21 Haziran 2016 Salı

Kulağı Olmayan Birinin Dil Sevgisi

Japonca'yı ilk kez Death Note'la duyduğumu sanmıyorum, muhakkak ki daha önce bir yerlerde duymuşumdur. Mesela küçükken kuzenlerimin bakıcısının izlediği Japon dramalarında (Tabii o yaşta "drama" kavramından haberim olmadığı gibi, "Japon" ne onu bile bilmiyordum - çekik gözlü kadınlara basitçe "dünyanın en güzel kadınları" derdim. Cidden, küçükken Asyalı kadınları müthiş güzel buluyordum. Annemin anlattığına göre Sultanahmet gibi turistik yerlerde filan onları gördüğümde, gözlerimi alamazmışım. Şu anda özellikle diğer kadınlardan güzel gelmiyorlar halbuki, ilginç. Çocukkenki güzellik algım değişmiş demek ki.) ya da samurai filmlerinde duymuş olabilirim fakat onları dublajlı mı yayınlıyorlardı acaba? Aman neyse, belki de hakikaten Death Note'la duymuşumdur ilk kez.  Ve duyduğum gibi vurulmuştum bu dile. Zaten anime sevmenin büyük oranda Japonca sevmekle bağlantılı olduğu hakkında inançla savunduğum bir teorim var. Çünkü bugüne dek anime izlettiğim insanlar arasında beğenmeyenlerin tümünün ilk yorumu, "Dili... Çok garip," gibi bir şey oldu. (Ve hemen ardından gelen, anlamsız heceleri birbiri ardına dizerek oluşturulmuş beceriksiz bir Japonca taklidi elbette...) (Aslında bir kere de İngilizce dublajlı izletsem, bu teorimin doğru olup olmadığını kanıtlayabilirim. Bunu aklımda tutayım en iyisi...) (Bilmem siz de fark ettiniz mi ama parantezleri kullanmam iyice arsızlaştı; bakın, ardarda 3 parantez açtım. Gerçi bunu açmam hiç gerekli değildi -zaten aranızda beni "arsızca parantez kullanmaktan" tutuklayarak dil polisleri olduğundan şüpheliyim, varsa da ben kendimi ele vermiş oldum. Oysa BİR ÇILGIN RUH ASLA KANUNA TESLİM OLMAZ!!! Ve ben de bir çılgın ruh değilim...  Neyse, bu parantezi açmamın asıl sebebi 2 parantezle içimin rahat etmemesi. Nedense şeylerin sayısının tek sayı olmasına dair bir takıntım var. O kadar acayip bir takıntı ki, muhtemelen ne olduğunu bile anlamadınız. Ama anlatmaya uğraşmayacağım çünkü 1- Anlatacaksam bunu takıntılar hakkındaki şu mimde anlatmalıydım, iyi bir fırsattı ve bu arada evet, o mimde hiçbir şeyden bahsetmeyi beceremeyişim içimde bir yerlerde kalmış - ben de şimdi hissettim ağırlığını... 2-Bu yazıya başka bir şeyi anlatmak için başlamıştım ve bu parantez haddini aşmaya başladı... ARANIZDA DİL POLİSİ VARSA ASIL ONU TUTUKLASIN, 10 SAATTİR YOLDA OLMANIN -ki bu yola çıkmama  vesile olan yolculuğun, bir başka yazının konusu olması kuvvetle muhtemel- VERDİĞİ CAN SIKINTIMDAN YARARLANIP BENİ KÖTÜ AMAÇLARI -Japonca dilinin güzelliği hakkındaki yazıyı sabote etme amacı- İÇİN KULLANDI!  *arabaya atlayıp kaçar*)
Ehem... Japonca diyorduk, değil mi? Ha, işte bende hiç o "dile alışma süreci" gibi bir şey olmadı anime izlemeye başladığımda. Tersine, Japonca, beni animeye bağlayan başlıca etkenlerden biriydi bence. Yani çizgi filmlere bile her zaman diğer çocuklardan daha düşkün olmuş biri olarak anime sevmem  kaçınılmazdı tabii (En sevdiğim çizgi filmin -Avatar'dan söz ediyorum tabii ki- de anime olmasa bile en azından anime tarzıyla çizildiğini göz önünde bulundurursak hele... Bir de, ilk çizgi film DVD'm ve DVD playerımızda defalarca oynamış filmlerden biri olan "Alp no shoujo Heidi" var. Benim yaşlarımda ve tıpkı benim gibi tombul, pembe yanaklı küçük bir kız olan Heidi'nin dağlardaki maceralarına bayılır, bayılırdım. O kadar çok izledim ki, Heidi çeşitli arka planların önünde neşeyle salıncakta sallanırken "Heidi, Heidi, Heidi~" diye eşlik ettiğim jenerik müziği hala aklımda. Ablasının giydirdiği kat kat kıyafetten kurtulup özgürlük içinde yeşili uçsuz bucaksız tepelerden yuvarlandığı sahne de unutulmaz elbette. Aslında düşündüm de, şu filmi tekrar izlesem ya. Hatta neden bugüne kadar izlemedim acaba? Son izleyişimden bu yana seneler geçmiş olmalı...) ama benim için animeyi çizgi filmlerden ve izlediğim diğer her şeyden ayırıp bu kadar özel yapan şeylerden biri kesinlikle dili. Çünkü Japonca çok özel bir dil.Türkçe'yi de seviyorum elbette. (Bir insan ana dilini sevmeyebilir mi acaba? Gerçi sevmemesi gibi bir durum söz konusu olmasa bile, sevmeyedebilir herhalde. Özellikle de okul hayatı boyunca yazdırılan "dilin önemi" kompozisyonlarının ardından...) Sıcak, hareketli, biraz da muzip bir dil. Güzel kelimeleri, deyişleri var. (Gerçi her dilin vardır herhalde.) İngilizce'nin de öyle, üstelik de misafirperver bir dil - yani basit grameriyle öğrenmesi çok kolay. 3 yılda öğrenebildiğim tek şeu "handstande" ve "ich bin Alice" olduğu halde, Almanca hakkında da negatif izlenimlerim yok. Çoğu kişinin aksine kaba bulmam, "Neden Fransızca öğrenmiyoruz? Çok kibar bir dil" diye mızmızlanmam. (Aslında bakarsanız yine çoğu kişinin aksine, asıl Fransızca kaba gelir kulağıma. Kabadan da ziyade bir tuhaf... Bilmem, belki dilden çok yine her zamanki gibi abartılmasıyladır derdim. Dili konuşan insanlarla da olabilir bak.) Bence kaba değil, güçlü bir tınısı var. İnsanda güven verici bir izlenim bırakıyor. Her dilin vardır kendi insanlarından, kendi kültüründen aldığı ayrı bir güzellik ve bu güzellik farklı kültürlerden, farklı insanları etkiler. Japonca da beni etkiliyor işte. Diğer diller tıpkı bilimin emrettiği gibi, uysal bir şekilde kulak yolundan geçip kulak zarına ulaşır, orada çekiç-örs-üzengi üçlüsü tarafından kuvvetlendirilerek iç kulaktaki oval pencereye iletildikten sonra yine bir yığın küçük, garip organa gönderilip en sonunda kortideki duyu sinirleriyle beynin işitmeden sorumlu bölgesi olan temporal loba gönderilirken (Biyoloji dersinden hatırladığım kadarıyla yani.) hiç böyle zahmetlere girmeden doğruca kalbime ulaşır Japonca. Tabii böyle olunca somut anlamlara dönüşebilmesi için altyazı denen işlevli görüntülerin beyne gönderilmesi gerekir, yani beyne yine iş çıkar (Bu sefer yakınan oksibital -ya da bilimin gerekçesi olan karmaşadan aldığı isim hangisiyse o işte- lop işçileri olur ama.) fakat olsun, sorun yok çünkü görme olayı, işitme olayından çok daha basit neticede.
Söyleyeceklerim bu kadar. Bunca gevezeliği, sadece bunu belirtmek için yaptım: Japonca'yı seviyorum. Hayattaki en büyük tutkum olacak kadar değilse de, bir gün hiç değilse konuşmayı öğrenmek isterim. Gerçi Japonya'ya gittiğimde, sadece konuşmayı öğrenmemin bir faydası olacağına şüpheliyim. Çünkü harflere sözlerden çok daha fazla güvenen benim, o yabancı işaretlerin arasında konuşamayacak kadar korkmam kuvvetle muhtemel.  Ancak yazmayı öğrenmek de çok zor görünüyor...  Elbette tutkulu biri öğrenebilir ama doğrusu, yazmak dışında neredeyse hiçbir şey için yeterince tutkum yok benim. (Çizmeye ve okumaya bile tutkum, yazmaktan ucu ucuna yetiyor.) Neyse, bu sefer gerçekten söyleyecek daha fazla bir şeyim yok. Yani bu konuda, yoksa söyleyeceğim şeyler bitmiş değil henüz. Hala buralardayım. Akashi Kaikyou uzunluğundaki yazılarımla, gözlerinize "Mo ii yo!" dedirtmeye devam edeceğim çünkü SEVİYORUM BU DİLİ.

6 yorum:

  1. Bana mı öyle geldi, yoksa sen mutlu musun? :) Yazını okurken gülümsememek elde değil. Biyoloji bilginle beni ne kadar aydınlattığından tut, dil polislerine ve parantezlere olan tutkun kadar her şeyden bahsedişini bu kadar naif ve doğal bir biçimde yapmana bayılıyorum. Elbette yazının konusu Japonca diline olan hislerin olabilir ve bu hislerine benim gibi dil öğrenmeyi dünyanın en zor beş olayı haline getiren biri bile ortak oluyor. Eğer günün birinde bir dil öğrenmem gerekecekse -ki etrafımdakiler şimdiden gerektiğini söylüyor, o dilin Japonca olmasını isterim. Konuşmak yetmez belki ama şu anda bir dil konusunda büyük hayallerim yok. Konuşsam yeter yani bana. Ama yine de, o günü geciktirmem muhtemel. Çünkü dil öğrenmek dünyanın en azor beş olayından biri (bir başkası da belirli bir yaştan sonra bisiklet öğrenmek mesela...)

    Anladığım kadarıyla şu anda bir yolculuktasın. O halde sana keyifli yolculuklar diliyorum. Ve bu yazılarınla benim de yazma şevkimi arttırdığın için çok teşekkürler! :)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Nasıl da anladın Roromiya! ^^
      Ben Ingilizce'de o kadar iyi olunca (Tabii sınıfta konuşabilmek ve notlarımın iyi olması dilde iyi olduğum anlamına gelmez çünkü onda da aslında değilim ama EN AZINDAN olmadığımı anlayabilecek kadar iyiyim.) "dile yatkın" sıfatını saf bir kibirle kendime yakıştırmış, bu sıfatı da dil öğrenmenin kolay olması şeklinde yorumlamıştım. HALBUKİ ALAKASI YOKMUŞ. Dünyanın en zor 5 şeyin den biri yerine koymadım çünkü çok daha beceriksiz olduğum çok fazla şey var ama yine de... Maalesef zor... Hele de bu güzel dil... Neyse, yazma şevkini attırmışsa bu yazı hakkındaki içten yorumlarına katılabilirim sanırım. ^^

      Sil
  2. Japonca sevmek ve animeleri sevmekle ilgili yorumunda haklı olabilirsin. Bazen benim farkında olmadan yaptığım zorlamalar yüzünden olduğunu düşünsem de kız kardeşim anime ve Japonca şarkılardan nefret eder. Buna rağmen izlediği Türkçe fandublu bir animeyi sevmişti. İlk kez anime izlediğimden ve şu güne kadar Japonca kulağıma çok şiirsel geliyor ama belki de bunun nedeni sevdiğim şeylerin Japonca ile bağlantılı olmasındandır, bilemiyorum.

    Diller hakkında görüşlerimiz oldukça benzermiş. Almanca'dan çok çok az anlıyor olmama rağmen negatif fikirlerim yok, hatta berbat olsam bile rahatça sevdiğimi söyleyebilirim (tıpkı coğrafya gibi) ama Fransızca ise oldukça önyargılı bir şekilde kaba geliyor.
    Anadil sevgisinden mi yoksa başka sebeplerden mi bilmiyorum ama Türkçe hem çok şiirsel hem de hiç şiirsel değil gibi güzel görünüyor.

    Japonca öğrenmek hayatta "kesinlikle gerçekleştirmek istiyorum" dediğim hedeflerin arasında oldukça yüksek bir sıralamada öğrenmeyi istediğim ve bu dilden etkilendiğim kadar korkutucu geliyor. Acaba ilkokuldayken nasıl harfleri öğrenip okumayı başarabildim?

    Bu arada parantezleri kullanma şeklini çok seviyorum, bence çok güzeller. Alışık olmadığım ve sevdiğim bir yazı tarzın var ve parantezleri bu şekilde kullanmanın da senin tarzının bir parçası olduğunu düşünüyorum. Yazılarını okurken parantez ve o parantezin içerisinde de bir kaç tane parantez bulmayı eğlenceli buluyorum. Bana kalırsa tutuklanmak yerine bu eğlenceli tarz için bir teşekkürü hak ediyorsun. ^^

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. İlk defa Fransızca konusunda benimle aynı görüşü paylaşan biriyle karşılaşıyorum. Belki daha önce de karşılaşmışımdır, bilmiyorum çünkü bir süredir Fransızca hakkındaki görüşlerimi belirtmemeye çalışıyorum. "ÖKÜZ MÜSÜN SEN ÇOK ROMANTİK BİR DİL O" tipi protestolardan çok sıkıldığım için konu Fransızca olunca çenemi kapatıyorum.
      Dil konusundaki görüşlerimiz gerçekten benzer olmalı çünkü Türkçe hakkında belirttiğin aynı anda hem çok şiirsel hem de hiç şiirsel olmaması görüşüne fazlasıyla katılıyorum. Politikadan konuşan yaşlı adamların da kulağa aşktan bahseden bir genç kadın kadar güzel gelebilmesi, bu dilin bir nimeti olmalı.
      Söz konusu Japonca olunca, ilkokuldakinden farklı olmamamız biraz komik değil mi?
      Bana sorarsan teşekkürü hak eden, bu kadar çok paranteze katlanabilip, bir de üstüne bunu "güzel" ve "eğlenceli" olarak niteleyebilen okuyucularım. ^^

      Sil
  3. İşin aslı Işık ve Gölge yazını okuduktan sonra bi sempati oldu içimde senle ilgili ve pek bilgide bulamadım. Kendin hakkında bahsettiğin blog varsa bulamadım yani :D yoksada yazman mümkünmüdür ?

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Yazımın sende bu hissi doğurması gururumu okşadı ama... Bundan daha kişisel bir blog düşünemiyorum, yani burada kendim dışında neredeyse hiçbir şeyden bahsetmiyorum. Sen ne bilmek istiyordun?

      Sil