13 Mart 2016 Pazar

Keçiler İçin Fidye İstiyorum

Geçtiğimiz günlerden biri doğum günümdü.
Doğum günlerini bilirsiniz; çoğu insan için okulda/işte gülümseyen suratlar ve sanki varlığınız hayatlarında büyük bir fark yaratıyor ya da önem arz ediyormuş gibi söylenen "iyi ki doğdun"larla karşılandığı, bir günlüğüne diyetini bozup lezzetli şeyler yediği, şanslıysa beğenmediği halde ne kadar beğendiğini ifade edecek sözleri bile bulamadığı hediyeler aldığı, yılın diğer 364 günü aklından geçirmediği gibi akıllarından da geçmeyen akrabalarla kan bağı hatrına samimiyetsiz sohbetler ("Nasılsınız? Teşekkür ederim, ben de iyiyim. Annem de selam söylüyor. Falanca kişi nasıl? Oh, hay Allah... Geçmiş olsun. Teşekkürler teşekkürler, görüşmek üzere...) yaptığı ve muhtemelen hayatın çıldırtıcı derecede monoton akışı içinde bir farklılık yaratmak için çıkarılmış bir gündür "doğum günü."
Yalnız insanlar içinse bir kat daha silindikleri.
Olanları tamamen bir trajedi olarak yansıtmak istemiyorum çünkü değildi. Aslında şöyle oldu: Doğum günüm aklıma çok geç geldi. Normalde bir ay kadar öncesinden heyecanlanmaya başlarım. Bunu saçma/aptalca bulabilirsiniz (Yetişkinlik denen sonsuz monotonluğa adım atmışsanız, yaşadığınız yıl sayısının birler basamağındaki değişimin sizin için anlamı olmayabilir, biliyorum çünkü diyorum size, bu körpecik vücudun içinde kart bir ruh barınıyor.) ama benim yaşlarımdaki çoğu kişi için böyle olduğunu düşünüyorum çünkü bu yaşlarda, insan çok hızlı gelişiyor, yani bir yıl çok şey fark ediyor. Haydi 13 ya da 15 gibi sıradan yaşlar neyse de, 17 yabana atılacak yaş değil üstelik. Light Yagami'nin gökten düşen bir defter bulması sonucunda Tanrı kisvesindeki en büyük seri katil haline geldiği yaş... Çocukluk ile yetişkinliğin tam ortası. Arkadaşlarımla bar ya da o tür yerlere gidip  gençliğin verdiği güzelliğimle oğlanları (Ya da daha iyisi, 20'li yaşlardaki olgun erkekleri - "daddy" tarzından) baştan çıkarmam gereken yaş çünkü bunun tam sırası ama büyük olasılıkla evde koca kıçımla oturup daha fazla delirmeye devam edeceğim ve hangisinin ruhani sağlığım için değil belki ama ruhani gelişimim için (Sağlıksızken nasıl gelişebileceğini sorgulayabilirsiniz ama bu, bedenin temel alındığı bir sorgulama olur, oysa burada ruhtan söz ediyoruz ve bence ikisi çok farklı. Ha, burada "delirmek" derken kast ettiğim, filozofların yaşadığı türden bir delirme. Ama aynı zamanda da akıl hastalarının yaşadığından. Bu yüzden ableist olduğuma dair şikayetleri kabul etmiyorum.) daha iyi olduğunu soracak olursanız ikincisi derim. İşte bu yüzden böyleyim zaten. (Ve "böyle"nin yerine uygun bulduğunuz her şeyi koyabilirsiniz.)
Her neyse, belli bir süreye yayılarak yumuşaması gereken heyecan bünyeme bir anda hücum edince bazı beklentiler ortaya çıkardı. Hayır, istekler.
İstemeyi bırakın bir kenara, "istek" kelimesini kullanmaktan bile kaçınır olmuşum. Bir şey istemek mantıksız geliyor bana çünkü istemekle vakit kaybetmektense o şeyi gerçekleştirmek için çalışmaya başlamak gerektiğine inanıyorum, tabii çalışmakla gerçekleştirilebilecek bir istekse. Gerçekleşip gerçekleşmeyeceğini hesaplamakta da hiç zorlanmıyorum ve eğer gerçekleştirilemeyecek bir şeyse, otomatikman o istekten vazgeçiyorum. Yani süreç aşağı yukarı şöyle işliyor: İstek doğar -> Gerçekleşme imkanı değerlendirilir -> çoğu zaman gerçekleşmeyeceği sonucuna ulaşılır çünkü hey, hayat size her istediğinizi veren iyi kalpli bir peri değil -> istekten vazgeçilir. KISACASI elde edemeyeceğim şeyi istemiyorum. Kulağa kötü bir şey gibi geliyor ama hayal kırıklıklarını önlemesinin yanı sıra, -en azından şu an aklıma gelen- dezavantıjı yok. Ama bu sefer istemiştim. Zaten bu yüzden hayal kırıklığına uğradım. Eğer "beklenti" olsaydı, bu satırlar ta doğum günümün öncesinden planlanmış olmazdı.
Peki ne mi istedim? Umursamasını istediğim insanların umursamak için yılın tek fırsatını kullanmasını, sınıf arkadaşlarımla planladığımız buluşmanın gerçekleşmesi, (Bir kişiden fazlasıyla yani.) bir şeyler olması işte... Çünkü hayatımın sıkıcılığını, durgun bir göle fırlatılan çakıl taşının suya yaptığı gibi dalgalandıracak, heyecan verici şeyler (ya da "şey") olacağına dair, uykularımı bile kaçıran bir his vardı içimde. Ama sonuç olarak umduğum kimse doğum günümü kutlamadı, aslında kutlayacağına emin olduğum çoğu kişi bile kutlamadı, bunun yerine umduğum kişilerden biri aradı ve kendi 10 gün sonraki doğum günü için plan yapmamı rica etti, doğum günümü kutlamadan da kapattı. Yine de çağırdığım diğer 8 kişi ekmiş olsa da bir arkadaşımla birlikte okuldan sonra kutlama yapmak için okulun oradaki yeni açılan süper şirin pastanede ve deniz kıyısındaki bir lokantada yemek yedik, başka kimse gelmediği halde gelmesi çok hoş bir jestti. Sonra, birkaç hediye aldım: Müthiş desenli bir çanta, el yapımı ayraç, yine el yapımı bere ve kaşkol, seksi bir etek ve sevimli bir bluz, vücut losyonu-banyo jeli seti; bir de 50 lira. Akşam da yine pasta ve PİRZOLA İLE PİLAV yedim. (En sevdiğim yemeklerdir ve en son ne zaman bir arada yendiğimi hatırlamıyorum, et fiyatları malum sonuçta.) Biliyorum ki bundan çok daha kötü olabilirdi. Yalnızlık dipsiz bir kuyu ve içine bir kez düştünüz mü, düşüşünüz bir türlü bitmiyor. (Bir sonu varsa bile, henüz oraya ulaşmama daha var sanırım.) Yeni bir katmanına geçtiğimde, fiziksel olarak hissediyorum bunu. Mesela biri selamıma karşılık vermediğinde düşüşüm hızlanıyor, yalnızlığın daha da derinlerine gömülüyorum. Size ciddiye alınmayacak kadar dramatik gelebilir bu ancak gerçek. Öte yandan, sanırım bu, benim tercihim.
İşte söylediklerine olan tepkim. 
Geçen günlerde kızlarla konuşuyorduk. Fikir kimden çıktı bilmiyorum ama ortaya atması sosyal güven isteyen bir fikir olduğunu varsayarak, grubun en sosyalleri D ya da E'den çıkmış olabilir. Her neyse, konu şuydu: Birbirimizin sevdiğimiz ve sevmediğimiz yönleri. Aşırı yakın arkadaş gruplarından olmadığımızdan dolayı, aklımızdaki hakaretlerin kibarlık filtresinden geçerek ağzımızdan eleştiri olarak çıktığı bir konuşmaydı. Yine de benim hakkımda söylenenleri -filltreden geçirilmiş olsalar da- ilginç buldum. Sevdikleri yönlerim olduğunu bile düşünmüyordum (Gerçi bu biraz abartılı bir düşünceydi, sevdikleri hiçbir yönüm olmasa, popülerliğin hatrına bile orada benimle oturmazlardı herhalde.) ama saydıkları şeyler çok hoşuma gitti: İçine kapanık gibi dursam da düşüncelerimi ifade etmekteki başarım, akıllı oluşum ve çok okuyuşum, bir de duygusallığım... Bence bunlar harika şeyler ve insanlar bende bunları görebiliyorsa, vay be, sosyal olarak sandığım kadar korkunç bir felaket değilim demektir! Sıra sevmedikleri yönlerime gelince, şaşkınlığım daha da büyüdü çünkü kibarlık filtresinden geçmiş de olsa söyleyebilecekleri birçok kötü şeyin listesini kafamda yapmıştım bile. Ama söyledikleri tek şey ani çıkışlarım oldu. Örneğin birine öfkelendiğimde çok fazla belli ettiğimi söylediler. Buna şaşırdım çünkü hem kafamdaki o korkunç şeylerle dolu upuzun listede olmayan bir maddeydi, hem de okuldayken duygularımı kontrol altına almakta başarılı olduğumu düşünüyordum. Demek ki değilmişim. Bundan böyle bu konuda daha dikkatli olacağım çünkü aslında okulda pek fazla öfkelenmiyorum. Yani beni gördükleri en öfkeli halim 3. seviye filandır (Öfke seviyelerimi 1'den 10'a sıralayacak olursak.) ve 3. seviyede dışarı yansıyorsa, olur da bir gün 8. seviyeye filan çıkarsa, vay halimize...
Haliyle konu kafama takıldı ve akşam, bu gruptan en yakın olduğum kişiye, gerçekten de öfkelendiğimde çok mu fazla belli ettiğimi sordum. Kendisinin buna tanık olmadığını, aslında sevmediği bir yönüm değil, ilişkimizde onu rahatsız bir şeyler olduğunu söyledi. Neden bahsettiğini biliyordum ama yine de açıklattım.
Seni ilkel hislerime bulaştırdığım için
üzgünüm L ama hislerimi başka kimse
bu kadar iyi ifade edemezdi.
Bu kızla lisenin başından beri yakınız. Yani benim okuldaki en yakın arkadaşım o, o ise her sene farklı biriyle (Sırada kiminle oturuyorsa onunla ve hiçbir zaman benimle oturmadı.) yakınlaştı. (Ama "en yakın" olmamakla birlikte her zaman yakın arkadaştık.) Ben bunu, iticiliğimin doğal bir sonucu olarak kabullenmiştim ama düşündüğüm gibi değilmiş. Çünkü düşünce şeklimizin benzerliği ve birlikte geçirdiğimiz zamandan duyduğumuz keyif göz önüne alındığında daha yakın arkadaşlar olmamız gerekiyormuş gibi hissettiğinden ama aramızdaki uzaklığı kapatamadığından bahsetti. Bunun sebebinin ben olduğumu dile getirmedi ama ikimiz de  bunu bildiğimiz için, konuşmayı bu gerçeği masanın üstünde bırakarak devam ettirdim. İlişkilerimde bu sorunu hep yaşadığımdan, insanlarla nasıl yakınlaşılacağını bilmediğimden bahsettim. Doğruydu da. Bilmiyorum. Hayatıma birileri giriyor, biraz takılıyoruz (Takılma eyleminin içine her şeyi sokabilirsiniz.) ve çıkıyorlar. Ben de suçu hep farklı şeylere atıyorum: "Çünkü ben aptalım", "Çünkü ben deliyim", "Çünkü ben sıkıcıyım" vb. vs... Eğer daha iyi bir ruh halindeysem de "Beklentilerini karşılayamamışımdır." Ama sorun bunlardan hiçbiri değil aslında. Sorun, insanlarla aramda bir duvar olması. Durun, klişe oldu bu. Aslında aramızda duvar değil, kuyu var. Ben kuyuda durmaksızın düşerken, insanlar yeryüzündeler. Onları kuyuya çekemem - herkes düşüşü kaldıramaz ne de olsa. Yeryüzüne çıkması gereken benim ve içimden geçenleri dürüstçe döktüğüm bu tür anlara merdiven gibi tutunarak, bunu yapabilirim. Ama yapmıyorum. Merak ediyorum da neden acaba: Düşmek daha kolay olduğundan mı yoksa düşmeyi sevdiğimden mi?

Biliyor musunuz, ben intihar eğilimli olabilirim. "İnsanlar iğrenç yaratıklar" ya da "Hayat yaşanmaya değmez" olduğundan filan değil; bence insanların o görünüşteki yüzeyselliklerinin ardında karmaşık bir yapı var ve hayat çirkinliklerden çok güzelliklerle bezeli. Aksini savunanlarsa gördüğüne bakan, baktığını göremeyenler. Mesela eğer vücudunuzda açık bir yara varsa, oraya ne değerse değsin (İster kadife olsun, ister zampara, hiç fark etmez.) canınız yanar. (Gerçi bu görüşü eskisi kadar ateşli savunduğum söylenemez, yani "tartışılmaz" görüşlerim arasında yer almıyor artık. (Belki ben de gördüğüne bakan ama baktığını göremeyenlere dönüşüyorumdur.) Aslında prensip olarak hiçbir görüşü "tartışılmaz" olarak görmem ama tartışmanın bir şeyi değiştirip değiştirmeyeceğine olan inancım, konuya bağlı diyebilirim.) Ayrıca bırakın bu tartışılır görüşleri bir kenara, intihar etmenin neden en mantıksız seçenek olduğuna dair yığınla neden sayabilirim. Öte yandan intihar eğilimli olmakla ilgili ana sorun, mantığın çalışmayı bırakması zaten. (İntihar eden Müslümanları düşünün, mantıklı düşünen bir insan nasıl sonsuzluğu cehennemde geçirmeyi göze alır?)


Satou Tatsuhiro: Me af since forever
(Hayatım dönüp dolaşıp bu animeye geri dönüyor  resmen.)

Ne var ki bunlar beni pek bağlamıyor çünkü hiçbir zaman mantığına kulak asan biri ol(a?)madım. (O durmadan konuşur ama ben hiç dinlemem.) Ayrıca büyük olasılıkla intihar etmeyeceğim zaten. Kendimi intihar ederken düşünemiyorum bile ve aslında bunu istemiyorum da. Hayatımda çok fazla acı var (Aslında gayet normal bir hayat, onu acıyla dolduran benim.), tamam ama dünya en acı dolu hayatlara bile güzelliklerini bahşeder. (Ki benim "acı dolu" demem, tamamen şımarıklığımdan - o kadar şımarığım ki normal insanların aklının ucundan bile geçmeyecek sebepler, beni buna sürükleyebiliyor işte.) Ayrıca bırakın vücudumu ölümcül şeylerden uzak tutamamayı, ölümcül şeyleri zihnimin yakınına yaklaştırmak bile beni ürkütüyor. Sebebi hem kendini koruma mekanizmasının en önemli parçası olarak hemen her insanda bulunan ölüm korkusu (Bazıları bunu sonradan çıkarabiliyor ama.), hem de dünyadaki en az 1.5 milyar insan (yani Müslüman nüfusu) haklıysa diğer dünyada beni hiç iyi şeyler beklemiyor demektir. (Sanki diğer dinlere göre daha az günahkarmışım gibi...)
Yani intihar eğiliminden çok uzağım aslında ama bir noktada buluşuyoruz: Ölmem gerekiyor. Sadece belirttiğim gibi intihar eğilimli çoğu insanın asıl derdi mantıklarının sağlıklı çalışmamasıyken, benim mantığımın sağlıklı  (Tabii bu tamamen tartışılır.) çalışarak verdiği karar bu: "Ölmelisin." İntihar etmemek için yığınla neden sayabilecek mantığımın bu sonuca nasıl ulaştığını soracak olursanız, (İçinde "mantık" çok fazla geçtiği halde bunun çok mantıksız göründüğünü biliyorum ama değil aslında, bakın:) mantığımın ulaştığı sonuç şu: "Hayat güzel ve kesinlikle yaşamaya değer, ancak senin için değil. Çünkü sen bir hatasın. Hayat asla seni oluşturmayı amaçlamadı, bu yüzden senin için güzel ya da yaşamaya değer olamaz." Ve de haklı, kanıtları da burada:
Vücudum bile düzgün çalışmıyor ve "düzgün çalışmıyor" derken kast ettiğim sağlıklı olmaması değil. Tıbben hiçbir sorunu yok, sadece normal insanların tıbbi bir sorunu olmadığı sürece rahatlıkla yapabilmesi gereken basit hareketleri yapamıyorum. Mesela topu tek elle tutmak gibi.
Hentbol oyununu biliyor musunuz? Beden eğitimi dersinde Hentbol işliyoruz. (Çünkü  yatarak para kazanmak için beden eğitimi öğretmeni olmuş, sağa dön-sola dön-serbest demekten başka bir şey yapmayan çoğu bedencinin aksine, insanın temel gayesinin vücudunu çalıştırmak olduğuna tüm kalbiyle inanıp, emri altındaki tüm bedenlerin (yani öğrencilerinin) bu gayeyi gerçekleştirmesi uğruna canla başla çalışan bir beden eğitimi öğretmenim olması şanssızlığına layık bulundum.) Eğer oynamışsanız siz de ne kadar basit olduğunu biliyorsunuzdur: Topu tek elle fırlatmak. Ve benim vücudum, hiçbir tıbbi gerekçesi olmadan, bu basit komutu yerine getiremiyor.
Durun.
Neden ya hayatın gördüğü an yok edeceği bir hata ya da uğraşmayı sevdiği bir böcek olduğumu, umutsuz mızıldanmalarla sosyal hayata uyumsuzluğumdan örnekler vererek kanıtlayacaktım, ancak o ruh halini atlattım. Tekrar depresifleşmeyi bekleyecek takatim de kalmadı. (Hayatımla ilgili en sevmediğim şey de bu işte. Bir sabah kalkıyorum ve tek gördüğüm insanların yüzündeki o aşağılayıcı ifadeyken, ertesi sabah bulutların rastgele güzelliği. Hayat, lütfen artık bir karar ver ve ya çekilmez derecede monoton ol ya da çekilir derecede mucizevi. Çünkü bıktım artık bu ilkbahardaki hava durumu kadar değişken ruh halimden! Kurbanın kafasının boğulma noktasına gelince sudan çıkarıldığı ama yeterince nefes almasına izin vermeden tekrar sokulduğu işkence türü vardır ya, aynı ona benziyor bu - yalnız orada kurbanın ciğerleri zedelenirken, bende zedelenen ruhum.) Ayrıca hem benim yeterince çok anlattığım, hem de siz yeterince çok dinlediğiniz şeyler bunlar. Bu yüzden haydi artık bu "ben çok zavallıyım-kimse beni sevmiyor" şeylerini aşalım ve bir kademe ileriye gidelim.
Zaman zaman insanların bir takım ihtiyaçlarına karşı açıklanamaz bir tiksintiye kapılıyorum. Örneğin bir ara, arkadaşlık ihtiyacına karşı hissetmiştim bunu. Evet; insanların arkadaşlığa duydukları ihtiyaç beni tiksindiriyordu. Özellikle birinin arkadaşı olmak, sırf bu statüye yükselebilmek için tüm kirli çamaşırlarını gizli gözlere tıkıştırıp masaya yalnızca temiz olanları koymaları, yani kötü yönlerini inkar edip ("Yalan kadar nefret ettiğim şey yoktur!")  sadece güzel yönlerini sergilemeleri... ("O kadar dürüstüm ki yalan su olsa ben kedi olurdum!") Şimdi bunda acayip bir şey olmadığını biliyorum, her insan gibi ben de arkadaşlık etmeye muhtacım (Sanırım bu, kendini koruma mekanizmasının vahşi doğada hayatta kalmak için birliğe ihtiyaç duyan insan tarafından yaratılmış bir başka parçası) ama ben asla kirli çamaşırlarımı saklamam. Onlar benim en önemli parçalarım, onları ben kirlettim. Boklu donlarımı masaya yayar ve başlarım alıcıları beklemeye. Kim boklu don alır ki, diyebilirsiniz ama benim müşterim boklu donla ilgilenen türden çünkü ben de ancak boklu donlarla ilgilenirim zaten. (Temiz donu ne yapayım? Biraz su ve sabunla, herkes temiz don giyebilir. Ama bok, kişiye özeldir. Hem boklarını kabullenip donunda onlarla dolaşmak su ve sabundan fazlasını ister. Not: Lütfen bunu ciddiye alıp boklu donlarınızla bana gelmeye kalkmayın, mecaz yapıyoruz oğlum burada!)
Bu paragrafta bahsetmeyi amaçladığım asıl şeyden çok uzaklaştım ama yazarken yaptığım keşfi yazıya dökmezsem bencillik ederim, bu yüzden az önce farkına vardığım şeyi çabucak söyleyip konuya hızlı bir u dönüşü yapacağım: İnsanlarla yakınlaşamamamın sebebi dipsiz bir kuyuda durmadan düşüyor olmam değil de, masaya yaydığım boklu donların kokusu olabilir bak. (Vay be! Başka bir şeyden bahsetmek için verdiğim bir örnekle, o şeyden bahsetmeye başlamamı sağlayan sorunu tespit ettim. (Tamam, hızlı bir u dönüşü olmadı bu, kavşağı çoktan geçtik ama benimle arabaya binen sizdiniz! Direksiyonu düşünceleriyle tutan biriyle arabaya binmişseniz, yoldan çıkmayı göze almalısınız. (Alice'den inciler~))) Belki de tamamen yanlış yaklaşıyorum olaya. Dipsiz bir kuyuda düştüğüm için yalnız değilimdir de, yalnız olduğum için dipsiz bir kuyuda düşüyorumdur ve kuyuya itilme sebebim de boklu donlarımdır! (Yazdıklarım, düşüncelerimi takip ederken zihnimin dolambaçlı yollarına kaybolduklarında, -yani şu an olduğu gibi- buna "serbest yazım" diyorum artık çünkü "yazarak düşünmek"ten daha havalı bir isim - "yazarak düşünmek" isim bile değil bir kere, fiil. Elbette fiiller önemlidir ama isimler? Onlar sihirlidir! Sizi bu sihirli yarışın içinde sürüklediğim için özür dilerim ama istediğiniz an elimi bırakıp ya da sayfayı kapatıp hayatınızın sakin ama sıkıcı -ne, yalan mı?- akışına geri dönebilirsiniz. Bunu yapmadığınıza göre, eh, siz de keyif alıyorsunuz demektir. Yani sorun yok.) (Sorun varmış gibi özür dileyenin ben olduğumu biliyorum - kendi kendime konuşamaz mıyım iki dakka!?) (Bu arada "serbest yazım" moduna geçmemin nedeni ateş sanırım çünkü siz de dikkat ettiyseniz yazının hastalanmadan önce yazdığım kısmı daha kontrollüydü, şu andaysa 40 derece filan ateşim var. Şaka yapmıyorum. Müthiş hastayım.)
Neden bahsediyordum?  Ha, böyle saçma şeylerden bir tiksinti geliyor işte. Saçma olduklarını ben de biliyorum ama bilgi, tiksintimi bastırmaya yetmiyor. Tiksinti bastırılabilir bir his değil çünkü, kelimenin kendisi bile sivri - hem de ne şekilde yazarsanız yazın; bak;  "Tiksinti", "iğrenti"... Harfleri biraz daha kalın olsa, uçlarından itip bastırırsın ama öyle inceler ki itmeye kalksan elin kanar. Gerçi sosyal beceriksizliğimi ve doğurduğu sonuçları göz önüne alırsanız, arkadaşlıktan tiksinmem çok normal. (Homofobi gibi bu. Birçok heteroseksüelin homofobik olmasının sebebi, iki erkek ya da iki kadının nasıl birbirlerine o tür hisler besleyebileceğini anlamamasıdır. Biz insanlar içgüdüsel olarak, anlamadığımız, dahil olamadığımız şeylerden korkarız.) Aşktan da öyle. (Aşka duyduğum tiksinti lodos gibi, belli zamanlarda esiyor ve dünyamı birbirine katıp gidiyor.) Ama bu? Tamam, son olarak neyden tiksindiğimi nihayet söylüyorum. Hazır mısınız? Gerçekten çok şaşıracaksınız: Yemek yemek.
Bir gün sınıfta herkes yemek getirmişti. Siz de okulunuzda yapıyor musunuz/muydunuz bilmem ama, biz bazen hepimiz okula yemek getiriyoruz. Hem karnımız doymuş hem de ders boş geçmiş oluyor, hocalar da en az bizim kadar yemeğe düşkün oldukları için bir şey demiyorlar. O gün de böyle yapmıştık işte; en arka sıraları çekmiş, yemekleri dizmiş, ellerimizde plastik tabak ve çatal-bıçaklarla sıraya girmiştik. O ana kadar her şey iyiydi. Lezzetli şeyler yiyeceğim için mutlu ve heyecanlıydım. Sonra, sırada diğer arkadaşlarımla birlikte yemek almak için beklerken, birdenbire tiksinti tüm vücudumu kapladı. Ghol'ün teki tarafından baştan çıkarılıp sonucunda iç organlarının içime tıkıldığı bir kaza geçirmediğime göre esrarengiz bir şekilde ghoul'e dönüştüğümü söylemek isterdim ama cık, maalesef, tiksindiğim şey yemeğin kendisi değildi. Hamburger, domuz bağırsağı ya da elma,  çürümüş saman tadında gelmiyordu - Gerçi yesem gelirdi belki, bilmiyorum, o dönemde ağzıma bir şey sürmedim. Anneme kusacak gibi hissettiğimi ya da dünden kalanları yiyerek doyduğumu söyleyerek akşam yemeğini atlatmayı başarıyordum. (Aslında o yemekler direk çöpe gidiyordu, Afrikalı aç çocuklardan özür dilerim ama dünden kalma bezelyeyi Afrika'ya göndermenin bir yolunu bilmiyorum.) Arkadaşlarım ikram ettikleri şeyleri geri çevirdiğimde biraz şaşırıyorlardı ama diyet yaptığımı söyleyince saygıyla karşıladılar, yemek yiyip yemediğime zaten dikkat etmiyorlardı.
İşte tam olarak o dönemde yemek konusunda hissettiklerim. 
Yemiyordum çünkü "yemek" eyleminin insanda doğurduğu o hazza bulanmış ihtiyaçtan tiksiniyordum. İhtiyaçtan mı, hazdan mı, ihtiyacın hazza bulanmış olmasından mı yoksa hazzın ihtiyaca bulaşmış olmasından mı; tam olarak hangisinden tiksindiğime emin değilim. Sadece sırada yemek almak için beklerken sınıf arkadaşlarım gözümde ağzından salyalar saçan aç köpeklere dönüştü bir anda. Evet, olan tam olarak buydu. Ondan sonra birkaç günlüğüne yemeyi bıraktım. Birkaç hafta önceydi, o yüzden tam olarak ne kadar  sürdüğünü hatırlamıyorum ama en fazla 3-4 gün sürmüştür. Her ne kadar sürdüyse, o süre boyunca hiç açlık hissetmedim. 3-4 gün sonra ise, beni yeme eyleminden uzaklaştıran tiksinti, geldiği gibi aniden kayboldu ve yeniden yemeye başladım.
Bunu birilerine anlatmaya kalksam, meselenin zayıflamakla ilgili olduğunu düşünürler mutlaka. Halbuki bununla hiç ilgisi yoktu. Yine de arkadaşlarıma diyet yaptığımı söyledim  çünkü "Güzellik anlayışımı moda değil, hislerim belirliyor ve neredeyse her konuda tektipçilikten çok çeşitlilikten yanayım" desem bunu anlamak yerine, "Ah, kendini kabullenmiş artık - yazık!" diye düşünmeyi seçerler çünkü oturmuş bir düşünceyi rahat bırakmak çok daha kolaydır onu sandalyesinden kaldırmaktan. Ben de bu yüzden "diyetteyim" dedim zaten. Gerçeği söylemem de mümkün olmazdı gerçi, yeme eyleminin bana mide bulandırıcı göründüğünü açıklamam kendi bedenimi çirkin bulmadığımı açıklamaktan bile zor olurdu.
Bunu da bu yememe döneminden bir süre önce fark ettim: Bedenimi çirkin bulmuyorum. Bulmam ya da bulduğumu sanmam da aptallıktı zaten çünkü sadece benim olduğu için çirkin buluyordum, ondan rahatsız olmak için bir bahaneye ihtiyacım vardı. Oysa hiç de çirkin değil - En azından benim güzellik ölçüme göre. Vücut işte;  kas ve yağ ile sarılmış, içinde herkesin sahip olduğu organları taşıyan, herkesinki gibi görünen bir iskelet. 75 kilo filan geliyor. Bazı şeyleri yapamıyor olabilir (Mesela ilginç pozisyonlara giremez ya da top tek elle tutamaz.) ama gerekli her şeyi yapabiliyor.
Asıl nefret ettiğim yüzüm.
Yine de bazı acı verici şeylerle vücudumu cezalandırıyorum. Aslında cezalandırmıyorum, cezalandıracak bir şey yok - Bunu yapmamın sebebi, acıyı merak etmem. Daha önce kendime acı verdim ama ne yaptığımı bilmediğim, resmen gözümün döndüğü sinir krizlerim sırasında oldu bu. Ve kriz geçtiğinde; kollarımdaki uzun kırmızı çizgiler, bacaklarımdaki yıldız takımlarını andıran morluklar, parçalanmış dudaklarımdaki kan tadı ve saç köklerimdeki sızı beni hep berbat hissettirdi, kendimden iğrendim. Bu yüzden, kendine bile isteye zarar verenleri hiçbir zaman anlamadım. Bir insan nasıl vücuduna bu çirkin şeyleri yapıp, bundan rahatlama (ya da olumsuz olmayan herhangi bir şey) hisedebilirdi? İşte bunu anlamak için kendime acı verici şeyler yapmaya başladım. (Bileklerimi filan kesmedim bu arada; "acı verici şeyler" dediklerim yara izi bile bırakmayacak kadar küçük şeylerdi.)
Tamam, acı çok güçlü bir his - İstemediğiniz tüm duyguları dışarı atabilecek kadar güçlü. Bu kadarını anlayabildim. Yine de, sevilesi bir yanı yok bence. Sevmediğiniz herkesi öldüren ama aklına esip sizi de kesmeyeceğinden asla emin olamayacağınız yanderelere benziyor acı. Evet, onu tam olarak böyle görüyorum.
Birdenbire acıya merak duymamı  tetikleyen şey, kısa süre önce dahil olduğum bir tür role-player grubu. Hayır, sadist/mazoşist psikopatlardan oluşmuyor. Sadece basit gore hayranları. (Gore: Kan ve şiddet içeren yapımların türü.) Ben de Hellsing animesini severim ve Kill Bill'in ilk filmini izlemiştim ama goreyle ilişkim bundan öteye gitmez. Gore hayranlarının psikolojisini anlamak istedim ama çok abarttım belki de. Muhtemelen birçoğu gerçek hayatta kan görünce bayılıyordur ve şiddeti sadece kurgusal olarak seviyorlardır.
"Hayali arkadaş" deyince insanın gözünde Victoria dönemi modasına göre döşenmiş odasında tek başına grotesk suratlı bebekleriyle oynayan küçük bir kızın, annesinden (ya da hizmetçisinden?) görünmez arkadaşı Sally için bir fincan çay istediği, gotik bir sahne canlanıyor ama fark ettim de kafasında L'in asistanı, Near'ın doğru düzgün tek arkadaşı ve Mello ile Matt'in baş belası kankası olarak çeşitli davalar peşinde koşan 17 yaşına yeni basmış bir genç kız da "hayali arkadaş" kavramına düşündüğü kadar uzak olmayabilir. (Hele de kafasında yaşananlar anime karakterleriyle eğlenceli maceralardan ibaret kalmayıp kendi uydurduğu karakter ve kişilerle yaşanan gerçekçi olay ve durumlara kadar gidebiliyorsa...
Çok önemli bir şey fark ettim, o kadar önemli ki, hayatımdaki tüm sorunların kaynağı bile olabilir: Ben hissetmekten korkmaya başlamışım - hatta başlamışım demek için çok uzun zamandır korkuyorum hissetmekten. Bana yoğun duygular hissettireceğini sezersem bir kitabı okumuyor ya da bir animeyi izlemiyorum. Kendime iğne batırarak hissettiğim acıya katlanabiliyorum ama duygusallaşmaya hayır. Yazının ta başında hayattan sıkıcı ya da mucizevi olmaya karar vermesini istemem bunun göstergesi örneğin - Tekdüzelikten şikayet ederken devayı tekdüzelikte arayacak kadar kaybolmuşum. Belki de bu yüzden hayatın bu duygusuz yüzünde kapana kısıldım. Eğer öyleyse bundan kurtulabilirim...
...Tabii duygusal olarak. Ben, duygusal sorunların dokunaçlarını üstümden ayırmakla uğraşırken, gerçek hayat sorunları da sinsice yaklaşıyor zira. Hala bana ulaşamadıkları için şimdilik bu sorunları gelebildiğim kadar görmezden gelmeye çalışıyorum. Yani onlardan bahsetmeyeceğim (Zaten duygusal sorunlarımla yeterince boğucu bir yazı oldu bu.) ama olur da bir daha yazı eklemezsem bilin ki bu yazının aksine ben yüzeye çıkmayı başaramadım. (Gerçi en azından bazı sorunların kaynağını bulabildim, bu iyiye işaret olmalı - şey, umarım öyledir yani.)
Anket hakkında açıklama: Şu an taslaktaki diğer yazıyı bitirdiğimde, bir hafta içinde en çok oy alan konu hakkında yazacağım. Sonra o konu seçeneklerden silinip anket diğer konularla yeniden başlayacak (Bu yüzden birden fazla seçeneğe oy verebilirsiniz.) ve bu şekilde devam edecek... Kendi konu öneriniz de varsa lütfen paylaşın.



Hiç yorum yok: