21 Nisan 2016 Perşembe

Geldi Bahar Ayları, Gevşer Gönül Yayları

Başlığın, pek hoşlanmadığınız ama kan bağı yüzünden samimi olduğunuz akrabanızın, internette gezinip şapşal şapşal gülerken başınızı kaldırıp göz göze geldiğinizde yüzünde oluşan o sinir bozucu gülümse eşliğinde söylediği söz olduğunun farkındayım. Ne yazık ki çok düşünmeme rağmen bu yazıya verecek başka bir başlık bulamadım. Ve doğrusu biraz da sizi meraklandırmak istedim çünkü bu dünyada başka birinin aşk meseleleri karşısında meraklanmayacak kadar ermiş bir insan yoktur - sadece imajını korumayı çok iyi başaranlar vardır.
Hayır, tabii ki sevgili filan yapmadım. Tabii ki. Aşk hakkında o küçümseyici konuştuktan sonra "ehe aşık oldum ben" diye buraya gelecek kadar alçalacak halim yok herhalde! Pekala, aslında var ama korktuğumun aksine, aşkı bu kadar küçümsememin nedeni aslında hiçbir zaman onu elde edemeyecek olma endişesi değilmiş. (Bilirsiniz, düşük seviyeli insanlar -ki her ne kadar böyle olduğumu düşünmesem de, olabileceğim olasılığını asla göz ardı edemem- elde edemedikleri şeyleri elde etme arzularını, aslında ondan nefret ediyormuş gibi yaparak bastırırlar ve her ne kadar bu insanlara iki yüzlülükleri için "düşük seviyeli" desem de, fena bir çözüm değildir bence bu.) Aşkı gerçekten de küçümsüyormuşum. Durun size yarı prensip yarı istemsiz olarak hiçbir şeyden tam olarak emin olamayan benim, bundan nasıl emin oluğumu anlatayım, zaten anlatılacak şey de burada. Ancak anlatmaya başlamadan önce uyarmak isterim; her ne kadar ben çok da önemli bir şey değilmiş gibi anlatacak olsam da (Çünkü beni çok büyük hisler tufanına sokmayan şeyler, önemli değildir ama bu, hisler tufanına yok ettiği için... Siz seçin. Ama ben şöyle tanımlıyorum:) önemli bir mesele.   Sonuçta kalp hırsızıyla ilgili. Kalbimi alıp yerine koca bir kara delik bırakanla. O delikten çıkıp hayatımın son iki yılına yuva kuran yalnızlık, sıkıntı ve tatminsizlik ismindeki üç kafalı depresyon canavarının sahibiyle.
Bu hikayeyi tanıdığım herkese anlattım, yani nasıl sonlandığını... Normalde insanlara pek bir şey anlatmam ve bu yaptığım en kötü şeylerden biri çünkü birilerine anlattığınızda, içinizdekiler hafifliyor - inanılır gibi değil, biliyorum ama oluyor sahiden! Ayrıca insanların açgözlülüğü her zaman kötü bir şey olarak değerlendirilmemeli, mesela sizden acılarınızı almak konusundaki açgözlülükleri iyi bir şey bence ya da buna açgözlülük değil de "acıları paylaşma" demek daha doğru olur belki de. (Evet, evet, şimdi düşündüm de acılarınızı kötü niyetle paylaşmadıkları sürece buna açgözlülük denmez herhalde. Üzgünüm, benim hatam.") Her neyse, insanlara anlattım ve artık içimde ağırlık yapmayacak kadar az kaldı (Şu an kalbimde, açık hava balonlarındaki şu yük torbalarınınkiyle aynı işlevi görüyor.) ama yine de size anlatmadan olmazdı çünkü sonuçta hikayeyi bilen sizsiniz, sonunu öğrenmek de hakkınız. Bu yüzden işte anlatıyorum:
Kaderlerinin tekrar kesişmesini beklemekten sıkılan Celia, (Ki yazar, müthiş akıllıca bulduğu bir şekilde internetteki ismi olan "Alice"in harflerini değiştirerek oluşturduğu bu ismi birilerinin fark edeceğine dair büyük umutla, doğrudan kendisini temsil eden bütün karakterlere verir.) dizginleri eline almaya karar verir ve Al'ın peşine düşer. Onu sonsuza dek kaybettiğini sandığı ve ölümün kıyısında geçen bir sürenin sonunda, hırsızını bulmayı başarır. Her şey tıpkı hatırladığı gibidir, artık çok farklı olsalar da o his duruyordur hala - en azından ilk başta yani... Sonra Celia, kalbinin başka birisine verildiğini ve Al'ın göğsünde yatan kalbin kendisininki olmadığını öğrenir. Böylece yıllar önce uğradığı saldırının karşılığını verir ve Al'ın yeni kalbini alıp gider. Komik olan şu ki, başta hikayenin bitmesini planladığım hali buydu. O zamanlar kafamda sadece sevginin hem para hem de statü olduğu bir dünyada, sevgisiz bir kızın, kalbini bir kalpsize, kalpsizin de onun kalbini asıl sevdiği kıza vermesini anlatan trajik bir aşk üçgeninin hikayesi vardı. Yazarken benim, daha doğrusu O'nunla bizim hikayemize dönüştü "Kalp Hırsızı." Şimdiki potansiyelimle kıyaslandığında bu blogda yayınladığım en kötü yazılmış hikayedir ve bu bana büyük bir utanç veriyordu - ama artık yeterince iyi yazmamış olduğuma neredeyse memnunum. (Neredeyse çünkü hala bir şeyi yazabileceğim kadar iyi yazamamış olmak sinirimi bozuyor, hatta bu konuda da büyük bir kriz atlattım ama haydi bundan hiç konuşmayalım, üstünden geçen zaman yaşattığı dehşete oranla hakkında konuşmak için henüz çok az.) Hikayenin sorunu sadece yazımıyla da bitmiyor üstelik, aslında anlatmak istediğim şeyi, yani bizim hikayemizi de pek başarılı yansıtmıyor. Ama bunun da bir önemi yok çünkü bizim hikayemiz sandığım şey, koca bir yalanmış meğer. Bu hikaye her zaman bir aşk hikayesiymiş, her ne kadar ben onu başka bir şeye dönüştürmeye çalıştıysam da... Sadece kız değil, oğlanmış aşık olan.
Benden hoşlandığını söyledi, ben de ona karşılık verdim. Nasıl vermeyebilirdim ki? Hoşlantı ya da aşk, ona olan hislerimin içinde, çöldeki bir kum tanesi gibi kalıyordu. Çöllerim varken benden istediği bir kum tanesini nasıl esirgeyebilirdim ondan? Ama ya tüm o çölleri dolduran diğer kum taneleri? Tek başıma onlarla ne yapacaktım ben?
Bu yüzden kum tanesini geri aldım, bu da onu sinirlendirdi. Koskoca çölün yanında tek bir kum tanesi için mızmızlanması da beni sinirlendirince, büyük bir fırtına meydana geldi. Ve sonuçta kum tanesi de, koskoca çöl de rüzgara kapılıp dağıldı gitti... Muhtemelen yıllar yılı bir serabın peşinden koştuğum için üzülmeli, hatta kahrolmalıyım ama yapamıyorum, böyle hissetmiyorum çünkü. Ne olursa olsun çölden kurtulmanın verdiği rahatlık dışında bir şey yok içimde.
Olanları burada paylaşmanın bir nedeni de; sonradan bir kriz sırasında hain zihnimin onları çarpıtarak, oklarını batıracak yer arayan suçluluğa geçit vermesini engellemek. Çünkü belki de böyle yaparak koşturmuştu beni o serabın peşinden. Ama bir daha aynısını yapmaya kalkarsa, burada belgelediğim gerçeklerle yolunu kapatacağım. Kalbimin içine oklarını batıracak tek bir boşluk bile bulamayacak suçluluk.
Peki kalbimde halihazırda hiçbir boşluk bulunmadığına, ileride beni ele geçiren muhtemel suçluluk krizinin doğal nedenlerden doğmadığına nasıl emin olabiliyorum? Suçluluk krizinin içinde, aslında hiçbir krizin içinde mantık sesini duyuramaz. Dolayısıyla kriz anında mantığımın söylediğini sandığım her şey, tıpkı canavarların sesi sandığım o tıkırtılar gibi, benden kurtulup bütün dünyayı ele geçirmeye çalışan hastalıklı zihnimin bir ürünü aslında. Şu anda ise kriz anında değilim, dolayısıyla mantığımın sesine güvenebilirim. Onun bana söylediği şey de; kendi çıkarı uğruna umursamazca hassas noktalarımın üstüne basan ve "hoşlantı" dediği şey sadece ben buna karşılık verirken süren biriyle birlikte olmamın bir hata olacağı. Evet, onun kız arkadaşı olabilirdim ama bu, istediğim şey değildi ve istemediğim bir şeyi hiçbir karşılığı -ya da en azından benim beklediğim bir karşılığı- olmadan sonsuza dek sürdürmem mümkün olmazdı. Ayrıca bunu onun için değil, kendim için, sürekli kaçtığım yalnızlığımdan kurtulmak için yapardım muhtemelen. (Çünkü istediğiniz zaman mesaj atabileceğiniz ve istediğinizi yazabileceğiniz biri varken yalnız hissetmezsiniz.) Bu da inanılmaz alçakça olurdu. Böyle bir şey yapmadığım, yanlışı seçmek yerine zor ama doğru olanı seçtiğim için kendimle gurur duyuyorum ve sırf bu gurur olmasa bile, yaptığım seçimin zor olması doğru olduğunun da göstergesidir.
Yıllarca peşinden koştuğum, kurtuluş umudum olan hissin beni çölde tutmaya çalışan bir serap olduğunu kabullenmek gerçekten çok zordu, en az fırtınayla savaşmak kadar zor. Ama bir kez kabullenince hepsi geçti. Şu an kalbimde doğru şeyi, belki de hayatımda yaptığım en doğru şeyi yapmış olmanın ferahlığı var yalnızca. Ve bu kez doğru olanın bu olduğunu biliyorum çünkü hem kalbim hem de mantığım öyle söylüyor bana. Ama ya değilse? Ya bir seraptan kurtulup öbürünün peşine takıldıysam yahut şu an düşünemediğim başka bir şey varsa? (Öyle olmadığını biliyorum ama hiçbir zaman, hiçbir olasılığı dışarıda bırakmamak gerekir.) Önemli değil. Sorun yok. O zaman en baştan başlarım. Ne kadar ağır olursa olsunlar o doğruları da yıkar, ne kadar zorlukla yaparsam yapayım yerlerine yenilerini diker, suçluluğun verdiği acıya karşı sağlam gerçekler oluşturana dek de durmam. Daha önce yapmadığım şey değil ya?
 

Etrafımızı çevreleyen gerçeklerin içinde baş başa kalacağım yalnızlığa gelince... Bu da o kadar kötü değil aslında. Tamam, yalnızlık yapışkan ve bazen çok huysuz olabiliyor ama kesinlikle mükemmel bir ilham kaynağı, zihnimin karanlık çukurlarında el ele gezerken birlikte öyle harika keşifler yapıyoruz ki! Gerçi "harika" kısmında pek az kişinin bize katılacağını düşünüyorum, hatta bulduklarımızdan bazıları asla gün ışığına çıkarılamayacak kadar korkunç ama yalnızlıkla benim aramda kaldıkları sürece, sıkıntı yok. Çünkü sır tutmak konusunda yalnızlıktan daha güvenilirini bulamazsınız.
Aynı zamanda da, beraber bulduklarımızı kullanarak başkalarını duvarın içine almama göz yumacak kadar fedakar. Fazla uzun süre kalmalarına izin vermiyor gerçi, kaldıklarında hemen kolumdan tutup beni onlardan uzaklaştırıyor. Ama yine de, duvarın içinde birilerini ağırladığım nadir anlar çok kıymetli ve bu yüzden onlardan birini sizlerle paylaşmalıyım.

Bu Cumartesi, şu ilkokuldaki arkadaş grubumla, içlerinden birinin evinde buluşmak için sözleştik. Ancak evinde buluşmak için sözleştiğimiz arkadaş sağlam pabuç değildir, hani tehlikeli biridir anlamında değil de, onun sözüyle iş yapılmaz anlamında. Tüm hafta buluşmayı evinde yapmak için ısrar edip hepimizi ikna ettikten sonra Cumartesi günü "haydi x'te (X benim ve gruptan bir arkadaşın daha yaşadığı yer olmakta bu arada.) buluşalım" deyivererek de bu özelliğini bir kez daha kanıtlamış oldu zaten. Plan değiştirildi ve çeşitli güçlüklerin (Sarmaşıklarla salınarak vahşi babun sürülerinin arasından geçmek zorunda kalacağımız yağmur ormanlarında yaşamadığımıza göre, "çeşitli güçlükler" derken kast ettiğim şeyi açıklamama izin verin: Biz buluşması çok güç bir arkadaş grubuyuz çünkü içimizden biri, ona S diyelim, 100 kez tekrar etmediğiniz sürece ka-ti-yen nerede, hangi gün ve saat kaçta buluşulacağını anlayamıyor. Hatta saati 100 kez söylesek bile kendisine uyan saatte gelip hepimizi bekletmekte ısrar ediyor. Bu kasıtlı yaptığı bir şey değil, sadece böyle oluyor ve biz de hiçbir zaman hesap sormuyoruz çünkü sorsak bile yanıtı gülücüklerin arasında kayboluyor. Tıbbi geri zekalılıktan muzdarip olmadığı halde, nasıl olup da teknolojik aletlerin bile algılayabildiği bilgileri (tarih ve yer bilgisi) algılayamadığının açıklamasını yapmaksa bana değil, bilim adamlarına düşer.) ardından buralarda buluştuk. Güneş kafa derimizi eritecek sıcaklığa ulaşana dek sahilde yürüdük, dondurma ve balık-ekmekle kalamar yedik, bacaklarımızı denize sarkıtıp kaldırımın kenarında oturduk. Sonra oturacak bir yer arayışına girince bu sorunlu arkadaş, onun adı da B olsun, "Haydi sizin eve gidelim!" deyip bizim semtin minibüsüne atlayıverdi. Biz de mecbur peşinden.
Benim oturduğum yerde öyle gülüp eğlenen normal arkadaş grupları değil, köşelerde toplaşıp semtin repütasyonunu belli bir seviyenin üstüne çıkarmamaya yarayan erkek grupları görülür genelde. Dolayısıyla dişi bir rockçının kara göz kalemi ve siyah badiden oluşan klasik görüntüsündeki G, çiçekli elbisesi ve beline dek dalgalanan saçlarıyla S, aslında tek uyumsuzlukları 3 kızın yanında dolaşmaları ve mahalledeki tek yaşıtım çocuklar (Aynı yaşta olduğum erkekler vardır belki ama bunlarla onların arasındaki fark; bunların "çocuk," onların "adam" olmasında.) olan B ve Y ile birlikte pek dikkat çekici bir gruptuk. Aynı eve girsek daha da dikkat çekici olurdu... Bu sebeple erkeklerden ayrılıp kızlarla eve gittik. Sonra da bira alıp onlar geldi.
Geri kalanı içki ve gençler bir aradayken hep olduğu gibiydi, öyle anlatmaya değer çok acayip şeyler filan olmadı yani - en azından, kendisini insan olarak gören ve diğerlerinin varlığına katlanmakta sıkıntı çekmeyenler için... AMA BIRAKIN "GENÇ" OLMAYI, ÇOĞUNLUKLA KENDİSİNİ İNSAN OLARAK BİLE GÖRMEYEN VE GÖRDÜĞÜNDE DE, DİĞER İNSANLARIN VARLIĞINA KATLANMAKTA ZORLANAN BENİM İÇİN SIRF GENÇLERİN KLASİK EĞLENCELERİ BİLE ACAYİP VE İNANILMAZ VE HARİKA. Ayrıca gerçekten ÇOK eğlendik!
Bizim ev pek çok kişinin evine göre küçüktür ama getirdiğim neredeyse herkes bayılır çünkü 1 - annemin dekorasyon zevki ve 2 - KİTAPLAR! Evimizin resmen %80'ini oluşturan kitaplar, gerçekten kitap okumasa bile, okumanın üstün bir zevk olduğunu anlayabilecek kapasitedeki herkes (Bu da yazma planlarım arasında yer alan bir konu bu arada: Kitapları sevmek vs. kitapları sevmeyi sevmek.) için bir mabetten farksızdır. İddialı oldu bu, biliyorum ama iddiamın arkasındayım, kitaplığımızda herkesin ilgisini çekecek bir şeyler vardır. Bu yüzden, eve getirdiğim insanlar genelde sıkılmaz. Gerçi bizi eğlendiren kitaplardan çok, G'nin varlığını bile unuttuğum şu radyoyu ve B'nin de annemin zulasını keşfetmesi oldu. Sonra G'nin bulduğu bir radyo kanalında çalan ilahi eşliğinde şirin baykuşlu fincanlardan biralarımızı yudumlarken ilkokuldan tanıdığımız kimlerin büyüyünce memelerinin sarkacağı ya da midyenin nasıl icat edildiği gibi şeylerden bahsettik. Y'ye ruj sürdüm, öpünce yanağımda Angelina Jolie'ninki gibi bir dudak izi kaldı ve ben, bira şişeleri ile abur cubur çöplerini atmak için yanağımda o izle sokağa çıktım. Ne yazık ki B yaptırmadı. Onun yerine, annemin anlamayacağı kadar içebileceğimizi söylediğim mohito şişesini yarılamakta büyük katkıları oldu ve aynı görüneceğini söyleyip şişeye su doldurunca içkiyi rezil etti, bu işlerden çok anlıyor ya ille uzmanlığını sergilemesi lazım... Bu arada her zamanki sakarlığımla birayı dökünce sehpa sırılsıklam oldu, nereden çıktıklarını bir türlü anlamadığım 1000 tane bardak peydahlandı, cipsler filan yerlere saçıldı ama şaşırtıcı bir şekilde gerçekten etrafı toplamama yardım ettiler de birleşince yenilmez olan gençlik ve içkinin yarattığı dağınıklığın altından kalkabildim. Not: Annem de mucizevi bir şekilde (Çünkü normalde bir bardak yerinden oynasa anlar.) hiçbir şey anlamadı!
Böyle zamanlarla ilgili en kötü şey ne biliyor musunuz? Bitmesi. Herkes gülüp eğleniyor, gitme vakti gelince de gidip hayatlarına kaldıkları yerden devam ediyorlar. Ama ben? Ben bunu yapamıyorum işte. Arkadaşlarımla eğlendikten sonra hayatıma kaldığım yerden devam edemiyorum çünkü onların yokluğunda feci zavallı bir hayatım var. Aslında varlığı diğerlerinin varlığına bağlı biri değilim, okulda tuvalete tek başına gidebilen tek kız olarak, öyle olduğumu düşünmüyorum. Sadece onların yokluğunda beni bekleyen şeyler hoşuma gitmiyor ve "beni bekleyen şeyler" derken kast ettiğim şeylerin ne olduğunu yazılarımdan çıkarabilirsiniz. (Sosyalliğin dibine vurduğum zamanlar dışında korkunç zihnimin ürettikleriyle hayatımı ne kadar zavallı hale getirdiğini daha iyi anlamak için buraya tıklayın lütfen.) 
Cuma günü de okuldan kızlarla bir yerlere gittik - elbette okulda iyice giyinip süslendikten sonra... (Genç kızlar başka türlü gezmeye çıkar mı hiç?) Ve evet, ben bile makyaj yaptım. Gerçi göz kalemi çekmeyi öğrendiğimden beri bu işlere pek uzak değilim zaten. Eskiden makyaj, diğer kızlarla aramda, tıpkı onların gözlerine ustalıkla çizdikleri kara çizgiler gibi çizgi çeken şeylerden biriydi. Yani makyajı kötü bir şey olarak gördümse, bundandır ama sonra, birinin gözüne çizgi çekmesinin benimle arasına da çektiği anlamına geldiğini düşünmenin çok aptalca olduğuna karar verdim ve makyaj konusundaki önyargımı kırdım. Artık makyajın bir sanat olduğunu savunabilirim bile. Yani herkes belli bir seviyede yapabilir tabii ama birkaç fırça darbesiyle yüz hatlarını değiştirmek ciddi çaba ve/ve ya yetenek ister. Benim bu tür şeylere eğilimim olmasa da, bu sanatı belli bir seviyeye kadar icra edebilmek güzel.
"Demek istediğim, ruj dudağımın üstündeki kesikleri kapatıyor, kahkahalar da kalbimdekileri" gibi bir cümle her şeyi açıklardı aslında ama tumblr'da paylaşılacak şeyler yazanlarda olmak istemiyorum çünkü paylaşıldığını görürsem, büyük olasılıkla kendimi insan gibi hissetmiyor olacağım ve ben insan gibi hissetmezken, onların benim gibi hissediyormuş numarası yapması sinirimi bozacak. (Ve elbette "demek istediğim" kısmının paylaşmalarındaki büyük etkisi. Etkisi büyük çünkü bunların asıl umursadığı göze havalı görünmesi yalnızca ve "demek istediğim" gibi kalıplar da, tam olarak açıklayamadığım bir şekilde, bunu sağlıyor. Zaten tek işlevleri de bu. Yoksa neden "demek istediğim" diyeyim ki? Zaten demek istemediğim bir şeyi demem. Cümleyi silmeden önce kendimi durdursam iyi olacak ama.)
Bu yazının konusu için "ortada hiçbir sorun yokken sorun çıkma olasılığını sorun haline getirme" diyebiliriz sanırım. Bakın, benim en çok korktuğum şeylerden biri, geride kalmak. Yani insanlar değişir ve gelişir, hayat yolunda ilerlerken ben olduğum gibi kalıp, arkada bırakılmak. Bazen bunu unutsam da, (Kendini derinden etkileyen şeyleri unutmak. Alice için ortalama bir absürtlük.) çok fazla insan tarafından arkada bırakıldım ve bunun etkileri, hala sürüyor. Her insanın gelişiminin aynı olmadığını biliyorum, (Şu yazıda, başka bir bağlam üzerinden de olsa bahsetmiştim bundan.) değişim ve gelişmenin ayrılmaz dostlar olmadığını da ama yine de, o yazıdan beri hala kendi gelişimimi diğerlerininkiyle kıyaslamaktan ve gelişmek için değişmem gerektiğini düşünmekten alıkoyamıyorum kendimi. Yani arkadaşlarım, eskiden yapmadıkları bir şekilde, "büyüme" evresinin gereksinimlerini (Örneğin birilerinden hoşlanmaya, içmeye, geleceklerini planlamaya filan başlamak gibi.) yerine getirirken ben hala hayatını yazarak ve hatta yazdıklarında geçiren o kızım. Elbette ben de eskiden yap(a)madığım bazı şeyleri (Mesela toplum içinde daha rahat konuşabiliyor ve daha az herkesin bana komplo kurduğunu düşünüyorum.) yapabiliyorum ama bu bazı şeyler, karşılaştırma yaparsanız sizin de rahatlıkla görebileceğiniz gibi, onların çoktan yapabildikleri ya da yapmaya ihtiyaç bile duymadıkları şeyler. (Şimdi arkadaşlarımla makyaj yapıp gezmenin ya da evde içip eğlenmenin benim için neden bu kadar önemli olduğunu anlıyor olmalısınız. Onlarla aynı şeyleri yapmak, onlarla aynı seviyede hissettiriyor beni.) Bu yüzden ben de şu arkadaşlarımla gördüğümüzde hayata adapte olmayı başaramadığı için acıdığımız kişilerden biriyim de ruj ve allıkların arkasına mı saklanıyorum, diye korkuyorum. Çünkü hayata adapte olmayı başaramamaktan daha kötüsü varsa, o da bununla baş etmeyi becerememek olmalı.
İnsanların herkes gibi beni de, eğer seviyorlarsa -ki sevmedikleri sadece acılara boğulmam için yaratılmış bir illüzyon çünkü sevmeselerdi, hayatlarında tutmazlardı-, ben yapan şeyler için seviyorlardır -başka şeyler için sevdikleri ya da sevmeleriyle eş anlama geldiğini varsaydığım hayatlarında tutmaları da aynı sebeple yaratılmış bir başka illüzyon- ama yine de, illüzyonlar öyle gerçekçi ki inanmaya karşı koyamıyorum bazen. Gerçekçiliklerinin nedeni sihirbazın yeteneği değil ama; her zaman insanlar tarafından geride bırakıldığım için, her zaman böyle olması gerektiğini düşünmem. Havaya attığımız bir elmanın her zaman yere düşeceğini bilmemizin nedeni, her zaman öyle olmuş olmasıdır aslında. Sihirbaz da numaralarını bu felsefi yasayı kullanarak yapan, berbat bir sahtekar. (Eğer gerçek bir sihirbaz olsaydı, akışkan felsefe yasalarıyla değil, katı fizik yasalarıyla yapardı çünkü numaralarını.) Bu yüzden ona asla kanmamam gerektiğini biliyorum ama yine de bazen kanmadan yapamıyorum çünkü ben de berbat bir aptalım. Ona kandığımda sihirbazın kölesi haline geliyor ve ne isterse yapıyorum. İstediği şey de kendimden uzaklaşmam. Neden mi kendimden uzaklaşmamı istiyor? Kim bilir? Belki de bu aptalın ardındaki şeyden korkuyordur?
Bir de seneye 12 olacağım, malum. Bu sefer tüm yaşıtlarımla paylaştığımız ortak bir sorun; ömrümüzün en güzel yıllarından birini geleceğimizin boktanlığını dağıtmak için harcamak zorundayız. Burada sınav senesinden bir önceki sene, feda ettiğimiz seneyi telafi etmek için kritik önem taşıyor. (Tabii öncelikleri şu andan ziyade gelecekler olanlar için bu senenin önemi farklı olabilir ama böylelerini anlama kapasitesine bile sahip olmadığım için, bu önemi tarif edemeyeceğim, kusura bakmayın.) Bu yüzden herkes gezme telaşında ama gençlik benim için sadece gezme fırsatı değil; çizme, yazma, bilgilenme fırsatı da aynı zamanda. (Üniversiteye geçtiğimde artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacağı için, dolayısıyla hayatımın bu olmazsa olmazlarının da en azından eskisi gibi olmayacağına dair ufak bir korku var içimde - hiçbir şeyin beni yapmak için duyduğum bu şeylerden uzaklaştırmasına izin vermemek konusunda kararlı olsam da, diğer insanların da yine her zaman yapabilecekleri "gezme" gibi eylemleri aynı düşünceyle şimdi yapmaları çok da gereksiz bir korku olmadığını gösteriyor bana bunun.) Ama bu fırsatı yeterince iyi değerlendirebildiğim pek söylenemez...
Mesela yazmam için seçtiğiniz konular bir ayı aşkın süredir bloğun sağında öylece dururuyor... (Çizmekle bilgilenme konusunda durduğum yerden hiç söz etmiyorum bile. Oyalanmayı bırakmalıyım gerçekten.) Ve ben karşınıza bu yazıyla çıkıyorum!  Ama bu yazıda anlattığım şeyleri mutlaka anlatmam gerekiyormuş gibi hissettim. Zaten yazmam gereken yazıları da kısa süre içinde yayınlayacağım. Söz konusu kendim olunca ve kendim'in içinde de  bolca tembellik bulununca, "yayınlayacağım" gibi kesin hüküm bildiren cümlelerle konuşmak oldukça göz korkutucu ama sizin için korkunun karşısına çıkmaya hazırım, çok değerli okuyucularım! Şu ana dek yapamamamın sebebi geçen haftaya dek kalp hırsızıyla ve ondan önce de bir türlü bitmek bilmeyen sınav haftalarıyla uğraşıyor olmamdı. Pekala, bu hafta yazabilirdim tabii ama önce tutulduğum kötü not bombardımanının bıraktığı darbelerin iyileşmesiyle uğraşıyordum, ne yapabilirim? Şu duyuruyu yapıp derhal yazılarımla cebelleşmeye girişeceğim zaten. Düşüncelerimi anında paylaşabilmeyi özlediğime ve şimdi bile yazı ekleme sıklığım ayda bire düşmüşken (14 yazı eklediğim bir ay arşivde dururken böyle olması hayret ve utanç verici.) yazmak için hiç zaman bulamayacağım (en azından bulmamam gereken) 12. sınıfta bu bastırılamaz ihtiyacı biraz olsun giderebilmek için faydalı olacağına kanaat getirerek yıllar sonra kendime bir facebook hesabı açtım. Donuk hesabımı kullanabilirdim aslında ama her ne kadar hala karıştırmaktan keyif alsam da şu anda hayatımdaki insanları eklemeye uygun bir hesap değildi o... Ve şu anda hayatımdaki insanları eklemek istiyorum çünkü bilmiyorum, kesinlikle bir hataydı ama yaptım bir kere, dolayısıyla haydi sadede gelelim.
Hayatımdaki insanları ekledim ama hayatımda okul arkadaşlarım ile birkaç aile üyesi dışında ekleyebileceğim hiçbir insan yok, eskiden yaptığım gibi rastgele yabancılara arkadaşlık isteği de gönderemem, (2000'den önce doğup 2016'da facebook açmanın çekingenliğiyle tanıdıklarıma göndermek bile yeterince zor ve stresliyken bir de!) yani anasayfamı renklendirmek için güvenebileceğim kimse yok. Bu yüzden... Burada ismimi ve cismimi paylaşmaktan çekinmeyeceğim kadar güvendiğim insanlar da bana güveniyorlarsa ve düşüncelerime 7/24 maruz kalmak istiyorlarsa beni ekleyebilirler mi lütfen? Hesabımı onlara mail'den yollarım.
OH BE, PAZARTESİ BİTİRMEYİ AMAÇLADIĞIM YAZI, SONUNDA BİTTİ!