırlatıyordu, zaten yaşı da ondan küçüktü. Celia'nın yaşına geldiğinde muhtemelen kendine sevgi bulmuş olurdu, uzun süre sevgisiz kalmazdı bu tipler.
Önündeki masada ise Celia'dan çok daha yaşlı, sevgisiz bir adam, Celia'dan birkaç yaş daha büyük olmakla beraber, çok güzel bir kadına sarkıntılık ediyordu. Kadının ona yüz verdiği yoktu tabii. Nasıl olup da adam tersine ihtimal verebilmişti, orası muammaydı.
Barda ise... Ona bakıyordu.
Erkekti.
Ceketinin ardından sevgisiz olup olmadığı anlaşılmıyordu.
Göz temasını hala kesmemişti.
"Buyrun."
Celia irkilerek önüne döndüğünde birası gelmişti. Titreyen elleriyle kupayı tuttu. İzlendiğini bilirken bir şeyler yapmak çok zordu.
Gözlerini kapatıp koca bir yudum aldı. Tadı tıpkı hatırladığı gibi acıydı ama boğazından geçerken bıraktığı ferahlık hoşuna gitmişti. Şimdi daha iyi hissediyordu.
Gözlerini tekrar açtığında aralarındaki birkaç taburelik mesafe kapanmıştı.
"Merhaba."
"Merhaba."
Yabancılarla konuşmak Celia gibi asosyal insanlar için daima zordu ama bu ortamda sadece zor değil, aynı zamanda korkutucuydu. Çünkü yabancılarla konuşmak zorunda kaldığı durumlarda ortada belli bir neden olurdu, örneğin iş görüşmesi ya da bir şeyler almak gibi...  Oysa bu çocuğun ondan ne istediği hakkında hiçbir fikri yoktu.
"Gergin gibisin," dedi çocuk. Avucunu yanağına yaslamış, bakışlarını Celia'dan ayırmıyordu.
Celia bira kupasını sımsıkı tutan ellerini biraz gevşetti. "Öyleyim."
"Bu tür yerlere pek sık gelmezsin değil mi?"
Bir an ne diyeceğini düşündükten sonra, "Hayır, dedi Celia dürüstçe, "Gelmem."
"Peki bugün neden buradasın?"
Ne diyeceğini tam olarak bilmeden "Şey..." diye söze başladı ama çocuk sözünü kesti: "Dur da tahmin edeyim! Hmmm..." Aralarındaki iki yabancı için gereksiz yakınlıktaki mesafeyi biraz açıp çenesini ovuşturarak Celia'yı inceledi. "Sevgilisinden ayrılmış ya da işten kovulmuş biri kadar kederli değilsin ama eğlenmek için gelmiş gibi de gözükmüyorsun. Yalnızca biraz kafanı dağıtmak istedin çünkü hayat çok zor, değil mi?"
Celia hafifçe gülümsedi. "Tam üstüne bastın." Binasından bir yudum daha aldı.
"Peki neden bu kadar zor?"
"Çünkü..." Konuşmadan önce durdu. Ona kişisel sorunlarını anlatabilir miydi? Sonuçta karşısındaki bir yabancıydı. Neden tanımadığı birinin kişisel sorunlarını dinlemek istesindi? Ama o sormuştu. Demek ki söyleyeceklerini dinlemeye hazırdı... Eğer değilse de, eh, bu kendi sorunuydu. İstediği zaman kalkıp gidebilirdi. Celia da hesabı ödeyip evine dönerdi.
Ama hiç de kalkıp gidecek gibi görünmüyordu bu çocuk.
Birayı kafasına dikip anlatmaya başladı: "Uzun zamandır işsizim. Okulu bitireli neredeyse bir yıl oluyor ve hala iş bulamadım. Bunun yüzünden." Kalbini işaret edince sanki ilk kez fark ediyormuş gibi baktığını görüp şaşırdı. "Şimdiyse ne yapacağımı bilmiyorum."
"Ailenle mi yaşıyorsun?" diye sordu çocuk. Celia başını sallayınca alaycı bir gülümseme belirdi yüzünde."Bunca sene çalışıp didinip sana baktılar, artık senin onlara bakmanı bekliyorlar tabii. Sonuçta vakti gelince sana bakmayacaksa çocuk yapmanın ne anlamı var?"
"Hayır," diye karşı çıktı Celia, "Benim ailem öyle değildir. Onların tek istediği benim mutlu olmam." Annesinin sevecen azarlarını ve babasının komik olmadığı halde nasılsa keyfini yerine getirmeyi daima başaran şakalarını hatırlayınca gülümsedi. Ama sonra yüzü hemen tekrar asıldı: "Bu da kendi sevgimi kazanabilmekten geçiyor. Onlara kalsa küçük kızlarına seve seve bakarlar yoksa."
"Neden mutluluğunu sevgiye bağlıyorsun?"
"Başka türlü nasıl mutlu olabilirim ki?" dedi Celia kaşlarını çatıp. Garip bir soruydu bu. "Mutlu olmak için herkesin yalnız olmamaya ve geçimini sürdürebilmeye ihtiyacı vardır."
"İyi de, hayatta daha önemli şeyler olabileceğini hiç düşünmedin mi?"
"Ne gibi?" Şu anda Celia'nın aklına bunlardan daha önemli bir şey gelmiyordu.
"Mesela kim olduğunu, neden var olduğunu bulabilmek gibi. Bir düşünsene? Tarih boyunca insanlar en çok bu soruları sormuştur kendilerine. Ama bugün, bunları unutmuşlar gibi görünüyor."
"Ben Celia'yım ve..."
"Dün muhtemelen bilgisayarında bayık aşk dizilerini izliyordun, bugünse burada tıpkı izlediğin o aşk dizilerindeki kızlar gibi, barda tanıştığın gizemli bir erkekle konuşuyorsun. Bundan birkaç ay önce hiç sevmediğin şu içeceği, şu anda severek içiyorsun. Bir zamanlar "geçimini sürdürebilmek" gibi kaygıların yoktu hiç ve belki de bu soruları soruyordun kendine." Dikkatle Celia'ya baktı. "Peki hangisi şu Celia?"
Bir an düşündü Celia. "Hepsi."
Anlaşılan doğru yanıtı vermişti. "Başka bir yanıt verseydin, kalkıp giderdim." Çocuğun ağzı esrarengiz güzellikteki bir gülümsemeyle kıvrıldı.
Dün yaptıkları ve biraya duyduğu değişken hisler hakkında yaptığı mükemmel tahminlerden ötürü duyduğu şaşkınlığı bastırıp, "Peki ya sen," diye sordu, "Sen kimsin ve neden varsın?"
"Ben herkesim. Ve de hiç kimseyim. Varoluş nedenimi ise yakında çözersin." Şeffaf renkli, Celia'nın ne olduğunu çıkaramadığı içkisini yudumladı. "Garip isim, bu arada."
Celia iç çekti, kendisiyle alay ediliyormuş gibi hissetmeye başlamıştı. "Ben de senin ismini sormuştum ama..."
"Al."
"Al mı?" Celia da gülümsedi."Garip isim diyene bak."
Al omuz silkti.
Fazla yükselmeyen ses düzeyi izin verince, gece boyunca sürdü konuşmaları. Celia, kimseye anlatmadığı ve asla da anlatmayacağını düşündüğü her şeyin, bu yeni tanıştığı çocuk (Tanıştığı da söylenemezdi ya, tek bildiği adıydı hakkında.) tarafından teker teker kalbinin derinliklerinden yüzeye çıkarılışının baş döndüren şaşkınlığıyla; ne telefonuna durmadan gelen aramaları, ne peşpeşe çalan şarkılardan hiçbirini, ne de sürekli değişen insanlarla onların çeşitli davranışlarının fark etmedi hiç. Al ve ikisi konuşurken etraflarında bir koza oluşmuştu sanki. Zaman ve uzamın dışında bir kozaydı bu. Kozanın içindeyken; aynı anda hem Celia'nın diğer çocukların oyunlarına alınmadığı için kendi başına Barbie'nin diğer tüm oyuncakları lanetleyen bir cadı olduğu oyunları oynarak ve kendi şekerlemesini alacak kadar sevgisi olan diğer çocukları ejderhaların kaçırmasını dileyerek geçirdiği çocukluğunda, hem ikili gruplar halinde ayrılıp onu dışarıda bırakan kızların arasında kendini bir canavar gibi hissettiği ve oğlanların da ona böyle muamele ettiği gençliğinde, hem de bir canavar falan değil sadece umutsuz vaka olduğunu anladığı şu andaydılar.
Şey, sadece Celia'dan bahsetmediler tabii. İnsanlardan, şarkılardan, hayattan, biradan da söz ettiler. Ve başka pek çok şeyden daha.
Aslında konuşmadıkları tek konu Al'dı.
Konu ne zaman ona gelse, her seferinde ya ustaca değiştirip ya da saçma yanıtlar verip ("Herkes ve hiç kimse" gibi.) Celia'nın hafiyelik deneylerini boşa çıkardı. Bu şekilde, saatlerce süren konuşmada adı dışında hiçbir şeyini ifşa etmemeyi başarmıştı. Ama bir şey vardı ki, Celia öğrenmeye kararlıydı.
Bar ilk girdiğindeki kadar ıssızlaşmış, herkes ya arzuladıkları biri ya da hayal kırıklıklarıyla yatağa girmişti çoktan. Geri kalanlarsa ikinci gruba dahil olmamak için son bir umutla çırpınanlardı. Bir de, Celia ile Al.
"Kendinden bahsetmeme çabaların gözümden kaçtı sanma," dedi Celia bardağını çevirerek, kim bilir kaç kez kaç çeşit içkiyle dolup taşmasının verdiği cesaretle.
"Böyle bir çabam olmadı," cevabını verdi Al, Celia daha sarhoş olsa burnunun uzadığını görebilirdi belki.
"Neden bu kadar gizemlisin? Ajan falan mısın yoksa?"
"Evet, tabii. Ben bir ajanım, aramızda kalsın lütfen."
Güldüler. "Ben ciddiyim, nesin sen?" diye sordu Celia. Çocuk yanıtlamak için ağzını açtı ama aklına parlak bir fikir gelen Celia, onu susturup çenesini ovuşturdu. "Dur da tahmin edeyim! Hmmm... Sevgiderler gibi giyinmişsin ama hem onlardan biri olmak için çok gençsin hem de öyle olsan içmeye daha lüks bir yere giderdin herhalde."
Al'ın o muazzam güzellikteki gülümsemesi genişledi. "Ben kalpsizim." Ceketini çıkarınca sevgisiz bir kalbin soluk silueti bile görülmeyen gövdesi ortaya çıktı.
Tüm sesler durdu bir an. Barda kalanların mırıltısı, çalan o depresif şarkı, barmenin ovaladığı bardakların şıngırtısı... Hepsi kesildi, alarm verircesine gümbürdeyen kalbinin sesi kaldı yalnızca.
"Eee?" Al ayağa kalkınca Celia da kalktı. "Gidecek misin yoksa benimle mi geleceksin?"

Kritik bir nokta olduğuna göre, bu -şaşırtıcı olmayan şekilde- uzun öyküyü okumaya burada ara verip sonra yine buradan devam edebilirsiniz. Başka kimse de size bu iyiliği yapmaz, rica ederim. Hikayenin bölünmesi sinirinizi bozduysa ise (Ki umarım bozmuştur!), özürlerimi sunar ve sinir bozucu yazarının hikaye üstündeki görüşlerinizi etkilememesini dilerim. 

"Bela geliyorum demez" lafını her kim söylemişse, daha fazla yanılamazdı. Çünkü bela bağırarak gelir. Biz insanlar lambanın etrafında uçuşup duran bir kelebek gördüğümüzde "Zavallı şey," deriz örneğin, "Haberi bile yok öleceğinden." Ama nereden biliriz haberi olmadığını? Ya varsa? Ya 20 watt'luk elektriğin vücudunu yakacağını bile bile yaklaşıyorsa ışığa? Biz insanlar da buna benzer şeyler yapmaz mıyız? Ciğerlerimizi kül edeceğini bile bile sigara içeriz. Kaybetme olasılığına rağmen kumar oynarız, her zaman para için değil üstelik, bazen canımız uğruna. Kaza yapma riskini göze alıp hız yaparız. Kimimiz gider iple gökdelenin tepesinden sallanır. Bunların hiçbirini  yapmıyorsanız bile, yüksek bir yerde dururken, en azından bir kez olsun içinizden kendinizi aşağı atmak gelmiştir.
Oysa tüm sigara paketlerinin üstünde yazar: "Sigara öldürür" diye. Kumar oynamanın çoğunlukla kötü sonuçlar doğurduğunu herkes bilir. Trafik kazaları hakkındaki haberler her gün yayınlanır televizyonda. İlkokula giden herkes yer çekiminin varlığından haberdardır. Ve bunların hiçbiri olmasa da, kalbimiz tehlike karşısında daha hızlı atmaya başlayıp mutlaka uyarır bizi. Bela geliyorum demez, diyebilir miyiz gerçekten?
Haydi acı gerçekle yüzleşelim, kelebek için demiyor olabilir ama insanlar için kesinlikle der. Öte yandan, her ikimizin de buna karşı yapabileceği bir şey yoktur.
Ben de belanın sesini duymuştum (Çünkü lisedeyken düşündüğümün aksine, ben de insandım ve canavarlık, sevgisizliğimin bahanesiydi yalnızca.) ama kulak asmamış, hatta bana uzattığı eli hevesle tutmuştum. Başka şansım da yoktu zaten. O ses, içimdeki tüm kilitleri kırmış, orada olduğunu bile bilmediğim -ya da hatırlamadığım- düşünceleri özgür bırakmıştı. Ve şimdi bu yabancı düşünceler tamamen onun emrindeydi.

"Seninle geliyorum," dedi Celia, nereye gideceklerini sormayı hiç aklından geçirmeden.
Hesabı ödemeye yeltenmişti ki Al hemen ceketinden sevgi çıkarıp barmene uzattı. Kalpsiz olduğu halde sevgisi vardı demek. Acaba nereden bulmuştu?
Aklına gelen kötü düşünceler, Celia'yı utandırdı. Daha önce hiç kalpsiz tanımamıştı. Sadece televizyonlarda o ifadesiz yüzlerini görmüş, gazetelerde onlardan "empati kurma yeteneğinden yoksun, yaptıklarının sonuçlarını umursamayan canavarlar" diye söz edildiğini  duymuştu. Ama Al, kalpsizlere dair diğerlerinin gördüğü ve duyduğu her şeyi varlığıyla yalanlıyordu.
Ayrıca kalpsiz olması, öyle büyük bir sürpriz sayılmazdı. Sevgisizlere açık bir barda, başka neden kalbini göstermeyen bir kıyafet giysindi ki? Anlaşılan beynini fena bulandırmıştı alkol, mantıklı düşünme yetisini bile kaybetmişti.
"Kararından pişman olmuşa benziyorsun," diyerek düşüncelerini böldü Al. "Eh, hiç düşünmeden alınan kararlar daima pişmanlık doğurur.
"Bunu söylemene sevindim," dedi Celia gülümseyerek. "Aklımı okuduğundan korkmaya başlamıştım çünkü." Koşarak çoktan yürümeye başlayan (Kız onunla gelmese, veda bile etmeyecekti demek ki.) ona yetişti.
"Aklını okumuyorum." Al durdu, bakışları ciddiydi. "Eğer okuyabilseydim, gerçekten düşünüp düşünmediğini bilirdim."
"Neden bu kadar ciddiye alıyorsun ki?" diye çıkıştı Celia.
"Çünkü ciddi." Al'ın yüzünde o alaycı gülümsemesi belirmişti gene. "Sevgi dolu bir aile tarafından, düzgün şekilde yetiştirilmiş bir kızın, bir kalpsize kendini bu kadar kolayca bırakması, hiç mantıklı gelmiyor bana. Anne babanın senin için ne kadar endişelendiğini bile umursamıyor musun? Şu an evde muhtemelen-" diye devam edecekti ancak Celia sözünü kesti:
"Seninle gelmemi istemiyor gibisin neredeyse."
"Benimle gelmek istediğine emin olmak istiyorum sadece."
Celia derin bir nefes aldı. "Eğer bu yanlışsa," diye başladı söze, "Ben de yanlışım."
Al'ın yüzünde ilk kez hayret ifadesi belirmişti.
"Ama bana sorarsan, doğru olan bu ve eğer dünya bana katılmıyorsa, yanlış olan o demektir."
Bunun üstüne elleri, kurulu sevgili oyuncaklarının senkronik hareketleriyle, birbirini buldu. Ne Celia, ne de Al önce uzatmıştı elini, ikisinin eli de aynı anda diğerininkine uzanmış ve parmakları birbirininkine geçmişti. Denizin dalgalanması ya da kuşların uçması kadar doğal bir hareketti bu.
Ve ilk fiziksel temaslarıydı. Gece boyunca sözleri arsızca flörtleşmiş, düşünceleri dans etmişti ama vücutları, omuzlarının birbirine sürtünmesine ya da yanlışlıkla ellerinin değmesine neden olacak tüm kazaları engellemeyi başarmıştı. Daha önce iletişim kuran iki hücre, iç içe geçmiş ruhlardı. Şimdiyse birbirine dokunan iki beden.
Ancak Celia biraz hayal kırıklığına uğramıştı. Daha fazlasını beklediğini kesinlikle inkar edemezdi: Yeryüzü titreyebilir ya da gökyüzü yarılabilirdi örneğin! Çünkü onunla konuşurken hissettiği buydu, dokunduklarında da benzer şeyler olması gerekmez miydi? Görünüşe göre gerekmezdi, kesinlikle iki tenin birbirine değişinden fazlası değildi bu. Eh, Al ve Celia da iki ten olduğuna göre, başka türlüsünü düşünmesi mantıksızdı gerçi... Acaba Celia'nın mantığıyla hangisi böyle zalimce oynuyordu; alkol mü yoksa Al mı?
Abartılı beklentilerini karşılamamakla birlikte, temasları kesinlikle nahoş değildi. Celia çok  daha nahoş temaslar yaşamıştı. Sadece otobüslerde ya da kuyruklarda tüm hemcinslerinin maruz kaldıklarından değil üstelik, tanıdığı erkeklerin izinli temasları da öyle pek hoş sayılmazdı. O koca elleri hep terli, vıcık vıcık olurdu; bir de elini, sanki kesilecek danayı mezbahaya sürükler gibi tutmazlar mıydı... Oysa Al'ın eli, sevimli bir şekilde, Celia'nınkiyle tam olarak aynı boydaydı, bu yüzden ne kızın eli onunkinde, ne de onunki kızın elinde kaybolmuyor ve ellerinin tamamı birbirininkine değiyordu. Ayrıca daha önce tuttuğu hiçbir elin, bahşettiği sevgi ve bunun getirisi olan toplumsal takdir dışında bir anlamı olmamıştı. Şimdiyse tam tersi, tek anlamı tuttuğu elin kendisiydi.
Yani bir el ele tutuşma olarak değerlendirildiğinde oldukça iyiydi. Sadece yetmiyordu.
Ama onun dışında, her şey mükemmeldi. Öyle ki Celia'nın karşısına bir peri kızı çıksa ve Celia ne dilerse gerçekleştireceğini söylese, kızın yanıtı "Bizi rahat bırak, yeter" olurdu muhtemelen. Sahip olmak, değiştirmek istediği hiçbir şey yoktu. Tek isteği her şeyin şu an olduğu gibi kalmasıydı. Dünyanın mükemmel halinde.
Ancak öyle olmadı. (Elbette.) Telefonun çalmaya başlamasıyla, o mükemmelliğe yer bırakmayan fizik kurallarının yönettiği dünyada buldu kendini yine.
Arayan "Ev"di. Zihni bir an kelimeyi eşleştirecek hiçbir anlam bulamadı. Sonra, bataklığın derinliklerine saplanmış şeyler gibi; annesi, babası, kedileri, yastığı ve beraber "ev" imgesini oluşturan diğer her şey, yavaş yavaş çıktı yüzeye.
Eve dönmemeye karar verdiği andan itibaren duygularının seline kapılmış, kendinden giderek uzaklaşıyordu Celia. İlk başta sakin bir yolculuktu bu, başlangıç noktasını görüş alanından çıkarmamaya özen göstererek, usul usul ilerliyordu suda. Barda Al yanına gelip onunla konuşmaya başladığında ise akıntı birdenbire hızlanıp, Celia'yı o güne dek ayak bastığı topraklardan çok uzaklara taşımıştı. Sonra yol arkadaşıyla birlikte ve onun komutasında, yeni limanlara doğru, duygularının temposuna göre ilerleyen ve belli bir rotası olmayan yolculuklarına başlamışlardı. Ulaştığı her yeni limanda yola çıktığı noktadan biraz daha uzaklaşmış, keşfettiği her yeni şeyle orada bıraktıklarını biraz daha unutmuştu Celia. Ev de o unutulan şeylerden biriydi işte.
"Açmayacak mısın?" diye sordu Al. Tüm dünyayı dışarıda bırakan o semsert alaycılık, telefonun ziliyle harekete geçen otomatik bir maske gibi, daha az önce duygularını dürüstçe yansıtan yüzünü örtmüştü hemen.
"Açmak istemiyorum." Celia kararsız duygularla telefonuna baktı. Açarsa yolculuk sona erecek, kendini bir anda yine başlangıç noktasında bulacakmış gibi hissediyordu. Kendisi olmaya geri dönüşü bu telefona bağlıydı sanki.
Ve o henüz buna hazır değildi.
İleride onu nelerin beklediğini görmek istiyordu. Şu ana dek şansı mucizevi şekilde yaver gitmiş olsa da, bundan sonrasında da böyle olacağının garantisi olmadığını biliyordu (Hatta büyük olasılıkla kötü şeyler olacaktı.), anne-babasını deli gibi endişelendirdiğinin de pekala farkındaydı. Ama ne olursa olsun, geri dönemezdi. Şimdi değil. Bu hikayeyi bitirmeliydi önce.
Ayrıca hiçbir zaman yaramaz bir çocuk ya da asilikler yapan bir ergen olmamıştı. Anne-babasına kızdığında genellikle odasına gidip ağlardı; ortalığı birbirine katmaz ya da ağır sözler sarf etmezdi. Arkadaşlarıyla evden kaçmak gibi şeyler de yapmamıştı hiç. (Zaten yapmış olsaydı, kendisine sevgisini verecek birilerini bulabilirdi şüphesiz.) Çok uysal bir kızdı o, babasıyla gazetedeki haberleri tartışmayı ve yemek yaparken annesine yardım etmeyi tercih ederdi. Ama bu gece değil, Al ile birlikteyken değil. Bu yüzden
Telefonu kapattı. Böyle yaparak, en azından anne-babasına telefonu kendi isteğiyle açmadığını göstermiş oluyordu. Endişeleri biraz olsun hafiflerdi böylece. (Tabii telefonunu alan başka birinin açmadığını da gösterebilirdi bu ama o an, o kadarını düşünecek durumda değildi.)
Elleri tekrar buluşunca, sanki hiç ayrılmamış gibi kolayca kendilerini o dünyada buldular yine.
Gün boyunca kapalı olan gökyüzü, geceleyin açılmıştı. Şehrin egzoz dumanı ve stres kaplı havasına rağmen, yıldızlar ve dolunay rahatlıkla seçilebiliyordu. Belki de ilk defa izlemeye değer bir şey gördükleri için kendilerini göstermeye karar vermişti onlar da. Ve ya bu da o an dünyada sadece ikisinin önemli olduğunun kanıtıydı. (Celia bunu kesinlikle ikinci şekilde yorumluyordu - muhtemelen Al da.)
Yanlarından geçen insanlar ya da yanlarından geçtikleri evlerin içindekiler, başka bir zamanda, başka bir hikayenin konusu olabilirler. Ama o an hepsi sadece birer figürandı çünkü bu onların hikayesi değil. Hatta gökyüzü, yıldızlar, ay, sokak, evler ve ağaçların bile sahne dekorları olmaktan başka bir işlevi yoktu.
Celia ile Al, yürüdüler ve yürüdüler. Nereye gittiklerini bilmeden, tüm gece öylece yürümeye devam edebilirlerdi (Elleri birbirini tutarken her şey bir dekordu ne de olsa.) ama kanlarına karışan alkol, başlarını döndürmeye başlamıştı. Karşılarına bir otel çıkınca, içeri girdiler.
Al hemen bir oda tuttu. Belki de daha önce burada kalmıştı, resepsiyonistle samimi görünüyorlardı. Zaten bir kalpsizi kimse kiracı olarak almazdı. Demek ki böyle yerlerde kalıyorlardı, en azından oda kiralayacak kadar sevgisi olanlar. Diğerlerinin inlerini kim bilirdi...
Odalarına çıkan asansöre binerken, Celia'nın içine tuhaf bir ürperti yayıldı. Işık kaynağına doğru uçan kelebeklerin içine yayılan türden.
Odaları sıradan bir otel odasıydı. Aynı tip eşyalar, deterjan kokan çarşaflar... Kim bilir onlarla aynı durumda kaç çift daha gelmişti buraya. Barda tanışıp, arzularının rehberliğinde kendini burada bulan genç ya da yaşlı, sevgi dolu ya da tamamen sevgisiz, hemcins ya da karşı cinsten kaç farklı beden... Bu otel odası farklı oyuncularla hep aynı oyunun oynandığı bir sahne gibiydi.
Ama bu Celia'nın oynamak istediği oyun değildi.
Gidip yatağın ucuna ilişti. Kapıyı kapattıktan sonra, "Gergin görünüyorsun," dedi Al yanına oturup, "İlk seferin mi yoksa yabancılara yapmama kuralın mı var?"
Celia gülümsemeden edemedi. "Yine yanlış tahmin." Sonra gülümsemesi tekrar düz bir çizgiye döndü hemen. Al'a bunu nasıl açıklayacaktı? Ona birlikte olmak istemediğini söylese muhtemelen anlayışla karşılardı. Ama nedenini gerçekten anlayacağına emin değildi. Celia'nın onu, o şekilde çekici bulmadığını ya da onda birlikte olma arzusu uyandıramadığını düşünecekti. Halbuki bunlar doğru sayılmazdı. Bir kere Al, çekici bir erkekti. Yüzü ya da vücudu değildi çekici olan, sözleriydi. Yani onunla birlikte olmak, hiçbir şekilde kötü bir deneyim olmazdı. Celia'nın vücudu zevk bile alabilirdi ama aklı... Tatminsizliği şimdiden hissedebiliyordu.
Celia aşkın ne olduğunu biliyordu. Anne-babası evlendiklerinde birbirlerine aşık olduklarını anlatırlardı. Arkadaşları arasında birilerine aşık olan ya da karşılıklı aşk yaşayanlar olmuştu. Hatta o bile gerçekten aşık olana dek kendisini kandırmıştı. Okuduğu, izlediği, dinlediği hemen hemen her şeyin ana maddesiydi aşk. Milyonlarca kez çiğnenmiş bir sakız gibiydi, hiç aroması kalmamıştı. Ve de yemek yemek, su içmek, tuvalete gitmek kadar doğaldı. Sadece insanlar sıkıcı hayatlarına renk getirecek bir şeyin acınası ihtiyacıyla, bu fiziksel yollarla kolayca tatmin edilebilir hisse sımsıkı tutunmuşlardı.
Celia ve Al da aşk oyununu oynayabilirlerdi tabii (Bunun için tüm şartlar uygundu: Bir erkek ve kızdılar, aralarında kan bağı ya da yaş farkı gibi engeller de yoktu.) ama o zaman bu onların hikayesi olmaktan çıkardı işte. Çünkü onlarınki bambaşka bir histi. Sadece Al ile Celia'nın tepkimesi sonucu ortaya çıkabilirdi bu reaksiyon.
"Merak etme, birlikte olmayacağız."
Celia hızla Al'a döndü. Kendini rahat yatağa bırakan çocuğun yüzünde, gece boyunca sık sık karşısına çıkan o muzip gülümseme vardı yine. Kesinlikle akıl okuyabiliyor, diye düşündü Celia, sadece önce karşısındakine aklındakileri söyletmeyi tercih ediyor. Bu sefer Celia söylemeyince, o söylemişti işte.
"Beni yanlış anlama," dedi Celia derin bir iç çekip, "Bu seninle ilgili-"
Ama Al onu susturdu. "Biliyorum Celia," dedi gülümseyerek, "Bu bize uymaz olmazdı, değil mi? Birlikte olup yaşamlarımıza öylece devam etmek... Fazla basit olurdu." Konuşurken bir yandan da şefkatli hareketlerle kızın ceketini çıkarıyordu.
O an bana kelebeklerin bilerek mi yoksa bilmeden mi ışığın etrafında uçuştaklarını sorsanız, bir an bile tereddüt etmeden "evet" derdim size. Çünkü ne hissettiklerini tam olarak anlayabiliyordum. Elbette siz anlamıyorsunuz. Peki size şunu sorayım, hayatın anlamını biliyor musunuz? Hayır mı? Öyleyse neye dayanarak inkar edebilirsiniz hayatın değil ama ölümün bir anlamı olabileceğini? 
Al ona yaklaştıkça, Celia da o fark etmeden kalbine bağlanmış iplerle çekiliyormuşçasına istemsizce ona doğru yaklaşıyordu . "Bana güvendiğin için teşekkürler," dedi oğlan elleri ve dudakları kızın tenine değmeden önce. Ama ellerinden önce pençeleri, dudaklarına fırsat vermeden dişleri değdi kıza.
Ve Celia'nın hatırladığı bir sonraki şey acıydı.
İlk atağın nereden geldiğini, hangi silahla yapıldığını görmedi. Göğsünün yarıldığını, etrafa saçılan et parçacıklarıyla birlikte kalbinin koparıldığını ve altında yatan acının bolca kan eşliğinde dünyaya saçıldığını hissetti sadece. Sahne, dekorlar, Al ve hatta kendisi bile yok oldu, acı; pastanın üstüne dökülen şeker kreması gibi her şeyi kapladı. Bu yüzden göğsünden dışarı boşalan kan gölünü görmedi, inlemelerini duymadı, kanın kokusunu ve metalik tadını almadı Celia. Acıyı gördü, acıyı duydu, acıyı kokladı ve acıyı tattı yalnızca - çünkü acı hepsini kaplamıştı. İşte şimdi yeryüzü titriyor, gökyüzü yarılıyor, dünya patlamaya hazırlanıyordu sanki. Sonsuza dek acının içinde kaybolabilirdi ama biri çığlık attı. Celia çığlık  atanın kim olduğunu anlamadı; kendisi miydi, Al mı, yoksa başka biri mi - Ama hayatta kalmasını bu çığlığa borçlu olduğunu biliyordu. Çünkü o çığlık, acının dışında bir dünya olduğunu hatırlatmıştı ona.

Yaklaşık 1 ay sonra, polis tarafından sorguya çekilirken, bu çığlığın oda görevlisine ait olduğunu öğrenecek ve hiç atmamış olmasını dileyecekti.
"Bize o gece yaşananları anlatmanızı istiyoruz Bayan Celia," dedi yatağının yanına çekilmiş sandalyede oturan şişman adam. Ona "sorgu amiri" deniyordu. Görevi, kurbanın yanıtlayabilecek durumda olup olmadığını ya da yanıtlamak isteyip istemediğini umursamadan, ona sorular sorup, olayı aydınlatmak ve böylece insanların daha iyi dedikodu yapabilmesini sağlamaktı.
"Siz istiyor olabilirsiniz," dedi Celia, "Ama ben istemiyorum."
Yatakta oturur pozisyonda, sırtı yaratıklarla desteklenmiş şekilde oturuyordu. Henüz ayağa kalkabilecek kadar iyileşmemişti. Hayatına devam etmesi için kalbe gereksinimi yoktu (En azından fiziksel olarak.) ama kalbi çıkarılırken çok kan kaybetmişti. Doktorların onu nasıl hayatta tuttuğuna gelirsek, şey... Bez bebeğiniz yırtıldığında annenizin onu nasıl onardığını hatırlıyor musunuz? Celia'ya yapılan da aşağı yukarı buna benzer bir şeydi işte.
Psikolojik tedavi ise bambaşka bir meseleydi tabii.
Çoktan konuşabilecek kadar iyileşmiş olmasına rağmen, şimdiye dek sorguya çekilmemiş olmasının nedeni buydu. İyi kalpli doktoru, yeterince iyileşmediğini bahane ederek polisleri uzak tutmayı başarmıştı - en azından sabırları taşana dek.
Sorgu amiri derin bir nefes aldı. "Seninle uğraşacak vaktim yok küçük kız" diyen bakışlarla "Size bunu yapanın bulunmasını istiyorsanız, korkarım anlatmak zorundasınız Bayan Celia," dedi bıkmış bir şekilde.
"İstemiyorum."
Adam kaşlarını çattı, buna verecek standart bir yanıtı yoktu demek. "Ama aileniz istiyor." Kalemiyle not defterine vurmaya başlamştı, defteri Celia'nın yerine koyuyordu herhalde.
İç çekme sırası Celia'daydı. Sessizlik, onu başından salmak için yeterli olmayacaktı, belli. "Ne bilmek istiyorsunuz?" diye sordu ellerini kucağında birleştirerek.
"Saldırgan önceden tanıdığınız biri miydi?"
"Kimse bana saldırmadı."
Amir başını kaldırdığında, gözlerinde artık hiç sabır belirtisi kalmamıştı. "Bayan Celia," dedi dersini anlamak istemeyen bir çocuğa anlatır gibi tane tane konuşarak, "Sunshine Oteli'nin 36 numaralı odasında, göğsünüz parçalanmış bir şekilde bulundunuz. Bu kendi kendinize yapmış olabileceğiniz bir şey değil. Biri size yapmış olmalı ve biz bu kişiyi arıyoruz ki onu adaletin ellerine-"
"Öyleyse ben saldırganı hiç görmedim."
"Resepsiyoniste göre oraya biriyle gelmişsiniz ama?" Kalemin temposu hızlandı. "Bir erkekle?"
"Oraya hiçkimseyle gitmedim," dedi Celia aynen sükunetini koruyarak.
Kalem durdu. Amir defteri yere fırlatıp dışarı çıktı. Ama sesi odaya hala ulaşıyordu: "Ya bu kafayı yemiş kızın bildiklerini söylemesini sağlarsınız ya da o hırsızı asla bulamayız!"
Az sonra içeri annesiyle babası girdiler.
"Celia," dedi annesi yatağın kenarına oturup, kızının saçlarını şefkatle okşadı. "Neden onlara olanları anlatmıyorsun kızım?"
Celia yanıt vermedi.
"O dümbeleği koruduğun için doğru olanı yaptığını mı düşünüyorsun, ha?"
Gözlerini babasına çevirdi. Az önce odadan çıkan adamdaki asabiyet, onda da vardı.
Normalde sakin bir adamdı babası. Çocukken Celia'nın nadiren yaptığı yaramazlıkları anlayışla karşılayan, az görülür ergenlik krizlerine sabırla göğüs geren o olurdu. Ama kan çanağına dönmüş gözleri, ütüsüz gömleği ve başının üstündeki bir avuç saçın karışıklığında belliydi artık sabrını kaybettiği. Celia bunun nedenini biliyordu. Sorgu amirinin aksine, babasının sabrını kaybetmesinin nedeni hırsızın hala yakalanamamış olması değil, Celia'nın hiçbir şey anlatmıyor oluşuydu.
Ama babası ne kadar öfkelenirse öfkelensin, konuşmamaya kararlıydı. Al ve onunla geçirdikleri gece olan her şey, sadece ona aitti ve öyle de kalacaktı. Dedikoduculara, gazetecilere, polislere ve hatta anne-babasına bile veremezdi. Nasılsa Al'ın diğer insanlar için tehlikeli oluşturmadığına emindi, (Eğer oluştursaydı, icabına bakan bizzat kendisi olurdu zaten.) istediği şeyi elde etmişti o. Bu yüzden sustu Celia. Polisler, anne-babası ve doktorların seferberliğine karşı sustu. Tüm yakarışlarına, dil dökmelerine, sıkıştırmalarına aldırmadan sustu. Böylece hastaneden taburcu olana dek dava kapanmış ve yaşananlar tam da istediği gibi ona kaldı. Meraklılara da soru işaretlerini yutup üstüne bir bardak su içmek...
Ama Celia'nın boynuna kanca gibi takılan bir soru işareti vardı ki bir türlü kurtulamıyordu ondan.
Neden kalbimi çaldın? 
Eğer isteseydi, Celia kalbini seve seve verirdi ona ve Al da bunu biliyordu. Öyleyse niçin dökmüştü onca kanı? Niçin Celia'yı göğsünde çirkin bir yara izi ve sinir bozucu soru işaretleriyle baş başa bırakmıştı? Niçin bir hırsız gibi kaçmıştı?
Hastaneden çıktığından beri boynunda soru işaretlerinden yapılma bir kolyeyle geziyordu sanki Celia. Tuvalette, mutfakta, odasında; her zaman oradaydılar. Yatağa uzanıp biraz rahatlamaya çalışsa, hop, boynundan sıyrılıp başının üstünde süzülmeye başlıyorlardı hemen. Asla peşini bırakmıyorlardı.
Ve onlardan kurtulmaya çalışmakla öyle meşguldü ki, başka hiçbir şey yapmadığı gibi, yapmayı istemediğinin bile farkına varmamıştı. Babasıyla pek çok şey üstüne tartıştıkları akşam üstleri, annesine ev işlerinde yardım ederken yaptıkları tatlı gevezelikler, kedileri besleyip onlarla oynama, kitap okuma, müzik dinleme, günlük yazma, sosyal medya, iş arama; bunların hiçbiri yoktu artık hayatında. Eskiden bunları yapmasını sağlayan şey her ne idiyse, (Keyif ya da sorumluluk, belki?) kalbiyle birlikte onu da kaybetmiş olacaktı.
Ailesinin gözü üstünde olmasa, yemeyi ve yıkanmayı bile pas geçebilirdi ama o zaman ona asla rahat vermezlerdi. Zaten söyledikleri diğer şeylerin çoğunu yapmıyordu. Ona sevgilerini bırakan akrabalarını ve arkadaşlarını teşekkür etmek için hala aramamış ve hem psikoloğunun hem de ailesinin şiddetli teşviklerine rağmen kalbini kaybedenler topluluğunun toplantılarından hiçbirine gitmemişti örneğin. Neden kalbi varken ona hiç sevgi vermemiş insanlara, kalbini kaybettikten sonra verdikleri sevgi için teşekkür etmesi gerektiğini anlamıyordu. Başlarına gelen tahlihsizliklerden yakınıp duran bir avuç zavallıyla bir arada olmaksa, ihtiyaç duyduğu son şeydi.
Genelde vaktini televizyon izleyerek geçirmeyi tercih ediyordu, düşüncelerinden biraz olsun uzaklaşabiliyordu böylece. Bazense aynada yara izine bakıyordu. Ona Al'ı hatırlatıyordu, sanki hala o yara izinin içindeydi Al. Ama pek sık yapmıyordu bunu.
Bir gün yine kanallar arasında zap yaparken, kelebeklerin yaşamı hakkında bir belgesel çıktı karşısına. Nasıl olduğunu az çok biliyordu; yumurtadan tırtıl olarak çıkar, kendilerine bir koza örer ve kelebeğe dönüşürlerdi. Şu meşhur  "başkalaşım" mucizesi.
Celia neden bunun bir mucize olduğunu anlamıyordu. Her şey değişir, bir başka deyişle "başkalaşım" geçirmez miydi? "Değişmeyen tek şey değişimin kendisidir" demişti Heraklitos. Peki lelebeğin başkalaşımını bu kadar özel yapan neydi?
Belgeseli izlemeye devam ettikçe, anlamaya başladı. Her şey değişirdi ama zamana bağlı olarak. Değişim, zamanın kaçınılmaz bir yan etkisiydi. Örneğin insanları ele alacak olursak; küçük, akılsız, beceriksiz ve tamamen başkalarına muhtaç bir varlık olarak doğup zamanla uzar, genişler, düşünme yetisi ve çeşitli beceriler kazanıp yaşamlarını kendi başlarına sürdürebilmeye başlar, sonra tüm bu özellikleri kaybedip tekrar başladıkları yere dönerler: Hiçliğe.
Ama tüm bunlar 80-90 yıl gibi uzun bir sürede, gözle görülür aşamalar sonucu gerçekleşiyordu. Oysa kelebek, kozaya tırtıl olarak giriyor ve 1 hafta sonra bambaşka bir şey olarak çıkıveriyordu. Bu mucizeydi. Tıpkı Celia ile Al'ın karşılaşması ve bu karşılaşma sonucunda, kimsenin anlamadığı bir şekilde ikisinin de bambaşka şeylere dönüşmesi gibi.
Ekranda artık kozadan çıkmış, bitki sapının üstünde duran bir kelebeğin görüntüsü belirmişti şimdi.
"Kelebekler kozalarından çıktıktan sonra," dedi belgeseli seslendiren kişi, "Kanatları güçlenene dek birkaç saat beklerler."
Celia güldü. O an yapabileceği tek şey gülmekti. Küçük gülümsemesi, kocaman bir kahkahaya dönüşene dek güldü. Hayat ne garipti! Koltukta oturan bir kız, bitki sapının üstünde duran kozasından yeni çıkmış bir kelebeğe şaşırtıcı ölçüde benzeyebiliyor ve en çok aradığı çözümleri, en son bakacağı yerde bulabiliyordu insan.
Heyecan vücuduna elektrik akımları şeklinde yayıldı. Damarlarının enerjiyle dolduğunu, bedeninin titrediğini hissedebiliyordu. Ne yapması gerektiğini biliyordu. Ayağa kalkmalı, harekete geçmeliydi. Uçma vakti gelmişti. 
Ama şimdi olmazdı. Babası hemen yanı başında gazetesini okuyor, annesi lambanın altındaki koltukta örgü örüyordu. Gitmeye çalışsa sorular tekrar başlardı ve Celia bıkmıştı artık sorulardan.
Yarın sabaha dek bekleyecekti. Gece onlara her şeyi açıklayan bir mektup yazacak, arkasından gelmediklerine emin olacaktı. Gerçi o mektuba ne yazarsa yazsın, anne-babasını engelleyebileceğini sanmıyordu ya... Yine de onlara duygularını açıklamak istiyordu. Bir aradayken, yemek masasında ya da oturma odasında, aralarında kara bir bulut gibi asılı duran tüm o şeyleri kağıda dökmek istiyordu ki orada kalsınlar ve bir daha hiçbirinin güneşini kapatamasınlar.
Böylece yazdı. Onlar için ne kadar üzüldüğünü yazmakla başladı mektuba, tıpkı olayı yaşamamış (ve bunun için şükreden) bir akrabanın ya da arkadaşın samimiyetsiz, resmi diliyle. Kızlarının başına gelen şey korkunçtu (Gerçi Celia hep garip bir kızdı, sevgisizdi bir kere, yani gidip kalbini çaldırtmak tam da ondan beklenecek şeydi doğrusu ama diğerleri gibi o da bunları kendine sakladı tabii çünkü öbür türlü kabalık etmiş olurdu.) ve ne kadar kötü hissettiklerini anlayabiliyordu. Ama kendi başlarına gelmediği için içten içe sevinen o insanların aksine, Celia gerçekten anlıyordu, o kız olmak da bir o kadar kötü bir şeydi neticede. Ölü derisini üstünde taşıyan bir hayvan gibi hissediyordu kendisini ve ailesinin yaptığı da çocuklarının cesediyle yaşamaya çalışan bir ailenin yaptığı kadar hastalıklıydı. Kızlarının gittiğini anlamaları gerekiyordu. Celia'nın onlarla mutlu bir hayatı olmuştu. Sevgisizliğine rağmen onu asla gerçekten yalnız hissetmemişlerdi. Birbirlerine çoğu aileden daha bağlıydılar. Ama artık Celia gitmişti. Başka birini onun kılığına sokup hala oradaymış gibi davranmak hiçbir işe yaramazdı. Artık birlikte ne kadar çok vakit geçirirlerse geçirsinler; kurabiyelerini ve neşeli kahkahalarını çaya banarak geçirdikleri akşam üstleri ya da ekmelerine yağla birlikte tatlı gevezeliklerini sürdükleri kahvaltıları geri getiremezlerdi. Her güzel şey gibi sona ermişti bu da.
"Lütfen beni aramayın," diye yazdı mektubunun sonuna, "Peşinden gelmeye kalkmayın. Zaten bulamayacaksınız çünkü yanlış yöndesiniz. Siz beni geçmişte arıyorsunuz, oysa ben durmadan ilerliyorum. Bana yetişmeniz içinse artık çok geç, çok geride kaldınız."
Bu son satırları yazarken, sanki o geceden sonra içinde kalan son acı dışarı çıkmaya çalışıyormış gibi sızladı göğsü. Ama çok güçsüz bir sızlamaydı bu, içini dolduran heyecan tarafından kolayca yutuldu.
Mektubu ertesi sabaha dek durması için çekmecesine koyup hazırlanmaya koyuldu. İhtiyaç duyacağı birkaç parça eşyayı bir çantaya doldururken, anne ya da babasının odanın önünden geçme ve dolayısıyla da ne yaptığını görme ihtimaline karşı gözü sürekli kapıdaydı. Ama kapatmıyordu çünkü bu kesinlikle daha çok dikkat çekerdi.
Bir pantalon, bir tişört ve birkaç iç çamaşırı seçti. İyileşme hediyesi olan sevgiyi doldurdu sonra da. (İşte şimdi bir teşekkürü hak etmişti akrabalarıyla arkadaşları ama elbette etmeyecekti.) İhtiyaç duyacağı başka bir şey kalmamıştı ama çantada hala boş yer olduğunu görünce birkaç kalem ve not defteri de attı içine. Hem belli mi olur, eski tutkusu geri döner, gerçekten ihtiyacı olurdu bunlara...
Tatile çıkıyor olsa, ilk koyacağı şey şarj aleti olurdu. (Ve tabii kulaklığı...) Ama artık ona ihtiyacı kalmamıştı çünkü telefonunu geride bırakmayı, hatta çöpe atmayı düşünüyordu. Ne de olsa iletişim kurmak istediği kimse kalmayacaktı arkasında.
Aslında bakarsanız, çanta hazırlamasına hiç gerek yoktu. Onu nereye götüreceğini bile bilmiyordu bir kere, ha bilse de sabah hazırlayabilirdi, neticede topu topu beş dakikasını almıştı. Ama çantayı hazırlayarak, gitmek adına bir şeyler yapmış oluyordu en azından. Hemen şimdi gitmesi mümkün değildi ama yarın gidecekti! İşte, kanıtı orada, içinde birkaç parça kıyafet, biraz sevgi ve kalem-kağıtla sabahı bekliyordu.
Celia özgürlüğünün sembolünü yatağın altına itti ve akşamın geri kalanını her zamanki gibi davranmaya çalışarak geçirmek için odadan çıktı.
En zorı buydu şüphesiz. Heyecan içinde fırtınalar estirirken ifadesini korumak, ciddi bir oyunculuk yeteneği isterdi ve Celia hiçbir zaman yetenekli olmamıştı bu konuda. Hem olsa da bir annenin sezgilerini atlatabilir miydi hiç?
Annesi akşam yemeği sırasında, "Bugün sende bir değişiklik var," deyince kaşığı çorbanın içine düşürecekti neredeyse.
"Evet," diye lafa karıştı babası, "Bence de öyle."
İkisi de sözleri ve gülümsemeleriyle onu sıkıştırıp, iki yandan saldırarak maskesini düşürmeye çalışıyorlardı sanki ama Celia kolayca pes etmeyecekti.
"Şey..." O da yüzüne sahte bir gülümseme kondurup oyuna katıldı. "Bugün kendimi daha iyi hissediyorum galiba."
Anne-babası masanın üstünde umut dolu bakışlar paslaşınca, Celia o heyecanın selinin içindeki bir damlacık sızıyı yine hissetti.
Neyse ki yemekten sonra onu rahat bıraktılar. Kızlarının durumunun iyiye gitmesini sağlayan şey her neyse, bunun bozulmasını istemiyor olacaklardı. Yarın sabah kızlarının gittiğini görünce, zamanında onu şu "rehabilitasyon merkezleri"nden birine yollamadıkları için duyacakları pişmanlığı hayal edemiyordu Celia. Eğer heyecan kalbinde üzüntüye azıcık yer bırakmış olsaydı kesinlikle onlara üzülürdü.
Yatağa giderken, uyuyabileceğini sanmıyordu. İçinde zıplayıp duran heyecan hiçbir hücresine rahat verecekmiş gibi görünmüyordu.  Ama uyumazsa asla sabah olmazdı. Bu yüzden her zamanki gibi dişlerini fırçaladı, pijamalarını giydi ve yatağa girdi.
Yatağın altına elini uzatıp çantasına dokundu, tıpkı uyumak üzereyken oyuncağına sarılan küçük bir çocuk gibi. Elinin altındaki dolu kütlenin verdiği de buna benzer bir güvendi. Küçükken sarılmadan uyuyamadığı oyuncakları hala komodinin üstünde duruyor, (Atmaya kıyamamıştı.) gözleri yavaş yavaş kapanırken onu izliyorlardı.

Gözlerini tekrar açtığında hissettiği ilk şey şaşkınlık oldu. Uyuyabilmeyi başarabilmişti! Şaşırmıştı buna çünkü heyecan hala olduğu gibi duruyordu, vücudunu hiç terk etmemişti sanki. Bir an rüyada olup olmadığını bile düşündü, hani insan bir şeyi çok istediğinde rüyasında görürdü ya? Ama bir rüyaysa da, en azından rüyasında yaşamak istiyordu bunu.
Yataktan kalktı. Bir an ilk ne yapacağını bilemeden, çevresine bakındı. Dijital saatin gösterdiğine göre saat 6'ydı, güzel. Uyurken en çok korktuğu şey anne-babasının önce uyanması ve planını gerçekleştirmek için bir gün daha beklemek zorunda kalmasıydı. O gün nasıl geçerdi, kim bilir! Neyse ki bunu düşünmesine gerek yoktu. Anne-babasının henüz kalkmadığı (Ve yakınlarda da kalkmayacakları - şanslıysa tabii) saatten olduğu kadar içeriden gelen horultulardan da belliydi.
Vücudu kendi başına harekete geçti. Pijamalarını çıkardı, günlük kıyafetlerini giydi, tuvalete gidip işini gördü ve dişlerini fırçaladı; tüm bunları sessizlik içinde yapmıştı tabii. Son olarak çantasını sırtladı, spor ayakkabılarını bağcıklarını bağladı ve gitmeye hazırdı işte! (Bu arada, mektup da, çöpe atacağı telefon da tamamen çıkmıştı aklından.)
Şimdiye kadarki tüm hayatını sahnelediği sahneye son bir kez bakması, hoş olabilirdi. Ama bunu yapmadı. Kapıyı açıp dışarı fırlamadan önce, arkasına bakmak için bir an bile durmadı.
Attığı her adımda bir soru işareti düştü boynundan. Ve bütün soru işaretleri düştüğünde, öyle hafiflemişti ki hiç ağırlığı kalmamıştı sanki. Ggöktaşı kadar hızlıydı koşarken.
Hava aydınlanmıştı ama nazlı güneş yuvasını bırakıp gökyüzündeki yerini almamıştı henüz. Bomboş sokaklarda duyulan tek ses kızın ayak sesleri ve soluk alıp verişleriydi, tek bir insanoğlu da görünmüyordu etrafta. Bir kez daha Celia hayatın başrolü, dünya da onun sahnesi haline gelmişti. Gerçi rol arkadaşı yanında yoktu ama yalnız değildi.
Kendini Al'a her zamankinden daha yakın hissediyordu, sanki hemen yanı başındaymış gibi. Ama gerçekte, daha bile yakındı. O Al'ın göğsündeydi, Al da onunkinde. Birbirleriyle iletişim kurdukları an, bakışları buluştuğu, sözleri birbirine ulaştığı zaman, her ikisi de sonsuza dek değişmişti. Al, Celia'dan kalbini almış ve yerine cüzdandan daha değerli bir şey, gerçek bir kalp koymuştu. Şimdi Al Celia; Celia da Al olarak bakıyordu dünyaya ve daha önce asla göremedikleri şeyleri görüyorlardı.
Belki bir gün; hayat, olasılıklar ve tesadüfler, artık farklı bedenlerdeki kalpleri tekrar buluştururdu. İşte o zaman ikisi aynı çizgide duruyor olur ve dünya çekirdeğine dek çatlardı. Bu düşünce Celia'yı umutla doldurdu - ve Al'ı da tabii.
Çünkü o herkesti, o Celia'ydı.

28 yorum:

  1. - Toplum yapısı ve psikolojik tahlillerle güzel bir giriş yapıldı hikayeye...



    - "Sevgisiz " ve " kalpsiz " ifadeleri çok anlamlıydı...



    - Baş karakterin psikolojisi çok iyi yansıtıldı...





    - Hikaye, gidişatı ve sona doğru artan temposuyla gerçekten sürükleyiciydi.




    Kısaca 1 Ay beklediğime değdi sanırım ^^









    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Teknik ve yazım bakımından, yazdığım en kötü hikaye olduğunu düşünüyordum ama bir kişinin de olsa bu şekilde düşünmemesi beni mutlu etti, teşekkür ederim. ^^

      Sil
  2. Kendini ne ile besliyorsun ya da kafanın içinde gerçekten ne yaşıyor bilmiyorum. Ama her ne yapıyorsan, onu yapmaya devam et. Yazmaya devam et. Sen, olmak isteyeceğim türden bir yazar değilsin çünkü seni okumak gibi bir zevki kendimden alamam. Sen, hayatım boyunca okumak isteyeceğim ve bizi bize çok zeki ve yetenekli bir şekilde anlatan bir yazarsın. Bir dk, önünde de eğileceğim.

    Mesajın neydi? Aslında ne demek istedin? Neleri de söylemiş olmayı dilerdin? Bu sorular konusunda bir tereddüdün olmasın, vermek istediğin tüm mesajlar okura ulaşıyor. Hem de hiçbir farklı yola sapmadan. Seni okumuyorum. yaşadığımı okuyorum sanki. Hem şaşkın, hem salağım şu anda. Neyse, daha fazla konuşmayacağım. Sadece teşekkür ederim, hikayeni bizlerle paylaştığın için.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Ve bu yorum, bu hikayeye dair tüm olumsuz düşüncelerimi sildi süpürdü. Çünkü sen oldu diyorsan gerçekten olmuş demektir. Neticede bu hikaye bir bakıma senin de hikayendi, değil mi? Eğer değilse de bu müthiş yoruma minnettar olurum tabii ancak beni senin bloğuna ya da daha doğrusu sana çeken, belki hatırlarsın, bu ortak histi. Asıl ben sana teşekkür ederim Roromiya.

      Sil
    2. Aynen, öyle. Bu benim de hikayemdi. İşte bu yüzden şaşkınlıkla önünde eğilirken başımı kaldırdığımda aslında yüzümde bir gülümseme var. O hissi hatırlıyorum. Sayende kendimi "good job!" diyerek pohpohluyorum, lütfen sende yap. :)

      Sil
  3. Merhabalar Alice, görüşmeyeli nasılsın?
    Açıkçası hikâyeni gördüğüm gibi içimde bir sevinç oluştu, zira yazdıklarını okumayı özlemiştim. Belki boş bir laf gibi gelebilir, bana bazen özledim sözü öylesine renksiz gelir ki anlam vermekte güçlenirim. Emin olamam, ama bu biraz çevremdeki durumdan bağlıdır. Yine de kelimelerin anlamı değişmiyor, yerine konacak başka bir lafız gelmediğinden diyecek öte bir şey bulamıyorum. Çünkü gerçekten özlemiştim düş tiyatronu okumayı.

    Derin ve bir o denli de etkileyici bir kurgusu vardı yazının. Herkes bir Celia ile Al olsa da özü görebilmek için gerekli olabilir miydi başkasına has o beldeyi ziyaret etmek? Okurken bir kalp ne denli sahih olabilir fikriyatı kondu aklıma, gerçekten olabilir miydi acaba? Başka bir yürek atsa onun olur muydu düşünceleri, benimseye bilir miydi insan kendisine? Belki de benimserdi ha? Bazen bencil olabiliyor insan, bu konuda da olabilirdi. Belki de bencillikten ziyade paylaşsaydı daha mı ılımlı olurdu? Um… Şu an gecenin bir vaktinde olsa gerek, aklım sabahın tonlarını yutan gece gibi; onlarca sual seslerini yükseltiyor bahar meltemi gibi kimi anlar tatlı, bazen kasvetli. Bir köşeye çekiliyor sessice. Belki de kendine has köşesinde hayallerinden kalemine düşen tiyatronun etkisinde kalması daha iyi olur, nitekim bazı şeyler olduğu gibi güzel. Tıpkı bakışlardan ırak bir diyarda ışıldayan ahter misali, ancak bakabildiğinde görebilirsin ışıltısını, işte bir nevi senin de yazın o uçsuz diyarlara ev sahipliği yapan ahter olup süsledi gecemi. Bunun için yürekten teşekkür ederim, yazdıkların benim için çok kıymetli. Benim diyerek şu an bencillik yaptığımı düşünüyorum açıkçası, ne denli sahiplenmiş gibi olmak istememiş olsam da, gönlümde ayrı bir yere sahip olacağını bilmeni istedim yalnız. ^^

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Merhaba River, ben iyiyim. (Aslında hissettiğim basit bir "iyi" değil elbette -ne zaman oldu ki?- ama bunun bir önemi yok çünkü nasılsa gerçek yanıtını upuzun bir yazıyla alacaksın, okursan tabii.)
      Benim de yorumunu görünce içimde bir sevinç oluştu (Zaten hep oluyor!) ama okuyunca tüm içimi sardı. Bu hikayeyi yayınlamak konusunda çok fazla çekincem vardı. Ama sende bu düşünceleri ve hisleri yaratmış olması çekincelerimi boşa çıkarıyor.
      Asıl ben, bana yine bu güzel kelimelerini bahşettiğin için teşekkür ederim River-san! İnan ki onlar da benim için çok kıymetli. (Gerçekten ne güzel kelimelerin var öyle! "Düş tiyatrosu", "sabahın tonlarını yutan gece", "hayallerinden kalemine düşen tiyatro", "bakışlardan ırak bir diyarda ışıldayan ahter"... Yazılarıma onlardan çok daha güzel yorumlar atmandan utanmam gerekir ama utanca yer vermeyecek kadar keyifle dolduruyorlar beni. ^^)

      Sil
    2. Yorumunu yanıtladığım halde aslında sorularına cevap vermediğimi fark ettim! Öncelikle herkesin bir Celia ile Al olduğunu düşünmüyorum, belki de kendimi özel hissetme ihtiyacı düşüncelerimi sabote ediyordur ama bu histen sıyrıldığımda da, cık, o ikisini herkeste göremiyorum, olmuyor. Sonra, sahih kelimesine baktım sözlükten, Celia'nın boş kalbini mi yoksa Al'ın ona verdiği "kalbi" mi kast ediyorsun anlamadım ama Al'ın verdiğinden bahsediyorsan o sahih bir kalptir evet. Ve birinin yüreğini yediğinde, düşünceleri de senin olur, hisleri de. Buna bencillik de diyebilirsin, "paylaşmak" da.

      Sil
    3. öncelikle bu denli geç yanıt verdiğim için affola Alice, (neden okumayayım? elbet okurum, yoksa sormazdım, düşüncelerimde yer aldırmadığım gibi buraya da kondurmazdım. lütfen aksini düşünmeyesin.) bu arada o kadar şeffaf ve açık izah etmişsinki, kelimelerine kondurduklarını. daha evvel öykünü okurken bu izlenimi yakayamadığım, yada iyi bakamadığım için kendime biraz darıldım. sanırım iyi bir okuyucu değilim. bunun için tekrar okudum. aslına bakarsan yeniden okumam için bir nedende yok ortada, zira bahsettiğim gibi; yazdıklarını okumak hoşuma gidiyor. ve insanın sevdiği bir işi yapmak için bir sebepe -en azından beyin patlatacak nedenler zincirine- gereksim göremiyorum. düşüncelerini esirgemeyip teker teker yanıt verdiğin için teşekkür ederim.

      Sil
  4. Şu aralar kafamı hiç toplayamadığım için birkaç kelimeyi bile birleştirip doğru düzgün yorum yazamıyorum ama çok beğendiğimi yazmadan geçmek istemedim. Açıkçası teknik, imla vs. hiç anlamadığım şeyler, genelde bana hissettirdiği duygulara bakıyorum okuduklarımda. Eğer oda arkadaşım olmasaydı okurken hüngür hüngür ağlardım. Hislerime dokunan hikayeleri çok severim, eline sağlık.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. İmlasında sorun yoktur herhalde, (Gerçi kendimi bildim bileli yazdığım halde hala herhalde'den fazlasını diyebilecek kadar kendime güvenemiyorum bu konuda.) teknik bakımdan da abartılacak kadar kusurlu değil aslında ama çok daha iyi yazabileceğimi biliyorum. Birkaç hatasına değinmek gerekirse; mekan ve zaman geçişleri yeterince keskin değil, duygusal betimlemeler bazı yerlerde çok yoğunlaşırken bazı yerlerde çok zayıflar, fiziksel betimlemeleyse neredeyse hiç yok. Özellikle giriş kısmındaki yazımım, normal yazımımla kıyaslanırsa, tam anlamıyla bir felaket. Öte yandan bu hikayeyi bir yerlere dökmek bile benim için yeterince zor olduğu için yazım kısmında bu kadar kötüydüm. Elbette bu bir bahane kabul edilemez ancak en azından birkaç kişinin beğenmiş olması (Ki bu kişilerin hiç okumayan, yani bu işlerden hiç anlamayan kişiler olmadığını biliyorum.) tamamen "berbat bir hikaye" diyemeyeceğimiz anlamına geliyor. Yani, teşekkürler, olumlu yorumun bu hikayeyi "berbat bir hikaye" olmaktan kurtarıyor.

      Sil
  5. Hikayeni okuyalı bir süre oldu ve gerçekten ne diyecebileceğimi bilmiyorum ama gerçekten çok sevdim Alice. Pek bu işlerden anlamam ama karakterler ve hikaye bana gerçekten samimi ve sıcak geldi ve onlara karşı sebepsiz bir yakınlık hisettim. Söyleyebileceğim tek net şey hikayenin tadı Alice gibiydi, başka bir yerde hissedemeyeceğim, benzersiz, çok sevdiğim, güzel bir tat.

    YanıtlaSil
  6. Defne, sen ne yaptın böyle? Harika! Sanki bestseller bir roman okuyormuş gibi hissettim. Çok uzum zamandır bloguna uğramıyorum, neler kaçırmışım meğer. Diyorum ya, gerçekten yeteneklisin. Bu kısa romana ilk başlarken popüler ve yeni romanların etkisinden kaynaklı o alışılmış anlatış biçimini gördüm. Bilirsin, bir süre sonra bu benzer anlatış biçimini diğer okuduğun kitaplarda da görmek, insanın ağzında kötü bir tat bırakıyor. Tabii, senin kısa romanının başı kötü bir tat bırakmadı, kastettiğim alışılmış anlatış biçimini anımsattı. Fakat sonra, insan nasıl uykudan kalkıp gerinip kendine gelirse, senin romanına da böyle oldu. Anlatış biçimin daha da iyileşti. Güzel şeyler yazan, fakat bunu iyi bir anlatış biçimiyle yazmayan ya da çok övgü alan o romancılardan daha iyisin. Yeteneksiz romancıların abartılı övgüler aldığı bir dünyada, senin Nobel Edebiyat Ödülü almanı uzak bir ihtimal olarak görmem. Asıl önemlisi, roman boyunca koruduğun başarıyı 200-400 sayfa boyunca devam ettirebilmek.
    Yazım tarzını, anlatış biçimini ya da her ne ise, daha iyi yapmak için daha farklı şeyler okumaya ağırlık verebilirsin. Klasik eserler mesela. Tabii bunları okuyup okumadığını bilmiyor, muhtemelen okumuşsundur diye tahmin ediyorum. Sadece ağırlık vermekten bahsediyorum. Anna Karenine, Kırmızı ve Siyah vd. tavsiye ederim. Özellikle Anna Karenina, çoğu eleştirmence gelmiş geçmiş en iyi roman sayılıyor, ilk olarak bunu hemen okumalısın. Orijinal aslından çevirisiyle olsun, sayfa sayısını kısaltmamasıyla olsun, İş Bankası Yayınları'nın bastığını almanı tavsiye ederim. Bunu sana daha önce demişim gibi geliyor Defne. Sanırım çok kişiye önerdiğimdendir. Fikirlerimin bir kısmı veya tamamı, bilgisizliğimden kaynaklı olarak yanlış olabilir. Bir söz vardır: İnsanları ciddiye almalı, ama o kadar da ciddiye değil.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Güzel bir yorumdu, yazımı hakkında hissettiklerimi en iyi yansıtan, aslında yansıtan tek yorumdu. Gerçekten de yazımı vasat değil, bir felaketti - bunu şimdi, yorumunu okuyunca fark ettim. Tabii yazarken de potansiyelini kullanamadığımın farkındaydım ama yazma isteğim, daha doğrusu duygularımı ifade etme arzum felaketi görmemin ve engellemenin önüne geçti. Şimdi tabii ki bu bir bahane olarak kabul edilemez. Muhtemelen tekrar yazmalıyım ama bir kez böyle yazıldığı gerçeğini değiştiremeyecek bu. Offf yazmak bile boka sarmaya başladı.

      Sil
    2. V_V Cık cık cık. Defne-san, bazen kendini sürekli aşağılayan gıcık anime karakterleri gibi oluyorsun-de gozaru. Ben seni övmek için yorum yazdım ama sen nasıl algıladın-de gozaru. Son paragraftaki amacım, romanının kötü olduğunu söylemek değil, yazım tarzını geliştirmeni sağlayabilecek bir şey önerme isteğimdi sadece, sore dake. Ayrıca romanının felaket olduğunu yorumumu okuyarak nasıl anladın, c'mon, ben böyle bir şeyi kastetmedim bile adamım. Aşağılık kompleksini yenmem lazım, insanların ne dediği o kadar umrunda olmasın. Diğerlerinin canı cehenneme Q_Q Sana iş öğretmek istemiyorum tabii, ne haddime. Gerçekten kötü yazıyor olsan bile pes mi edeceksin-dattebayo!? Yeteneksiz ama özgüvenli insanlar kendilerini büyük görerek, abartarak iş dünyasında veya başka yerlerde yüksek yerlere geliyorlar fakat yetenekli olduğu halde bunu kabul etmeyen, farkında olmayan, hatta yeteneksiz olduğunu düşünen insanlar geride kalıyorlar. Bu çok üzücü, sen de kendine bu haksızlığı yapma. Yeteneksiz olsan bile kendini aşağılamak doğru değildir -ki sen öyle değilsin. Yeteneğinin farkında ol. Gnothi seauton! Sorunlarının farkında olman için önce onlarla yüzleşmen, kendini kabul etmen gerekir. Felsefe dersinden öğrenmişsindir belki, bilinçli varlığın (suje) etrafındakiler kendisi için obje olabileceği gibi kendisi de, kendisi için obje olabilir. Kendine obje olarak yönel ve gerçekte ne hissettiğinin veya neyin mantıklı olduğunu sor kendine lütfen. Farklılığından da gocunma ayrıca.

      Derinlemesine hasta bir topluma uyum sağlamak bir sağlık ölçütü değildir. - Krishnamurti

      Eğer hayatını berbat ettiysen; değiştir onu... Bugün değiştir, yarın değil. Eğer kararsızsan; neden kararsız olduğunu bul ve kararlı ol. Eğer düşünüşün doğru değilse; dosdoğru düşün, tutarlı bir şekilde... - Krishnamurti

      Ayrıca ne yap biliyor musun? Tüm bu dediğim saçmalıkları da boşver. Benim dediğim veya başkasının dediği umrunda olmasın. Başkalarına dedikleriyle, kınadıklarıyla, tabularıyla yargılara vardığında, bunlar yaşamına etki ettiğinde o yaşam senin yaşamın değil, başkalarının yaşamı olur. Aha, buda benim sözüm işte, nasıl havalı değil mi? Kakkoi canai ka? K_K

      Sil
    3. Bu yorum yazar tarafından silindi.

      Sil
    4. Özür dilerim, ruh halim pek iyi olmadığı için gerçekten saçmalamışım. <.< Lütfen saçmalamamı maruz gör. (Başlık bir uyarı aslında.) Eleştirel yorumun için de teşekkür ederim. ^^ Daha fazla şey söylemek isterdim ama kafamdaki kara bulutlar hala tam olarak dağılmadığından konuşursam muhtemelen yine saçmalayacağım.

      Sil
    5. Ne saçmalaması, olur mu öyle şey? Ne dersen de, saçmalama olarak bakmam. Demek istediğini anladım Defne.

      Sil
  7. Çok değerli Alice,



    Ruh halin kötü olduğunda ve dayanamayacak kadar daraldığın zaman ferahlamak için şunu dinleyebilirsin :

    https://m.youtube.com/watch?v=vr0NBPRMe2E

    (:D sadece şakaydı!!! Sakın böyle çılgınca şeyler yapma!!!)





    Şunlar seni mutlu edecektir ^^
    ------------------------------

    https://m.youtube.com/watch?v=qD8OnPC1fLI : :)


    https://m.youtube.com/watch?v=9STiQ8cCIo0 : oldukça güzeldir :)


    https://m.youtube.com/watch?v=7T_YtklLyyo : daha önce duymuş olabilirsin :)





    Eğer içinde her türlü duyguyu barındıran bir müzik dinlemek istersen şu başyapıtı dinle :
    -----------------------------------------------------------------------------------------


    https://m.youtube.com/watch?v=EOrE2Qr1FMU

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Çok teşekkür ederim kibar anonim. Açıkçası hepsini dinleyemedim çünkü her ne kadar şu sıralar tam da ferahlamaya ihtiyacım olduğu halde ne yazık ki fiziksel olarak ferahlayabileceğim bir konumda değilim - dünya buna izin vermiyor yani. Ama izin verdiği anda arkama yaslanıp dinleyeceğimden emin olabilirsin. Tekrar teşekkür ederim. ^^ Kim olduğun hakkında bir fikrim olabilir mi bu arada?

      Sil
  8. selam alice, öykünü daha önce okumuştum ve kıskanmıştım :)
    geçen bi film izledim, the lobster, bana senin öykünü hatırlattı, söylemek istedim, belki izlersin.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Yazdığım şeyler, biraz üzücü bir şekilde, her zaman başka şeylere benziyor zaten. TT_TT Yine de nasıl bir benzerlik olduğunu kendi gözlerimle görmeliyim... Teşekkürler!

      Sil
  9. "bir sabah uyandığında göğsünün ortasında:
    kara bir delik…
    büyük bir yara…
    ve aynaya baktığında yüzündeki çizgilerin arkasında:
    kayıp bir çocuk…
    büyük bir yama…
    hep yalnız uyuyup, yalnız uyanınca,
    yalnız bitirip, yalnız başlayınca,
    yalnız boğulup, yalnız kurtulunca içinde…
    yalnız kırılıp, yalnız onarınca,
    yalnız vurulup, yalnız kanayınca,
    yalnız arayıp, yalnız kaybolunca içinde…
    kalbin bir katilin ellerinde!
    bir ölüm sessizliği yüzünde
    bölük pörçük, delik deşik, kırık dökük, paramparça
    kaybolup gidiyorsun…
    kaybolup gidiyorsun!"

    hikayen çok çok çok güzeldi...

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Teşekkür ederim, benimkilere yaptığın değerli övgü için olduğu kadar, kendi dizelerini kattığın için de... Ve bu yoruma önceden verip sonra kaldırdığım yanıtı gördüysen, lütfen görmezden gel.

      Sil
    2. önceki yorumunu okusaydım keşke merak ettim. eminim kötü bir şey yazmamışsındır(yoksa değil mi?). kendim yazmak isterdim bu dizeleri ama malasef cem adrian'ın şarkısının(bir katilin ellerinde) sözleri yazmayı unutmuşum.. şarkıyı dinleyince hikayeyi tekrar okumak istedim ve sanki hikayeyi anlatmış gibi geldi alice..

      Sil
    3. Cem Adrian'ın Bir Katilin Ellerinde şarkısı olduğunu sonra aratınca fark ettim (Bu arada, sen yazmamış olsan bile, sana hikayeyi anımsatması ve üşenmeden benimle paylaşman çok güzel, teşekkür ederim sana. ^^) ama yorumunu ilk görüp "Bir sabah uyandığında göğsünün ortasında: kara bir delik…" dizesini okuyunca bir an çok korktum çünkü şu anda bir hikayem tam olarak bu kelimelerle (sadece yerleri değiştirilmiş şekilde) başlıyor... İlk yorumum da bununla ilgiliydi, sözleri aratmayı akıl etmeden önce, bu dizelerin nereden çıktığını sormuştum sildiğim yorumda.

      Sil