27 Ağustos 2016 Cumartesi

Hiç Atlamadığım Açılışlar


EDIT: Hehe, Yoh-kun'ın tavsiyesiyle başlığı değiştirdim, video sorunu da çözüldü.

Aslında bahsettiğim gibi aklımda başka bir yazı yayınlama planı vardı ama geçen akşam, moralim bozuktu ve birden youtube'dan eskiden izlemiş olduğum animelerin açılışlarını dinleme furyasına kapıldım. Aklımda da hep böyle bir yazı yazmak vardı, bugün de denk gelince yazayım dedim... Yalnız sıralama yapmak çok zor, ilk ikisinin başı çektiği muhakkak da gerisi karışık... En sevdiğimden daha az sevdiğime doğru değil yani.

Not: Eğer "Alt tarafı sevdiği açılışlardan bahsedecek, ne kadar uzatabilir ki?" diye düşünüyorsanız şaşırmaya hazır olun! Gerçi bunun dediğim için şaşırmayacaksınız... Ancak hayal kırıklığına uğrayabilirsiniz, öyleyse size önerim bu pencereyi kapatıp bilgisayarın başından kalkmanız ya da vaktinizi daha faydalı harcayacak başka bir pencere açmanız.



Death Note Opening 1 -  The World

Evet, yazıda bir sıralama yapmayacağımı söyledim ama başta yer alacakları kesin olan Death Note'un iki openingi arasında yapmam gerekiyordu ve bu sayfayı açtığımda bile niyetim, ilk sırada "What's Up People!?"ın yer almasıydı. Sonra iki openingi de bir kez daha dinleyip yine kıyamadım ve ilk openingi başa koydum. Dinlediğim, izlediğim ilk openingi ve onun hayatımı değiştiren müziğini, görüntülerini en üste koymamam büyük haksızlık olurdu. Ayrıca zaten ikisi arasında bir favorim yok aslında, sadece bu "ilk" olduğu için aynı zamanda da "özel". Müziği, sözlerini sevdiğimi belirtmeme gerek bile yok. Görüntüler de bir harika, insanda sanki bir aksiyon yapımı izleyecekmiş hissi uyandırıyor ama kesinlikle hayal kırıklığına uğramıyorsunuz, Death Note aksiyon çıkmadığı için hayal kırıklığı duyacağınız son şey çünkü. Anime her zaman Light'ı duygusal olarak daha açık bir şekilde yansıtmıştır, openingi bile böyle. Çoğu sahnede -elbette elinde hayalini temsil eden elmayla (Evet, elma bunu temsil ediyor bu arada, lütfen artık bunu sorgulamaktan vazgeçin.)- yüksek yerlerde görürken, arada geçen hızlı görüntülerde yere çarpıp parçalandığını ya da kanlı elini tellere uzatması Light'ın egosunda batmış gizli duygularını su yüzeyine çıkarıyordu. Bir de Mu'nun izleyicileri shinigamiler ve bizim dünyanın izleyicileri arasındaki paralelleri sevdim, zaten Light'la shinigami/arasında da göndermeler yapılıyor. Ama favorim kesinlikle Light'ın gözlerinin içinden L'e, L'inkil, eden Light'a yapılan geçişler. Üstelik açılış, şarkıda "Sana yeni dünyayı göstereceğim" derken Light'ın en çok yalan söylediği Misa'ya (Evet, L'den bile daha çok yalan söylemişti ona. L, Light'ın gerçek yüzünü görebilmişken Misa sadece gösterdiği yalanı görebilmişti çünkü.) elini uzatması ve bu sırada gözlerinin görülmemesi (Death Note ve göz sembolizmini bir ara konuşacağız.) ile mükemmel bir şekilde biterek bunu pekiştiriyor.



Death Note Opening 2 - What's Up People!?

İlk çaldığında herkesi dumura uğratan opening... Evet, merak etmeyin, öyle olan tek siz değildiniz. Ve muhtemelen sevmeyen de... Yanlış hatırlamıyorsam 19. bölümün başında ilk kez çalan bu "şeyi" dinlediğimde ilk tepkim "BU NE YA!? DİĞERİNİ GERİ İSTİYORUM BEN!!! Yayılan karanlığın içinde devrim yeminlerimi ettim~" diye şımarıkça protesto etmek olmuştu. Ama bölümler ilerledikçe yeni açılışın serinin gidişatıyla ne kadar uyumlu olduğunu fark ettim. Light'ın kontrolden çıkmasıyla açılış da kontrolden çıkmış. Çünkü Light ve ideallerinin ne kadar hayranı olursanız olun, özellikle 25. bölümden sonra, Light'ın kötü biri olmadığını söyleyemezsiniz artık. Tam bir "insan emici"ye dönüşmüştür. Hatta şarkının yavaşlayana kadar olan kısmını Light'ın dünyaya nasıl baktığı, "Hey! Hey a ningen sucker! A ningen ningen fucker!" sözlerinin girip melodinin sonra tekrar hızlanması üzere yavaşladığı kısmınıysa Light'a protesto olarak itaf edenler var. (Yani sözlerin ilk kısımda Light'tan çevresine, diğer kısmını da çevresinden Light'a olarak - açıklamayı tam beceremedim ama... Ki benim için de kısmen öyle sayılır. Yani "What's Up People!?"ı Light'a "Şşşt n'oluyoruz oğlum!?" şeklinde bir ayar verme olarak algılamaktan kendimi alamıyorum.) Bu arada, bu açılış çok daha hareketli ve haliyle de verdiği "aksiyon" hissiyatı daha fazla ama bu seferki göz doldurma sayılmaz pek. Zira bu Ohba'nın özellikle planladığı mı yoksa plansızca gelişen bir şey mi bilmiyorum ama L'le birlikte o akıl oyunlarının verdiği heyecanın da gitmesiyle yerini aksiyon doldurur. (Tabii Death Note akıl oyunları üstüne kurulu bir seri olduğu için hep var ama L ile Light arasındaki dinamik, çok başka ve kesinlikle Near ya da Mello'nun Light'la kurmadığı türden.) Soğuk sıcaktan sıcak savaşa geçiş gibi... Bu açılışın, bunu güzel yansıttığını düşünüyorum. O kaotikliği, Light'ın kontrolden çıkıp tamamen Kira'ya dönüşmesini... Anladınız işte.
Ama şüphesiz en sevdiğim yanı Light'ın sonuna dek kandırıldıklarını anlamayan Mikami ile Takada'nın (Takada kendisini Light için önemli sanmıştı, Mikami ise onun tanrı olduğunu... Ama ikisi de canı sıkılan bir çocuğun piyonlarından başka bir şey değillerdi.) arkasından elini kolunu sallaya sallaya geçer, hatta Mello'yu da atlatır (Ki üstünden geçmesi, ikisinin hiçbir zaman doğrudan doğruya iletişim kurmadıklarını, yani birbirlerini tanımadıklarını düşündüğünüzde müthiş bir ayrıntı.) ama Near'a gelince Near aydınlanır, yani olayı çözer. (Bir de senelerce msn avatarım olarak kalmış olan, L'in rengarenk tatlı-yeme-döngüsü var, BAYILIYORUM O KISMA.)

Not: Bu arada, Death Note sizin için bir anlam ifade ediyorsa, soundtrackini animeden bağımsız bir şekilde dinlemenizi şiddetle öneririm. Gerçekten her biri ayrı bir sanat eseri. Ya da benim için öyle, bilmiyorum. Tek bildiğim, Death Note'u hiçbir esere değişemeyeceğim gibi, soundtrackini de hiçbir müziğe değişemem. Ve eğer youtube'dan dinleyecekseni mutlaka  yorumlara da göz atın. Benim Death Note manyağı olduğumu düşünüyorsanız kesinlikle fikriniz değişecek. Çünkü yarısı "haha this anime was something man" gibi şeyler olmakla birlikte kalan yarısı tamamen DN üstünden kurulan en uçuk felsefi düşüncelerden oluşuyor. Çünkü Death Note is really something man.



Hellsing Opening - Logos Naki World (A World Without Logos)

Bu anime, çok tuhaf bir şekilde, hep "güven" hissi uyandırmıştır bende. Hellsing'i izlerken... Nasıl desem? Eve gelmiş gibi hissederim. Evet, bu çok garip çünkü Hellsing, İngiltere'yi doğaüstü güçlere karşı koruyan bir organizasyonu konu alıyor. Buradaki sözgelimi doğaüstü güçler genelde vampirler (ya da onların oluşturduğu ghouller) ve Hellsing'in bu ucubelerle baş etmekteki gizli silahı yine bir vampir (Çünkü organizasyonun başı Sir Integra Hellsing'e göre "bir vampiri ancak başka bir vampir haklar".) : Alucard. Ama Alucard sıradan bir vampir değildir... Nedenini ise adını tersten okuduğunuzda anlayabilirsiniz. Neyse, Twilight gibi ergen edebiyatı serileri tarafından romantikleştirilmiş vampirlik kavramına özündeki dehşeti yeniden kazandırmanın hakkını verecek kadar kanlı bir animenin bana "güven" hissi aşılaması ilginç ama yapıyor işte. Bir  gece uyanıp başımda o devasa köpek dişlerini sergileyen sırıtışıyla "Kalkma vakti geldi polis kız" diyen Alucard'ı görsem, Walter elime kocaman bir silah tutuştursa ve Integra'nın "Ayakta tek bir ucube bile bırakmayın!" emriyle vampir/ghoul avına sürüklensem hiç yadırgamadan kendimi o deliliğin içine bırakıveririm. Bu animeyle ilgili her şey; felsefesi, estetiği -telsiz sesleri, gıcır gıcır silahların çekilişi (Hele de Alucard'ın ufaklıkları Jackal ile Casull yok mu...), sarışın gözlüklü otoriter tipler, dini semboller, kıpkırmızı gece ve ortasında sapsarı parlayan dolunay, sıradan insanların korku dolu çığlıkları, parçalanmış organlar, kan, şarap, köpekler, kırkayaklar, yarasalar, GÖZLER, Alucard'ın kocaman sivri dişlerini sergileyen sırıtışı, Alucard'ın hiçbir ışık kaynağı olmaksızın daima sarı sarı parlayan gözlükleri, Alucard'ın kostümü, Alucard'ın devasa cüssesi (Kolunun uzunluğu ve omuzlarının genişliği dikkatinizden kaçmış olamaz.), ALUCARD-... Hepsi çok alışıldık ve doğal hissettiriyor. Her neyse, Hellsing'i ya da en azından orjinal seriyi sevmediyseniz bile (Ki muhtemelen sevmediniz, herkes Ultimate'i tercih eder çünkü. Bugüne dek orjinal seriyi tercih eden kendimden başka kimseye rastlamadım. Tamam, Ultimate "badass" sıfatının birebir tanımıydı ama Hellsing çok başkadır be, enfes gecelerin enfes animesi.), açılışın şahane olduğunu kabul etmelisiniz. (Anime içinde çalan parçaların da.) Görüntüler muhteşem, sözler çok anlamsız ama bir yandan da çok Alucard-vari? "Shooby dooby doo, shooby dooby doo, doo~"

Not: Bu arada orjinal seriyi Ultimate'e tercih ettiğim gibi, Türkçe dublajı da yeğliyorum çünkü ilk izlediğimde dublajlı izlemiştim. "Dublaj mı?" diyeceksiniz kesin. "Keçileri kaçırmış olman lazım!" Evet, uçuk zevklerim olduğunu kabul ediyorum ama Türkçe dublaja hiçbir zaman çoğu kişi kadar şiddetle karşı olmamışımdır. Kabul, bazı filmlerin dublajı gerçekten kötü oluyor fakat bu genelde vizyona yetiştirme kaygısıyla hızla yapılan sinema filmleri için geçerli. Dublaj, tamamen oyunculuk meselesi esasında ve neden Türk ses aktörü orjinal ses aktöründen daha yetenekli olmasın ki? Türkler her şeyde daha kötü olacak diye bir şey yok. Hatta özellikle Türkçe'sini tercih ettiğim yapımlar bile var: Gumball, Regular Show, AVATAR... (Avatar'ı asla orjinal seslendirmesiyle izlemedim ve mecbur kalmadıkça -olur da dublajlı internetten kalkarsa- izlemem de.) Tabii Hellsing bunlardan değil. Türkçe, İngilizce, Japonca... Hepsi de harika. Alucard, karizmatik seslere harikalar yaratması için imkan veren bir karakter çünkü sanırım. Türkçe'yi yeğliyorum derken kast ettiğim, animeyi içselleştirme sebeplerimden biri olabileceğiydi. İnsanın anadili gibisi yok sonuçta.

Not: Bu arada düşünüyorum da, Hellsing gibi aşırı gore öğeler içeren bir animenin, muhtemelen gece geç saatte de olsa Türk televizyonlarında yayınlanmış olması neredeyse Hellsing'in kendisinden bile daha delice.

Son Gereksiz Not: Peki bunu yazdıktan sonra salona gittiğimde televizyonda Türkçe seslendirme hakkında bir belgesel oynuyor olmasına ne diyorsunuz bakalım? Oturup keyifle izledim elbette, çok güzeldi. Ruhu olan sesleri dinlemek bu dünyanın en büyük hazlarından biri.



Black Lagoon - Red Fraction

İşte yine kanlı-silahlı bir anime ama bu animedeki çatışmalar, Hellsing'teki gibi "estetik" şekilde değil, tüm çirkinliğiyle yansıtılıyor çünkü baş karakterlerimiz vampirler gibi dünya dışı varlıklar değil, bu para tarafından yönetilen dünyanın yarattığı mafyalar. Ama onlara bile sempati duymadan edemiyorsunuz - hele de şu çift elle silah kullanan, ("Çift el" lakabı da buradan gelir), ağzından neredeyse küfür dışında hiçbir şey çıkmayan, silah ve savaş ve elbette para düşkünü, kalın bacakları ve kocaman göğüsleriyle mükemmel bir vücuda sahip olup bunu dile getirdiğimi duysa muhtemelen dilimi kopartıp köpeklere atacak kadar sadist, acımasız ve psikopat Revy yok mu... Çıkarları uğruna yapmayacağı şey yoktur ve aslında bu iğrençtir ama yine de sevmeden yapamazsınız çünkü bu pislik torbası dünya tarafından kirletilmiş ruhların meleğidir o, bir başında halesi eksik, koca silahıyla ruhlarınızı kutsar ve cennete gönderir...  Zaten bu animeyi izleme sebebi de Revy'dir ve tabii ki diğer kadın karakterler, erkek karakterlerinde hiç iş yoktur. (Chang hariç.) Bu anime, anime tarihinin sorgusuz sualsiz en baskın kadın karakterlerini yaratmıştır çünkü. Roberta, Eda ve tabii ki Balalaika! Hele Balalaika beni Revy'le bile arasında bırakmıştır. Yarısı yanık suratı, gözünün altındaki beni, o büklüm büklüm uzun sarı saçları, ağzından eksik etmediği purosu ile topuklarının altında ezilmek isteyeceğiniz bir otorite idolüdür - tabii benim kadar iflah olmaz bir mazoşist sapığıysanız. Neyse, ahlaki görüşlerinizi bir kenara atıp kendinizi sadece kan ve pisliğe bulanmış aksiyonun verdiği ilkel hazlara bırakırsanız Black Lagoon'u keyifle izleyebilirsiniz çünkü çatışma sahneleri 10 numaradır. Açılışın şarkısı da tam Revy'nin ağzından söylenmiş gibi, tamamen onun dünya görüşünü yansıtıyor. Ayrıca insanda dışarı çıkıp "temizlik yapma" isteği uyandırıyor, ne de olsa bu dünya cehennemden başka bir şey değil ve etraftakiler de sadece domuz. (Her şeyi ve herkesi birer mucize olarak görebildiğim o günleri özlediğim bir dönemdeyim şu sıra.)



Durarara!! Opening  - Uragiri no Yuuyake

İşte bu animeyi sevmemin yalnızca iki nedeninden biri, diğer nedeni ise şu sahne oluyor:

 
Çünkü bu dünya, senin sandığın kadar acımasız bir yer değil. 
Karakterlerine de bayılıyorum tabii (En ilginçleri ve en sevilenleri Shizuo ile Izaya olmakla beraber, tüm karakterler kendilerine has kişiliklere sahip bence. Anri hariç tabii. Böyle birbirinden ilginç karakterlere sahip bir animede Anri gibi koca göğüsleri, acıklı geçmişi ve peşinden koşan en az iki erkekle tipik bir Mary Sue portresi çizen bir karaktere yer verilmesine ben şu açıklamayı getiriyorum: Mary Sue'lar, anime sözleşmelerinin es geçilemez maddelerinden biri. Yani içinde Mary Sue olmayan bir anime çekilmesi, yasal olarak imkansız. Evet, evet, açıklaması kesinlikle bu olmalı... Diyeceğim ama üstteki anime? İÇİNDE TEK BİR MARY SUE ANA KARAKTER BİLE YOK. Öyleyse bu Drrr!!'nın bir açığı.) ama karakter tanıtımlarının bittiği -yanlış hatırlamıyorsam- 7.-8. bölümden sonraki hikaye beni hiç ilgilendirmiyor, ilgilendirmedi. Eğer bu açılış ve 2. bölümdeki o muhteşem intihar sahnesi olmasa, muhtemelen bu anime favorilerim arasında olmazdı. Ama hem o sahne, hem de bu açılış beni o kadar derinden etkiledi ki animenin favorilerimden olması için bu iki öge yetti. İnsanı şundan daha çok harekete geçiren bir ritim olamaz herhalde. Hain gün batımı gökdelenleri aydınlatırken, onların arasından "vınnn!!" -ya da "drrr!!"- diye geçen motorların taşıdığı, her renkten insanın dahil olduğu bir macera vaat eden geceye gebe heyecan verici akşam üstlerinin şarkısıdır bu. Ben pek güzel anlatamadım ve anlatamam da çünkü bazı hisler, kelimelerin somutluğunda çekingenleşir, pek göstermez kendilerini. Onları kendilerini sundukları gibi hissetmeniz gerekir. Ve bu şarkının verdiği his -ya da bu şarkıyı veren his- de kesinlikle böyle, üstelik de hiç geçmiyor. Yaptığım en heyecan verici şeyin fazladan bir matematik testi çözmek olduğu 8. sınıftan beri dinler ve hala her dinlediğimde kendimi gün batımının altında rüzgarla yarışan bir motor gibi hissedip şarkının sözlerini haykırmaktan kendimi alamam ve her şey elimdeymiş, her şeyi yapabilirmiş gibi hissetmekten, nerede, nasıl olursam olayım . Bu şarkıyı depresyonu en ağır şekilde geçirdiğim 10. sınıfta okuldan dönerken eve giden boş yolda söylüyordum, 8. sınıfta dershaneye giderken arkadaşlarımla trafikteki araçların arasından geçerken berbat bir telaffuzla haykırırdık ve kendimi kesinlikle üniversitede ya da iş hayatımda yüksek bir terasa filan çıkarsam derin bir nefes alıp etrafındakilere hiç aldırmadan söylemeye başlarken görebiliyorum.



Higashi no Eden - Falling Down

Bu animeyle ilgili hatırladığım en net şey, izlerken tüylerimin diken diken olduğu ve bu opening de aynı şeyi yapıyor. Dikkatsiz pazartesi, noblesse oblige, 10 milyon para, kayıp ve bulunan bir genç, neetlerin kralı... Hatırladıklarım parça parça bunlar işte. Açılış da bunların bir collabı gibi zaten, haliyle verdiği his de aynı. Oasis'in şarkısını kullanmış olmaları da cabası... Bu aralar izleyecek yeni bir şeyler bulamadığından ve bu yazı aracılığıyla da eskiden izlediğim animelere bakıyorum, bunu da izlesem iyi olacak. Özellikle Akira Takizawa için izleyeceğim, hatırladığım kadarıyla müthiş bir karakterdi kendisi. Yani çıplak ve hafızasını kaybetmiş şekilde uyanıp içinde 10.000.000 yen olan bir telefon bulmaya onun kadar soğukkanlı tepki veren başka bir karakter daha yoktur.  Hemen de kontrolü eline almayı da becermişti üstelik.



Kamisama no Memochou - Kawaru Mirai

Yazıya başladığımda listeye koyacaklarım arasında vardı ama yazarken unuttum, gomen nasai! (。•́︿•̀。) Diyordum zaten, "Bir şeyi koyacaktım ama ne..?" Bugün bloğa girince geldi aklıma, malum, biricik iconum animenin baş karakteri dünyalar tatlısı neet dedektif (Neet dedektif, evet, dedektif neet değil.) Alice. (Aslında protagonist Narumi ama öyle silik bir karakter ki buraya koymak için açılışı izlerken "Bu kimdi ya?" dedim, yani "baş karakter" sıfatını hak etmiyor bence. Yan karakterler Ayaka, Soichirou, Hiro'yu bile daha iyi hatırlıyorum.) İzlediğim ilk animelerdendi, böyle fazlasıyla ünsüz kalmış bir animeyi nereden bulmuştum, bilmiyorum ama izlediğim gibi vurulmuştum. Hemen akabinde nickimi ebediyen Alice yaptım, hikikomori Satou ile tanrı Lain değiştirmem için zorladılarsa da yılmadım, iconuma da onu koydum. Çünkü Alice resmen ideal kişiliğimdi; neet, dedektif, hatta neet dedektifi ve üstelik de çok sevimli... Hangi anime karakteri olmak isterdin sorusuna mutlak cevabım. Sürekli sevimli pijamalarım içinde devasa masaüstü bilgisayarların arasında peluş oyuncaklarımla oturup Dr Pepper içeyim, silik liselinin tekine getir-götür işlerimi yaptırıp nazımı çektireyim, arada bir heyecan verici şeyler olsun ve lolita kıyafetlerimi giyip dışarı çıkayım... Başka ne isteyebilirim ki? Sonuçta, it's the only NEET thing to do.



Mirai Nikki - Kuusou Mesorogii

Mirai Nikki, pek çokları tarafından keyifle izlenmekle beraber elit anime izleyicilerinin (yani weeb/otaku dönemini atlatmış olanların) bunu itiraf edemedikleri bir animedir. Bunun sebebi, bu animenin, özellikle "Yuno" karakterinin, anime izlemeye yeni başlamış ve dolayısıyla yaşça küçük izleyicilere atfedilmesi. Hoşlandıkları bir çocuk vardır ve başka kızların ondan hoşlandığı düşüncesini kendilerini Yuno ile özdeşleştirerek hafifletirler. Ben de bir zamanlar öyleydim mesela. Kendimi bir "Yuno" olarak görürdüm, halbuki 13 yaşında, evde yalnız başınayken duyduğu en ufak bir tıkırtıda ağlamaya başlayan tombul veledin tekiydim, nereme bakıp da Yuno görüyorsam..? Neyse, bunu ifade etme şeklim utanç verici de olsa (Yuno resimleri paylaşıp "ben ^.^" yazmak, aynanın önünde elimde ekmek bıçağıyla -kendimden çekinmediğim gibi, nimetten de çekinmemişim-psikopat gülümsememi çalışmak vs...) artık utanç duymuyorum çünkü anlıyorum. Ayrıca Yuno bir külttür, bunu inkar edemezsiniz. Aslında Mirai Nikki'nin diğer karakterleri de çok başarılıdır bence. Yani hiçbiri bütünüyle "sevilesi" değildir; bir karakteri seversiniz, an gelir, pisliğin teki çıkar ya da tam tersi, nefret etmiş olduğunuz karakter için ağlarken bulursunuz kendinizi - ki baş karakterler için bile geçerli bu. Üstelik senaryosu sağlam ve sürükleyici bir animeydi, şahsen heyecanla izlemiştim. Dolayısıyla favorilerim arasında yer almaması için bir sebep olamaz. Aynı animenin kendisi gibi hızlı -ve de kanlı- tempodaki açılış da bu listede yer almayı hak ediyor. Üstelik bu tür, serinin en can alıcı noktasına dair ipucu veren açılışlara bayılıyorum (Bu listedeki animeler arasında başka Death Note ile Higashi no Eden bu türe örnek olarak gösterilebilir.), öğrendiğinizde "Aaa bu, şuna işaret ediyormuş demek..." tepkisini vermek çok eğlenceli oluyor. (Bu listede yok ama Boku dake ga inai Machi bunun şahıdır, spoiler gibi olmasın da...)




Deadman Wonderland - One Reason 

Bu madde, bu animeyi izleyen herkesin listesinde yer alırdı eminim. Efsane açılış. Bir şarkı, bir animeye daha fazla uyamaz. Bu bakımdan 1. sırayı hak ediyor aslında ama kişisel tercihler etkiliyor işte... Yani Death Note'un olduğu listede onun üstüne bir şey koyamam. Gerçi Deadman Wonderland'i de severim ama 12. bölümde, tam da asıl hikayenin başladığı yerde bitip devamı da çekilmeyerek güzelim hikayesi heba olan kadersiz animeler konvoyuna katılmıştır o da. Yani aslında animeyi sevemezsiniz çünkü başlamadan biter, izlediğimiz şey sadece "tanıtım"dır. Ben o tanıtımı mangaya başlamam için yeterli olacak kadar sevmiştim ama sonra mangayı da bıraktım. Böyle; hiçbir mesele doğru düzgün çözülmeden ortaya sürekli yeni meselelerin atıldığı serileri sevmiyorum, bir süre sonra devamlı entrikaların döndüğü Türk dizilerinden farkları kalmıyor bana göre. (Öhöm, Shingeki no Kyojin, öhöm sana bakıyorum.)  Millet "O kadar heyecanlı ki bir türlü bırakamıyorum" diyor, bense "Fazla heyecanlı, bırakıyorum ben bunu"... Neyse, animeyi izlediğimde Ganta'nın bu dünyada yerinde olmak isteyeceğim son kişi olduğunu düşünmüştüm ve şimdi düşünüyorum da, sanırım hala öyle. Evet, Tokyo Ghoul ile SNK'den sonra bile. Aslında bana soracak olursanız, Kaneki ve Eren'in çektikleri, Ganta'nın çektikleriyle karşılaştırılamaz bile. Evet; Kaneki de az çekmemiştir ama onun yaşadıkları hala "trajedi"dir, Eren ise deliliğin içinde doğmuş ve haliyle ona alışkındır. (Ayrıca Eren'in kurtuluş umudu ve her ikisinin de en azından arkadaşları vardır. Ganta'nın arkadaşları? Onlardan hiç söz etmeyelim.) Ganta ise öyle bir sapkınlığın içine düşmüştür ki -hem de en beteri: durup dururken, tamamen suçsuz yere-,  trajediler bile şeker yemek kadar olağan şeyler haline gelmiştir. İşte bu deliliğe boyun eğmek zorunda kalmanın hıncını çıkarır "One Reason." Ama açılışın kendisinin de şarkıdan geri kalır yanı yok, bir anda kendisini bu sapkın Harikalar Diyarı'nda, hastalıklı büyük planın baş rol oyuncusu olarak bulan Ganta'nın zihnndeki karmaşadan kopmuş gibi, Deadman Wonderland'de bolca yer tutan kanın rengiyle kaplı üstelik... 0:52'den sonrası ise favorim. Karakterlerin hareketleri sanki kendi bedenleri tarafından engelleniyormuş gibi ya da iplerinden kurtulmaya çalışan kuklalar - ki kana susamış izleyicilerin eğlencesi için kullanıldıkları ve "şeker" denen şeyi yemezlerse ölecekleri göz önünde bulundurulursa deadman'ler gerçekten de öyle, birer kukla. Çıplaklığın, fanservice için kullanılmadığı ender sahnelerden. Bu arada bir zamanlar hakiki husbandolarımdan biri olan Senji'yi tamamen unutmuşum, açılışı izlerken hatırladım. Husbando gibi weeaboo deyimlerinden nefret ederim ama muhteşem anime erkekleriyle ilk kez tanıştığım dönemde hissettiklerim, aşırı weeaboo terimlerinden başkasıyla ifade edilemez. Kaldı ki hala kendisi eşit ölçüde çekici geldiğine göre, kim hala weeb olmadığımı söyleyebilir ki?


Watamote 

Açıkçası bu animenin büyük bir hayranı sayılmam. Bana kalırsa Watamote'nin hedef kitlesi asosyaller, yani bir bakıma Kuroki Tomoko'lar değil; tam aksine, popüler tipler. Bu görüşü destekleyen kanıtım da var üstelik: Şu popüler tiplerden olan bir arkadaşım, genel olarak animeleri sevmediği halde buna bayılır. Zaten benimle arkadaş olma sebebinin de onun için bir komedi unsuru olmam olduğunu düşünüyorum... Neyse. Bakın, gördünüz mü, bu yüzden bu anime asosyallere göre değil işte. Kendi yaşadıklarını "komedi" olarak izlemek buruk bir his yaratıyor insanda. Mangası biraz daha "dark manga" kategorisine giriyordu, anime ise hepten komediye vurmuştu. Ama açılışından da gördüğünüz gibi animasyonları mükemmel, ona sözüm yok. Şarkı da fena değil, birçok kişi metal olmasını yadırgasa da bence toplum tarafından iletişimsizlik zincirleriyle bağlanmanın öfkesini yansıtabilecek en iyi tür metal. Ne de olsa, neresinden bakarsam bakayım popüler olmamam sizin suçunuz!



Welcome to the NHK! - Puzzle 

Welcome to the NHK!, benim gözbebeğimdir. Hakkında konuşmaya başlarsam, duramam. Bu kadarı animeyi izleyenlerin kalplerini daha hızlı çarptırmaya yetmiştir zaten, izlemeyenler de beni alakadar etmiyor. Bu arada iki animeyi de biliyorsanız, NHK ile Watamote'nin farkı ne, diye sorabilirsiniz. İkisinin baş karakterleri de toplumdan dışlanmış tipler çünkü, her ne kadar Satou'nun durumu, Tomoko'nunkinden çok daha ağır olsa da. Aralarındaki fark şu ki NHK, dışlanmışlığı tüm gerçekliğiyle yansıtıyor, Watamote'nin yaptığı gibi moe kılıfına sokarak değil. Tüm ağırlığı, tüm gülünçlüğü, tüm hafifliğiyle... Aslında en basit şekilde açıklamak gerekirse: NHK hayattır, Watamote ise sadece anime.



Serial Experiments: Lain - Bovet (Present Day, Present Time)  

"And you don't seem to understand..." 
Biliyor musunuz, ben bu animeyi açılışı olmadan izlemiştim - animeyi izlediğim site öyle, açılışı koymadan yüklemişti nedense. Lain zaten düşüncelerim sınırından kopup gelmiş bir şey olunca, bir açılışı olmamasını da hiç garipsememiştim. Geçenlerde birilerinin Lain'in açılış parçasından bahsettiğini duyunca "Bir dakika, bu animenin açılışı mı vardı ya?" diye araştırınca dinlemiş oldum bu gerçekliğin dışından gelen güzelliği ve burada paylaştım... Lain'le anlaşılmaz bir yürek bağım var, (Zaten animenin kendisini de tam olarak anlamamıştım ki tam olarak anlasam, bu dünyada anlayacak daha fazla şey kalmaz herhalde, o yüzden şikayetçi değilim.) dinleyince şarkıyla da aynı bağı kurdum. Lain'i kaplayan o sahte gerçekliğin hüznü şarkıda da hissediliyor.





Kimi ni Todoke -  Sawakaze 

Yaoi'yi keşfetmeden önce aşık bir yeni yetme olarak içimdeki romantizm ihtiyacını bastırma amacıyla izlediğim, ilk ve biricik shoujo animem, Kimi ni Todoke. Hellsing, Black Lagoon, Deadman Wonderland gibi animelerin olduğu bir listede bunu beklemiyordunuz muhtemelen ama bu animenin de kalbimde özel bir yeri var. O kadar masum ve saf bir animeydi ki, açılışından bile belli değil mi? Gerçi Kazehaya ile Sawako'nun arasındaki aşktan çok, yalnız ve dışlanmış bir kızın arkadaşlar edinmeye başlaması çekmişti ilgimi. En çok Sawako'nun müthiş arkadaşlarıyla (Çünkü karakterler inanılmaz sıcak ve candandı; Chie, Yano, Ryu, Pin... Adlarını unutmuşum, google'dan baktım. Ama bakınca yine de eski arkadaşlarıma rastlamış gibi hissettim...) geçirdiği duygusal ve eğlenceli anları izlemeyi severdim. Kalbimde hep hafif bir his bırakırdı, tıpkı bu açılış gibi.

İşte, en sevdiğim anime açılışları, sonunda bitti. Tabii ki sevdiğim başka açılışlar da var ama bu listeyi hem şarkı hem de animasyonu değerlendirerek yapmaya çalıştım ve sadece bana özel şeyler hissettirenleri seçtim, çok uzardı yoksa... Ki görüyorsunuz, böyle de yeterince uzadı. Ortada ne kadar his varsa, benim çenem de o kadar açılıyor işte... Ama Naruto, Bleach gibi serilerin açılışlarından hangi birini koyacaktım? "Unravel" ya da  "Guren no Yumiya" gibileri ise zaten klasiktir... Ancak sonradan aklıma "bu mutlaka listemde olmalı!" bir şey gelirse eklerim. Şimdilik görüşmek üzere öyleyse! 

18 yorum:

  1. Listedeki animelerin yarısını bilmesemde çoğu eleştirine katılıyorum. Noragami'nin openingleride efsanedir ilk başlarda tuhaf gelsede Elfen Lied'in openingide beni etkilemişti. Zaten çoğunu yazdığından dolayı yazacak bişey bulamıyorum ama önerilerine açığım.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Noragami'nin açılışları sahiden müthiş ama animeyi izlemedim bir türlü. Elfen Lied'ın theme müziği benim için çok özeldir ama işte listeyi hem görüntü hem de müziğine göre sıralayınca onu koyamadım çünkü görüntülerinde pek bir şey yoktu, Klimt göndermeleri dışında. Yoksa şarkılarını beğendim başka açılışlar da var, örneğin Sayonara Zetsubou Sensei'nin açılış müziğine hayranım. Sonra Mushishi, Kuroshitsuji vs... Ama öyle yapsam liste çok uzayacaktı işte.

      Sil
  2. Noragami'i çok güzel bir anime öneririm izlesen emin ol pişman olmazsın. Elfen Lied'in Klimt göndermelerine pek dikkat etmemiştim açıkçası belkide sanatla pek ilgilenmediğimdendir.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Açılıştaki görüntüler Klimt tablolarının uyarlamalarıydı ve böyle bir sanatsal dokunuş yapmaları hoş olsa da arkasında yatana anlam veremedim. Bir de açılış şarkısı (Lilium) gerçek bir şaheser ve eşlik etmeyi çok seviyorum ama tek başına dinlemektense anime içindeki dramatik sahnelerde giriş yaparak tüylerimi ürpertmesini tercih ediyorum. Normalde açılışı Noragami'ninki kadar güzel bir animeyi sevmeliyim ama gözümü kara çıkartmasından korkuyorum, pek benim tarzım değil gibi.

      Sil
    2. Sanırsam daha çok düşündüren animeler dikkatini çekiyor Noragami pek üstünde düşünülecek bir anime değil komedi ağırlıklı 2 günde 1 sezonunu rahat bitirebilecegin tipten bir anime. Ben sevmiştim . Bu arada 2. sezon şarkısını dinlerken 'eski açılış şarkısını daha güzeldi bune ya' demediğim nadir animelerdendi.

      Sil
    3. Evet, en çok düşündüren animeleri seviyorum ama sadece eğlence olsun diye de izleyip sevdiğim birçok anime var, yani Noragami'ye bir şans verebilirim ama beni iten en büyük etken: Liseliler. Ve bunu bir liseli olarak söylüyorum, evet :D Gerçi Noragami'nin baş karakteri yokluk tanrısıydı yanlış hatırlamıyorsam? Teknik olarak tanrılar liseli olamaz ama liseli imajı çiziyordu.

      Sil
    4. Yato yokluk degilde savaş tanrısıydı(Kofuku sanırsam yokluk ve şanssızlık tanrısıydı) aslında Yato'nun liseliler ile pek bağlantısı yok(yüzyıllar boyunca yaşamış zaten lise falanda doğal olarak gitmemiş)ama diğer karakter Hiyori liseli oldugundan pek bişey diyemem. Bende aslında benim yaşıma yakın tiplere sinir oluyorum çok mal oluyolar (bende öyleyim aslında). Sanırım ondan arkadaş edinmek ne istiyorum ne de edinebiliyorum ;-;

      Sil
    5. Hepimiz kendi çapında senin deyiminle malız ve bir araya geldiğimizde haliyle mallığın seviyesi de artıyor, böyle düşünmeme rağmen, şahsen ben arkadaş istiyorum çünkü arkadaşlıkta, her ne kadar bu mallığı da kapsasa da hala kendimi içine atmak istediğim bir şeyler var. Belki de mallık, insanların tek başına katlanması için fazla ağır bir şey. Bilmiyorum. Liseli animelerine dair sevmediğim şey, onlarda kimsenin asla tek başına katlanmak zorunda olmaması da olabilir.

      Sil
  3. Uzun zamandır anime izlemiyordum içimde tekrar bir anime sevgisi patladı! Death Note, Durarara, Mirai Nikki, Welcome to the NHK, Black Lagoon... tekrar izleyesim geldi bunları ve sanırım izleyeceğim de. Özellikle Death Note'u eleştirel bir gözle tekrar izlemek istiyorum. (6-7 sene oldu izleyeli ve o zamanlar anime hakkında hiçbir şey bilmediğim için İnglizce dublajlı izlemiştim. T_T Ziyan! ) Diğer animeleri izlemedim ama güzele benziyorlar.
    Türkçe dublaj konusuna katılıyorum ve ne zaman konusu açılsa söylüyorum. Çoğu çizgi filmin Türkçe dublajını daha çok beğenirim mesela ve bunun başında Regular Show gelir. Adventure Time, Avatar, Süngerbob (eski dublajı ama) vs. Bizimkiler iyi iş çıkarıyor.
    Watamote konusunda yalnız değilmişim :') Komedi animesi olmasına rağmen gülemedim. Tomoko ile acı çektim resmen ekran başında! Çünkü anlıyorum onu.
    Böyle bir liste yapsam mı bende? Eğlenceli olabilir.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Türkçe dublaj konusunda aynı fikirde olduğum biriyle ilk defa karşılaşıyorum galiba, sevindim buna. Çünkü dublaj sanatçılarının çoğunun iyi iş çıkardıklarını ama buna rağmen çok az takdir gördüklerini düşünüyorum. Süngerbob'unkini unutmuşum, o da gerçekten çok iyiydi ama ESKİSİ. Zaten yeni dublaj geldikten sonra çizgifilmi de eskisi kadar sevmez oldum. O.o
      Watamote konusundaki hislerimi pek iyi anlatamamışım aslında yazıda, sen çok daha iyi açıkladın. Gerçekten, Tomoko'ya gülmekten çok acıdım ben de çünkü içine düştüğü durumların çoğu hemen aklıma kendi yaşadığım bir şeyi getiriyor ve kıza duyduğum acıma hissi kendime duyduğum acıma hissine dönüşüyordu...
      Bu arada böyle bir liste yapsan müthiş olur! Okumak için sabırsızlanırım ve üstelik hazırlaması da çok zevkli oluyor, eski a nimelerle ilgili anılarını tazelemiş oluyorsun... Yazmanı kesinlikle öneririm yani. ^^

      Sil
  4. Selam. Bu ve bunun gibi anime yorumları süper oluyor, devam et. Senden bi konuda yardım istiycektim. Biliyorum bunu görür görmez "Yardımcı olabileceğimi pek sanmıyorum ama deneyeyim ^^'" diyeceksin ama ben yine de yazıcam çünkü bloğunun eski bir ziyaretçisiyim. Beni hatırladın mı, hani hardcore Damon x Stefan shipperı olan beni :D Elena diziden çıkınca bayram etmiştim hani... bu konunun şeyle alakası var
    , bi kere sen demiştin ya "Aşk dünyanın en mükemmel duygusu değildir
    , dünyanın en mükemmel duygusu hayatınızın antagonistini bulmaktır
    , L ve Light konusunda olduğu gibi..." sanırım benim hayatımın antagonistleri de bu Delena'cılardı. Ama olayın üzerinden 1 yıl geçti ve ben onlardan eskisi gibi nefret etmediğimi fark ettim
    , onlarla alay etmek artık çocukça geliyor, kısacası hayatımın antagonisti değiller artık... ve hayatım daha amaçsız hissettiriyor. Biliyorum çok saçma, keşke ODTÜ'yü kazandım ve hayatımda bir amaç kalmadı gibisinden normal insanların kurabileceği bi cümle kurabilseydim ama ben normal değilim ki. Çok boşta hissediyorum kendimi. Onları affetmek ve nefreti ve düşmanlığı bitirmek, her ne kadar güzel olsa da bir o kadar anlamsız bir hale soktu beni.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Tabii ki seni hatırlıyorum. Bu arada "Yardımcı olacağımı pek sanmıyorum ama deneyeyim ^^" gerçekten süper bir taklitti, "^^" ile filan (Şunu yapmayı kesmeli miyim, ben genelde emojileri gerçekten yüz halime göre kullanırım ama samimiyetsiz duruyor sanırım.), sahiden güldüm. :D Yardım etmek konusunda ne kadar istekli olursam olayım bir o kadar da beceriksiz olduğum doğru ama... Yani bu blogdan bana ulaşan kimseye yardımcı olamadım, eğer işleri daha kötü hale getirmediysem aldığım tepki "Neyse sağol ya ben hallettim" gibi bir şey oldu. Böyle olması da gayet doğal çünkü kafamdan çıkan şeyler genelde kendimden başkaları için (aslında kendim için de) çürük çünkü kafam çürük bir kere. Hatta o "Dünyanın en mükemmel duygusu hayatının antagonistini bulmaktır" fikri bile bu çürük kafadan çıkmış çürük bir fikirdi, "hayatımın antagonisti" addettiğim kişinin benimle sadece romantizm ya da cinsellik peşinde çıkması gösterdi çürük olduğunu. Ayrıca senin hayatının amacı kabul ettiğin şey de bana belki de bu yüzden o kadar garip gelmiyordur.
      Neyse, antagonist bir roman terimi, yani gerçek hayatta antagonistler yoktur. Herkes protagonisttir çünkü herkes kendi hikayesinin baş karakteridir ve antagonist de geri kalan herkestir; anne, baba, sınıf arkadaşı, bakkal amca... Herkes. Tutup da birini antagonistimiz ilan eder ve dahası, onu hayat amacımız haline getirirsek amacımızı kaybetmeye mahkumüz demektir. Ben kaybettim, sen de kaybettiğini hissediyorsun... Aynı şekillerde değil belki ama bir şekilde işte. Giderler, ölürler... Vs. İnsan bu, yerinde durmaz. Dolayısıyla iyi bir dayanak da olamaz.
      Ama hayat devam eder, durmadan ilerler. İlerliyor. Şu anda hayatında büyük yer tutan bir şey un ufak oluyor, tamam. Ama yerine yenisi gelecek. O un ufak olan şeyin parçacıklarından yepyeni bir şey oluşacak ve sonra o da yıkılacak... Hep hayatında büyük yer tutan bir şeyler olacak ve bu şeyler yerlerini başka şeylere bırakmak için yok olacaklar hep. Çünkü şu var ki protagonist de antagonist de tek bir kişidir aslında: Yazarın kendisi. Kendi hayatını sadece sen değiştirip ona anlam verebilirsin, bunu başkalarından bekleyenler yalnızlığa mahkumdur.
      Bunun seni tatmin etmeyeceğini biliyorum ama şu anda konu hakkındaki düşüncelerim bu, yani sana başka bir şey söyleyemezdim... Çürük kafamın, bu sefer sağlam deneyimlerle oluşturduğu bir fikir.

      Sil
  5. Ah evet, bu arada Death Note'un dizisini eleştirdiğin yazıya da yorum yapıcaktım ama o aşağılarda kaldığı için görmezsin diye buraya ekliyorum. Light up the New World müdür nedir o filmi de izleyip yorumlamanı çok isterim. SEvgiler. ~Defan'cı

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Sadece posterine baktım ve tüylerim diken diken oldu. Mevcut soğukkanlılığımı Amerikan yapımına saklamak istiyorum çünkü dünyanın tüm soğukkanlılığıyla bile o filmi kaldıramayacağım. Ayrıca kukla-Mello'yu gördükten sonra dramaya devam etmem de mümkün olmadı zaten, gözlerim bu şeyi izlemeyi reddetti. Bölümü açıp başına otursam bile hiçbir şey görmüyor, dolayısıyla da hiçbir şey anlamıyorum.

      Sil
  6. O goz sembolizminden hic bahsetmedin dimi? Bahsettigin gun basliga falan koyup dikkatimi cekersen sevinirim. Tahminim illuminati oldugu icin bunu yapmani istiyorum. Tahminimde yanlissam bile yaparsan sevinirim.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Hayır, muhtemelen Death Note dünya üzerinde "göz sembolizmi"nin Illuminiti şeyiyle bağlantılı olmadan kullanıldığı tek şey olmalı. Göz sembolizmi derken kast ettiğim, illüstratörlerin benim gibi satır arası okuyucularını cezbetmek için önemli sahnelerde gözlere yaptıkları dramatik yakınlaşmalardı ve bir gün bahsetmeyi planladığım bir mesele. Ama Death Note'la Illuminati arasında bağlantı olduğuna dair bir izlenimin varsa, asıl senden paylaşmanı beklerim. Gerçi popüler olan neyin yok ki.

      Sil
  7. Önceki yazına yorum yapılmadığı için buraya yazmak zorunda kaldım, çok amelece oldu ama kusura bakma.
    Yazıyı henüz tamamen okuyamadım ama bahsettiğin kadarıyla kalbine olanlar vs. panik atağa benziyor daha çok. Panik atak geçirenler kalp krizi gibi bir şey yaşayıp ani bir ölüm korkusu + panik duyarlar. Lisenin son yılında ben de anormal bir an yaşamıştım ama bir türlü bir isim koyamamıştım, hala o an ne yaşadığımı da çözemedim. Kendine ne olduğunu çözememek, anlayamamak çok sinir bozucu bir his bu yüzden bu yorumu buraya adeta zorla yazıyorum.
    Muhtemelen stresli zamanlar geçiriyorsun, stres yapma üzülme sinirlenme diyemem(çünkü öyle bir hayat yok) ama kendini en azından dengede tutmaya çalış. (Bu arada HAH İŞTE PANİK ATAKK!!! demiyorum ama sadece benziyor diyorum, boş yere evhamlandırmak istemem)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Bak işte bu ilginç bir teşhis önerisi oldu, hiç aklımdan geçmemişti. İnternet araştırmalarında filan da karşıma çıkmadı ama aslında olabilir. Sadece; "panik", "atak" ve "kriz" kelimeleri bende daha "hareketli" (???) bir durumu çağrıştırıyor, yani panik atak krizi geçiren birini hayal ettiğimde gözümün önünde gözleri pörtlemiş, titreyen ve bunlara benzer belirtiler gösteren biri geliyor. (Bense o gece gayet sakindim, yani annem ona açana dek böyle bir acı hissettiğimi fark etmedi bile.) Tabii bu görüntü sadece hayal gücümün ürünü, herhangi bir bilginin değil. Panik atak hakkında pek bir şey bilmiyorum. Zaten üniversite sınavı öğrencisi olmama ve dolayısıyla hissetmem gerekmesine rağmen üstümde öyle bir şeye yol açacak kadar büyük bir baskı ya da stres de hissetmiyorum ama yine ben fark etmeden birikmiş de olabilir tabii. Ölüm korkusu meselesine gelirsek, o konuda biraz saplantılıyım - en küçük bir şey bile ölümü düşünmeme sebep olabiliyor, hatta henüz ortada hiçbir şey yokken bile ölümüme sebep olabilecek şeyleri aklıma getirebiliyorum.
      Kendine ne olduğunu çözememek cidden kötü bir his, bu yüzden şu panik-atak şeyini bir araştırayım. Açıklaması bu olabilir.

      Sil