13 Ağustos 2016 Cumartesi

Kodoku-2 (Hala Okumaya Değer Bir Şey Yok)

EDIT: Dün bu yazıyı yanlışlıkla yayınlamıştım, şimdi bitti.

Hala kaydetmeye değecek hiçbir şeyim yok aslında, eğer yeni yazıyı görünce içinizde öyle bir beklenti oluşmuşsa üzgünüm. (Gerçi benden yeni bir yazı görünce "Bakalım bu yazı bana neler katacak?" diye düşünen biri var mıdır bilmiyorum, eğer varsa egom, uzaya doğru hiç dönmemek üzere bir seyahate çıkabilir.) Ancak gündelik hayatımın sıkıcı ayrıntıları dışında başka şeylerden bahsedecek olsam, başka bir başlık seçerdim. Bu başlığı seçmemin sebebi, açıkça yine arka plan müziği olarak en iyi Kodoku'nun gideceği şeylerden   bahsedecek olmam. Peki neden böyle bir şey yazıyorum? Çünkü canım sıkılıyor, birileriyle sohbet etmek istiyorum ama sohbet edecek kimse yok. Aslında tabii ki var ama bunları onlarla konuşacak değilim. Bloğun temel amacı da bu değil mi zaten; gidip de durup dururken birine konusunu açmanın garip kaçacağı ve hatta kimsenin dinlemeyeceği şeyleri paylaşmak?

Gerçi bu Kodoku yazılarında bahsettiğim şeyler insanlarla paylaşamayacağım ya da kimsenin dinlemeyeceği şeyler değil, mesele de bu.  Mesela bahsetmeyi planladığım ilk şey şu döndüğüm son tatil. Yani bunu arkadaşlarıma anlatabilirim, "HAYDİ BANA TATİLİN HAKKINDAKİ TÜM DUYGU, GÖZLEM VE DÜŞÜNCELERİNİ AKTAR!" gibi bir şeyi asla demeyecek olsalar da "tatil nasıl geçti?" sohbetin akışını sağlamak açısından oldukça kullanışlı bir soru ve bu soruyu sanki deminki denilmiş gibi yanıtlamak mümkün, tabii karşınızdaki sıkmayı göze alabileceğiniz biriyse. Ama bunu yapmıyorum. Ben; herkesin birbiriyle kurduğu türden basit ve geçici ilişkiler değil, bitse bile bende iz bırakacak türde ilişkileri bunlara değecek insanlarla kurmak istiyorum ve bu tür insanlarla böyle ilişkiler kurmanın yolunun kendini açıp paylaşım yapmak olduğunu biliyorum. Ama bunu yapamıyorum işte... Her şeyden önce, bir insanın neden başka birinin söylediklerine gerçekten ilgi göstereceğini anlayamıyorum. Sakın yanlış anlamayın, kendim göstermediğimden değil. Bazen insanlar konuşurken bir anda söylediklerini duymamaya başladığım doğru. (Gerçekten, bazen birisiyle konuşurken kelimeleri duyuyorum ama hiçbir anlam ifade etmiyorlar, söyledikleri sadece bir mırıltıya dönüşene dek dudaklarının hareketini izleyebiliyorum yalnızca. Tıpkı filmlerde olduğu gibi.) Bir dakika, yoksa söylediklerini umursamıyor muyum? Hayır, mesele o değil. Bir tür olarak insanlığa bayılsam da aralarında kendime yer göremiyorum, mesele bu işte ve bu yüzden söylediklerimin onlar için bir anlam ya da değer ifade etmesini bekleyemiyorum. Göremiyorum değil, direk yerim yok hatta. Bu gerçek, benden tamamen bağımsız bir olay sayesinde yüzüme vuruldu, bu olayı anlatırdım ama zaten hiç niyetim yokken yazıya iç karartıcı bir giriş yapmış oldum, oysa bahsetmek istediğim bu değildi. Sadece, 10 gün sonra dershane başlıyor. Tamam, dershaneye gideceğimi zaten biliyordum ama daha çok ve daha düzenli ders çalışmamı sağlayacak bir kavramdan ibaretti. Bu kavramın içinde insanlar olan, hem de bu insanlarla aynı ortamda uzun süre vakit geçireceğim için onlarla arkadaşlık gibi bir ilişki kurma beklentisi yaratan bir ortam olduğunu düşünmemiştim. Aptal demeyin bana, hep böyle olur.
Uçuruma doğru yürüdüğünü bilsen de uçurumu görene dek korkmazsın. Hatta eminim bunun hakkında söylenişi kulağa daha hoş gelen bir deyiş vardır ama şu an onun hakkında düşünmeye kafa yoramayacağım çünkü BU KONU BENİ CİDDİ ANLAMDA ANKSİYETE KRİZİNE SÜRÜKLÜYOR.

Bu tatile çıkmadan önce başıma garip bir olay geldi. Rahatsız edici türde garip.

Tatilde yurtdışına gittik. [Yurtdışı dediysem, Yunan adalarından birine. Hala yurtdışı tabii ama o kadar yakın olunca insana en azından giderken -pasaporttur, vizedir, tüm o resmi işlemler bir yana- hiç yurtdışı havası vermiyor. Burada da anlattığım ilk ve tek yurtdışı deneyimime göre yurtdışı dediğin, uçakla gidilen ve geldiğin yerden çok farklı, bir süre sonra monotonlaşan bir düzen ve tertip içindeki yerdir. Oysa Yunanistan'ın, en azından benim gördüğüm yerleri, Türkiye'den pek farklı değil. Hele insanı, belki yine benim gördüğüm kısmına mahsustur ama, aynı Türk gibi. Bir konuştukları dil ve tabii ki dolayısıyla da alfebeleri farklı. Ama Türkiye'de olmadığınızı anlamanızı sağlayan yegane unsur bunlar. Bir de, bugüne dek Yunanistan'a giden insanlardan Yunanlıları "Türk düşmanı tembel insanlar" olarak duyduğumdan; girdiğimiz lokantalarda kimsenin bizimle ilgilenmeyeceğini, hele de Türk olduğumuzu anlarlarsa kabalaşacaklarını filan düşünmüştüm ki yine önyargının oyununa gelmişim çünkü durum tam tersiydi. Hatta Türk olarak kendinizi ayrıcalıklı hissedebileceğiniz Avrupa'daki tek yer diyebilirim. Geçen sene sınıfta ağzınızdan çıkabilecek her kelime üstüne anlatacak anıları mutlaka bulunan bir kız, büyük olasılıkla uydurma da olsa Yunanistan anılarından söz ederken babasının cafede onlara kahveye "here's your greek coffie" diye uzatması üzerine çıkardığı bir kavgayı anlatmıştı. Bunun uydurma olduğunu biliyordum çünkü kendimi türümü bir bakışta tanırım, o kız kesinlikle bir yalancıydı ama daha alt kademede olduğundan kendini hemen açık ediyordu. Neyse işte, bu inanmadığım hikaye yüzünden bile karşımıza çıkacak milliyetçi bir Yunanlı'yla böyle bir polemiğe girmeyi bekliyordum ama buna benzer hiçbir olay yaşanmadı. Hatta gittiğimiz bir pastanenin menüsünde kahve'nin İngilizce "Greek coffie", Türkçeyse "Türk Kahvesi" olarak yazıldığını görünce kahkalara boğuldum. Fotoğrafını da çekmiştim, eğer bu yazıyı yayınlanmadan bilgisayara girme şansı bulursam koyarım. Evet, menülerde yemek/içecek adları Yunanca ve Ingilizceye ek olarak bir de Türkçe yazılı, en azından çoğunda. "Türk olarak ayrıcalıklı hissetmek" derken kast ettiğim buydu işte. Üstelik adlarını Türkçe söylediğinizde bile anlayıp istediğinizi getiriyorlar, turist çoğunluğunu Türkler oluşturduğundan alışmışlar artık. Hatta hediyelik eşya mağazalarında fiyatları Türkçe söyleyenler bile oldu. Aslında Müslümanlığın terörle anıldığı bir çağda Müslüman bir ülkenin vatandaşlarına önyargılı bakmaları garip olmazdı, hele de neredeyse tüm hediyeliklerdeki ikona ve haçlardan anladığım kadarıyla dindar bir bölgeyken. Ama hiç de böyle bir bakış hissettim. Hatta otobüs durağında sohbet ettiğimiz bir amca, dünyanın her yerindeki yaşlılar gibi hastalıklarından söz ederken "it's hard but Allah give me strenght" cümlesini kurdu ve ben bundan çok etkilendim. Allah kelimesini duymanın bile gözlerini yaşayabileceği kadar dindar biri olduğumdan değil (haha), dinler arası çatışma saçmalığının varolduğu bir dünyada çok büyük olasılıkla başka dinden birinin, Tanrı'dan bahsederken bir başka dinin kullandığı kelimeyi kullanması bu saçmalığa karşı muhteşem bir hamle olduğundan. Çünkü dinler arası tartışma, bir yazarın hayranlarının en iyi kitabı için tartışması gibi bir şey. Hatta "gibi bir şey" değil, direk öyle çünkü Tanrı da Tevrat, İncil ve Kur'an'ın yazarı değil mi? Temeli hangi kitabın daha iyi olduğuna dayanan saçma tartışmalar yapmak yerine (Örneğin: "Allah yerine Tanrı diyen ateist midir?" gibi.) neden yazara olan sevgimiz (Ya da bahsettiğimiz sıradan bir yazar değil de aynı anda ona duyduğumuz sevgiyi ve bu sevgiyi duyan bizi de yaratan olduğuna göre; inanç ve iman gibi kelimeleri kullanabilirsiniz ama bence hepsinin temelinde yatan "sevgi"dir.) altında birleşmiyoruz ki? Tıpkı tarihte ilişkilerimizin çok iyi olmadığı başka bir ülkede bu adamla bizim yaptığımız gibi. Bence Tanrı çok mutlu olmuştur.] Parantezden önce kurduğum cümleyi tekrar ediyorum çünkü bu kadar uzunundan önce ne söylediğimi hatırlamanızı bekleyecek kadar acımasız değilim: Tatile yurtdışında gittik ve gitmeden önce okula gidip öğrenci belgesi almak zorunda kaldım. Yazın okula gitmek bile başlı başına bir travma olarak görüyordum, hele de öğrenciler doğal düşmanı olan memurlarımızı görmeyi... Ama onların en küçük bir dil sürçmemde bile alaycı sözler püskürtmeye hazır yüzlerinin tanıdık mendeburluğu bile, okuldan çıkınca durakta karşılaştığım o suratın yanında güven verici geliyordu.

Öğrenci belgesini alıp okuldan çıktığımda, her ne kadar kara yoluyla gitmeyi tercih ettiğimde (Aslında hiçbir zaman etmiyorum da vapur saatleri arasındaki absürt uzunluklar yüzünden zorunda kalabiliyorum bazen.) okuldan eve gitmemi sağlayan 3 araçtan ikincisine giden iki otobüs çok sık geçmediği için uzun süre bekleyeceğimi bilsem de, işimi halletmenin verdiği hafiflemeyle durağa gittim. Durakta otobüs gelirse durmasını sağlayacak başka kimse olmadığından gelip geçme riskini göze alamayıp kitabımı açmadım, internet paketim olmadığından telefonla meşgul olma imkanım da yoktu ama kulaklıklarım kulağımda, müzik dinliyordum. Gözlerimi otobüsün geldiği taraftan ayırmadığıma eminim, en azından o taraftan gelen birini fark etmeyeceğim kadar uzun süre olamaz çünkü yanında sırayla dizili evler bulunan ama hiçbir sokağın çıkmadığı, uzun ve dümdüz bir yol. Ama nasıl olduysa, nereden çıktığını bugün bile ne kadar düşünürsem düşüneyim anlamadığım bir adam, durağa girdi. Durağın arkasında, haritanın durduğu cama yönelince adamın haritaya bakacağını düşündüm ve bunu düşündüğümü hatırlıyorum çünkü garip gelmişti, yani o haritalar ne işe yarıyor ki biri baksın? Ama o sırada müziği değiştirmekle uğraşıyordum, gerçekten nereye baktığını fark etmedim. Kafamı kaldırdığımda e tabii ki bana bakıyordu, yoksa bunu anlatıyor olmazdım.

Adam, 20-25 yaşlarında görünüyordu. Üstü başında eski püskü olmasa da bakkala giderken giyilecek kıyafetler vardı. Gözleri kocaman, altları mosmordu. Daha önce hiç esmer birinin gözaltlarının o kadar mor olduğunu görmemiştim. Adamı görünce, yaşını filan hesaba katarak, benimle dalga geçtiğini düşündüm. Bilirsiniz, bazı insanlar diğerlerinden ne kadar farklı olduklarını göstermek için onlarla oynamayı severler, karşılarındakinin duygularını hiç hesaba katmadan. İşte öyle biri olabileceğini düşündüm ve o tür birine gününü en iyi yaptığı numarayı boşa çıkarak gösterebileceğime karar verip derhal dalga geçilmeye karşı en iyi taktiği uygulamaya başladım: Umursamazlık. Ne adama, ne de başka tarafa bakıyordum. Aynı o gelmeden önce yaptığım gibi içimden otobüsün bir an önce gelmesini dileyerek gözlerimi yola diktim, arada çevreye ya da sanki bir şeyler yapıyormuş gibi yaparak telefonuma da bakıyordum. Ama o da görüş alanında olduğundan yola bakmam çok zordu. Çünkü bakışları inanılmaz derecede rahatsız ediciydi. Bana kısa bakışlar atmıyor ya da beni izlemiyordu, bakıyordu sadece. Gözlerini ayırmadan. Umursamazlığımdan aldığım tek tepki de, ayakta dikilmeyi bırakıp yere çökmesi oldu. Duraktaki banka değil. Yere, bankın hemen dibine. Bu da benim umursamazlık maskemin kırıldığı yerdi işte. Cesaretimi toplayıp adama nazik bir sesle "Bir şey mi istemiştiniz?" diye sordum. Çok hafif bir hareket yaptı, başını iki yana sallar gibi, ama o kadar hafifti ki yapmamış bile olabilir ya da bana bir cevap olarak değil de istemsiz bir hareket olabilir.

O an tacizci olduğuna dair umudumu bile kaybettim. Evet, bunu umuyordum çünkü tacizcilerin anormallikleri alışılagelmiştir. Ne demek istediğimi anlıyor musunuz? Eğer bana doğru bir hamle yapsa anında geri çekilecek ya da karşılık verecek kadar diken üstündeydim zaten. Oradan kalkıp gitmememin sebebi de buydu. Gitmemi gerektirecek hiçbir gerekçe yoktu, adam bana sadece bakıyordu. Bu eylemi müthiş rahatsız edici şekilde yapıyordu, tamam ama eylemin kendisi kalkıp gitmemi gerektirecek bir şey değildi. Tek çarem otobüsün gelmesiydi. Ama gelmedi, ben de sonunda daha fazla dayanamayıp gideceğim yere yürümeyi göze alarak geçen ilk otobüse bindim.

Otobüse binince camdan ona baktım, bana bakmıyordu. Durağa başka biri gelmişti ama ona da bakmıyordu, durağa giren adam da ona bakmıyordu. Aklınıza ne geldiğini biliyorum. Bu tıpkı sonunda ana karakterin şizofren olduğunun ortaya çıktığı filmlerdeki izleyiciye ipucu veren sahnelerden birine benziyor. (Biliyorum çünkü ben kendi hayatımın daimi izleyicisiyim.) Bu, olay hakkında sonradan düşündüğümde, benim de aklıma gelen şeylerden biriydi. Ama en mantıklı açıklama ona anlatınca annemin yaptığıydı: Adamın uyuşturucu kullanmış olması. Her ne kadar uyuşturucu kullanan birilerini tanımasam da -ELBETTE- Amsterdam'da bulundum, dolayısıyla uyuşturucu içen insanlar gördüm ve bu adamla aynı şekilde bakıyorlardı. Animelerdeki şu içi boş göz çizimleri vardır ya? Aynen onlar gibi. Ayrıca o kadar esmer birinin gözaltlarının o kadar belirgin olmasının tek açıklaması kimyasallar olabilir.

Ama bu açıklamadan önce bu olay beni çok farklı sebeplerle çok farklı şekillerde etkiledi. Örneğin bunlardan biri, bir gün önce bitirdiğim Bir Başka Defter kitabının sonunda *spoiler* L'le ona bakarken karşılaşınca Naomi'nin tepkisi hakkında "Kitaptaki onca şeyi çözebilecek kadar zekisin ve karşındakinin basit bir tacizci değil de L olduğunu anlayamıyor musun? Haydi ama!" diye düşünmüş olmadı. *spoiler* Ama o adam; ne L, ne de olabileceğini düşünüp kendimi kötü hissettiğim şeylerden biri olarak deliydi çünkü ne L, ne de deliler öyle bakmazlar insana. Ayrıca baksalar da sorun yok çünkü yazının başında bahsettiğim şekilde, benden tamamen bağımsız bir olay sayesinde delilerin birbirlerine bile arka çıkmayan tek insan grubu olduklarını farkına varmış oldum ve o adam bana bir şey yapmaya kalkışmadığı için çok şanslıydım. (Aslında okulun önündeki güvenliğe güvenmiştim, okula girerken muhtemelen insanlar üstünde doğal olarak uyandırdığım antipati sebebiyle kaba davranmıştı ama bu antipatinin saldırıya uğradığımı filan görse müdahale etmesine engel olacak kadar ciddi boyutlarda olduğunu sanmadım.) Ve GÖRDÜĞÜM HER DEĞİŞİK İNSANIN DÜNYANIN BİR NUMARALI DEDEKTİFİ GİBİ DEĞİŞİK BİR ÜNVANA SAHİP BİRİ OLABİLECEĞİNİ SORGULAMAYA DEVAM EDERSEM BİR GÜN BAŞIMA CİDDİ BİR ŞEY GELECEK VE ÇARPIK HAYAL DÜNYAMDAN ÇOK DAHA ÇARPIK YOLLARLA ZORLA KOPARILACAĞIM. ...Desem de hep korkaklıp edip bu sorguyu asla bir sonuca ulaştıramadığım için kendime kızmadan edemiyorum. (Bu, acayip adamlarla rahatsız edici  yaşadığım tek olay değil. Geçen yaz da bir ara her gün kitap okumaya gittiğim parkta benzer bir şey gelmişti başıma. Benzer dediysem de, farklı aslında. Ortak noktaları, dediğim gibi,  acayip adamlarla yaşanan rahatsız edici durumlar olmaları. O seferki bunun kadar acayip bir durum değildi gerçi ama ondan çok daha fazla etkilenmiştim, günlerce kabuslarıma girecek kadar. Konuyu açtıysam da aslında hala anlatmaya hazır değilim. Şimdi fark ettim.) Ara Not: Bu arada evet, Bir Başka Defter'i okudum ancak üstüne bir yazı yazmayı düşünmüyorum. Benim için kitapla ilgili en önemli şey Mello'nun ağzından yazılmış olup hem onun -ve büyük olasılıkla Near'ın da- L ile tanışmış olmaları hem de L'ye karşı derin hisler beslemesi teorilerimin doğrulanmış olmasıydı. Ayrıca kitabın yazarı gerçekten de kafamdaki Mello'ya uyuyor ve Mello'nun yazması fikrine BAYILDIM. Ancak kitabın asıl karakterleri; Naomi, Rue Ryuzaki/Beyond Birthday (herhalde spoiler sayılmaz bu) ve L'in çok iyi ele alındığını düşünmüyorum. L zaten kitapta çok az yer alıyor (Yani kitabı benim gibi L açlığınızı bastırmak için okumaya kalkışmayın çünkü hiçbir işe yaramıyor.), Beyond'un yaptıklarının arkasında yatanlar daha derinlikli işlenebilirdi ve kitabın baş karakteri olan Naomi çok yer tutmasına rağmen bu tamamen gereksiz çünkü bu karakteri  de ilgi çekici hiçbir yanı yok. Ayrıca hakkında büyük çelişkiler taşıyor. Yani alçakgönüllülüğünü okurken bir anda L'e zeki olduğunu kanıtlama çabalarını okuyoruz, bir yerde olağanüstü zeki olmadığ8ndan bahsederken diğer yanda zekasının küçümsediği belirtiliyor, davayı aslında o çözmemişken sonunda yine o çözmüş oluyor vb... Mary Sue gibi gösterilmemesi için çalışılmış ama davranışlarıyla yine bir Mary Sue. Eh, kitap da bir Mary Sue'nun üstünde durunca pek ilginç olmuyor haliyle. Üstelik hileler vasat, çözümlerini ise ben fazlasıyla zorlama buldum. 10 üstünden 6 filan verebilirim ancak, o da sevgili Mello'nun hatrına. Bununla birlikte, "L: Change The World"ü okumayı düşünmüyorum çünkü filmini izlemiştim, ne menem olduğunu biliyorum yani ve bir de kitabına buluşmaya hiç niyetim yok.

NEDEN BU KADAR SAÇMA ŞEYLERDEN BAHSEDİYORUM? Aslında iyi bir nedenim var. Her ne kadar şu anda önceki yazıda bahsettiğim gibi, usul usul çalışsam da bu böyle devam etmeyecek, ben istemesem de birileri (Öğretmenler, annem...) beni bu yarışa sokacak. (Tıpkı bowling topu gibi, kim bowling topunu labutlara fırlatırken rızasını alır ki?) Ama bu aynı zamanda benim de hedefim. Her şey bir yana, kendime "Elimden gelen yaptım" demeyi gerçekten istiyorum. Tabii sonucu da önemli. Kısacası koyduğum hedefleri gerçekleştirebilmek için elimden geleni yapacağım. Peki bunun konuyla ilgisi? Buraya yazmak tam manasıyla "zevkli" olduğu kadar ne yazık ki zaman ve enerji de alan bir aktivite ve benim bu sene o ikisine çok ihtiyacım olacak. Bu yüzden buraya yazmayı, ne kadar gerekiyorsa o kadar süreliğine ertelemeyi planlıyorum. Öyle bir anda yazmayı kesecek değilim ama dersler yoğunlaştığında muhtemelen yazılar kesinlecektir. Çok ihtiyaç duyarsam 1-2 yazı yayınlarım belki. En azından öykü yayınlayabilirim çünkü hikayeler yazmaya devam edeceğim. Aslında ilk kitabım üstünde çalışmaya başlamayı düşünüyorum çünkü sonuçta büyüyorum ve en büyük hayalimi gerçekleştirmeye çalışmak için bir an önce  çabalamaya başlamalıyım. Hayat geçiyor. Ve benim onun ne kadarını yaşayacağım kesin değil. Önceliğim her zaman "anı yaşamak" olmuştur çünkü eğer o an yaşamıyorsam, o an ileride de yaşanmamış bir andır. "Carpe diem" falan filan, her neyse, demek istediğim şu ki: Şu anda her ne kadar "yazmayacağım etmeyeceğim hedefler planlar" diye konuşsam da yazmak için kıvranacağım anların geleceğinden eminim. Ve o anlarda bu yazılara bakıp kendime diyeceğim ki: "Hayır, o zaman yeterince yazmış, içinden geçen en saçma şeyleri bile dökmüştün - sırf şimdi çalış diye! O yüzden hedeflerini gerçekleştirmeyi düşün ve git ÇALIŞ!" Diş macununu dibine kadar sıkmak gibi; paketi sıkan yumruğumu yazı, macunu zaman olarak düşünecek olursanız...

Aslında "Saçmalık" benim için vazgeçilmez bir hale gelmişti. Gerçek hayatta görünüşümle, söylediklerimle ve davranışlarımla kendime bulamadığım yeri, burada buldum. O kesinlikle dünya üzerindeki diğer tüm canlı türlerinden çok daha fazla sevdiğim ve utanarak söylüyorum ki daha üstün bulduğum insan ırkının bir parçası olduğumun kanıtı burası. İçimde insanlığa dair hiçbir şey yoksa bile onların bulduğu iletişim sistemini kullandım, kullanıyorum. Hatta onda ustalaşmaya, onu daha iyi hale getirmeye bile çalışıyorum. Yazmamın ardındaki nedenin en azından benim anlayabileceğim kısmı da bu sanırım. Bakın, yaşıyorum ben!

NOT: Ama yazmamın bir sebebi daha olduğunu fark ettim. Burası sayesinde değil, tumblr bloğum sayesinde hem de! Evet, benim için de garipti. Sevdiğim bir çizgi filmdeki (öhöm Steven Universe öhöm) sevdiğim fakat fandom tarafından çok yanlış anlaşılan bir karakter (öhöm JASPER öhöm) hakkında yazdığım analiz, benim şablonu 3 dakikada hazırlanmış, bazen "trash" etiketiyle kişisel düşüncelerimi bazen de izlediğim şeylere dair keşif ve gözlemlerimi paylaştığım küçük bloğumdan beklenmeyecek kadar paylaşıldıkça gerçekten çok şaşırdım ve mutlu oldum. Bir kere her ne kadar hata yapmamak için çok uğraşsam da İngilizcemin gerçekten hata yapmamama yeteceğini düşünmemiştim. (Gerçi internette gramer hataları pek takılmıyor ama bu ciddi dille yazılmış bir gönderiydi.) Başka bir dille konuyu başarılı (İnsanların gönderinin altına yazdığı ya da gönderiye etiketlediği "teşekkürler" ve "buna ihtiyaç vardı" gibi yorumlarından çıkardığıma göre, en azından.) şekilde ele alabilmiş olmam beni çok mutlu etti. Her ne kadar bu konu, uzaydan gelen taşlar hakkındaki bir çizgifilmin kötüsünün aslında kötü olmadığı olsa da... Anne, baba, tumblr tarafından pohpohlandım - benimle gurur duyun. 

26 yorum:

  1. okumadan önce yazına bakıp "hiiiii çok uzun ama" deyip sonra hepsini itinayla okuyor oluşum tuhaf mı?
    maalesef işsiz olmak istesen ve gamsız bir insan olsan bile çevren seni strese sokuyor, bundan kaçış yok sanırım, sonuçta... insanız yani. önemli olan bu stresle ne yaptığın, umarım böyle güzel çalışmaya devam edersin. dershane ise... ah benim kabusumdur, bir sene boyunca oradan kaçmak için yaptıklarımı bir ben bilirim ve hiçkimseyle konuşmadan da oluyormuş, bunu öğrenmiştim. yalnız tenefüslerde oturup kitap okuduğum için kıçım ağrıyordu, yalan yok

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Ben de 8. sınıfta gitmiştim, kabusum değildi ama kendi sınıfımdan kimseyle konuşmuyordum, bu da beni inanılmaz dışlanmış hissettiriyordu. Ve kıç ağrısı kelimesini okuduğum an teneffüslerde kitap okurken olsun, çizim yaparken olsun arka tarafımda oluşan o ağrıyı şu an bile duydum resmen. Umarım bu sene öyle olmaz.

      Sil
  2. Yalnızlık ve ait hissetmemek... Bunları en derinde hissediyorum. Bundan kurtulmak istiyorum, bu dertten/hastalıktan. Ortak ilgi alanlarınız olan, konuşabileceğiniz ve sizi anlayan insanların olmasını insan bazen her şeyden çok istiyor. Bu, kelimelerle anlatılamayacak, insanın içini kemiren berbat bir şey, yaşamdan soğutan bir şey ve yaşamdan soğumanın anlamını bilenler için, bu, büyük bir şey.
    İnsanın kendi hakkında bir şeyler keşfetmesi harikadır. Kim bilir yazdıkların neleri fark etmeni sağlamıştır ve neleri fark etmeni sağlayacak...
    Saçmalık... Evet, evet, bu kesinlikle insanlığı güzelce tanımlayan bir kelime. Ne hoş. "Atina'da gündüz vakti fenerle dolaşıp "dürüst bir adam aradığını" söyleyen" Diogenes, mantıklı bir insan da aramalıydı.
    Girdiğin yeni bir ortamda fazla konuşmazsın, tanışma olayımı da kısa kesersin, böylece başkaları sana karşı arkadaşlık beklentisi içinde olmaz. Zaten bir süre sonra konuşkan olmayan kişi olarak görüleceğin ve diğerleriyle ilgilenmeyeceğin içinde onlar da seninle ilgilenmezler. Aslında endişelenmene gerek yok gibi, tabii eğer bir arkadaş/dost bulmak istemiyorsan. Ama istiyorsun, yeni kişilerle tanışmaktan korkarsan bu nasıl olacak peki? Yalnızlıktan kurtulmak mı, yalnızlığa sarılmak mı? Birini seçmelisin. Bende saçma kişilerle dolu bir sınıfta/yerde bulunmaktan rahatsız oluyorum, o konuda haklısın. Ben bir dost istiyorum ama ne tuhaftır ki insanlardan kendimi ben uzaklaştırıyorum, bunu sende de gördüğüm için söylemek istedim.
    Kötü muamele görenler kötü davranıyorlar der, iyi muamele görenler iyi. Bence Yunanların genelinin Türklere olan bakış açısı nasıl olduğu tam olarak öğrenilmek isteniyorsa daha detaylıca bir şekilde araştırılmalı.
    Blogcu'daki siteni kapattın mı? Arattım ama göremedim. Nostalji olsun diye ziyaret etmeyi düşünmüştüm.
    Tumblr sayfanın adresini vermek ister misin?


    - LL

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. "Ortak ilgi alanlarınız olan, konuşabileceğiniz ve sizi anlayan insanların olmasını insan bazen her şeyden çok istiyor. Bu, kelimelerle anlatılamayacak, insanın içini kemiren berbat bir şey, yaşamdan soğutan bir şey ve yaşamdan soğumanın anlamını bilenler için, bu, büyük bir şey."
      Dediklerine katılıyorum, eskiden tıpkı anlattığın gibi hissederdim. Düşünüyorum da arkadaşlık konusunda resmen takıntılıydım. Herkeslerle arkadaş olmak, kendimi arkadaşlarla çevirip bana ulaşmaya çalışan yalnızlığa tek bir açık bile bırakmamak istiyordum. Ama sonra yalnızlıktan kaçmaktan yoruldum sanırım, ben kaçmayı bırakınca o da durmaksızın beni kovalamayı bıraktı. Artık arkadaşlığı yalnızca yalnızlığa karşı bir savunma olarak değil, kendisi için arzulamaya başladım ben de. Yani dershanede eğer arkadaşlık kurmak isteyeceğim biri varsa kurarım, bu kadar basit aslında. Fakat böyle birini bulamayıp kendimi herkesten uzaklaştırdığımda yalnızlıkla aramdaki kovalamaca yeniden mi başlayacak? Bundan korkuyorum işte. Aslında sanırım yalnızlık bir seçim çünkü arkadaşlık kurmak çok basit; insanlara kendini tanıtırır, onlarla konuşur, uygun şekilde davranırsan arkadaşları olursun. Ama buna değer mi? Mesele buna karar vermekte işte.

      Ben blogcu hesabımı kapatmış değilim, varlığını tamamen unuttum aslında. Sen deyince tepkim "Blogcu mu?" oldu. Banamor'u diyorsun, değil mi? Ben kapatmış değilim, belki de uzun süredir aktif olmadığı için blogcu kendisi kapatmıştır. Kendim bile bakmazken hala oralara bakacak biri olduğunu ben de düşünmezdim doğrusu. :)

      Tumblr sayfamın adresini verebilirim ama genellikle sevdiğim animeler, çizgi filmler hakkındaki gönderileri reblogladığım, boş bir sayfa. Kendim nadiren bir şeyler yazıyorum, kötü İngilizcemle yazdıklarım da pek iyi olmuyor. Kısacası zaman harcamana değmez bence. ^^

      Sil
    2. TED'i biliyor musun? Kesinlikle herkes takip edip izlemeli, insana çok fazla şey katıyor. En popüler 20 videonun olduğu listeden veya diğer listelerden izlemeye başlayabilirsin.

      - LL

      Sil
    3. İyi insanlarsa, onlarla güzel vakit geçirebiliyorsan basit bir arkadaşlık kurmaya değer. Karşına bir dost veya çok iyi anlaşabileceğin bir arkadaş çıkana kadar yalnız kalmazsın böylece. Eğer anlaşabileceğin kimse yok ise o zaman iş başka tabii, bunun hakkında bir şey diyemem. Yalnız kalmazsın dedim ama farklı bir yalnızlık da olsa yine yalnızlık duyarsın tabii. Ama bir insanın tamamen yalnız kalması çok zor, mutlaka birlikte iyi vakit geçirebileceğin birini bulursun -ki buldun zaten, yazılarından anladığım kadarıyla. Ben öyle kişileri buldum fakat benim istediğim birbirimize bir şeyler katabileceğimiz, ortak noktalarımız olan biri fakat bulamadım. Yani benimkisi arkadaşlarla çevrili bir yalnızlık, gerçi arkadaşlar dediysem de 3 kişi.
      Beni çok güldürüyor, belki senin de hoşuna gider. Nigahiga adlı bir YouTube kanalı dediğim şey, istersen bir bak.
      Tavsiye ettiğin animeye (Boku dake ga Inai Machi) bugün başlıyorum.

      - LL

      Sil
    4. Elbette, TED konuşmalarını biliyorum, birçok videosunu izlemişimdir. Çok ilham verici oluyorlar gerçekten. Okulda da Cuma günleri son ders izlerdik hep.
      Evet, arkadaşlık... Karmaşık, kısaca.
      Nigahiga'yı ninja kılığıyla evsizlere yemek dağıtmasından tanıyorum ama videolarını izlemedim, bir bakabilir.
      Bu arada sana önerdim ama ben de henüz bitirmedim o animeyi, 10. bölümdeyim. Son bölümleri o kadar güzeldi ki bitsin istemiyorum hiç. :/ Belki bana yetişirsin. Seveceğinden zaten pek şüphem yok. ^^

      Sil
    5. Kurzgesagt, bu kanal harika. Şu videosunu izlemelisin: https://www.youtube.com/watch?v=jAhjPd4uNFY Türkçe dahil olmak üzere birçok dilde altyazı seçeneği mevcut.
      Animeyi bende seveceğime eminim, senin önerdiğin bir şeyi sevmemem düşük bir ihtimal.
      Bu arada, sen ve bu sayfayı ziyaret edenler acaba Ecosia.org arama motorundan en azından bir kaç arama yapabilirler mi? Yaptığınız her aramada reklam gelirlerinden para kazanıyorlar ve o parayla da ağaç dikiyorlar. Şuana kadar 4 milyon ağaç dikildi. Bu adresten açıklayıcı videoyu izleyebilirsiniz: https://info.ecosia.org/what

      - LL

      Sil
    6. Arama motoru olarak düzenli bile kullanabilirim, çok hoşmuş. ^^ (Gerçi genellikle mobildeyim, o da otomatikman Google'dan aratıyor.) Arama yaptıkça yandaki küçük ağacın üstünde çıkan numara filan... Umarım gerçekten de işe yarıyordur. (Bu kadar kolay olunca insanın inanası gelmiyor çünkü.)

      Sil
    7. Haklısın, bazı şeyler fazla kolay ve insanların buna inanası gelmiyor. Ben şuana kadar 37 ağacın dikilmesine katkı sağladım, hem de kullanalı 2 gün bile olmadı! Test ettim, 2-3 arama yapmak 1 ağaç dikilmesini sağlıyor.
      Alice, manga ve anime önerebilir misin? Her tür olur.

      - LL

      Sil
    8. Tabii. Yalnız, ben sanal platformlarda okumayı pek sevmediğim için sevdiğim animelerinkiler dışında pek fazla manga okumuyorum. Bunların çoğu eskiden okuduklarım, bazısı da one-shot ya da yalnızca birkaç bölüm: Liar Game, Doubt, Hotel, Watashitachi no Shiawase no Jikan, Kimi ni shika Kikoenai. Animeler: Welcome to the NHK! (Bu, uygun gördüğüm herkese yaptığım klasik önerimdir. Anlayabilecek kimseyi izlemeden bırakmam.), Serial Experiments: Lain (Ben de bu yaz izledim ama kim bilir kaç kez izleyeceğim, bir kez izlemenin asla yeterli olmayacağı animelerden çünkü. Evangelion yanında Sünger Bob gibi kalır -gerçi Sünger Bob'ta hepsinden daha derin şeyler saklandığından şüpheleniyorum ama neyse-. İnsanı feci derecede sıkan bir animedir ama bence herkesin hissetmesi gereken bir can sıkıntısı bu.), Sayonara Zetsubou Sensei (Shaft'ın en hakiki yapımlarından biri, kara mizahın dibine vurur.) Revolutionary Girl: Utena, Higashi no Eden, Kamisama no Memochou, Angel Beats!, Hellsing, Black Lagoon, Tale of the princess Kaguya, Kigeki. (Bu sonuncusu youtube'da bile bulunan, kısacık bir filmdi ama çok güzeldi bence.) Burada dursun bu yorum, artık manga-anime tavsiyesi isteyenleri buraya yönlendireyim. Aklıma geldikçe de eklerim.

      Sil
    9. Liar Game'i okudum, henüz bitirmedim. Güzel animeler önermişsin çoğunu biliyorum. Hellsing'i hiç sevmem, mangasının ilk 3 cildini okudum ve animesinden bir bölüm izledim. Onun dışında dediklerini izleyeceğim. Sıkılma konusuna gelirsek, ben zor sıkılırım. Tavsiyelerin için sağol Alice :)

      - LL

      Sil
    10. Bu saydıklarımın hepsini ayrı severim ama anime tavsiye ettiğim insanların mutlaka izlemesi gerektiklerini düşündüklerim: Serial Experiments Lain (Çok felsefi ve kesinlikle sanat eseri diyebileceğim tarzda bir animeydi.) ve Welcome to the NHK (Toplumdan dışlanan insanları, onların hayatlarını, psikolojilerini hem müthiş eğlenceli hem de müthiş hüzünlü bir şekilde ele alır ama kendini hayatında bir kez olsun toplumdan dışlanmış hisseden herkesin mutlaka izlemesi gereken bir animedir. NEREDEYSE Death Note'la aynı sıradadır benim için ama neredeyse.) İkisi de herkese göre animeler değil, ya seversin ya nefret edersin ama nefret edecek insanlara zaten önermiyorum.

      Sil
    11. Önerdiğin animeyi aşırı sevdim, çok sağol Defne. Sen olmasan belki de böyle bir animeden haberim bile olmayacaktı, sana ne kadar teşekkür etsem az. Welcome to the N.H.K. animesinin tamamını indirdim, ona da başlayacağım. Bir ara 1-2 bölüm izlemiştim, sanırım 3-4 yıl önce, animeyle ilgili fazla bir şey hatırlamıyorum. Serial Experiments Lain'e de N.H.K.'den sonra başlayacağım.

      - LL

      Sil
    12. Ben de başka bir okuyucu sayesinde öğrenmiştim, yani asıl teşekkürü hak eden o, buradan bir kez daha teşekkür edeyim. ^^ Gerçekten harika bir anime, senin seveceğini de hemen anlamıştım ama ileriki bölümlerde daha da çok seveceksin. Umarım benim için özel olan animeleri de bir bu kadar seversin.

      Sil
    13. Bitirdim. Gerçekten farklı bir anime, her animede bulunan klasik şeyler yoktu. Müzikleri insana duyguyu aşılıyor, seiyuular harika, bundan ayrıca etkilendim, çizimler ortalama, senaryo çok iyiydi. (Spoiler içerir.) Fakat en başından beri öğretmenin kötü olduğunu biliyordum, çünkü öğretmen fazla iyiydi ve bu biraz göze batıyordu ya da öne çıkarılıyordu (?). Ama itiraf etmeliyim ki, Kayo'nun kurtarılmasını sağladıktan sonra "Belki de iyi olabilir." diye de düşünmedim değil, bu da senaryonun başarısını gösterir. Sonunda çatıdan atladığında Saçiko ve Yaşiro'nun birlikte öleceğini düşündüm ve bu dramatik ve iyi bir son olurdu. Ama böylesi de çok iyi. Önerdiğin için tekrar sağol Defne :)

      - LL

      Sil
    14. Ben de yarım saat kadar önce bitirdim. (Gerçekten de benden önce bitirmiş olmana inanamıyorum, ben bu süreyi uzun süredir izliyorum. TT_TT) Müzikler şahaneydi ve ben çizimleri de sevdim. Genelde izlediğim hep Madhouse'un yapımları çıktığından gerçekçi ve keskin çizimli şeylerden sonra bu daha "animemsi" yumuşak tarz değişiklik oldu bana. ^^ Ayrıca animasyonları da epey başarılıydı. (Özellikle -spoiler- Yashiro'nun atlama sahnesindeki arkaplan muhteşemdi. -spoiler-) Ama en iyi yani kesinlikle seiyuulardı, senin de fark etmiş olman bunu gösteriyor zaten. Satoru'nun yetişkin sesini çok doğal buldum (Gerçek hayatta duyabileceğin biri gibi konuşuyordu, normalde seslendirmeler böyle olmaz.), bu da karaktere ısınmamı sağladı. Diğer karakterlerin sesleri de çok iyiydi, zaten karakterler çok iyiydi. Satoru'nun annesi (yokai), arkadaş grubu... Çok doğal ve samimi bir his uyandırıyorlardı.
      Bu arada 17:20'deki detayı kaçırmışsan kesinlikle bir bak derim, son bölümün tüm etkisini üstünden atabilir gerçi, çok etkileyici olduğundan da değil ya... Kötü bir son olduğunu söylemiyorum ama böyle bitecekse en azından Yashiro'yu hapishanede ziyaret etmesini beklerdim. Bu arada evet, katil olabilecek başka hiçkimse ortaya çıkmayınca Yashiro olduğu biraz fazla belliydi ama Kayo'nun kurtarıldığı sahnede bende senin gibi tereddütte kalmıştım. Orada gerçekten de mükemmel erkek portresi çiziyordu, herkesin babası olarak düşünmek isteyeceği biri, arkadaşlarının katili olarak değil... Ama Yashiro ile Satoru arasında yaşanan sahne katilin bu kadar göz önündeki biri çıkmasına değerdi bence. Bunun dışında, muamma olarak kalan bazķ şeyler vardı ama ne yazık ki tüm 12 bölümlük animelerin kaderi bu olsa gerek... Bu kadar bölüm için yine iyi toparladılar.
      ...Böylece küçük çaplı (benim çapıma göre en azından) anime eleştirimin sonuna geldik. Beğenmiş olmana sevindim. ^^ (Başkalarına önerdiğin bir anime sevilince yaşanan o his!)

      Sil
    15. Ano... etto... Aslında ben yorumu yazdığım sırada animeyi bitireli çok olmuştu, yani benden çok sonra bitirmişsin, sumimasen...

      Alice: M-Masaka! Kimse beni bu kadar geçemez! Yurusanzo! Zettai ni yurusanzo!

      17:20'den sonrasını kaçırır mıyım hiç? Benim, film bittiğinde 30-40 dk ekranda çıkan yazıları izlemişliğim var, hem de sırf zevk olsun diye, muhahahahahahaha! (Ve şimşek çakar. Ya da çakmasa mı? Imm, bilemedim ki şimdi..)
      Seslendirme ayrı bir gerçekçilik katmış, çok doğru. Aynen, bende hapishanede ziyaret eder mi acaba diye düşündüm. Muamma olarak kalan şeylerden bahsetsene. O kelebek, Airi ile önceden buluştukları yerde tekrar birbirlerini görmeleri sonrasında ne olacağı vd. var aklına takılanlar arasında herhalde, ne tuhaftır: benim aklıma takılan hiç bir şey olmadı, yani acaba ne olacak/neydi diye merak etmedim, neden bilmem.
      Yurusanzo, affetmeyeceğim demekti, öyle aklımda kalmış. Dragon Ball'da hep söylerler özellikle. Zettai, asla demek.

      - LL

      Sil
    16. Yıkıldım.

      Sen fark etmediğine göre belki de açıklanmıştır da ben kaçırmışımdır. (spoiler) Öncelikle, Satoru'nun nasıl kurtarıldığı. Mantıken, Yashiro'dan başkası kurtarmış olamaz ama onun yaptığına dair bir şeyin gösterildiğini de hatırlamıyorum. Sonra, Kumi hakkındaki konuşma Yashiro, Kenya'yla olan konuşmayı bitirdiğinde gerçekleşiyordu. Kumi nasıl o sırada kurtarıldı? Ayrıca Kenya nasıl Satoru'nun kendini atacağını anladı? Çatıda olduklarını biliyordu ve Yashiro'nun Satoru'yu itmesi tahmin edilebilirdi gerçi. Ama nasıl telefon konuşması geçtikten hemen sonra yardım ekiplerini çağırmış olabilir? Satoru'yla "Benimle başbaşa konuşmak isterse çatıya çıkabiliriz, ben de dramatik bir konuşmanın ardından kendimi çatıdan atarım, aşağıda mutlaka bir yastık bulundur" diye mi konuşmuşlardı? Aklımda kalan daha fazla şey var diye hatırlıyorum ama şimdi gelmedi. O.o (Mavi kelebek konusunda da, acaba Life is Strange ekibi mi bu animeden özenmiş yoksa tam tersi mi ya da mavi kelebek geçmişe dönmenin simgesi mi, ben de merak ediyorum.)

      Bu arada, 17:20 derken sonrasını değil, tam olarak o sahneyi kast ediyorum. Kaçırılmaz bir uçak animasyonu var. :D

      Sil
    17. Geleceğini biliyorum dedi ve Yaşiro orada durakladı, sonra onu kurtardı. Ardından yıllarca iyileşmesini beklemiş işte. Film ve dizilerde bazen bir şey tam olarak gösterilmeden anlatılır, ima edilir. Yaşiro’nun Fujinuma’yı kurtardığı, o arkasını dönme sahnesiyle anlatılmış, zaten başka da bir seçenek yok. Klasik bir sahnedir: katil tam öldürecekken kurbanın söylediği bir sözle vazgeçer ve öldürmez.
      Kumi’nin ameliyatına daha vardı, Yaşiro, eğer Fujinuma geleceğini açıklarsa diye Kumi’yi kurtarmaya fırsat verecek süreyi bırakmıştı. Kumi ameliyata 4:30’da girecekti ve serumu o zaman takacaklardı, bunu Yaşiro söylüyor. Yaşiro ve Fujinuma asansördeyken saat 15:42 idi.
      Yaşiro, Fujinuma’yı asansöre bindirip çatı katına gitmesini söylediğinde telefon açıktı ve diğerleri bunu duydular. Böylelikle gerekli hazırlığı yapabildiler. Tabii işin içinde biraz mantıksızlık var gibi, çatıda aşağıya atlamak için tek boşluk olması, tam o boşluktan atlayan birinin üzerine düşecek şekilde güvenliğin sağlanması ve tekerlekli sandalyenin geçebileceği kadar boşluk olması biraz tuhaf. O boşluğu binanın aşağısından görmüş olabilirler ve sandalyenin geçebileceği kadar boşluk da tuhaf değildir belki. Fujinuma sanki Yaşiro’nun kendisini çatıya çıkaracağını biliyordu ve diğerlerine de güvenlik önlemini almasını söylemiş gibiydi, “Ben kazandım.” demesi, çatıdan atlamadan önceki davranışları, konuşması ve atladıktan sonra arkadaşlarının davranışları bunun önceden planmış olduğu hissini veriyor ama öyle değil, anime buna dahil bir ipucu vermiyor ve çatıya çıkacaklarını önceden tahmin etmesi zorlama bir varsayım olur gibi geliyor. Sandalyeyi aşağıya doğru sürmesi, Yaşiro’nun onu tuttuktan sonraki konuşması içinde bu geçerli. Bunun altında da, mangakanın o durumda bulunan insanların duygularını doğru tahmin edememiş olması, insanları fazla tanıyamaması yatıyor. Aslında belirli bir plan olmasa da, arkadaşlarıyla Yaşiro’yu nasıl yakalayacakları üzerine konuşmuşlar gibi duruyor, yanlış hatırlamıyorsam bunun ipucu veriliyor gibiydi. Telefon ise herhangi bir gelişmeyi anında öğrenmek içindi. Ama bir mantık hatasını şimdi farkettim. Yaşiro telefonu alıp atıyor. Fakat telefonun diğer ucundakiler kendisinin o ana kadarki konuşmasını kaydetmiş olabilirlerdi ve böylece kendini ele verirdi, kaydetmeseler bile sonuçta duydular. Yaşiro gibi zeki birisinin bunu anlayıp Fujinuma’yı öldürmekten vazgeçip kaçması gerekirdi. Ama o ne yapıyor, telefonu yere atıyor ve işine devam ediyor. Bu şu demek “Yakalanmam umrumda değil.” ya da “Ben aptalım.”, kısaca. Bililyoruz ki Yaşiro böyle düşünmüyordu. Yaşiro kendisinin dinlendiğini öğrenince telaşlanmalı ve Fujinuma da “Ben kazandım Kira!” ehem yani “Yaşiro!” demeliydi. Tabii telefon farkedilene kadar Yaşiro, suçlu olduğunu kanıtlayacak şeyler söyledi mi hatırlamıyorum ama telefonu parçalayacak kanıtlamış oldu sayılır.
      Aklıma bir şey daha takıldı. Su çok soğuktu, Fujinuma arabayla birlikte o soğuk suyun içine gömüldü, üstelik kurtulmak içinde büyük çaba harcadı ve henüz 11 yaşında bir çocuk. Yaşiro vazgeçip onu kurtarmaya çalışırkem de çok süre geçmiş olmalı, o kadar soğuk bir suya rahatça girip alışamazsın. Soğuk suyun altında vücut ısısı 35 derecenin altına düşerse, kişi hipotermiye girer. Fujinuma’yı kurtarmak için fazladan da bir enerji harcadığını hesap edersek, aslında Fujinuma’nın yaşayabilmesi… ne bileyim, imkansız gibi geliyor. Kesin bir şey diyemem. Tüm bunların üstüne, 15 yıllık bir komanın ardında gelen “mucize”yi de sayarsak, animenin güçlü bir senaryoya sahip olduğu söylenemez. Tabii bu mucize animeyi kötü yapan bir şey değil.
      "...Kaçırılmaz bir uçak animasyonu var." :) farketmemişim, hahahaha. :)

      - LL

      Sil
    18. "...parçalayacak kanıtlamış oldu sayılır." 'parçalayarak' olacaktı.

      - LL

      Sil
    19. Güzel açıklama. Kumi'nin kurtarılması konusunda tatmin oldum (Doğru ya, asansörde saatleri o kadar da ısrarlı bir şekilde göstermişlerdi.) ama Satoru'nunkiyle ilgili hala sorunum var ve bunun altında da esasında senin de belirttiğin şeyler yatmakta... Tamam, Satoru'yu Yashiro'nun kurtardığı açık, "Seni hayatta tuttum" diyerek bunu kendisi de söylüyor ama sorunum bunu nasıl yaptığıyla idi aslında. Senin daha detaylı olarak belirttiğin gibi, batan bir arabadan birini kurtarmak çok zor, hele kışın daha da... Satoru'yu kurtaranın Yashiro olduğunu bildiğim halde kurtarılışını görme ihtiyacı hissetmemin sebebi de buydu. Mesele sadece Satoru'nun kurtarılmasında da değil aslında. Yashiro onu kurtardıktan sonra insanlara nasıl bir açıklama yapmıştı? "Satoru'yu tesadüfen batmak üzere olan bir aracın içinde buldum ve kurtardım" diye mi? Kaldı ki senin de dediğin gibi hayatta kalması bile bir mucizeydi ama kaldıktan sonra komaya girmeyebilir ve herkese her şeyi açıklayabilirdi. Eğer öyleyse Yashiro yakalanmayı hiç umursamadı diyebiliriz. Ki bu, aklıma takılan şeylerden biri olduğunu sen parmak basınca hatırladığım, şu telefonu atma meselesinin de açıklaması olabilir. Ayrıca polis arabasına binerken gülümsüyordu. Ama öyleyse en baştan kendini ele verebilirdi? Bir de, sahne gerçekten de her şeyin planlanmış olduğu havası veriyor ve hatta Satoru'nun önceden arkadaşlarıyla bir plan yaptığına dair ipucu bile veriliyordu ki bu planın duruma uyması, Yashiro'nun Satoru'yu çatıya çıkaracağı kesin olmadığı müddetçe imkansız.
      Senaryo duygusal olarak mükemmel (Kayo'nun ağladığı sahnede beni de gözyaşlarına boğmayı başardı örneğin.) ama teknik bakımlardan zayıf. (Halbuki 7. bölüm gerçekten de zekice bir kurgu izleyeceğime dair ümitlendirmişti beni.) Yine de, yaşattığı duygulara değer mi, değer bence. ^^

      Sil
    20. Bu arada "Ben kazandım Kira!" diyememek içinde kalmış sanırım. :)

      Sil
    21. Eh, biraz öyle oldu. :)
      Kabul etmeliyiz ki animede birçok mantık hatası var. Mangaka, Fuminuma'nın nasıl kurtarıldığı ve diğer şeyleri açıklamayı becerememiş -ki zaten istesede mantıklı bir şekilde yapamaz.

      - LL

      Sil
  3. İlginç bir şekilde ben dersaneleri severim :D Her ne kadar sınıflar küçük de olsa, oradaki insanların ortak bir amaç için gelip tam tersine daha çok eğleniyor olması bana ilginç geldi hep. Yine de tecrübe meselesi hep bunlar. Umarım seninki de verimli, samimi ve olabildiğince güzel geçer. :)

    Şu durakta yaşadığın olay çok tuhaf cidden. Gerçi ben böyle tuhaf hikayeleri çok severim ama kendi yaşadıklarımdan deneyimlediğim kadarıyla inanılmaz korkutucu oluyorlar. Hem o anda hem de sonrasında. O yüzden seni az çok anlıyorum. Genel olarak yazına baktığımda ise fazla söze gerek duymadan Alice'in karar fermanı gibi hissettim. :) Bu konuda sana destek olmaktan başka bir yardımım olursa söylemen yeterli. Seni özlediğimizde bloğundan eski yazılarını aynı zevkle okuyacak bir sürü kişi var bence. :)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Dershaneleri sevmeni o kadar da ilginç bulmadım çünkü böyle çok fazla kişi tanıyorum, hatta okuldan daha çok sevenler bile var. Ortam ve tabii ki kişiye bağlı olsa gerek bu. Güzel dileğin için teşekkür ederim. ^^
      Evet, bu tür hikayeleri ben de severim. Başına bir şey gelmediği müddetçe yaşamakta da bir sıkıntı yok aslında, sadece yaşarken gerçekten başına bir şey gelip gelmeyeceğini bilemediğin için kötü oluyor. :D
      Sanırım bu yazı "kadar fermanı" olabilir, doğru... (Güzel bir başlık olurmuş hatta, gerçi bahsettiğim çoğu şeyler ilgisiz.) Ve bu kadar güzel karşılandığı için mutluyum, teşekkürler Roromiya! ^^

      Sil