12 Haziran 2016 Pazar

20 Kelimede Özetlenemeyecek Bir Anime

story-kat:
“ Art by ㄘㄩ
Posted with Permission
”
Önceki yazının yine yazıyla alakasız bir sohbet çemberine döndüğü yorumlar kısmından öğrenmiş olabilirsiniz ama öğrenmediyseniz şimdi öğrenin: Bir süredir, animelerle arama  mesafe girmişti. [Biliyorum, "NE? SEN Mİ? BU NASIL OLUR!?" diyeceksiniz çünkü öğrenen herkes bu tepkiyi verdi. Hem de bu zevki paylaşanından tutun bir türlü anlamayanına dek herkes... (İkinci grubu en yakın arkadaşımla annem oluşturuyor.) Eh, tutkuyla sevdiği şeyleri kolay kolay bırakmayan biri olduğum göz önünde bulundurulursa (Bkz: Death Note'u ilk izleyişimden bu yana seneler geçtiği halde hala hakkında teoriler üretmeye, L her ekranda göründüğünde kalbi topuklu ayakkabıyla ezilen sincap sesi çıkarmaya ve kendimi Matt'le birlikte motora binerken hayal etmeye devam etmem.), hiç şaşırtıcı bir tepki değil.] Yine yorumlar kısmında bahsettiğim gibi, ben bunun suçunu Gangsta animesine atıyorum. Aslında suçu animeye atmak da yanlış, beklentilerimi yüksek tutmam benim hatam, diyeceğim de, söyleyin Allah aşkına: Yüksek beklentiler kurulmayacak gibi bir anime miydi? Yani ikisi de birbirinden karizmatik ve ilginç, aralarında ortak geçmişlerinin oluşturduğu derin bir bağ bulunan iki kişilik bir mafya takımını anlatan bir anime hakkında, nasıl yüksek beklentiler kurmamamı bekleyebilirsiniz ki? Gerçi, anime nerede hata yaparak beklentilerimi yıktı, onu da tam olarak söyleyemiyorum... Sadece sıkıcıydı işte. Aslında mafya takımının havalı maceralarından ibaret olmayan bir konusu, anlatmaya çalıştığı bir hikaye vardı ama ben anlayamadım, yakalayamadım onu. Ama bana heyecan veren hiçbir dövüş sahnesi de hatırlamıyorum ki bu yazıda asıl bahsedeceğim animede, sonucu daima belli olduğu halde dövüş sahnelerinin hepsi müthiş heyecanlı, hiç değilse keyifli - tabii ikisi birden değilse ki bana kalırsa çoğu her ikisi birdendi. Bu da Gangsta'nın eksikliğini (ve bahsedeceğim animenin muhteşemliğini) kanıtlıyor bence. Belki yine de mangasına bir şans veririm gerçi, belli olmaz. Böyle şeyler hakkında inatçıyımdır sonuçta. Bir de, garip gelebilir ama bir animeyi sevip sevmeyeceğimi bir bakışta anlarım genelde. Neye baktığım fark etmez; posteri, açılışı, gifi, screenshotu... Çok da garip değil aslında, demek istediğim, böcek gözlü bir anime kızı gördüğünüzde o animeden şirin ve komik sahneler (Tabii orta okul kızlarının senpaisinin peşinden koşarken yere kapaklanıp eteği açılınca çizgili donunun senpaisi tarafından görülmesi size komik ya da şirin geliyorsa - üzgünüm, moe ile aram iyi değildir. Aslında hiç katlanamam.) beklersiniz. Ve hem karakter hem de görünüş özellikleri iyi tasarlanmış mafya karakterlerin olduğu animelerdense heyecanlı dövüş sahneleri ve trajedi... Ama öyle olmuyormuş işte.

Neyse, lafı çok uzattım. Bu kısa Gangsta eleştirisinin ardından, [Aslında iyi de oldu çünkü bu blogda ilk kez negatif bir anime eleştirisinde bulunmuş oldum. Normalde, içerdiği hayranlık (Bakın, "fangasm" gibi buram buram 2006 Deviantart'ı kokan kelimeler kullanmıyorum artık!) miktarı yüzünden hakkında yazdıklarıma "tanıtım" bile denemeyecek kadar beğendiğim animelerden bahsederim yalnızca. Asıl maksat eleştiri değil, övgü olunca sevmediğim animeyle de işim olmuyor haliyle.] bahsetmek için bu yazıya başladığım asıl animeye geçelim. İzleyenler zaten başlığı görünce hangi animeden bahsettiğimi anladı, izlemeyenler de kontrol panelinde çıkacak resimden anlamıştır çünkü resimlerini görmemiş olmak için fazla popüler bir anime. Eğer ikisinden de tanımadıysanız, animelerle pek içli dışlı olmadığınız anlamına gelir ve eööö... Sanırım bu sayfa size göre değil. (Dilerseniz, depresyon sosuna yatırılmış diğer sayfalara alalım sizi ya da Saçmalık diyarından üzülerek uğurlayalım direk... Ha, bu yeni tanıştığınız konunun içine dalmayı seçerseniz kalın tabii. Bence pişman olmazsınız!)

Normalde bu kadar popüler animelere başlamakta bir hayli zorlanırım. Serinin olağanüstü popülerliğinden doğan izlememe zorunluluğu, bende ters etki yapar. (Zorunluluk kavramıyla olan ilişkimden bir önceki yazımda bahsetmiştim.) Bu etkiyi kırıp izlemeyi başarsam da "nasıl olsa yeterince yazılmış" diyerek hakkında bir şey yazmadan geçerim. Tabii seri bir şeyler yazmadan geçmemi engelleyecek kadar hayranlığımı kazanmamışsa ki şu anda bunu okumanızdan da anlayabileceğiniz gibi One Punch Man kesinlikle kazandı. ^^ Hem de hakkında yeni bir yazıya başlatması yetmiyormuş gibi, normalde telefondan okumayı sevmediği ama ardarda çıkan ciltlere bayacak parası da olmadığı için manga okumayan, hele de shounen gibi zaman ve enerji tüketen bir türünkine asla elini sürmeyen beni, animeyi bitirir bitirmez mangasına başlatacak kadar...

"Azimli ana karakter, bir shounen animenin olmazsa olmazıdır." Burada bir başka shounen animeden  bahsederken kaleme aldığım bu yargının, gün gelip de kel kafalı bir kahraman tarafından tek yumrukta (Ah, lafı açılmışken, uyarayım: Tek yumruk esprileri bombardımanına hazır olun çünkü bu ilk ve sonuncusu olmayacak.) parçalayacağını elbette bilemezdim. Sadece bunu değil, shounen animelerle ilgili kurulabilecek tüm yargıları, shounen animelerin tüm olmazsa olmazlarını parçalıyor Saitama-sensei. Nasıl olduğunu açıklamadan önce, biraz konudan bahsedeyim ama. (Muhtemelen biliyorsunuzdur gerçi, hatta Saitama'nın farkına açıklamama gerek olduğunu da sanmıyorum. Sadece canım istiyor işte.)

Öncelikle hikaye, durmadan birbirinden acayip yaratıkların saldırılarına maruz kalan ve alfabenin harfleriyle adlandırılmış (Ki ben bunu çok komik buldum, sanki "nasıl olsa yok edilmeleri an meselesi" diye şehirlere doğru düzgün isimler vermeye bile zahmet etmemişler gibi...) şehirlerde geçer. Bu acayip kötülerle savaşıp şehri kurtarmaksa, yine kahramanlara düşer tabii. Doğrusunu isterseniz, kahramanlar da biraz acayiptir ya... Ama şüphesiz en acayipleri, "pelerinli keltoş" olarak da (ve daha pek çok farklı isimle - ama benim favorim kesinlikle bu.) anılan baş karakterimiz Saitama'dır.

Saitama, günün birinde belden yukarısı yengeç şeklinde ve tipik bir kötü gibi, önüne gelen herkesi öldüren bir yaratıkla karşılaştığında, kaçmaya bile zahmet etmeyecek kadar hayattan bezmiş, basit bir salarymandir. Yaratık, gözlerinde kendisininkiyle aynı ruhsuzluğu görünce, onu rahat bırakmaya karar verir ve eğer çenesi popo şeklinde bir çocuk görürse haber vermesini çünkü göğsüne meme uçları çizdiği için onu öldüreceğini söyler. Sıkıcı hayatını sürdürmek zorunda kalmasının hafif hayal kırıklığıyla yoluna devam eden Saitama, gerçekten de yengeç-adamın bahsettiği çocuğu görür. Fakat çok sevimsiz bir çocuktur bu! Yine de, tüm sevimsizliğine ve canı tehlike altındayken bile topunu umursayabilecek kadar aptal olmasına rağmen, bu kadar saçma bir sebepten ötürü bir çocuğun öldürülmesine göz yumamayıp yaratığı öldürür ve Saitama'nın bir kahraman oluşunun hikayesi budur işte. Evet, bu. Bu kadar. Öyle ardında "çocukken ailesinin yaratıklar tarafından katledildiğini görmek" gibi trajik nedenler yatan, "intikam arzusu" gibi derin hisler ya da "arkadaşlarının başına da aynı şeyin gelmesini engellemek" gibi ulvi amaçlarla kahraman olmamıştır Saitama. Kahraman olmasının ardında yatan tek şey can sıkıntısıdır. Bunu söylemekten de asla gocunmaz, tersine, eğlence için kahramanlık yaptığını her fırsatta dile getirir. "I'm Saitama, just a hero for fun." [Serileri İngilizce izlemenin kötü yanı, bu tür klasikleşmiş laflarının Türkçe'ye nasıl çevirildiğini bilmediğim için ya İngilizce yazmak zorundayım ya da kendim çevirmek ki benim çevirim, muhtemelen alışılmış çeviriye benzemediği için, iğreti duracaktır. Mesela "caped baldy" için "pelerinli keltoş"tan daha iyi bir çeviri düşünemiyorum ama böyle çevirmek akıllarına gelmeyip "pelerinli kel" diye çevirmiş olabilirler ya da "kel pelerinli." Ancak sadece mobilden izleyebildiğim ve Türkçe anime siteleri mobilde iyi çalışmadığı için, yapacak başka bir şey yok. Zaten Türkçe'ye çevirdiğim her şeyin İngilizce'sini de belirteceğim, böylece benim korkunç çevirilerimi kendiniz okurken düzeltebilirsiniz. ^^]

Spoiler uyarısı: Wolf  (Buradan sonrası biraz spoiler içerecek ama animenin tadını çıkaracak kadar değil,  merak etmeyin. ^^) 

Normal shounenlerde, konu ana karakterin gelişimi üstünden ilerler. Sevdiklerini korumaya ant içmiş karakter, daha güçlü olmak pahasına her şeyi yapar. Biz de çıktığı bu yolda ona eşlik eder; onun yenilgilerine onunla birlikte üzülür, galibiyetlerine birlikte seviniriz. Oysa OPM'de böyle bir olay yoktur. Çünkü Saitama, 3 yıllık çalışmanın ("Çalışma" derken ne kast ettiğimi anlatıp anlamamakta çok kararsızım - şahsen ben Saitama gibi bir karakterden başka türlüsünü zaten beklemezdim ama haydi belki siz şaşırırsınız, anlatmayayım bari.) ardından dünyanın en güçlü kahramanı olmuştur bile. Yumruğuna karşı durabilecek hiçbir düşman yoktur. One Punch Man, yani "Tek Yumruk Adam" adı da buradan gelir işte, karşısına çıkan tüm düşmanların işini tek yumrukta bitirmesinden... Ama bu durumdan hiç de memnun değildir çünkü savaşların sonucu her zaman belli olduğundan, savaşmanın tüm heyecanı kaybolmuştur. Bir adım ileri gidip Saitama'nın depresyonda olduğunu bile söyleyebiliriz bence. Genelde shounen karakterlerinin bütün olayları, yaşama sevinciyle dopdolu olmalarıdır ve ölümle burun buruna geldikleri kritik anlarda, hayatın değeri hakkında uzun ve dokunaklı konuşmalar yapmayı severler. (Saitama ise bırakın öyle uzun konuşmalar yapmayı, başkalarının 20 kelimeden uzun demeçlerini dinlemeye bile katlanamaz ve eğer başlığı anlamamış idiyseniz, şimdi anlamış oldunuz işte.) Ama Saitama düpedüz depresyondadır. İlk bölümlerden birinde, yer altından gelen süper güçlü yaratıkların insanlığa savaş açtığını ve onun dünyayı korumak için bu yaratıklarla nasıl çoşkuyla savaştığını gördüğü şu rüya, bu durumu kanıtlar. (Uyanıp da rüyasında dünyayı tehdit ettiğini gördüğü o güçlü yaratıkların aslında bir avuç gürültücü şapşal olduğunu görmekse, en az Saitama kadar üzmüştü beni de.) Öte yandan duyguları körelmiş de olsa, öyle hayattan bezip her şeyi koyvermiş bir tip de değildir. Süper kahraman kostümünü yıkar, kaktüslerini sular, (Sulama miktarı beni endişeye düşürüyor yalnız. Kaktüslerin çok fazla suya ihtiyaç duymadığını, hatta genelde suya ihtiyaç duymadıklarını bilmez misin Saitama? Ha, farklı bir kaktüs türüyse, orasını bilemem tabii ama lütfen, burada Saitama'dan bahsediyoruz. Restorantta patates kızartmasından başka bir şey yemeye parası olmayan adamın nereden olsun öyle değişik türde kaktüsü?) market indirimlerinin peşinden koşar, dizisini izler - hayatını gündelik rutinine göre yaşamaya devam eder. Sadece canı çok sıkılmaktadır. (Bu arada, kahraman diye ekmek elden su gölden yaşadığını düşünmediniz ya? Elbette o da geçimini sağlamak zorunda. Ama durun, buna az sonra değineceğiz.) Kısacası sizin, benim gibi biridir Saitama ve onu acayip yapan da (en azından diğer kahramanların yanında yani), budur işte.

Hayır, Baby Tv'nin maskotu değil o! Dünyanın en güçlü adamı! Gerçekten!!! 
Parodileri genelde pek sevmem. Esinlendikleri şeyle dalga geçip onu yerden yere vurmak dışında bir amaçları olmaz, insana hiçbir şey katmazlar. "Acayip" ana karakteri nedeniyle, OPM'nin de bir "shounen parodisi" olduğu söylenebilir ancak öyleyse de, kesinlikle o türden değil. Evet, absürtlük derecesindeki sıradanlığıyla Saitama bu abartılı tür için sıra dışı bir karakteridir ama serideki tüm diğer karakterler gayet sıradan olmakla birlikte, en az onun kadar sevilesidir. Ki elbette onlardan da uzun uzadıya bahsedeceğim. ^^

Spoiler uyarısı: Demon (Buradan sonra okuyup okumamak size kalmış.) 

Meşhur Genos'la başlayalım. En çok sevilen karakterlerden biri (Hatta seriye başlamadan önce en sık onun adını duyduğum göz önüne bulundurulursa, direk en sevileni bile olabilir.) olan sarışın cyborgümüz Genos, Saitama dövüştüğü yaratığı öldürüp hayatını kurtarınca onun öğrencisi olmaya karar vererek dahil olur hikayeye. Daha doğrusu, kendini zorla dahil eder... Zira deyim yerindeyse kendine hayrı olmayan Saitama'nın kimselerle uğraşacak hali yoktur esasında. Ama Genos kararlılığı -ve tabii ev kirasıyla- kendini Saitama'ya öğrencisi olarak kabul ettirmeyi başarır. Sadece öğrencisi demek de olmaz gerçi; yeri geldi mi asistanlığa, yeri geldi mi hizmetçiliğe bile soyunur... (Tuvalet temizlediği bile görülmüştür!) Senseisine büyük bir sadaketle bağlıdır, onun ağzından çıkan her söz (en saçma şeyler bile) altın değerindedir, 7/24 "Öl de öleyim sensei!" modundadır kısacası.

Bu normal bir shounen animesi olsa, baş karakterin Genos olacağını söyleyebiliriz. Kişilik özelliklerinden (güçlenme azmi, adalet için savaşma kararlılığı) tutun da Saitama'yı çileden çıkararak anlattığı geçmişine (Ki yaşadığı kentte kontrolden çıkan bir cyborg ailesi de dahil olmak üzere herkesi öldürüp o mucize eseri hayatta kalınca, adalet için çalışan Doktor Kuseno adlı bir bilim adamı tarafından bulunup, adalet için savaşan bir cyborge dönüştürülmesini ve yaşadığı kentte ailesiyle birlikte her şeyi yok eden cyborgten intikam almaya ant içmesini içeren geçmişi, trajik olmakla birlikte bir o kadar da bilindiktir.) kadar her şeyiyle tam bir tipik shounen ana karakterinin özelliklerini taşır zira. Ama OPM'in olayı bu değil işte...


ŞU GİFİ 2 DAKİKA İZLEYİN VE BANA CYBORG FETİŞİNİZ OLMADIĞINI SÖYLEYİN HAYDİ! En azından kesinlikle mekanik kol fetişiniz olmalı... Gifle olmasa da animeyi izledikten sonra mutlaka oluşacaktır çünkü bu, Genos'un kollarının çektiği fiyakalı numaralardan sadece biri. 
İşin komik yanı şu ki: Seri boyunca tüm havalı çıkışları, düşmanını dikkatle tartan ve durumu ölçen keskin bakışları, gaza gelip tişört parçalamaları yapan, bir tarafları parçalandığı halde (Ki bunun kolu olması bir klasiktir.) pes etmeyip o aciz haliyle bile adalet -ve elbette değerli senseisinin gözüne girmek- uğruna savaşmaya devam eden Genos'tur ama düşmanın işini tek yumrukta yüzünde o şapşal ifadesiyle Saitama bitirir hep. (Bunu animenin özeti olarak kabul edebilirsiniz.) Genos, garibim, anime boyunca hiçbir dövüşten galip çıkamaz (En iyi ihtimalle sağlam çıkar ama maalesef bu kadarı bile pek olmaz, çoğunlukla onun parçalara ayrılmasıyla bizim de içimiz parçalanır, her ne kadar tamir edilebilir olsa da...)  - hem de senseisini gururlandırmayı bu kadar istediği halde. Bu Saitama'yı sinir bozucu yapan bir durum bile olabilirdi ama tam aksine - her ne kadar tüm dövüşleri bitiren o da olsa, hiçbir zaman takdir görmediği gibi, takdiri gören de hep o sırada tesadüfen orada bulunan biri olur zira. Şehri, dünyayı ve insanlığı kim bilir kaç defa kurtardığı halde kimse, Saitama'nın adını bile bilmez. Bunun nedeniyse sadece hobi olarak kahramanlık yaptığından dolayı Kahramanlar Birligi'nden  (Hero Association) haberi bile olmamasıdır.

Kahramanlar Birliği, adı üstünde, tüm kahramanların resmi olarak kaydolduğu ve kamuoyunca tanınmasını sağlayan birlik. (Kaydolmayanlar sivil halk tarafından basitçe manyak olarak görülüyor - bkz: Saitama) Kaydolmak içinse bedensel ve yazılı olmak üzere iki aşamadan oluşan bir giriş sınavından geçilip, kahramanlar bu sınavın sonuçlarına göre sınıflara ayrılıyorlar. En güçsüzlerden en güçlülere doğru sınıf sıralaması şu şekilde gidiyor: C, B, A, S. (Neden en güçlü sınıf S sınıfı, ben de anlamadım - tamamen uyduruyorum ama "strong"un "s"inden mi gelmekte acaba?) Sınıflar da kendi içlerinde numarayla derecelendiriliyor. Örneğin "A sınıfı 33 numara" gibi... Bizimkilerden Genos S sınıfı 17 olarak birliğe girerken Saitama ise C sınıfının en altından girer çünkü fiziksel sınavdan tıpkı Genos gibi tam puan aldığı halde, yazılı sınavdan sadece 1 puan almış ve birliğe girmek için gereken 70 puan sınırını bu bir puanla zar zor geçmiştir. Neyse ki, hallettiği yaratıklara göre kahramanlar derece ve sınıf atlayabiliyor. Eh, insanları kurtarmak zaten Saitama'nın günlük rutininin bir parçası olduğundan, birlikte yükselmesi de pek zor olmuyor tabii.

Spoiler uyarısı: God (Animeyi izlememiş ve izlemeyi düşünüyorsanız buradan sonrasını okumamanız önerilir.)

Seri belli bir hikayeye göre ilerlememekle birlikte, asıl olay ikilimiz Kahramanlar Birliği'ne katıldıktan sonra başlıyor denebilir. Çünkü Bang (kahraman adıyla Silver Fang) ya da Tatsumaki (aka Tornado) gibi kalıcı karakterler bu noktadan sonra hikayeye dahil olmaya başlıyorlar. Gerçi ondan öncesinde de zaman zaman kendini gösteren kahramanlardan Lisanssız Sürücü (Hatta başta onu Saitama'nın yenilmez olmadan önceki hali gibi bir şey sanmıştım.) ve o çocuksu gülümsemesiyle Saitama gibi benim de kötü demeye içim el vermese de, kesinlikle bir kahraman olmayan Speed O' Sound Sonic adlı ninja kadroya katılıyorlar. Ve tabii animede şu ana dek pek fazla sahne alma fırsat bulamayan ama muhtemel yeni sezonda bulacaklarını ümit ettiğim diğer kahramanlar: Mesela Puri Puri Prisoner (Bu karakterin adının çok farklı şekillerde çevrildiğini duydum, yani başka bir isimle biliyor olabilirsiniz - gene de kimden bahsettiğimi anlamışsınızdır gerçi ama anlamamışsanız, bahsettiğim karakter şu Sailor Moon ve Jojo animelerinin lovechildı gibi durup tüm yakışıklı oğlanlara "bebeğim" diye seslenen hapishane kaçkını.), ancak son bölümde sahne alabilmişseler de Bang'le birlikte ortalığı yıkıp geçmeleriyle hayranlığımı kazanmak için bir bölüm yeten; uzaylılarla karşı beyzbol sopasını sallayan Metal Bat (Bu arada, neden, hiç bilmiyorum ama bu Metal Bat denen eleman fandom tarafından ilginç bir şekilde fetiş öğesi haline getirilmiş durumda. Yani kendisini arattığınızda açık seçik içeriklere rastlamanız işten bile değil.) ile adını atomlara dek parçalayabilme yeteneğinden an Atomic Samurai ve başta Child Emperor, Zombieman ve Engine Knight olmak üzere diğer tüm S Sınıfı kahramanları... Hepsini birbirinden çok merak ettiğimi söyleyebilirim. Ha bir de şu aynı zamanda idol olan A sınıfının 1 numaralı kahramanı... Mamoru Miyano tarafından seslendirilen, oldukça iyi görünümlü, halkın gözündeki yerini önemseyen biri. Tanıdık gelmedi mi size de?

Zaten seri genelde bunların savaşlarıyla döner. Onlar savaşır, onlar mücadele ederler - Saitama'ya düşen, gelip tek yumruğunu çakmak ve günü kurtarıp gitmektir yalnızca. Buna rağmen hepsinden daha düşük seviyeli bir kahraman olmasını (Şu ana dek çıktığı en yüksek mertebe B sınıfı, derecesini unuttum ama.) hem bir komedi unsuru hem de insanın değerini diğerlerinin belirleyemeyeceğine, yani başkaları tarafından yapılan "derecelendirmelerin" tamamen anlamsız olduğuna güzel bir atıf olarak görüyorum ben.

Saitama ve Genos dışında en sevdiğim karakteri soracak olursanız... KESİNLİKLE SPEED O' SOUND SONIC. (kısaca Sonic ama birkaç kez ona Speedy dendiğini de duydum ve bu isme de çok kanım ısındı) Adını resmen bir bilgisayar oyunu karakterinden alan bu ninja, ne kötü ne de kahraman; görünüşe bakılırsa umursadığı tek şey güçlenmek onun. Eh, tüm karakterlerin umursadığı şey bu sonuçta (İşte bu kısım, kulaklarınızda şu dizelerin çınlaması gereken kısım oluyor: "Pooower, get the pooower~!") ama çoğu kişi bir amaç için gücü isterken, güç, Sonic'in amacının kendisi. Öte yandan, doğruyu söylemek gerekirse ona olan sevgim daha çok estetik nedenlere dayanıyor. Patlıcan tonlarındaki makyajı ve kıyafetleri, topluyken en fazla ensesine dek geliyormuş gibi durup açınca omuzlarına dökülen kuzguni siyah saçları, çok başarılı bir kedi kadın cosplayi yapmaya müsait vücudu, kıvraklıkla ışık, pardon, ses hızını birleştiren hareketleri, sonradan tabii ki yine Kaji Yuki'ye borçlu olduğumuzu öğrendiğim o genizden gelen kadınsı sesle çıkardığı garip kıkırtı (Zaten bir kadınsı karakterin ardından da sen çıkmasan şaşarım Kaji Yuki. Hayır, çocuğu severim ama ne zaman "Aha yeni bir ses keşfettim!" diye heyecanlansam arkasından bu çıkıyor ya, gına geldi artık. Üstelik sesini de bir değiştiriyor ki neredeyse asla tanıyamıyorsunuz onu. Sen ki Shion'un ses aktörüsün, nerenden çıkarıyorsun o "IGHIGHIGHI!!!" kıkırtısını yahu!? Bu arada o kıkırdamayı çok iyi biliyorum çünkü benimkinin birebir aynısı - özellikle toplum içinde değilken çıkardığımın.) ve elbette o kendine has mükemmel gülümsemesi! İşte Sonic'i favorim yapan etmenler bunlar ki bence onu izlemesi çok eğlenceli bir karakter yapıyorlar.Sigh... Ne yazık ki yeterince bölüm ve mevcut bölümlerde de Sonic'e verecek fazla yer olmadığı için tadı damağınızda kalıyor.

Tadını damağınızda bırakan bir başka karakter ise Tatsumaki ya da kahraman adıyla Tornado. Bu karakteri sevmem garip çünkü genelde tsunderelerden pek hoşlanmam - özellikle de lolicon tsundereler tam bir baş ağrısıdır. Ama havalı telepati güçleriyle Tatsumaki öyle karizmatik ki, baş ağrısı sınıfına koyamıyorum onu. Gerçekten, Tatsumaki kahramanlık derecesinin (S sınıfı 2 numara) hakkını sonuna dek veriyor. (Zaten 2 numara olmasına rağmen, kahramanlar birliğinin "son kozu" aslında o.) Bu da elini zarif bir hareketle yüzüne götürüp "Hıh!" diye başını çevirmesi gibi tipik tsundere lolicon hareketlerini katlanılır,  hatta itiraf etmeliyim ki bir miktar da sevimli yapıyor. (*ve Tornado-sama'ya "sevimli" dediği için yeşil bir aura içinde duvara fırlatılır*) Gerçi belirtmeliyim ki mangada Tatsumaki daha ciddi bir karakter, animede fanservice aşkına biraz değişmiş. Öte yandan bundan şikayet edemem çünkü erkeklere yönelik tek fanservice öğesi o (Tek bir bölümde çıkan ve çabucak defedilen sinek kadını saymazsanız tabii.), göğüslerini ekrana dayamıyor en azından VE daha da iyisi, geri kalanı tamamen kadınlara yönelik fanservice. (Genos'un devasa kollarının ya da bir canavarın şişkin kaslarının gözünüze sokulmadığı pek az sahne bulunmakta zira~)
Bu arada, animeyi izlemeden önce Tatsumaki'yi ilk gördüğümde, cadı olduğunu sanmıştım aslında. Yosun kafası (*kendi saman kafası o yosun kafa tarafından tekrar tekrar duvara çarptırılır*) ve yırtmaçlı siyah elbisesiyle o imajı veriyordu (Bir de başında külahı olsa tam!); gerçi zaten espermiş (telepati güçlerine sahip kişi demek - açıkladım çünkü ben bilmiyordum), yani çok da farklı sayılmaz. Bu güçlerin doğuştan mı, değilse nereden geldiğini çok merak ediyorum. Ancak kendisi gibi bir de kız kardeşi -sadece OVA bölümlerinden birinde çıkan şu müthiş çekici bayan Fubuki- olduğuna göre, doğuştan olsa gerek. Bu başka bir shounen olsaydı, yeterince önemli bir yan karakter olduğunu göz önünde bulundurup geçmişinin mutlaka ileriki bölümlerden birine konu olacağını söyleyebilirdik. Ama OPM'den söz ediyoruz burada, sıradan bir shounenden değil. Öte yandan şu da var ki, seri belli bir hikayeye göre ilerlemiyor. Yani dünyanın en güçlü kahramanının, kendini dünyaya kabul ettirme çabası olarak görebiliriz hikayeyi ama tüm kötüler olaya dahil oldukları gibi defedildikleri için, olaylar bölümlük ilerliyor. Şu insanlığın evrimleşmesi düşüncesiyle hareket eden [Ki kendisine kesinlikle katılıyorum (Bakın, tüm sözcükleri aynı harfle başlayan bir cümle!) - sadece bunun fiziksel güçten geçtiğine emin değilim.] çılgın bir bilim adamının, Evrim Yuvası'nı (House of Evolution) kurup orada insanları güçlendirerek canavarlar yaratması (İnsan, insanlıktan çıkıyorsa evrim olmaz ki o, dönüşüm olur.) sıkı bir konu gibi görünüyordu, bir Kishimoto bundan 5 ciltlik hikaye çıkarırdı mesela. Ama Genos Evrim Yuvası'nı imha edip, (Şimdi hatırladım, orayı yıkan oydu bakın. Yani bir şey yapmış! ❤︎) Saitama da en güçlü canavarını -evrimin geldiği son noktayı!- tek yumrukta öldürüverince iş bir bölümde hallolmuş oldu? Doktor Genus'un geçmişi filan da anlatılınca asıl hikayenin başladığını filan düşünmüştüm oysa ki. (Gerçi onun akıbeti belirsizdi, yani ileride sürpriz bir dönüş yapabilir.) Sonra, şu sosyalist keller çetesinin olayından da birkaç bölüm rahatlıkla çıkardı ama bu sefer de Sonic hepsini doğrayıverdi? (Gerçi onların lideri de ölmedi ama akıbeti belli, kapitalizmi yıkma hayallerinden vazgeçip uslu çocuk olmaya karar verdi ve şimdi bir temizlikçi.) Elbette ki bu durumdan şikayetçi değilim, heyecanlı dövüş sahneleri geldikçe bana yeter ama mangaka bu şekilde ne kadar devam edebilir, ona emin olamıyorum. Yani her bölümde yeni kötüler yaratmaya, hem de sırf Saitama tarafından tek yumrukta defedilsinler diye, hayal gücü daha ne kadar dayanacak acaba?
Bir saniye, Tatsumaki'den bahsediyorduk biz. Ona geri dönelim: Aslında öz geçmişinden çok daha sabırsızlıkla beklediğim bir şey var, o da Sonic ya da Saitama'yla arasında bir dövüş! Yani telepati güçlerinin ses hızında hareket eden birini nasıl yakalayacağını ya da Saitama'nın o güçleri nasıl savuşturacağını gerçekten çok merak ediyorum. :) Gerçi Saitama'yla aynı taraftalar, Sonic'le de yolları kesişecek gibi değil pek ama hiç belli olmaz!

Şu "küçük ukala çocuğun" karizmasına bir bakar mısınız? 
Bir de Bang var tabii. Bang, serinin "yaşlı senseisi" olması gereken kişi aslında. S Sınıfı'nın 3 numaralı kahramanı olarak, geçkin yaşına rağmen ondan çok daha genç kahramanlara taş çıkartan kıvraklığıyla çok da müthiş bir sensei olurdu ama n'apalım, bu animenin senseisi 25 yaşında yumurta kafalı bir neet. ¯\_(ツ)_/¯

...Fakat burada utanarak bir şey itiraf etmeliyim: Açıkçası 7. bölümden, yani Saitama ile Genos'un Bang'le resmen tanıştıktıktan sonra, Genos'un  senseisi olarak Saitama yerine Bang'i seçeceğinden korkmuştum. Senseine duyduğun sadakat ve bağlılıktan şüphe ettiğim için gomennasai Genos-kun! Ama saygınlığından şüphe ettiğim için senden de gomennasai Saitama-sensei.

İlk bakışta Bang, daha uygun bir sensei gibi görünebilir. Son derece güçlü ve deneyimlidir, üstelik öğretmenlikten de anladığı kendi dojosu olmasından belli. Diğer yandan Saitama, kendi gücünü açıklamaktan bile acizdir [Yani hiçbirimiz o muazzam güce gerçekten basit bir egzersiz programıyla (Gerçi 10 kilometrelik koşu içeren bir egzersiz programına basit demeye dilim varmıyor, bence gerçekten insanüstü çünkü! ) ulaştığını kabul etmiyoruz, değil mi?], onu bir başkasına aktarabilmek şöyle dursun. Genos'u etkileyebilmek için anlamsız, sadece kulağa etkileyici gelen sözler uydurur.
Ama özünde kahramanın hasıdır Saitama.
Evet, delici bakışları ya da havalı saçları yoktur. (Sabrını taşıracak bir şey -örneğin indirimi kaçırmasına neden olmak ya da duvarını uçurmak gibi- yapmadığınız müddetçe o yumurta kafasıyla boş boş bakar.) Dokunaklı öz geçmişi ya da kahraman olmasının ardında yatan herhangi bir soylu neden de. Sadece eğlence için kahramanlık yapar. En azından herkese söylediği kadarıyla... Ama anime boyunca Saitama'nın tatminsizliğini izleyen bizler, bunun doğru olmadığını biliriz. Tüm dövüşler tek yumrukta biterken işin eğlencesi mi kalır? Buna rağmen kahramanlığa devam etmesinin nedeniyse çok basit: Çünkü Saitama iyi biri. Dünyayı sayısız kez, sayısız tehlikeden kurtarır ama insanlar geçtim ona hak ettiği takdiri göstermeyi, adını bile duymamıştır. Kahramanlar Birliği'ne katılıp resmen aday olduğunda da değişen bir şey olmaz. Hatta eskiden yalnızca görmezden gelinirken, hilecilikle suçlanmaya başlanır. Gücünü çekemeyen kahramanların kışkırttığı halk tarafından kahramanlığı bırakması için yapılan eylemlere bile maruz kalır. Ama tüm bunlara rağmen, cırtlak sesiyle çocuk gibi bağırsa da, kahramanlığı bırakmaz. Çünkü günün sonunda, o olmasa kim insanlığı kurtaracak ki? (Ha, bir de, muhtemelen kahramanlığın OPM evreninde en iyi seçenek olmasından dolayı. Diğer seçenekler ya ne zaman bir canavar ortaya çıksa -ki bu orada günlük yaşamın bir parçası- bir kahraman tarafından kurtarılmayı beklemek YA DA kötü olmayı seçmek çünkü.)
Bunun farkındaki tek kişiyse Genos'tur.
Kendi hayatını kurtardığından beri, Saitama'yı büyük bir dikkatle izler Genos. (Hem de "izlemek" bazen "stalklamaya" varacak derecede...) Gücünün kaynağına dair bir ipucu bulmak uğruna tüm sıradan davranışlarını analiz eder, söylediği en değersiz şeyleri bile not alır. Ama Genos'un Saitama'ya olan ilgisi onun gücüne erişebilme arzusundan kaynaklanmaz sadece. Her ne kadar bazen vida kafa da olsa (~NO PUN INTENDED~) Saitama'nın güç seviyesine ulaşamayacağını onunla dövüştükten sonra fark etmiştir çünkü. Genos'un Saitama'nın yanında olma sebebi, onun gücüne ulaşmaktan çok, yanında olma arzusudur. Tüm dünyanın görmezden geldiği bu adama tüm dünyanın takdirini gösterir. Üstelik değerli senseisinden hak ettiği takdiri esirgeyen dünyaya zerre kadar toleransı da yoktur, senseiye ne kadar özenli ve düşünceli davranıyorsa, diğerlerine karşı da bir o kadar umursamaz ve soğuktur.
Ayrıca senseisinin koyduğu hedefler, onun gözüne girme arzusu Genos'u ilerlemeye teşvik eder. Tatlı Maske'yle (Sweet Mask) tanıştıklarında söylediği "Aynı senseiden önceki, kalbinde merhamete yer olmayan halim gibi" sözleriyle de Saitama'nın onu daha iyi biri yaptığını belirtir. Ama sadece senseisi onu değil, o da senseisini değiştirmiştir. Genos hayatına girmeden önceki Saitama, şüphesiz serinin geri kalanında izlediğimizden çok daha cansız bir Saitama'dır. Genos'tan sonra o da öğrencisini etkileyebilmek, ondan geri kalmamak için şevklenir. O ikisi arasındaki ilişkiye tam olarak öğretmen-öğrenci ya da usta-çırak ilişkisi denemez zaten. Onlar bir takımdır. Genos Saitama'yı ciddileştirir, Saitama da Genos'a insanlığı gösterir. Birbirlerinin eksik yönlerini kusursuzca tamamlarlar.
Bu yüzden bu ikisinin ayrılabileceğini düşünmem son derece utanç vericiydi.

miyakuli:
“ “** Permission to post it was granted by the artist
Support the artist on their page too
Please don’t remove credits & don’t repost/edit the art **
”
Artist :  ノ日門 @mdm_i389
Source
”Ve ne var biliyor musunuz? Bu ikisinin ilişkisi tam olarak eğer L ile ben aynı gerçeklikte buluşsaydık aramızda oluşacak ilişkinin hayal ettiğim hali gibi. Yani en azından ben L'i tam olarak Genos'un Saitama'yı gördüğü gibi, yani dünyanın en muhteşem olarak görür  -ki şu anda, farklı gerçekliklerdeyken bile öyle görüyorum zaten- ve L'e tam olarak Genos'un Saitama'ya davrandığı gibi davranır; yani bir dediğini iki etmez, her sözünü ve her davranışını özenle not alır, onu herkeslere karşı ölümüne savunurdum. (Özellikle de soruşturma ekibine çünkü L'E HEP ÇOK HAKSIZCA DAVRANDILAR - "EĞER L ONUN KİRA OLDUĞUNU SÖYLÜYORSA, KİRA'DIR! DÜNYANIN 1 NUMARALI DEDEKTİFİNİ NASIL SORGULARSINIZ? LIGHT, DOĞRU HAPSE!" - Gerçi söz konusu ben olunca işin romantik bir boyutu da olurdu...) Çünkü L resmen Death Note'un Saitama'sı. (Aslında Saitama OPM'nin L'i.) Yani ikisi de sterotiplerin çok dışında karakterlerlerdir (Ne Saitama bir kahramana benzer, ne de L dünyanın  1 numaralı dedektifine.) bu yüzden de kimse onları ciddiye almaz, asla hak ettikleri takdiri görmezler... E Genos ile benim gibi adalet aşıklarından (ya da sapık hayranlardan) bu haksızlığa göz yummamız beklenemez tabii. u_u (Bunun sadece hayranlığımızı yaşamak için bir bahane olduğunu ben de biliyorum ama şşşt. ( ͡° ͜ʖ ͡°))


Neyse, artık OPM'ye dönelim. Herhalde bu kadar hayranlık dolu gevezeliğin ardından, seriyi ne kadar çok sevdiğimi anlamışsınızdır. Bununla birlikte, tüm fazla popüler animeler gibi, OPM'nin de abartıldığını düşünüyorum. Bir kere, o kadar da komik değil (Gerçi Nichibros'dan sonra hiçbir sey o kadar da komik değil.) - yani genel olarak eğlenceli bir havası var ama öyle kahkahalara boğulduğum bir sahne hatırlamıyorum. (OVA'ları saymayın, onlara aralıksız güldüm.) Sonra, şu bitirdiğinizde sizi boşluğa sürükleyen animelerden değil ki eğer benim gibi animelerden soğumuşsanız, tekrar ısınmanız açısından bu iyi bir şey.  Ve popülerliğini borçlu olduğu şeylerden de biri olduğunu düşünüyorum çünkü son zamanlarda çıkan animeler, cidden insanı animeden soğutur nitelikte. (Yani OPM'den önce pek anime izlemiyor olabilirdim ama izlemememin sebebi de izlediklerimdi zaten.)  OPM'deyse animasyon kalitesini görmezden gelirseniz kolayca 10 yıl önceki animelerden diyebileceğiniz bir şeyler var. Mizah anlayışı mı desem yoksa duyguların aktarım şekli mi... Bir şeyler işte.

Popülerliğini borçlu olduğu diğer şeylere gelirsek, kolay adapte olunabilir dünyası da önemli bir etken bence. Yani eminim hepimiz küçükken kahraman olma hayalleri kurmuşuzdur. Hatta belki bazılarımız daha ileri gidip bir kahraman profili bile oluşturmuştur kendisine. İşte OPM dünyası, tam da küçükken oluşturduğumuz kahraman profillerinin yaşayacağı yer. Zaten animedeki kahramanlar da, bir çocuğun hayal dünyasından fırlamış gibi - abuk subuk güçlere sahip, eğlenceli tipler. Öyle batı çizgi romanlarının ciddi yüzlü, kaslı kahramanlarıyla alakaları yok. (Örneğin havaya dikilmiş saçları ve renkli kostümleriyle, düşmanlarına "elektrik tekmesi" atan Lighting Max ve "bamboo shoot spear" adlı mızrağıyla saldıran dostu "Stinger".)

Hatırlıyor musunuz, (Yazının Saitama'yı bana yumruk olmasa da en azından küçük bir çimdik attırmaya yetecek uzunluğu nedeniyle unutmuş olabilirsiniz.) bir yerlerde OPM'nin parodi olsa bile diğer parodiler gibi olmadığından söz etmiştim. Çünkü seri aynı anda hem klişeleri yıkıp, hem de onlarla mucizeler yaratmayı başarabiliyor. Örneğin kritik bir anda Saitama'nın verdiği olağanüstü şekilde normal tepkiye gülerken, aynı anda bir başka karakterle birlikte gözyaşı dökebiliyorsunuz. Yani seri, alışılmamış tatlarla birlikte alıştığınız tatları da aynı keyifle yedirebiliyor. Ve bu da popülerliğinin en önemli sebebi bence.

Gelelim teknik kısımlara... Başlamadan önce animasyonlarının kalitesiz olduğunu duymuştum. İzledikten sonra, bu yorumu duymuş olmam beni şaşırttı çünkü şahsen ben hiç de kalitesiz bulmadım. Madhouse'u zaten severim, KyoAni kadar kişisel bir tarzı yoktur ama çizimin kalitesini doğallığına göre yargılayan ben, şahsen onu tercih ederim. (Yani elle çizilmiş hissi veren çizimleri seviyorum.) Özellikle çizimler, yoğun duyguları yansıtmak amacıyla karalamaya döndüğünde, acayip hoşuma gidiyor. Ayrıca reklamlardan önce ve sonra çıkan şu resimlere (Muhtemelen bunların teknik bir ismi vardır ve ne olduğunu biliyorsanız lütfen bana da söyleyin.), daha doğrusu kısa animasyonlara bayıldım. Ama mangayı okuduktan sonra, çizimlerin kalitesizliği hakkında yapılan yorumlar anlam kazandı. Eğer okumamışsanız, aşağıdaki aynı sahnenin anime ve manga karşılaştırmasını görünce, sizin için de kazanacağını düşünüyorum.


 

... İşte böyle. Zaten benim animeyi izlemeden önce gördüğüm de bu sahneydi. "Animasyonlar gerçekten kötü olmalı" diye düşünmüştüm bu karşılaştırmayı görünce ama tek bir sahneye bakarak yargılamak yanlışmış demek... Sonuçta animasyon, çizimden çok daha karmaşık ve bir stüdyonun, her sahneyi aynı kalitede yapması imkansız. (Ancak ne yalan söyleyeyim, bu sahneye daha çok özen göstermelerini beklerdim, öyle önemsiz bir sahne değil sonuçta, Saitama ve "rakibi" konumunda olabilecek ilk kişinin "dövüşü"...) Genel olarak çizimler iyi olunca, animeyi bir şikayetim olmadan izledim. Hatta "neden tek bir sahne yüzünden böyle eleştiriliyor?" diye düşünüyordum ki mangaya başlayınca anladım mevzuyu.


Meğer sıkıntı animenin çizimlerinde değil, manganınkilerdeymiş.

Çünkü çizimleri gerçekten fazla iyi. Ben pek manga okumam. Ama bunun çizimlerinin üst düzeyde olduğunu anlamak için profesyonel olmaya gerek yok. Yani bir manganın çizimlerinden, gerçek animasyonundan daha iyi bir animasyon çıkıyorsa çizimleri olağanüstüdür, değil mi? Zaten animeyi izlerken beni çok etkileyen insan çizimlerinin detaylılığını da mangaya borçluyuz. (En önemsiz karakterler bile çok karakteristik yüzler verilmişti, hani insan hallerini tam olarak hayal edebiliyorsunuz. Özellikle gözlerinin altındaki çatal şeklinde kırışıklıklarla Bang'in yüzü gerçek bir insana aitmiş gibi sanki.) VE ELBETTE HAYAL GÜCÜNÜN SINIRLARINI ZORLAYAN DÖVÜŞ SAHNELERİ! OPM'nin dövüş sahneleri 10/10'dur; öyle kuru dövüşler olmaz, binalar çöker, şehirler yıkılır, ovalar tuzla buz olur, hatta gezegenler çatlar - hayal gücünün olmasa da mekan kavramının sınırları yıkılıp geçilir kısacası. Sonuç hep belli olduğu halde dövüşleri hala eğlenceli kılan da bu herhalde Özellikle şu son dövüşü tekrar tekrar, durmadan başa alarak, defalarca izlemişimdir. Gördüğüm en iyi dövüş sahnelerinden biriydi. Sonunda yine tek yumrukla bitmesi de süperdi be! Not: Yalnız keşke Boros ölmeseydi de azıcık daha devam etseydi demedim değil.

Müzikler genelde rock parçalardan oluşuyor ama arada klasikler de var ve bence hepsi harika! Müzikten pek anlamasam da bana verdikleri duyguya bakarak söylüyorum bunu. En sevdiklerimse genelde kahramanlık sahnelerinde çalan Seigi Shikkou, sarışın cyborgümüzün dövüşlerinde çalan tekno parça, karakterler günlük sıradan şeyler yaparken çalan hafif ve eğlenceli One Day, Genos'un havalılık seviyesi bir kat arttırılmış parçası. Hepsi güzel gerçi de açıp dinlediklerim bunlar işte... En çok sevdiğim parçaysa: Sorrow. Özellikle yağmurlu bir günde camdan dışarı bakarken dinlemenizi kesinlikle öneririm, muhteşem gidiyor. Gerçi aklınıza getirdiği sahne (Evet, "4 yıl önce, ben 15 yaşındayken, hala bir insandım" şeklinde başlayıp Saitama'yı çileden çıkarana dek devam eden o malum sahneden söz ediyorum.) kendinizi duygularınıza bırakmanızı engelleyebilir ama... Yine de çok güzel bir parça, hüzünlü ama umutlu bir tınıyla birlikte. Ve tabii ki kahramanlığın ruhunu mükemmel şekilde yansıtan açılış parçası HERO! (Melodisiyle birlikte ezbere söyleyebilecek kadar çok dinledim artık.)

Veee bitti. Söyleyeceklerim bu kadar. (ZATEN DÜNYANIN HER ŞEYİNİ SÖYLEDİN!!!) Buraya kadar gelenler... En azından manzara güzel, değil mi? Ehem, saçmalamayı bir yana bırakırsak, inanın ben bittiği için sizden çok daha mesudum. Üç haftadır bu yazıyla uğraşıyorum, ÜÇ! Tabii ki yazması keyifliydi, sonuçta sevdiğim bir konu hakkında yazdım. Ama zor olan da buydu zayen çünkü çok uzun zamandır bana acı veren şeyleri yazmaya alışmışım. Son bir haftadır her gün "Bu gün yazıyı bitireceğim!" düşüncesiyle uyanıyor, gün bu düşünceyi "En azından şundan bahsetmeyi bitireceğim"e çeviriyor ve bunu bile yapamadan bitiyordu. Her neyse, sonunda bahsetmek istediğim her şeyden bahsettim işte. (20 kelimelik konuşmalara katlanamayan adamın animesini 20 bin kelimeyle anlattım.) Gerçi yazıyı yayınladıktan sonra zihnimin duvarlarını tırmalayacak küçük bir düşünce ya da okurken gözüme batacak bir cümle çıkacağına eminim ama şimdi tek istediğim yazıyı yayınlamak.  "Yayınla" tuşuna basarken ağlayıp ağlamayacağımı merak ediyorum. Not: Sadece biraz ağladım.

6 yorum:

  1. Yaklaşık iki yıl boyunca favori animesi bir parodi serisi olmuş ve dört ay kadar bir süredir de oldukça saçma bir parodi animesine kafayı yiyecek kadar takmış biri olarak parodi animelerinin sadece diğer animeleriden esinlendikleri şeylerle dalga geçip onları yerden yere vuran seriler olduğu fikrine katılmıyorum. Dalga geçtikleri doğru ama bunu serileri yerden yere vurmak amacıyla yapıldığını düşünmüyorum, serinin içerisindeki bir olay ne kadar normal gözükse de aslında ne kadar mantıksız ve gülünç olduğunu göstermeyi yerden yere vurmak olarak adlandırmak bana doğru gelmiyor.

    OPM'nin seni animelere yeniden ısındırmış olmasına sevindim. Gerçekten ilk defa anime izleyenler veya son yıllardaki anime sektörünün çok boş olduğunu düşünüp animeyle arasına mesafe girmiş kişileri ısındırmak için oldukça güzel bir anime ve bir kaç bölümü beni sesli güldürmüş olsa da son yıllarda çıkmış OPM kadar harika olduğuna inandığım seriler var ve bence bir seriye popüler olduğu için veya sırf yakın bir zamanda yapıldığı için tamamen ön yargılı olmak bazen oldukça eğlenceli serilerin gözden kaçmasına sebep olabilir.

    OPM'ye gelecek olursam diyecek bir şey bulamıyorum, muhtemelen söyleyebileceğim hemen hemen her şeyi yazında yazmışsın/söylemişsin. Benim favori karakterim henüz seriye başlamadan bile önce Sonic'ti. Çok sığ düşünüyorum ama cidden Sonic'e baktıkça onun muhteşem bir uke olacağını düşünmeden edemiyorum. Uzun saçlı olan ukelere olan düşkünlüğüm ve de seri boyunca verilen muhteşem fanservisler de Sonic'in favorim olmasının sebeplerinden biri. Gerçekten, bazen yaoi kısmı beynimi öyle bir ele geçiriyor ki sadece Sonic'in uke olduğu bir şeylere bakmak istiyorum. Bunların haricinde Sonic gibi muhteşem bir gülümsemeye sahip karakterler Saitama gibi karakterlerle aynı evrende buluşunca çok şirin oluyorlar.
    Yuki Kaji'nin sesi bana fazla ayırt edilebilir geliyor (muhtemelen sesini başkalarından ayırt edebildiğim ilk seiyuu olduğu içindir) ama cidden kadınsı karakterlere fazlasıyla uyan bir sesi var. (Bununla beraber Nanatsu no Taizai'da Meliodas olarak gayet iyiydi.) Seiyuu demişken anime boyunca Saitama'nın sesi bana nedense Eguchi Takuya'nın sesini anımsatmıştı, sana da olmuş muydu?

    Manganın çok küçük bir kısmını okumuş biri olsam da insan ötesi çizimleri olduğunu kabul ediyorum ama böyle animasyonlara kötü demek? Gerçekten, her bir saniyesi için bilmem kaç kere çizilmesi gereken, manga adaptasyonu olduğu için zaten sınırlı olduğu için olayları mangaya yetişmeden her hafta 20 dakikaya yaymaya çalışan anime ve mangayı kıyaslamak hiç adil değil.

    Son olarak cidden Genos yüzünden cyborg fetişim olmuş olabilir.

    Bu arada senin böyle uzun anime hakkındaki uzun yazılarını okumayı çok seviyorum. İlk bakışta hiç bitmeyecek gibi dururken bir anda yazının sonuna geldiğimi görmek çok şaşırtıcı bir his. Fangirllük dolu bir yazıyı okumak sıradan ve genel bilgileri içeren yazılardan çok daha eğlenceliler. ^^

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. (Bu, 5. yanıtlama girişimim ve bu sefer işe yaramasını tüm kalbimle umuyorum. -_-")

      Şimdi fark ettim de, popüler kliplerin yeniden çekimlerini (Evet, biri boş vaktini çok saçma şeylere harcıyor.) kast ettiğim "parodi" hakkındaki düşüncelerimi burada kullanmam yanlış olmuş. Yani OPM dışında -o da sayılırsa tabii- bir tane bile parodi animesi bilmem ben. Sanırım bir şeye önyargıyla yaklaşmak, genel olarak yanlış. Önceki deneyimlerimize göre hareket ettiğimizde bile her zaman yanılma şansımız var sonuçta. Yani şu ana dek izlediğim son yıllar içinde yapılmış animeler hoşuma gitmediyse de, hepsinin kötü olduğunu anlamına gelmez. Sonuçta OPM de bunlardan biriydi ve şans verirsem hoşuma gidebilecek başka seriler de bulabilirim. ^^

      VE BANA SONIC'TEN BAHSETME FIRSATI VERDİĞİN İÇİN ÇOOOK TEŞEKKÜRLER YUU-CHAN!!! Yani seviyeli bir yazı olması adına Sonic'in muhteşem poposundan ve o muhteşem poponun potansiyelinden yazıda bahsetmeme kararı almıştım ama elbette karşıma çıkan fırsatı tepemem çünkü benim için çok önemli. Öhöm! Öncelikle Sonic'in harika bir uke olacağı konusundaki görüşünde kesinlikle yanlış değilsin, o karaktere bakan -ve olasılıkları göz önünde bulundurabilen- herkesin aklından aynı şey geçmiştir çünkü mangakanın amacı da bu. Yani başka hangi sebeple öyle bir popo çizsin ki? Animede de arka bölgesi dikkat çekiyor ancak mangada özellikle ayrıntılı çizilmiş, hem de her bir karede. Bilmiyorum, belki de mangaka homoseksüeldir. Neyse ne de, Sonic cidden bakması çok keyifli bir karakter. O dururken neden Metal Bat'in fetiş haline getirildiğini hiç anlamıyorum. Sıradan bir maço oysa - bir de siscon olması var tabii...

      Şu anda Genos ile Saitama'nın takımlarına Fubuki ile King katılmış gibi ve onlardan nefret etmesem de, yerlerinde Sonic'in olmasını yeğlerdim doğrusu. Genos'la aralarındaki Sensei'ye yönelttikleri zıt ama eşit yoğunluktaki duyguların çatışması ve Saitama'nın ona baş belası çocuk yaklaşımından doğan çekici bir dinamik var o üçü arasında. Her ne kadar Sonic'in beklenmedik bir anda o hınzır gülümsemesiyle "dövüş zamanı Saitama no hero!" diye fırlaması gayet hoşuma gitse de, zamanla ilişkilerine düşmanlıktan başka şeylerin katılmasını düşünmek de bir o kadar hoşuma gidiyor. ^^

      Aslında normalde ben de Kaji Yuki'yi ayırt edebiliyorum ama sesinden değil, canlandırdığı karakterlerden. Ortak noktaları Sonic kadar kadınsı olmamakla birlikte fujoshiler tarafından içine sokulacakları shipin tartışmasız olarak ukesi olan, neşeli, canlı ana karakterler oluyorlar genelde. Ama Sonic bu profile uymayınca, ses aktörünün Kaji Yuki çıkması beni şaşırttı. Aslında bakarsan ne kulağım iyidir, ne de seiyuulardan anlarım - lakin, sesini nerede duyarsam duyayım tanıyacağım bir tek ses aktörü var: Mamoru Miyano! O da genelde benzer profilli karakterleri (Yakışıklı, karizmatik, elit ve mutlaka bir eksisi olan...) canlandırır ama onu duyduğum an hiç şüphe etmeden "İşte geldi bizim elit psikopat" diyebilirim. :D

      Genos kendi başına bir cyborg fanservisi.

      Asıl ben böyle uzun bir yazıyı üşenmeden okuduğun ve bu dolu yorumu bıraktığın için çok teşekkür ederim. ^^ Bu tür detaylı yorumları okumak da yazmanın ayrı bir keyfi sahiden. (Bir türlü yanıt verememiş olsam da!)

      Sil
  2. Okuması keyifli ve detaylı bir yazı olmuş, eline sağlık.

    Gangsta' nın üzerinde bıraktığı etkiye üzüldüm. Herkesin üzerindeki etkisinin farklı olması normal tabi. Ben biraz gerilimli başlamıştım Gangsta' ya ama beklediğimden - bana göre- iyi ve sarıcı çıktı. Tek sorun kötü bir yerde bitmesi. Açıklığa kavuşmadan, ortam tamamen serilemeden. Genel anlamda en sinir olduğum noktalardan bir tanesidir bu.

    OPM' ye de çok popüler diye başlamıyordum aslında. İzledikten sonra çok sevmekle birlikte yazı ile aynı fikirdeyim. Biraz fazla abartılıyor. Bunu son dönemlerde çıkan animelerin çizgisinin düşüşü nedeniyle OPM' nin ilaç gibi gelmesine bağlamakla birlikte, OPM' nin aslında animeye uzak olan kitle tarafından daha fazla abartıldığını düşünüyorum. (yani hayatında bir ya da iki anime izlemiş olanlar ya da bu neymiş diye OPM izleyenler) Eh, o açıdan bakıldığında haksız değiller. Bundan sonra anime ile ilgisi olmayan birilerini anime dünyasına çekmek istersem kullanacağım yemlerden bir tanesi de OPM olacak :)) Abartılmış ama hakkını yememek lazım tabii. Saitama kardeş direkt idollerimden biri oldu. Genos ve Sonic, Saitama' dan sonra gelen favorilerimden. Kısacası devamı gelsin diye 40 gözle beklediğim animelerden OPM.

    Bu arada zorlu bir süreç olsa da sevdiğin bir şey hakkında, bahsetmek istediğin tüm (ya da hadi diyelim ki çoğu noktaya) noktalara değinecek bir şekilde yazı yazabilmek çok güzel. Gerçekten imrendim ^^

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Öncelikle teşekkür ederim. ^^ Sonra, Gangsta'nın üstümde bu etkiyi bırakmasına ben de üzüldüm doğrusu. Dediğim gibi, bu animeden beklentilerim büyüktü ve neden böyle oldu, ben de bilmiyorum. Aslında bölüm sayısından kaynaklanmış bile olabilir, biliyor musun? Çünkü bu tür sıkı hikayesi olup da bölüm sayısı az animelerden hüsrana uğradığım çok olmuştur. Örneğin şu an çok sevdiğim bir seri olan Tokyo Ghoul'ün animesini bitirdiğimde seriye karşı çok karışık hislerim vardı - karakterler, olaylar ve işleniş şekli nedeniyle sevmiş ama hikayedeki boşluklar yüzünden bir şeyleri kaçırmış olma hissine tutulmuş, haliyle de hakkıyla sevememiştim. (Mangayı okuduktan sonra ısındım.) Şimdi fark ettim de, Gangsta'yı sevmeme nedenim de herhalde daha bitmeden bende uyandırdığı bu his olacak. Potansiyelinin sınırlı bölüm sayısı nedeniyle boşa harcanması ve bunun verdiği his.

      OPM hakkında çok iyi bir noktaya parmak bastın, gerçekten de animeyle pek içli dışlı olmayan çevre arasında daha bir popüler oldu. Yani 9GAG gibi sayfalarda filan adı çok geçiyor. Yazıda OPM'nin batı kültürüyle örtüşmediğinden bahsetmiştim ama düşündüm de, belki de tam tersidir. Anime kültürüne uzak kişilerin bile beğenisini kazanabildiğine göre... Saitama muhteşem bir kahraman, orası kesin ya.

      Geçenlerde 2. sezonun Ekim gibi geleceğini duydum, yani çok beklememize gerek kalmayabilir. :) Manganın şu ana dek geldiği yerden nasıl bir sezon çıkaracaklar, bilmiyorum ama ben fillerlara bile razıyım - Naruto'dan sonra vız gelir valla.

      Haklısın, ne kadar zor olduysa da, ben de sonunda aktarmak istediklerimi aktarabildiğim için mutluyum. ^^ Farklı düşüncelerini paylaşan diğer yorumlar için de tabii.

      Sil
  3. Yazın üç hafta almış ve hakkını vermişsin; güzel bir inceleme.

    OPM bir başyapıt benim için ve çoğu izleyen için böyle olduğunu düşünüyorum. Çevremde izleyip de sevmeyen görmedim birkaç kişi dışında.

    Manga ve anime çizimleri tabii ki her zaman aynı kaliteyi gösteremeyebilir çok olası. Hem animasyon açısından sıkıntı olurdu hem de görsel açıdan büyük bir karmaşıklığa yol açabilirdi. Özellikle mangadaki gibi savaş sahneleri, ne olup bittiğini anlayamadığımız sahneler. O karmaşıklığı ve detayı çizgi romanların kendi tarzı olarak görmek lazım çünkü aynısını animede görsek canavar gibi bir eser izliyor oluruz; çizimlere bakarken olayları kaçırma durumu oluşabilir, hele Sonic gibi bir karakter varsa ( ͡° ͜ʖ ͡°)

    her şey bir yana ellerine sağlık güzel bir inceleme

    YanıtlaSil
  4. Bu okumayı eziyete çeviren uzunluktaki yazıyı "güzel" olarak değerlendirdiğin için çok teşekkür ederim. TT_TT Gerçekten, yazarken lafımı, daha da doğrusu "yazımı" (Ha ha, espri anlayışım ne kadar da gelişmiş ") esirgemem, uzun yazılar da gözümü korkutmaz şahsen ama bu yazıdaki bazı kısımlar, yazıyı gereksiz uzatmış gibime geliyor. (Yani o kadar uzun ki ne zaman bir yoruma yanıt yazmaya kalksam, sorun çıkarıyor blogger.) Ama pozitif yorumları duymak teselli oluyor. ^^
    Çizimler hakkında çok doğru bir noktaya değinmişsin bak, hiç böyle düşünmemiştim ama gerçekten de, animelelerle mangalların görsellerini karşılaştırmak çok saçma çünkü ikisi birbirinden alakasız. Yani mangaların kaotik çizim tarzı (Tabii hepsininki böyle değil ama özellikle shounenlerin genelde böyle.) animeye yansıtsa, bazen mangalarda bile ne döndüğünü anlayamadığımız ('Onun bacağı nereye girdi öyle ya?' gibi tepkiler verdiren sahneler, her shounende vardır muhtlaka.) sahneleri takip etmek resmen imkansızlaşır, izlemenin bir keyfi kalmaz. Hele de Sonic gibi panelde zor duran bir karakteri, ekranda kim durdurabilir ki? :D

    YanıtlaSil