28 Haziran 2016 Salı

Death Note Drama: Önyargı

Yazı tam da başlıkta okuduğunuz şey hakkında.

Bir süre önce ("Bir süre önce" demek için üstünden fazla uzun zaman geçmiş olabilir, bilemiyorum, gerçekten ne zaman olduğunu hatırlamıyorum çünkü.) burada Death Note dramasının (Bu arada neden Asya dizilerine "drama" deniyor?) muhabbeti dönmüştü, ben de izleyeceğimden ve tabii ki hakkında bir şeyler karalayacağımdan bahsetmiştim. Ancak Death Note'un kendisi hariç tüm varyasyonları  (Live actionı, light novellerı, müzikali olsun...) beni öylesine itiyor ki, bugüne dek bir türlü yapacak güç ve isteği kendimde bulamadım. Ancak azılı bir Death Note hayranı olarak bundan kaçarım da yoktu... Ve sanırım bugün, kaderimle yüzleştiğim gün olacak. (Bayat Türk dizisi adı kullanımı için üzgünüm.)

Fakat öncelikle, diziyle ilgili başlamadan önceki izlenimlerimden bahsedeceğim. Çünkü şimdi yazacaklarımla, bitirdikten sonra yazdıklarım hangi noktalarda çelişecek ya da örtüşecek, merak ediyorum. Daha önce hiç böyle bir şey yapmadım ve bence ilginç olacak.  

Başlamadan önce şunu da belirtmeliyim, dizi hakkında bildiğim tek şey asıl Death Note'dan farklı bir hikayesi olduğu. (Ki live-action'ları da böyleydi.) Ancak bu hikayenin nasıl ilerlediği hakkında bir fikrim yok. Kaçınılmaz olarak aldığım birkaç spoiler ise, spoiler sayılmaz çünkü normal hikayede de olan şeyler.  


İlk posterle başlayalım.

Uyarı: Sevmediğim bir şekilde maddeler halinde sıralayacağım eleştirilerilerimi saçmalık derecesinde detaylı bulabilirsiniz ancak konu Death Note olunca, benden başka türlüsünün beklenemeyeceğini unutmayın lütfen.

1 - Öncelikle, arka plandaki ay motiflerine hiç anlam veremedim. Tamam; Light'ın arkasındaki ayın onun "kara", L'in arkasındakinin de onun "ak" oluşunu temsil ettiğini anlayabiliyorum ama...  Kimin "ak", kimin "kara" olduğuna karar vermek izleyiciye düşmüyor mu? (Bunu posteri tasarlayan kişiyle aynı kararda biri olarak söylüyorum bakın.) Hatta Death Note tamamen bu karar üstüne kurulu değil mi? (Kim ak, kim kara - kim yanlış, kim hatalı - kim adalet, kim haksızlık...) Bence bu tür taraflı ve fazla bariz bir gönderme olmamalıydı.

2 - Yine arka plandan devam edecek olursak, şehir silüeti de anlam veremediğim bir başka şey. Sanki bir aksiyon dizisi havası veriyor postere ama Death Note içinde aksiyon olmakla birlikte, en iyi polisiye ve psikoloji türlerine sığabilecek bir seri. Ve bu türde bir yapımın posterinde daha sade, ağırbaşlı bir arkaplan kullanılması bence daha uygun olurdu. (Dedi 17 yaşındaki ergen, tasarım konusundaki üstün bilgisine dayanarak.)

3 - Yine arka plan motiflerinden biri olarak kullanılan Ryuk, tipik bir Ryuk gibi görünüyor.

4 - Gelelim karakterlere! Death Note dramasının diğer DN yapımlarından en büyük farkı, L ile Light dışında, Near'ın da ana karakter olması. Mello'ya gelince, onu çıkarmayı yine becerememişler görünüşe bakılırsa. Bana soracak olursanız, Mello diye saçmasapan birini çıkarıp karakteri lekelemelerinden çok daha iyi böylesi. Hiç uğraşmasınlar, o gerçekliğe uyarlanamayacak kadar fantastik haliyle bıraksınlar Mello'yu. Her neyse, gelelim paçayı kurtaramayan karakterlere...
Light'la başlamak gerekirse, OLMAMIŞ. Sigh... Tamam; Light Yagami canlandırması ciddi oyunculuk becerisi isteyen bir karakter ve hem bu beceriye sahip, hem de görüntüsü ve yaşı Light'a yakın bir oyuncu bulmak çok zor iş. (Tabii Zac Efron'u seçmiyorsanız.) Ama live-action'la kıyaslama yaparsak, orada Light'ı canlandıran Tatsuya Fujiwara  bence Light hayranlarından gördüğü nefreti hak edecek kadar kötü bir iş çıkarmamıştı. Genç değil ama Light gibi tipik bir yakışıklı olmasa da değişik bir havası var ve ayrıca Light'ın agresif karizmasını gayet iyi yansıtmıştı. Live-action'ın posterine baktığınızda orada Light'ı görebiliyorsunuz. Ama bu çocuk? Üzgünüm ama bu çocuk Light değil. Biraz hırpalanmış ama iyi bir psikolojik tedaviyle düzelebilecek "sorunlu çocuk" sadece. Yani Kaneki Ken. Bakın Kaneki olarak gerçekten iyi iş çıkarabilir, o potansiyeli görüyorum ama Light olarak bana hiç umut vermiyor. Umarım diziyi izledikten sonra performansıyla bana bu sözlerimi yutturur ama şu anda böyle bir şey olabileceğine hiç ihtimal vermiyorum açıkçası.

Light, ona kareli gömlek giydiren kişinin adını gözyaşları içinde Death Note'a yazardı. Kareli gömlek? Light Yagami a.k.a haki pantolon kralı? Klasik moda anlayışının alçakgönüllü temsilcisi? CİDDİ MİSİNİZ!? 

Sırada Near var! (Israrla L hakkında konuşmaktan kaçındığımı fark ettiniz mi?)  Bakın, Near'ın ümit vadettiğini söyleyebilirim işte. Saçıyla oynaması detayını eklemelerine gerçekten çok mutlu oldum! Yüzündeki o itici bakış da tam Near-vari. Koyun kafam benim.  (*annelik içgüdüsü depreşti*)

Bugün kaderimle yüzleştiğim günse, bunu da er geç yüklenmek zorundayım sanırım. LÜTFEN BİRİ BANA BU DEPRESİF K-POP ŞARKISI KLİBİNDEN ÇIKMIŞ K-POPÇUNUN  L OLMADIĞINI SÖYLESİN. Öyle olduğunu biliyorum, karakteri değiştirdiklerini de biliyorum ama madem öyle, NEDEN ADI L OLARAK KALIYOR? NEDEN BAŞKA BİR AD BULAMIYORSUNUZ? ALFABEDE 29 TANE HARF VAR: A, B, C, D, E... ALIN BİRİNİ KULLANIN! NEDEN BENİM TUHAF DEDEKTİFİME SESLENİLEN ŞEKİLDE ADLANDIRIYORSUNUZ BU OPPAYI!? Bu kadar. Bu beyaz gömlekli, yüzüklü (Hayrola, düğün mü var?) ve parmağını seksi bir şekilde köfte dudaklarına götürmüş çocuğu L'le kıyaslamayacağım çünkü kıyaslanacak yanları yok, ikisi açıkça bambaşka karakterler. Dolayısıyla yorumumu diziyi izleyip karakteri tanıdıktan sonra yapacağım. Sadece "Sen L'i kim oynasa beğenmezsin ki" diyenlere live-action'da Kenichi Matsuyama tarafından canlandırılan L'i gayet sevdiğimi söylemeliyim. Kenichi Matsuyama da tam olarak L değildir, dolgun dudaklı biri L olamaz zaten ve kimse de beni aksine inandıramaz. Anime-mangalarda dudak etleri (Kulağa bir yamyam terimi gibi gelmiyor mu? "Dudak eti". Yamyam bir Jamie'nin o sağlıklı ama bütün sağlıklı şeyler gibi tadı berbat olan sandviçlerini umutsuzca biraz daha lezzetli hale getirmek için kattığı şeylerden biri olabilirdi.) pek belirgin şekilde çizilmez ama L'in dolgun dudaklı olmadığını anlamak için çizimlerine bakmaya gerek yok. İnce dudaklı ruhu var onda. Her neyse, Kenichi Matsuyama o dolgun dudaklarıyla [Haydi görünüşünü bir kenara bırakalım. Bu arada, Kenichi Matsuyama'nın görünüşünü beğenmediğimi sanmayın, beğeniyorum çünkü - sadece L olarak değil. (L'in görünüşüne karşı hissettiklerim, gerçek ya da hayali başka kimseninkine karşı hissedemeyeceğim şeyler, oysa Kenichi Matsuyama görünüşünü beğendiğim erkekler arasında daha birçok isimle birlikte yer alıyor.) Bir ara ona benzeyen bir çocukla çıkmıştım, çıktığımızı anlamamıştım ya gerçi, bazen keşke onu öpseydim diye düşünüyorum ama sonra yine midem bulanıyor. AMAN NEYSE] bile iyi bir L olmuştu. Yani şu aşağıdaki giflere baktığımda L'i görebiliyorum:
Bu tam da L'in konsantre olmuş bakışları. 
O YAVAŞÇA BÜYÜYEN GÜLÜMSEME KALBİMİ ERİTEBİLİR. 

Yani L gözünüzün önünde bir manga karesi ya da anime sahnesinde bunu yaparken canlanmıyor mu?

Yani çok iyi bir L'dir Kenichi Matsuyama. Bunda anime karakterlerini canlandırmaya alışık olmasının da (Gantz, Detroit Metal City, Usagi Drop gibi başka live-actionlarda da oynuyor çünkü - hem de yine ana karakteri.) payı olacak elbet. Peki neden dizi için de böyle birini bulamıyorlar ki? Hatta neden direk yine Kenichi Matsuyama oynayamıyor? Tamam, bu pek olası bir şey değil. (Biliyorsunuz, konu Death Note olunca hayal gücüm zıvanadan çıkabiliyor.) Ama Light için bulduğum çözüm daha bile çılgınca: Mamoru Miyano. Yani Light'ın seiyuu'su/ses aktörü. Biliyorum, kendisi aktör bile değil. (Gerçi ses aktörlüğü, normal aktörlükle sanıldığından çok daha ilişkili.) Ayrıca kendisini azıcık tanıyorsanız Light'la en ufak bir alakası bile olmadığını zaten biliyorsunuzdur. Ama gidin de Light canlandırmasını bir izleyin.  O enerjik, tatlı adamın bizim psikopat megalomana dönüştüğünü görünce yine bana hak vermeseniz bile en azından fikrim o kadar da saçma gelmeyecek. (Bu arada sonunda attığı o kahkahanın sevimliliği sizi de büyülediyse, biraz daha büyülenmek için şunu da izleyebilirsiniz.) Yani azıcık oyunculuk eğitimiyle kapardı bu işi Mamoru. Hiç olmadı, sesinin tanıdıklığı cezbederdi bizi.

Neyse, hayalleri bırakıp yine gerçekliğe dönelim. Sırada fragman var! Youtube'da dramanın fragmanını aratınca birkaç farklı şey çıktı karşıma ama ben ilkine tıkladım, o da bu çıktı işte:

1 - Animenin en büyük özelliği, duyguların abartılı işlenmesidir ama Death Note'un animesinde bile duygular bu kadar abartılı şekilde işlenmemişti. (Elbette ki şu sahne hariç.) Light'ın kolunu tutarak yazdığı sahnede -muhtemelen Death Note'u ilk kullanışı ve hala adaletini sorguladığı sıralar- gülmemi bastıramadım. Ayrıca fragman normal Death Note'un aksine çok hareketli, bu da bildiğimiz o ağır hikayeden farklı bir Death Note izleyeceğim hissi uyandırıyor ama belki de sadece izleyici çekme taktikleri bu -seriyi heyecanlı ve aksiyonlu göstermek-, bilemiyorum.

2 - Sahneleri bir kenara bırakırsak, görüntüler gerçekten kaliteli gözüküyor. (Misa'nın işkence sahnesini merak ettim mesela bakın ve de Light'ın gökyüzüne baktığı yer de neresi öyle?)

3 -  Polis teşkilatının görevi daha büyük sanırım, L ve Light kadar gösterildiler neredeyse.

4 - L sembolü gerçekten çok havalıydı, kullandıkları ekipmanı alıp odama koymak istiyorum ama kapüşonunu geriye iterek yüzündeki sinsi gülümsemeyi gösteren "L"? PEKİ YA KUNDURALI "L"? KUNDURALI OLDUĞU YETMEZMİŞ GİBİ BİR DE O KUNDURALI AYAKLARINI MASAYA DAYAYARAK OTURAN "L"? Fragman Light'a gülmemin intikamını alarak gözlerimi yaşlarla doldurdu şu an.

5 - Ama Near gerçekten çok tatlı görünüyor bakın! Diziye başlamak için tek motivasyonum o herhalde. Eh, bir motivasyonum olduğuna da şükür - safi zorunluluktan olsa hayatta yapamam çünkü, biliyorsunuz.

6 - Şu ana kadar Misa aklımın ucundan bile geçmemişti (doğal olarak) ama fragmanda görünce açıp ona da bir bakayım dedim ve... İŞTE BU OLMUŞ. BU KIZ MİSA. OYUNCUNUN KENDİSİ DİREK MİSA RESMEN. Live-actiondaki fazla tatlıydı, bırakın 2. Kira olmayı, karıncayı ezerken bile hayal edemiyordunuz kızı.  Oysa bu kızda hem bir shinigamiyi kendisine aşık ederek öldürebilecek hem de düşmanlarının yüzünü topuklu ayakkabıyla ezebilecek potansiyel var, yüzünden belli.

Söyleyeceklerim bu kadar. Şimdi diziye başlamaya gidiyorum. Ama düşündüğümden bile kötü çıkarsa izlemeyi bırakabilirim, yani bu yazının devamı hiçbir zaman gelmeyebilir, söylemiş olayım. Acındırmak için filan demiyorum ama hayatım şu sıralar çok boktan. Aslında utanmadan ettiğim bu küfür, durumu açıklamıyor. Hayatım çok zor. Korkunç. Tek istediğim kaçmak. Ve beni kaçıramayan hiçbir şeyle uğraşmak istemiyorum.


Bulutların üstüne çıkana dek buna bakarım, daha iyi. Ve şimdiden havalandığımı hissedebiliyorum...


Yazıyı yazarken dinlediğim (Light'ın ölümü sırasında çalan parçaya "L's past" denildiğini asla bilmiyordum. Sanırım bulutlara çıktığımda biraz ferahlayacaksınız çünkü yağmur yağacak.) Şu anda ruh halime en çok uyansa bu. Yalnız, kendi söylediğine göre Death Note'uyla gayet mutlu olan Light'ın theme müziği neden bu kadar buruk, insanda yalnızlığı çağrıştıran bir müzik acaba? Merak ediyorum.  

21 Haziran 2016 Salı

Kulağı Olmayan Birinin Dil Sevgisi

Japonca'yı ilk kez Death Note'la duyduğumu sanmıyorum, muhakkak ki daha önce bir yerlerde duymuşumdur. Mesela küçükken kuzenlerimin bakıcısının izlediği Japon dramalarında (Tabii o yaşta "drama" kavramından haberim olmadığı gibi, "Japon" ne onu bile bilmiyordum - çekik gözlü kadınlara basitçe "dünyanın en güzel kadınları" derdim. Cidden, küçükken Asyalı kadınları müthiş güzel buluyordum. Annemin anlattığına göre Sultanahmet gibi turistik yerlerde filan onları gördüğümde, gözlerimi alamazmışım. Şu anda özellikle diğer kadınlardan güzel gelmiyorlar halbuki, ilginç. Çocukkenki güzellik algım değişmiş demek ki.) ya da samurai filmlerinde duymuş olabilirim fakat onları dublajlı mı yayınlıyorlardı acaba? Aman neyse, belki de hakikaten Death Note'la duymuşumdur ilk kez.  Ve duyduğum gibi vurulmuştum bu dile. Zaten anime sevmenin büyük oranda Japonca sevmekle bağlantılı olduğu hakkında inançla savunduğum bir teorim var. Çünkü bugüne dek anime izlettiğim insanlar arasında beğenmeyenlerin tümünün ilk yorumu, "Dili... Çok garip," gibi bir şey oldu. (Ve hemen ardından gelen, anlamsız heceleri birbiri ardına dizerek oluşturulmuş beceriksiz bir Japonca taklidi elbette...) (Aslında bir kere de İngilizce dublajlı izletsem, bu teorimin doğru olup olmadığını kanıtlayabilirim. Bunu aklımda tutayım en iyisi...) (Bilmem siz de fark ettiniz mi ama parantezleri kullanmam iyice arsızlaştı; bakın, ardarda 3 parantez açtım. Gerçi bunu açmam hiç gerekli değildi -zaten aranızda beni "arsızca parantez kullanmaktan" tutuklayarak dil polisleri olduğundan şüpheliyim, varsa da ben kendimi ele vermiş oldum. Oysa BİR ÇILGIN RUH ASLA KANUNA TESLİM OLMAZ!!! Ve ben de bir çılgın ruh değilim...  Neyse, bu parantezi açmamın asıl sebebi 2 parantezle içimin rahat etmemesi. Nedense şeylerin sayısının tek sayı olmasına dair bir takıntım var. O kadar acayip bir takıntı ki, muhtemelen ne olduğunu bile anlamadınız. Ama anlatmaya uğraşmayacağım çünkü 1- Anlatacaksam bunu takıntılar hakkındaki şu mimde anlatmalıydım, iyi bir fırsattı ve bu arada evet, o mimde hiçbir şeyden bahsetmeyi beceremeyişim içimde bir yerlerde kalmış - ben de şimdi hissettim ağırlığını... 2-Bu yazıya başka bir şeyi anlatmak için başlamıştım ve bu parantez haddini aşmaya başladı... ARANIZDA DİL POLİSİ VARSA ASIL ONU TUTUKLASIN, 10 SAATTİR YOLDA OLMANIN -ki bu yola çıkmama  vesile olan yolculuğun, bir başka yazının konusu olması kuvvetle muhtemel- VERDİĞİ CAN SIKINTIMDAN YARARLANIP BENİ KÖTÜ AMAÇLARI -Japonca dilinin güzelliği hakkındaki yazıyı sabote etme amacı- İÇİN KULLANDI!  *arabaya atlayıp kaçar*)
Ehem... Japonca diyorduk, değil mi? Ha, işte bende hiç o "dile alışma süreci" gibi bir şey olmadı anime izlemeye başladığımda. Tersine, Japonca, beni animeye bağlayan başlıca etkenlerden biriydi bence. Yani çizgi filmlere bile her zaman diğer çocuklardan daha düşkün olmuş biri olarak anime sevmem  kaçınılmazdı tabii (En sevdiğim çizgi filmin -Avatar'dan söz ediyorum tabii ki- de anime olmasa bile en azından anime tarzıyla çizildiğini göz önünde bulundurursak hele... Bir de, ilk çizgi film DVD'm ve DVD playerımızda defalarca oynamış filmlerden biri olan "Alp no shoujo Heidi" var. Benim yaşlarımda ve tıpkı benim gibi tombul, pembe yanaklı küçük bir kız olan Heidi'nin dağlardaki maceralarına bayılır, bayılırdım. O kadar çok izledim ki, Heidi çeşitli arka planların önünde neşeyle salıncakta sallanırken "Heidi, Heidi, Heidi~" diye eşlik ettiğim jenerik müziği hala aklımda. Ablasının giydirdiği kat kat kıyafetten kurtulup özgürlük içinde yeşili uçsuz bucaksız tepelerden yuvarlandığı sahne de unutulmaz elbette. Aslında düşündüm de, şu filmi tekrar izlesem ya. Hatta neden bugüne kadar izlemedim acaba? Son izleyişimden bu yana seneler geçmiş olmalı...) ama benim için animeyi çizgi filmlerden ve izlediğim diğer her şeyden ayırıp bu kadar özel yapan şeylerden biri kesinlikle dili. Çünkü Japonca çok özel bir dil.Türkçe'yi de seviyorum elbette. (Bir insan ana dilini sevmeyebilir mi acaba? Gerçi sevmemesi gibi bir durum söz konusu olmasa bile, sevmeyedebilir herhalde. Özellikle de okul hayatı boyunca yazdırılan "dilin önemi" kompozisyonlarının ardından...) Sıcak, hareketli, biraz da muzip bir dil. Güzel kelimeleri, deyişleri var. (Gerçi her dilin vardır herhalde.) İngilizce'nin de öyle, üstelik de misafirperver bir dil - yani basit grameriyle öğrenmesi çok kolay. 3 yılda öğrenebildiğim tek şeu "handstande" ve "ich bin Alice" olduğu halde, Almanca hakkında da negatif izlenimlerim yok. Çoğu kişinin aksine kaba bulmam, "Neden Fransızca öğrenmiyoruz? Çok kibar bir dil" diye mızmızlanmam. (Aslında bakarsanız yine çoğu kişinin aksine, asıl Fransızca kaba gelir kulağıma. Kabadan da ziyade bir tuhaf... Bilmem, belki dilden çok yine her zamanki gibi abartılmasıyladır derdim. Dili konuşan insanlarla da olabilir bak.) Bence kaba değil, güçlü bir tınısı var. İnsanda güven verici bir izlenim bırakıyor. Her dilin vardır kendi insanlarından, kendi kültüründen aldığı ayrı bir güzellik ve bu güzellik farklı kültürlerden, farklı insanları etkiler. Japonca da beni etkiliyor işte. Diğer diller tıpkı bilimin emrettiği gibi, uysal bir şekilde kulak yolundan geçip kulak zarına ulaşır, orada çekiç-örs-üzengi üçlüsü tarafından kuvvetlendirilerek iç kulaktaki oval pencereye iletildikten sonra yine bir yığın küçük, garip organa gönderilip en sonunda kortideki duyu sinirleriyle beynin işitmeden sorumlu bölgesi olan temporal loba gönderilirken (Biyoloji dersinden hatırladığım kadarıyla yani.) hiç böyle zahmetlere girmeden doğruca kalbime ulaşır Japonca. Tabii böyle olunca somut anlamlara dönüşebilmesi için altyazı denen işlevli görüntülerin beyne gönderilmesi gerekir, yani beyne yine iş çıkar (Bu sefer yakınan oksibital -ya da bilimin gerekçesi olan karmaşadan aldığı isim hangisiyse o işte- lop işçileri olur ama.) fakat olsun, sorun yok çünkü görme olayı, işitme olayından çok daha basit neticede.
Söyleyeceklerim bu kadar. Bunca gevezeliği, sadece bunu belirtmek için yaptım: Japonca'yı seviyorum. Hayattaki en büyük tutkum olacak kadar değilse de, bir gün hiç değilse konuşmayı öğrenmek isterim. Gerçi Japonya'ya gittiğimde, sadece konuşmayı öğrenmemin bir faydası olacağına şüpheliyim. Çünkü harflere sözlerden çok daha fazla güvenen benim, o yabancı işaretlerin arasında konuşamayacak kadar korkmam kuvvetle muhtemel.  Ancak yazmayı öğrenmek de çok zor görünüyor...  Elbette tutkulu biri öğrenebilir ama doğrusu, yazmak dışında neredeyse hiçbir şey için yeterince tutkum yok benim. (Çizmeye ve okumaya bile tutkum, yazmaktan ucu ucuna yetiyor.) Neyse, bu sefer gerçekten söyleyecek daha fazla bir şeyim yok. Yani bu konuda, yoksa söyleyeceğim şeyler bitmiş değil henüz. Hala buralardayım. Akashi Kaikyou uzunluğundaki yazılarımla, gözlerinize "Mo ii yo!" dedirtmeye devam edeceğim çünkü SEVİYORUM BU DİLİ.

12 Haziran 2016 Pazar

20 Kelimede Özetlenemeyecek Bir Anime

story-kat:
“ Art by ㄘㄩ
Posted with Permission
”
Önceki yazının yine yazıyla alakasız bir sohbet çemberine döndüğü yorumlar kısmından öğrenmiş olabilirsiniz ama öğrenmediyseniz şimdi öğrenin: Bir süredir, animelerle arama  mesafe girmişti. [Biliyorum, "NE? SEN Mİ? BU NASIL OLUR!?" diyeceksiniz çünkü öğrenen herkes bu tepkiyi verdi. Hem de bu zevki paylaşanından tutun bir türlü anlamayanına dek herkes... (İkinci grubu en yakın arkadaşımla annem oluşturuyor.) Eh, tutkuyla sevdiği şeyleri kolay kolay bırakmayan biri olduğum göz önünde bulundurulursa (Bkz: Death Note'u ilk izleyişimden bu yana seneler geçtiği halde hala hakkında teoriler üretmeye, L her ekranda göründüğünde kalbi topuklu ayakkabıyla ezilen sincap sesi çıkarmaya ve kendimi Matt'le birlikte motora binerken hayal etmeye devam etmem.), hiç şaşırtıcı bir tepki değil.] Yine yorumlar kısmında bahsettiğim gibi, ben bunun suçunu Gangsta animesine atıyorum. Aslında suçu animeye atmak da yanlış, beklentilerimi yüksek tutmam benim hatam, diyeceğim de, söyleyin Allah aşkına: Yüksek beklentiler kurulmayacak gibi bir anime miydi? Yani ikisi de birbirinden karizmatik ve ilginç, aralarında ortak geçmişlerinin oluşturduğu derin bir bağ bulunan iki kişilik bir mafya takımını anlatan bir anime hakkında, nasıl yüksek beklentiler kurmamamı bekleyebilirsiniz ki? Gerçi, anime nerede hata yaparak beklentilerimi yıktı, onu da tam olarak söyleyemiyorum... Sadece sıkıcıydı işte. Aslında mafya takımının havalı maceralarından ibaret olmayan bir konusu, anlatmaya çalıştığı bir hikaye vardı ama ben anlayamadım, yakalayamadım onu. Ama bana heyecan veren hiçbir dövüş sahnesi de hatırlamıyorum ki bu yazıda asıl bahsedeceğim animede, sonucu daima belli olduğu halde dövüş sahnelerinin hepsi müthiş heyecanlı, hiç değilse keyifli - tabii ikisi birden değilse ki bana kalırsa çoğu her ikisi birdendi. Bu da Gangsta'nın eksikliğini (ve bahsedeceğim animenin muhteşemliğini) kanıtlıyor bence. Belki yine de mangasına bir şans veririm gerçi, belli olmaz. Böyle şeyler hakkında inatçıyımdır sonuçta. Bir de, garip gelebilir ama bir animeyi sevip sevmeyeceğimi bir bakışta anlarım genelde. Neye baktığım fark etmez; posteri, açılışı, gifi, screenshotu... Çok da garip değil aslında, demek istediğim, böcek gözlü bir anime kızı gördüğünüzde o animeden şirin ve komik sahneler (Tabii orta okul kızlarının senpaisinin peşinden koşarken yere kapaklanıp eteği açılınca çizgili donunun senpaisi tarafından görülmesi size komik ya da şirin geliyorsa - üzgünüm, moe ile aram iyi değildir. Aslında hiç katlanamam.) beklersiniz. Ve hem karakter hem de görünüş özellikleri iyi tasarlanmış mafya karakterlerin olduğu animelerdense heyecanlı dövüş sahneleri ve trajedi... Ama öyle olmuyormuş işte.

Neyse, lafı çok uzattım. Bu kısa Gangsta eleştirisinin ardından, [Aslında iyi de oldu çünkü bu blogda ilk kez negatif bir anime eleştirisinde bulunmuş oldum. Normalde, içerdiği hayranlık (Bakın, "fangasm" gibi buram buram 2006 Deviantart'ı kokan kelimeler kullanmıyorum artık!) miktarı yüzünden hakkında yazdıklarıma "tanıtım" bile denemeyecek kadar beğendiğim animelerden bahsederim yalnızca. Asıl maksat eleştiri değil, övgü olunca sevmediğim animeyle de işim olmuyor haliyle.] bahsetmek için bu yazıya başladığım asıl animeye geçelim. İzleyenler zaten başlığı görünce hangi animeden bahsettiğimi anladı, izlemeyenler de kontrol panelinde çıkacak resimden anlamıştır çünkü resimlerini görmemiş olmak için fazla popüler bir anime. Eğer ikisinden de tanımadıysanız, animelerle pek içli dışlı olmadığınız anlamına gelir ve eööö... Sanırım bu sayfa size göre değil. (Dilerseniz, depresyon sosuna yatırılmış diğer sayfalara alalım sizi ya da Saçmalık diyarından üzülerek uğurlayalım direk... Ha, bu yeni tanıştığınız konunun içine dalmayı seçerseniz kalın tabii. Bence pişman olmazsınız!)

Normalde bu kadar popüler animelere başlamakta bir hayli zorlanırım. Serinin olağanüstü popülerliğinden doğan izlememe zorunluluğu, bende ters etki yapar. (Zorunluluk kavramıyla olan ilişkimden bir önceki yazımda bahsetmiştim.) Bu etkiyi kırıp izlemeyi başarsam da "nasıl olsa yeterince yazılmış" diyerek hakkında bir şey yazmadan geçerim. Tabii seri bir şeyler yazmadan geçmemi engelleyecek kadar hayranlığımı kazanmamışsa ki şu anda bunu okumanızdan da anlayabileceğiniz gibi One Punch Man kesinlikle kazandı. ^^ Hem de hakkında yeni bir yazıya başlatması yetmiyormuş gibi, normalde telefondan okumayı sevmediği ama ardarda çıkan ciltlere bayacak parası da olmadığı için manga okumayan, hele de shounen gibi zaman ve enerji tüketen bir türünkine asla elini sürmeyen beni, animeyi bitirir bitirmez mangasına başlatacak kadar...

"Azimli ana karakter, bir shounen animenin olmazsa olmazıdır." Burada bir başka shounen animeden  bahsederken kaleme aldığım bu yargının, gün gelip de kel kafalı bir kahraman tarafından tek yumrukta (Ah, lafı açılmışken, uyarayım: Tek yumruk esprileri bombardımanına hazır olun çünkü bu ilk ve sonuncusu olmayacak.) parçalayacağını elbette bilemezdim. Sadece bunu değil, shounen animelerle ilgili kurulabilecek tüm yargıları, shounen animelerin tüm olmazsa olmazlarını parçalıyor Saitama-sensei. Nasıl olduğunu açıklamadan önce, biraz konudan bahsedeyim ama. (Muhtemelen biliyorsunuzdur gerçi, hatta Saitama'nın farkına açıklamama gerek olduğunu da sanmıyorum. Sadece canım istiyor işte.)

Öncelikle hikaye, durmadan birbirinden acayip yaratıkların saldırılarına maruz kalan ve alfabenin harfleriyle adlandırılmış (Ki ben bunu çok komik buldum, sanki "nasıl olsa yok edilmeleri an meselesi" diye şehirlere doğru düzgün isimler vermeye bile zahmet etmemişler gibi...) şehirlerde geçer. Bu acayip kötülerle savaşıp şehri kurtarmaksa, yine kahramanlara düşer tabii. Doğrusunu isterseniz, kahramanlar da biraz acayiptir ya... Ama şüphesiz en acayipleri, "pelerinli keltoş" olarak da (ve daha pek çok farklı isimle - ama benim favorim kesinlikle bu.) anılan baş karakterimiz Saitama'dır.

Saitama, günün birinde belden yukarısı yengeç şeklinde ve tipik bir kötü gibi, önüne gelen herkesi öldüren bir yaratıkla karşılaştığında, kaçmaya bile zahmet etmeyecek kadar hayattan bezmiş, basit bir salarymandir. Yaratık, gözlerinde kendisininkiyle aynı ruhsuzluğu görünce, onu rahat bırakmaya karar verir ve eğer çenesi popo şeklinde bir çocuk görürse haber vermesini çünkü göğsüne meme uçları çizdiği için onu öldüreceğini söyler. Sıkıcı hayatını sürdürmek zorunda kalmasının hafif hayal kırıklığıyla yoluna devam eden Saitama, gerçekten de yengeç-adamın bahsettiği çocuğu görür. Fakat çok sevimsiz bir çocuktur bu! Yine de, tüm sevimsizliğine ve canı tehlike altındayken bile topunu umursayabilecek kadar aptal olmasına rağmen, bu kadar saçma bir sebepten ötürü bir çocuğun öldürülmesine göz yumamayıp yaratığı öldürür ve Saitama'nın bir kahraman oluşunun hikayesi budur işte. Evet, bu. Bu kadar. Öyle ardında "çocukken ailesinin yaratıklar tarafından katledildiğini görmek" gibi trajik nedenler yatan, "intikam arzusu" gibi derin hisler ya da "arkadaşlarının başına da aynı şeyin gelmesini engellemek" gibi ulvi amaçlarla kahraman olmamıştır Saitama. Kahraman olmasının ardında yatan tek şey can sıkıntısıdır. Bunu söylemekten de asla gocunmaz, tersine, eğlence için kahramanlık yaptığını her fırsatta dile getirir. "I'm Saitama, just a hero for fun." [Serileri İngilizce izlemenin kötü yanı, bu tür klasikleşmiş laflarının Türkçe'ye nasıl çevirildiğini bilmediğim için ya İngilizce yazmak zorundayım ya da kendim çevirmek ki benim çevirim, muhtemelen alışılmış çeviriye benzemediği için, iğreti duracaktır. Mesela "caped baldy" için "pelerinli keltoş"tan daha iyi bir çeviri düşünemiyorum ama böyle çevirmek akıllarına gelmeyip "pelerinli kel" diye çevirmiş olabilirler ya da "kel pelerinli." Ancak sadece mobilden izleyebildiğim ve Türkçe anime siteleri mobilde iyi çalışmadığı için, yapacak başka bir şey yok. Zaten Türkçe'ye çevirdiğim her şeyin İngilizce'sini de belirteceğim, böylece benim korkunç çevirilerimi kendiniz okurken düzeltebilirsiniz. ^^]

Spoiler uyarısı: Wolf  (Buradan sonrası biraz spoiler içerecek ama animenin tadını çıkaracak kadar değil,  merak etmeyin. ^^) 

Normal shounenlerde, konu ana karakterin gelişimi üstünden ilerler. Sevdiklerini korumaya ant içmiş karakter, daha güçlü olmak pahasına her şeyi yapar. Biz de çıktığı bu yolda ona eşlik eder; onun yenilgilerine onunla birlikte üzülür, galibiyetlerine birlikte seviniriz. Oysa OPM'de böyle bir olay yoktur. Çünkü Saitama, 3 yıllık çalışmanın ("Çalışma" derken ne kast ettiğimi anlatıp anlamamakta çok kararsızım - şahsen ben Saitama gibi bir karakterden başka türlüsünü zaten beklemezdim ama haydi belki siz şaşırırsınız, anlatmayayım bari.) ardından dünyanın en güçlü kahramanı olmuştur bile. Yumruğuna karşı durabilecek hiçbir düşman yoktur. One Punch Man, yani "Tek Yumruk Adam" adı da buradan gelir işte, karşısına çıkan tüm düşmanların işini tek yumrukta bitirmesinden... Ama bu durumdan hiç de memnun değildir çünkü savaşların sonucu her zaman belli olduğundan, savaşmanın tüm heyecanı kaybolmuştur. Bir adım ileri gidip Saitama'nın depresyonda olduğunu bile söyleyebiliriz bence. Genelde shounen karakterlerinin bütün olayları, yaşama sevinciyle dopdolu olmalarıdır ve ölümle burun buruna geldikleri kritik anlarda, hayatın değeri hakkında uzun ve dokunaklı konuşmalar yapmayı severler. (Saitama ise bırakın öyle uzun konuşmalar yapmayı, başkalarının 20 kelimeden uzun demeçlerini dinlemeye bile katlanamaz ve eğer başlığı anlamamış idiyseniz, şimdi anlamış oldunuz işte.) Ama Saitama düpedüz depresyondadır. İlk bölümlerden birinde, yer altından gelen süper güçlü yaratıkların insanlığa savaş açtığını ve onun dünyayı korumak için bu yaratıklarla nasıl çoşkuyla savaştığını gördüğü şu rüya, bu durumu kanıtlar. (Uyanıp da rüyasında dünyayı tehdit ettiğini gördüğü o güçlü yaratıkların aslında bir avuç gürültücü şapşal olduğunu görmekse, en az Saitama kadar üzmüştü beni de.) Öte yandan duyguları körelmiş de olsa, öyle hayattan bezip her şeyi koyvermiş bir tip de değildir. Süper kahraman kostümünü yıkar, kaktüslerini sular, (Sulama miktarı beni endişeye düşürüyor yalnız. Kaktüslerin çok fazla suya ihtiyaç duymadığını, hatta genelde suya ihtiyaç duymadıklarını bilmez misin Saitama? Ha, farklı bir kaktüs türüyse, orasını bilemem tabii ama lütfen, burada Saitama'dan bahsediyoruz. Restorantta patates kızartmasından başka bir şey yemeye parası olmayan adamın nereden olsun öyle değişik türde kaktüsü?) market indirimlerinin peşinden koşar, dizisini izler - hayatını gündelik rutinine göre yaşamaya devam eder. Sadece canı çok sıkılmaktadır. (Bu arada, kahraman diye ekmek elden su gölden yaşadığını düşünmediniz ya? Elbette o da geçimini sağlamak zorunda. Ama durun, buna az sonra değineceğiz.) Kısacası sizin, benim gibi biridir Saitama ve onu acayip yapan da (en azından diğer kahramanların yanında yani), budur işte.

Hayır, Baby Tv'nin maskotu değil o! Dünyanın en güçlü adamı! Gerçekten!!! 
Parodileri genelde pek sevmem. Esinlendikleri şeyle dalga geçip onu yerden yere vurmak dışında bir amaçları olmaz, insana hiçbir şey katmazlar. "Acayip" ana karakteri nedeniyle, OPM'nin de bir "shounen parodisi" olduğu söylenebilir ancak öyleyse de, kesinlikle o türden değil. Evet, absürtlük derecesindeki sıradanlığıyla Saitama bu abartılı tür için sıra dışı bir karakteridir ama serideki tüm diğer karakterler gayet sıradan olmakla birlikte, en az onun kadar sevilesidir. Ki elbette onlardan da uzun uzadıya bahsedeceğim. ^^

Spoiler uyarısı: Demon (Buradan sonra okuyup okumamak size kalmış.) 

Meşhur Genos'la başlayalım. En çok sevilen karakterlerden biri (Hatta seriye başlamadan önce en sık onun adını duyduğum göz önüne bulundurulursa, direk en sevileni bile olabilir.) olan sarışın cyborgümüz Genos, Saitama dövüştüğü yaratığı öldürüp hayatını kurtarınca onun öğrencisi olmaya karar vererek dahil olur hikayeye. Daha doğrusu, kendini zorla dahil eder... Zira deyim yerindeyse kendine hayrı olmayan Saitama'nın kimselerle uğraşacak hali yoktur esasında. Ama Genos kararlılığı -ve tabii ev kirasıyla- kendini Saitama'ya öğrencisi olarak kabul ettirmeyi başarır. Sadece öğrencisi demek de olmaz gerçi; yeri geldi mi asistanlığa, yeri geldi mi hizmetçiliğe bile soyunur... (Tuvalet temizlediği bile görülmüştür!) Senseisine büyük bir sadaketle bağlıdır, onun ağzından çıkan her söz (en saçma şeyler bile) altın değerindedir, 7/24 "Öl de öleyim sensei!" modundadır kısacası.

Bu normal bir shounen animesi olsa, baş karakterin Genos olacağını söyleyebiliriz. Kişilik özelliklerinden (güçlenme azmi, adalet için savaşma kararlılığı) tutun da Saitama'yı çileden çıkararak anlattığı geçmişine (Ki yaşadığı kentte kontrolden çıkan bir cyborg ailesi de dahil olmak üzere herkesi öldürüp o mucize eseri hayatta kalınca, adalet için çalışan Doktor Kuseno adlı bir bilim adamı tarafından bulunup, adalet için savaşan bir cyborge dönüştürülmesini ve yaşadığı kentte ailesiyle birlikte her şeyi yok eden cyborgten intikam almaya ant içmesini içeren geçmişi, trajik olmakla birlikte bir o kadar da bilindiktir.) kadar her şeyiyle tam bir tipik shounen ana karakterinin özelliklerini taşır zira. Ama OPM'in olayı bu değil işte...


ŞU GİFİ 2 DAKİKA İZLEYİN VE BANA CYBORG FETİŞİNİZ OLMADIĞINI SÖYLEYİN HAYDİ! En azından kesinlikle mekanik kol fetişiniz olmalı... Gifle olmasa da animeyi izledikten sonra mutlaka oluşacaktır çünkü bu, Genos'un kollarının çektiği fiyakalı numaralardan sadece biri. 
İşin komik yanı şu ki: Seri boyunca tüm havalı çıkışları, düşmanını dikkatle tartan ve durumu ölçen keskin bakışları, gaza gelip tişört parçalamaları yapan, bir tarafları parçalandığı halde (Ki bunun kolu olması bir klasiktir.) pes etmeyip o aciz haliyle bile adalet -ve elbette değerli senseisinin gözüne girmek- uğruna savaşmaya devam eden Genos'tur ama düşmanın işini tek yumrukta yüzünde o şapşal ifadesiyle Saitama bitirir hep. (Bunu animenin özeti olarak kabul edebilirsiniz.) Genos, garibim, anime boyunca hiçbir dövüşten galip çıkamaz (En iyi ihtimalle sağlam çıkar ama maalesef bu kadarı bile pek olmaz, çoğunlukla onun parçalara ayrılmasıyla bizim de içimiz parçalanır, her ne kadar tamir edilebilir olsa da...)  - hem de senseisini gururlandırmayı bu kadar istediği halde. Bu Saitama'yı sinir bozucu yapan bir durum bile olabilirdi ama tam aksine - her ne kadar tüm dövüşleri bitiren o da olsa, hiçbir zaman takdir görmediği gibi, takdiri gören de hep o sırada tesadüfen orada bulunan biri olur zira. Şehri, dünyayı ve insanlığı kim bilir kaç defa kurtardığı halde kimse, Saitama'nın adını bile bilmez. Bunun nedeniyse sadece hobi olarak kahramanlık yaptığından dolayı Kahramanlar Birligi'nden  (Hero Association) haberi bile olmamasıdır.

Kahramanlar Birliği, adı üstünde, tüm kahramanların resmi olarak kaydolduğu ve kamuoyunca tanınmasını sağlayan birlik. (Kaydolmayanlar sivil halk tarafından basitçe manyak olarak görülüyor - bkz: Saitama) Kaydolmak içinse bedensel ve yazılı olmak üzere iki aşamadan oluşan bir giriş sınavından geçilip, kahramanlar bu sınavın sonuçlarına göre sınıflara ayrılıyorlar. En güçsüzlerden en güçlülere doğru sınıf sıralaması şu şekilde gidiyor: C, B, A, S. (Neden en güçlü sınıf S sınıfı, ben de anlamadım - tamamen uyduruyorum ama "strong"un "s"inden mi gelmekte acaba?) Sınıflar da kendi içlerinde numarayla derecelendiriliyor. Örneğin "A sınıfı 33 numara" gibi... Bizimkilerden Genos S sınıfı 17 olarak birliğe girerken Saitama ise C sınıfının en altından girer çünkü fiziksel sınavdan tıpkı Genos gibi tam puan aldığı halde, yazılı sınavdan sadece 1 puan almış ve birliğe girmek için gereken 70 puan sınırını bu bir puanla zar zor geçmiştir. Neyse ki, hallettiği yaratıklara göre kahramanlar derece ve sınıf atlayabiliyor. Eh, insanları kurtarmak zaten Saitama'nın günlük rutininin bir parçası olduğundan, birlikte yükselmesi de pek zor olmuyor tabii.

Spoiler uyarısı: God (Animeyi izlememiş ve izlemeyi düşünüyorsanız buradan sonrasını okumamanız önerilir.)

Seri belli bir hikayeye göre ilerlememekle birlikte, asıl olay ikilimiz Kahramanlar Birliği'ne katıldıktan sonra başlıyor denebilir. Çünkü Bang (kahraman adıyla Silver Fang) ya da Tatsumaki (aka Tornado) gibi kalıcı karakterler bu noktadan sonra hikayeye dahil olmaya başlıyorlar. Gerçi ondan öncesinde de zaman zaman kendini gösteren kahramanlardan Lisanssız Sürücü (Hatta başta onu Saitama'nın yenilmez olmadan önceki hali gibi bir şey sanmıştım.) ve o çocuksu gülümsemesiyle Saitama gibi benim de kötü demeye içim el vermese de, kesinlikle bir kahraman olmayan Speed O' Sound Sonic adlı ninja kadroya katılıyorlar. Ve tabii animede şu ana dek pek fazla sahne alma fırsat bulamayan ama muhtemel yeni sezonda bulacaklarını ümit ettiğim diğer kahramanlar: Mesela Puri Puri Prisoner (Bu karakterin adının çok farklı şekillerde çevrildiğini duydum, yani başka bir isimle biliyor olabilirsiniz - gene de kimden bahsettiğimi anlamışsınızdır gerçi ama anlamamışsanız, bahsettiğim karakter şu Sailor Moon ve Jojo animelerinin lovechildı gibi durup tüm yakışıklı oğlanlara "bebeğim" diye seslenen hapishane kaçkını.), ancak son bölümde sahne alabilmişseler de Bang'le birlikte ortalığı yıkıp geçmeleriyle hayranlığımı kazanmak için bir bölüm yeten; uzaylılarla karşı beyzbol sopasını sallayan Metal Bat (Bu arada, neden, hiç bilmiyorum ama bu Metal Bat denen eleman fandom tarafından ilginç bir şekilde fetiş öğesi haline getirilmiş durumda. Yani kendisini arattığınızda açık seçik içeriklere rastlamanız işten bile değil.) ile adını atomlara dek parçalayabilme yeteneğinden an Atomic Samurai ve başta Child Emperor, Zombieman ve Engine Knight olmak üzere diğer tüm S Sınıfı kahramanları... Hepsini birbirinden çok merak ettiğimi söyleyebilirim. Ha bir de şu aynı zamanda idol olan A sınıfının 1 numaralı kahramanı... Mamoru Miyano tarafından seslendirilen, oldukça iyi görünümlü, halkın gözündeki yerini önemseyen biri. Tanıdık gelmedi mi size de?

Zaten seri genelde bunların savaşlarıyla döner. Onlar savaşır, onlar mücadele ederler - Saitama'ya düşen, gelip tek yumruğunu çakmak ve günü kurtarıp gitmektir yalnızca. Buna rağmen hepsinden daha düşük seviyeli bir kahraman olmasını (Şu ana dek çıktığı en yüksek mertebe B sınıfı, derecesini unuttum ama.) hem bir komedi unsuru hem de insanın değerini diğerlerinin belirleyemeyeceğine, yani başkaları tarafından yapılan "derecelendirmelerin" tamamen anlamsız olduğuna güzel bir atıf olarak görüyorum ben.

Saitama ve Genos dışında en sevdiğim karakteri soracak olursanız... KESİNLİKLE SPEED O' SOUND SONIC. (kısaca Sonic ama birkaç kez ona Speedy dendiğini de duydum ve bu isme de çok kanım ısındı) Adını resmen bir bilgisayar oyunu karakterinden alan bu ninja, ne kötü ne de kahraman; görünüşe bakılırsa umursadığı tek şey güçlenmek onun. Eh, tüm karakterlerin umursadığı şey bu sonuçta (İşte bu kısım, kulaklarınızda şu dizelerin çınlaması gereken kısım oluyor: "Pooower, get the pooower~!") ama çoğu kişi bir amaç için gücü isterken, güç, Sonic'in amacının kendisi. Öte yandan, doğruyu söylemek gerekirse ona olan sevgim daha çok estetik nedenlere dayanıyor. Patlıcan tonlarındaki makyajı ve kıyafetleri, topluyken en fazla ensesine dek geliyormuş gibi durup açınca omuzlarına dökülen kuzguni siyah saçları, çok başarılı bir kedi kadın cosplayi yapmaya müsait vücudu, kıvraklıkla ışık, pardon, ses hızını birleştiren hareketleri, sonradan tabii ki yine Kaji Yuki'ye borçlu olduğumuzu öğrendiğim o genizden gelen kadınsı sesle çıkardığı garip kıkırtı (Zaten bir kadınsı karakterin ardından da sen çıkmasan şaşarım Kaji Yuki. Hayır, çocuğu severim ama ne zaman "Aha yeni bir ses keşfettim!" diye heyecanlansam arkasından bu çıkıyor ya, gına geldi artık. Üstelik sesini de bir değiştiriyor ki neredeyse asla tanıyamıyorsunuz onu. Sen ki Shion'un ses aktörüsün, nerenden çıkarıyorsun o "IGHIGHIGHI!!!" kıkırtısını yahu!? Bu arada o kıkırdamayı çok iyi biliyorum çünkü benimkinin birebir aynısı - özellikle toplum içinde değilken çıkardığımın.) ve elbette o kendine has mükemmel gülümsemesi! İşte Sonic'i favorim yapan etmenler bunlar ki bence onu izlemesi çok eğlenceli bir karakter yapıyorlar.Sigh... Ne yazık ki yeterince bölüm ve mevcut bölümlerde de Sonic'e verecek fazla yer olmadığı için tadı damağınızda kalıyor.

Tadını damağınızda bırakan bir başka karakter ise Tatsumaki ya da kahraman adıyla Tornado. Bu karakteri sevmem garip çünkü genelde tsunderelerden pek hoşlanmam - özellikle de lolicon tsundereler tam bir baş ağrısıdır. Ama havalı telepati güçleriyle Tatsumaki öyle karizmatik ki, baş ağrısı sınıfına koyamıyorum onu. Gerçekten, Tatsumaki kahramanlık derecesinin (S sınıfı 2 numara) hakkını sonuna dek veriyor. (Zaten 2 numara olmasına rağmen, kahramanlar birliğinin "son kozu" aslında o.) Bu da elini zarif bir hareketle yüzüne götürüp "Hıh!" diye başını çevirmesi gibi tipik tsundere lolicon hareketlerini katlanılır,  hatta itiraf etmeliyim ki bir miktar da sevimli yapıyor. (*ve Tornado-sama'ya "sevimli" dediği için yeşil bir aura içinde duvara fırlatılır*) Gerçi belirtmeliyim ki mangada Tatsumaki daha ciddi bir karakter, animede fanservice aşkına biraz değişmiş. Öte yandan bundan şikayet edemem çünkü erkeklere yönelik tek fanservice öğesi o (Tek bir bölümde çıkan ve çabucak defedilen sinek kadını saymazsanız tabii.), göğüslerini ekrana dayamıyor en azından VE daha da iyisi, geri kalanı tamamen kadınlara yönelik fanservice. (Genos'un devasa kollarının ya da bir canavarın şişkin kaslarının gözünüze sokulmadığı pek az sahne bulunmakta zira~)
Bu arada, animeyi izlemeden önce Tatsumaki'yi ilk gördüğümde, cadı olduğunu sanmıştım aslında. Yosun kafası (*kendi saman kafası o yosun kafa tarafından tekrar tekrar duvara çarptırılır*) ve yırtmaçlı siyah elbisesiyle o imajı veriyordu (Bir de başında külahı olsa tam!); gerçi zaten espermiş (telepati güçlerine sahip kişi demek - açıkladım çünkü ben bilmiyordum), yani çok da farklı sayılmaz. Bu güçlerin doğuştan mı, değilse nereden geldiğini çok merak ediyorum. Ancak kendisi gibi bir de kız kardeşi -sadece OVA bölümlerinden birinde çıkan şu müthiş çekici bayan Fubuki- olduğuna göre, doğuştan olsa gerek. Bu başka bir shounen olsaydı, yeterince önemli bir yan karakter olduğunu göz önünde bulundurup geçmişinin mutlaka ileriki bölümlerden birine konu olacağını söyleyebilirdik. Ama OPM'den söz ediyoruz burada, sıradan bir shounenden değil. Öte yandan şu da var ki, seri belli bir hikayeye göre ilerlemiyor. Yani dünyanın en güçlü kahramanının, kendini dünyaya kabul ettirme çabası olarak görebiliriz hikayeyi ama tüm kötüler olaya dahil oldukları gibi defedildikleri için, olaylar bölümlük ilerliyor. Şu insanlığın evrimleşmesi düşüncesiyle hareket eden [Ki kendisine kesinlikle katılıyorum (Bakın, tüm sözcükleri aynı harfle başlayan bir cümle!) - sadece bunun fiziksel güçten geçtiğine emin değilim.] çılgın bir bilim adamının, Evrim Yuvası'nı (House of Evolution) kurup orada insanları güçlendirerek canavarlar yaratması (İnsan, insanlıktan çıkıyorsa evrim olmaz ki o, dönüşüm olur.) sıkı bir konu gibi görünüyordu, bir Kishimoto bundan 5 ciltlik hikaye çıkarırdı mesela. Ama Genos Evrim Yuvası'nı imha edip, (Şimdi hatırladım, orayı yıkan oydu bakın. Yani bir şey yapmış! ❤︎) Saitama da en güçlü canavarını -evrimin geldiği son noktayı!- tek yumrukta öldürüverince iş bir bölümde hallolmuş oldu? Doktor Genus'un geçmişi filan da anlatılınca asıl hikayenin başladığını filan düşünmüştüm oysa ki. (Gerçi onun akıbeti belirsizdi, yani ileride sürpriz bir dönüş yapabilir.) Sonra, şu sosyalist keller çetesinin olayından da birkaç bölüm rahatlıkla çıkardı ama bu sefer de Sonic hepsini doğrayıverdi? (Gerçi onların lideri de ölmedi ama akıbeti belli, kapitalizmi yıkma hayallerinden vazgeçip uslu çocuk olmaya karar verdi ve şimdi bir temizlikçi.) Elbette ki bu durumdan şikayetçi değilim, heyecanlı dövüş sahneleri geldikçe bana yeter ama mangaka bu şekilde ne kadar devam edebilir, ona emin olamıyorum. Yani her bölümde yeni kötüler yaratmaya, hem de sırf Saitama tarafından tek yumrukta defedilsinler diye, hayal gücü daha ne kadar dayanacak acaba?
Bir saniye, Tatsumaki'den bahsediyorduk biz. Ona geri dönelim: Aslında öz geçmişinden çok daha sabırsızlıkla beklediğim bir şey var, o da Sonic ya da Saitama'yla arasında bir dövüş! Yani telepati güçlerinin ses hızında hareket eden birini nasıl yakalayacağını ya da Saitama'nın o güçleri nasıl savuşturacağını gerçekten çok merak ediyorum. :) Gerçi Saitama'yla aynı taraftalar, Sonic'le de yolları kesişecek gibi değil pek ama hiç belli olmaz!

Şu "küçük ukala çocuğun" karizmasına bir bakar mısınız? 
Bir de Bang var tabii. Bang, serinin "yaşlı senseisi" olması gereken kişi aslında. S Sınıfı'nın 3 numaralı kahramanı olarak, geçkin yaşına rağmen ondan çok daha genç kahramanlara taş çıkartan kıvraklığıyla çok da müthiş bir sensei olurdu ama n'apalım, bu animenin senseisi 25 yaşında yumurta kafalı bir neet. ¯\_(ツ)_/¯

...Fakat burada utanarak bir şey itiraf etmeliyim: Açıkçası 7. bölümden, yani Saitama ile Genos'un Bang'le resmen tanıştıktıktan sonra, Genos'un  senseisi olarak Saitama yerine Bang'i seçeceğinden korkmuştum. Senseine duyduğun sadakat ve bağlılıktan şüphe ettiğim için gomennasai Genos-kun! Ama saygınlığından şüphe ettiğim için senden de gomennasai Saitama-sensei.

İlk bakışta Bang, daha uygun bir sensei gibi görünebilir. Son derece güçlü ve deneyimlidir, üstelik öğretmenlikten de anladığı kendi dojosu olmasından belli. Diğer yandan Saitama, kendi gücünü açıklamaktan bile acizdir [Yani hiçbirimiz o muazzam güce gerçekten basit bir egzersiz programıyla (Gerçi 10 kilometrelik koşu içeren bir egzersiz programına basit demeye dilim varmıyor, bence gerçekten insanüstü çünkü! ) ulaştığını kabul etmiyoruz, değil mi?], onu bir başkasına aktarabilmek şöyle dursun. Genos'u etkileyebilmek için anlamsız, sadece kulağa etkileyici gelen sözler uydurur.
Ama özünde kahramanın hasıdır Saitama.
Evet, delici bakışları ya da havalı saçları yoktur. (Sabrını taşıracak bir şey -örneğin indirimi kaçırmasına neden olmak ya da duvarını uçurmak gibi- yapmadığınız müddetçe o yumurta kafasıyla boş boş bakar.) Dokunaklı öz geçmişi ya da kahraman olmasının ardında yatan herhangi bir soylu neden de. Sadece eğlence için kahramanlık yapar. En azından herkese söylediği kadarıyla... Ama anime boyunca Saitama'nın tatminsizliğini izleyen bizler, bunun doğru olmadığını biliriz. Tüm dövüşler tek yumrukta biterken işin eğlencesi mi kalır? Buna rağmen kahramanlığa devam etmesinin nedeniyse çok basit: Çünkü Saitama iyi biri. Dünyayı sayısız kez, sayısız tehlikeden kurtarır ama insanlar geçtim ona hak ettiği takdiri göstermeyi, adını bile duymamıştır. Kahramanlar Birliği'ne katılıp resmen aday olduğunda da değişen bir şey olmaz. Hatta eskiden yalnızca görmezden gelinirken, hilecilikle suçlanmaya başlanır. Gücünü çekemeyen kahramanların kışkırttığı halk tarafından kahramanlığı bırakması için yapılan eylemlere bile maruz kalır. Ama tüm bunlara rağmen, cırtlak sesiyle çocuk gibi bağırsa da, kahramanlığı bırakmaz. Çünkü günün sonunda, o olmasa kim insanlığı kurtaracak ki? (Ha, bir de, muhtemelen kahramanlığın OPM evreninde en iyi seçenek olmasından dolayı. Diğer seçenekler ya ne zaman bir canavar ortaya çıksa -ki bu orada günlük yaşamın bir parçası- bir kahraman tarafından kurtarılmayı beklemek YA DA kötü olmayı seçmek çünkü.)
Bunun farkındaki tek kişiyse Genos'tur.
Kendi hayatını kurtardığından beri, Saitama'yı büyük bir dikkatle izler Genos. (Hem de "izlemek" bazen "stalklamaya" varacak derecede...) Gücünün kaynağına dair bir ipucu bulmak uğruna tüm sıradan davranışlarını analiz eder, söylediği en değersiz şeyleri bile not alır. Ama Genos'un Saitama'ya olan ilgisi onun gücüne erişebilme arzusundan kaynaklanmaz sadece. Her ne kadar bazen vida kafa da olsa (~NO PUN INTENDED~) Saitama'nın güç seviyesine ulaşamayacağını onunla dövüştükten sonra fark etmiştir çünkü. Genos'un Saitama'nın yanında olma sebebi, onun gücüne ulaşmaktan çok, yanında olma arzusudur. Tüm dünyanın görmezden geldiği bu adama tüm dünyanın takdirini gösterir. Üstelik değerli senseisinden hak ettiği takdiri esirgeyen dünyaya zerre kadar toleransı da yoktur, senseiye ne kadar özenli ve düşünceli davranıyorsa, diğerlerine karşı da bir o kadar umursamaz ve soğuktur.
Ayrıca senseisinin koyduğu hedefler, onun gözüne girme arzusu Genos'u ilerlemeye teşvik eder. Tatlı Maske'yle (Sweet Mask) tanıştıklarında söylediği "Aynı senseiden önceki, kalbinde merhamete yer olmayan halim gibi" sözleriyle de Saitama'nın onu daha iyi biri yaptığını belirtir. Ama sadece senseisi onu değil, o da senseisini değiştirmiştir. Genos hayatına girmeden önceki Saitama, şüphesiz serinin geri kalanında izlediğimizden çok daha cansız bir Saitama'dır. Genos'tan sonra o da öğrencisini etkileyebilmek, ondan geri kalmamak için şevklenir. O ikisi arasındaki ilişkiye tam olarak öğretmen-öğrenci ya da usta-çırak ilişkisi denemez zaten. Onlar bir takımdır. Genos Saitama'yı ciddileştirir, Saitama da Genos'a insanlığı gösterir. Birbirlerinin eksik yönlerini kusursuzca tamamlarlar.
Bu yüzden bu ikisinin ayrılabileceğini düşünmem son derece utanç vericiydi.

miyakuli:
“ “** Permission to post it was granted by the artist
Support the artist on their page too
Please don’t remove credits & don’t repost/edit the art **
”
Artist :  ノ日門 @mdm_i389
Source
”Ve ne var biliyor musunuz? Bu ikisinin ilişkisi tam olarak eğer L ile ben aynı gerçeklikte buluşsaydık aramızda oluşacak ilişkinin hayal ettiğim hali gibi. Yani en azından ben L'i tam olarak Genos'un Saitama'yı gördüğü gibi, yani dünyanın en muhteşem olarak görür  -ki şu anda, farklı gerçekliklerdeyken bile öyle görüyorum zaten- ve L'e tam olarak Genos'un Saitama'ya davrandığı gibi davranır; yani bir dediğini iki etmez, her sözünü ve her davranışını özenle not alır, onu herkeslere karşı ölümüne savunurdum. (Özellikle de soruşturma ekibine çünkü L'E HEP ÇOK HAKSIZCA DAVRANDILAR - "EĞER L ONUN KİRA OLDUĞUNU SÖYLÜYORSA, KİRA'DIR! DÜNYANIN 1 NUMARALI DEDEKTİFİNİ NASIL SORGULARSINIZ? LIGHT, DOĞRU HAPSE!" - Gerçi söz konusu ben olunca işin romantik bir boyutu da olurdu...) Çünkü L resmen Death Note'un Saitama'sı. (Aslında Saitama OPM'nin L'i.) Yani ikisi de sterotiplerin çok dışında karakterlerlerdir (Ne Saitama bir kahramana benzer, ne de L dünyanın  1 numaralı dedektifine.) bu yüzden de kimse onları ciddiye almaz, asla hak ettikleri takdiri görmezler... E Genos ile benim gibi adalet aşıklarından (ya da sapık hayranlardan) bu haksızlığa göz yummamız beklenemez tabii. u_u (Bunun sadece hayranlığımızı yaşamak için bir bahane olduğunu ben de biliyorum ama şşşt. ( ͡° ͜ʖ ͡°))


Neyse, artık OPM'ye dönelim. Herhalde bu kadar hayranlık dolu gevezeliğin ardından, seriyi ne kadar çok sevdiğimi anlamışsınızdır. Bununla birlikte, tüm fazla popüler animeler gibi, OPM'nin de abartıldığını düşünüyorum. Bir kere, o kadar da komik değil (Gerçi Nichibros'dan sonra hiçbir sey o kadar da komik değil.) - yani genel olarak eğlenceli bir havası var ama öyle kahkahalara boğulduğum bir sahne hatırlamıyorum. (OVA'ları saymayın, onlara aralıksız güldüm.) Sonra, şu bitirdiğinizde sizi boşluğa sürükleyen animelerden değil ki eğer benim gibi animelerden soğumuşsanız, tekrar ısınmanız açısından bu iyi bir şey.  Ve popülerliğini borçlu olduğu şeylerden de biri olduğunu düşünüyorum çünkü son zamanlarda çıkan animeler, cidden insanı animeden soğutur nitelikte. (Yani OPM'den önce pek anime izlemiyor olabilirdim ama izlemememin sebebi de izlediklerimdi zaten.)  OPM'deyse animasyon kalitesini görmezden gelirseniz kolayca 10 yıl önceki animelerden diyebileceğiniz bir şeyler var. Mizah anlayışı mı desem yoksa duyguların aktarım şekli mi... Bir şeyler işte.

Popülerliğini borçlu olduğu diğer şeylere gelirsek, kolay adapte olunabilir dünyası da önemli bir etken bence. Yani eminim hepimiz küçükken kahraman olma hayalleri kurmuşuzdur. Hatta belki bazılarımız daha ileri gidip bir kahraman profili bile oluşturmuştur kendisine. İşte OPM dünyası, tam da küçükken oluşturduğumuz kahraman profillerinin yaşayacağı yer. Zaten animedeki kahramanlar da, bir çocuğun hayal dünyasından fırlamış gibi - abuk subuk güçlere sahip, eğlenceli tipler. Öyle batı çizgi romanlarının ciddi yüzlü, kaslı kahramanlarıyla alakaları yok. (Örneğin havaya dikilmiş saçları ve renkli kostümleriyle, düşmanlarına "elektrik tekmesi" atan Lighting Max ve "bamboo shoot spear" adlı mızrağıyla saldıran dostu "Stinger".)

Hatırlıyor musunuz, (Yazının Saitama'yı bana yumruk olmasa da en azından küçük bir çimdik attırmaya yetecek uzunluğu nedeniyle unutmuş olabilirsiniz.) bir yerlerde OPM'nin parodi olsa bile diğer parodiler gibi olmadığından söz etmiştim. Çünkü seri aynı anda hem klişeleri yıkıp, hem de onlarla mucizeler yaratmayı başarabiliyor. Örneğin kritik bir anda Saitama'nın verdiği olağanüstü şekilde normal tepkiye gülerken, aynı anda bir başka karakterle birlikte gözyaşı dökebiliyorsunuz. Yani seri, alışılmamış tatlarla birlikte alıştığınız tatları da aynı keyifle yedirebiliyor. Ve bu da popülerliğinin en önemli sebebi bence.

Gelelim teknik kısımlara... Başlamadan önce animasyonlarının kalitesiz olduğunu duymuştum. İzledikten sonra, bu yorumu duymuş olmam beni şaşırttı çünkü şahsen ben hiç de kalitesiz bulmadım. Madhouse'u zaten severim, KyoAni kadar kişisel bir tarzı yoktur ama çizimin kalitesini doğallığına göre yargılayan ben, şahsen onu tercih ederim. (Yani elle çizilmiş hissi veren çizimleri seviyorum.) Özellikle çizimler, yoğun duyguları yansıtmak amacıyla karalamaya döndüğünde, acayip hoşuma gidiyor. Ayrıca reklamlardan önce ve sonra çıkan şu resimlere (Muhtemelen bunların teknik bir ismi vardır ve ne olduğunu biliyorsanız lütfen bana da söyleyin.), daha doğrusu kısa animasyonlara bayıldım. Ama mangayı okuduktan sonra, çizimlerin kalitesizliği hakkında yapılan yorumlar anlam kazandı. Eğer okumamışsanız, aşağıdaki aynı sahnenin anime ve manga karşılaştırmasını görünce, sizin için de kazanacağını düşünüyorum.


 

... İşte böyle. Zaten benim animeyi izlemeden önce gördüğüm de bu sahneydi. "Animasyonlar gerçekten kötü olmalı" diye düşünmüştüm bu karşılaştırmayı görünce ama tek bir sahneye bakarak yargılamak yanlışmış demek... Sonuçta animasyon, çizimden çok daha karmaşık ve bir stüdyonun, her sahneyi aynı kalitede yapması imkansız. (Ancak ne yalan söyleyeyim, bu sahneye daha çok özen göstermelerini beklerdim, öyle önemsiz bir sahne değil sonuçta, Saitama ve "rakibi" konumunda olabilecek ilk kişinin "dövüşü"...) Genel olarak çizimler iyi olunca, animeyi bir şikayetim olmadan izledim. Hatta "neden tek bir sahne yüzünden böyle eleştiriliyor?" diye düşünüyordum ki mangaya başlayınca anladım mevzuyu.


Meğer sıkıntı animenin çizimlerinde değil, manganınkilerdeymiş.

Çünkü çizimleri gerçekten fazla iyi. Ben pek manga okumam. Ama bunun çizimlerinin üst düzeyde olduğunu anlamak için profesyonel olmaya gerek yok. Yani bir manganın çizimlerinden, gerçek animasyonundan daha iyi bir animasyon çıkıyorsa çizimleri olağanüstüdür, değil mi? Zaten animeyi izlerken beni çok etkileyen insan çizimlerinin detaylılığını da mangaya borçluyuz. (En önemsiz karakterler bile çok karakteristik yüzler verilmişti, hani insan hallerini tam olarak hayal edebiliyorsunuz. Özellikle gözlerinin altındaki çatal şeklinde kırışıklıklarla Bang'in yüzü gerçek bir insana aitmiş gibi sanki.) VE ELBETTE HAYAL GÜCÜNÜN SINIRLARINI ZORLAYAN DÖVÜŞ SAHNELERİ! OPM'nin dövüş sahneleri 10/10'dur; öyle kuru dövüşler olmaz, binalar çöker, şehirler yıkılır, ovalar tuzla buz olur, hatta gezegenler çatlar - hayal gücünün olmasa da mekan kavramının sınırları yıkılıp geçilir kısacası. Sonuç hep belli olduğu halde dövüşleri hala eğlenceli kılan da bu herhalde Özellikle şu son dövüşü tekrar tekrar, durmadan başa alarak, defalarca izlemişimdir. Gördüğüm en iyi dövüş sahnelerinden biriydi. Sonunda yine tek yumrukla bitmesi de süperdi be! Not: Yalnız keşke Boros ölmeseydi de azıcık daha devam etseydi demedim değil.

Müzikler genelde rock parçalardan oluşuyor ama arada klasikler de var ve bence hepsi harika! Müzikten pek anlamasam da bana verdikleri duyguya bakarak söylüyorum bunu. En sevdiklerimse genelde kahramanlık sahnelerinde çalan Seigi Shikkou, sarışın cyborgümüzün dövüşlerinde çalan tekno parça, karakterler günlük sıradan şeyler yaparken çalan hafif ve eğlenceli One Day, Genos'un havalılık seviyesi bir kat arttırılmış parçası. Hepsi güzel gerçi de açıp dinlediklerim bunlar işte... En çok sevdiğim parçaysa: Sorrow. Özellikle yağmurlu bir günde camdan dışarı bakarken dinlemenizi kesinlikle öneririm, muhteşem gidiyor. Gerçi aklınıza getirdiği sahne (Evet, "4 yıl önce, ben 15 yaşındayken, hala bir insandım" şeklinde başlayıp Saitama'yı çileden çıkarana dek devam eden o malum sahneden söz ediyorum.) kendinizi duygularınıza bırakmanızı engelleyebilir ama... Yine de çok güzel bir parça, hüzünlü ama umutlu bir tınıyla birlikte. Ve tabii ki kahramanlığın ruhunu mükemmel şekilde yansıtan açılış parçası HERO! (Melodisiyle birlikte ezbere söyleyebilecek kadar çok dinledim artık.)

Veee bitti. Söyleyeceklerim bu kadar. (ZATEN DÜNYANIN HER ŞEYİNİ SÖYLEDİN!!!) Buraya kadar gelenler... En azından manzara güzel, değil mi? Ehem, saçmalamayı bir yana bırakırsak, inanın ben bittiği için sizden çok daha mesudum. Üç haftadır bu yazıyla uğraşıyorum, ÜÇ! Tabii ki yazması keyifliydi, sonuçta sevdiğim bir konu hakkında yazdım. Ama zor olan da buydu zayen çünkü çok uzun zamandır bana acı veren şeyleri yazmaya alışmışım. Son bir haftadır her gün "Bu gün yazıyı bitireceğim!" düşüncesiyle uyanıyor, gün bu düşünceyi "En azından şundan bahsetmeyi bitireceğim"e çeviriyor ve bunu bile yapamadan bitiyordu. Her neyse, sonunda bahsetmek istediğim her şeyden bahsettim işte. (20 kelimelik konuşmalara katlanamayan adamın animesini 20 bin kelimeyle anlattım.) Gerçi yazıyı yayınladıktan sonra zihnimin duvarlarını tırmalayacak küçük bir düşünce ya da okurken gözüme batacak bir cümle çıkacağına eminim ama şimdi tek istediğim yazıyı yayınlamak.  "Yayınla" tuşuna basarken ağlayıp ağlamayacağımı merak ediyorum. Not: Sadece biraz ağladım.