8 Ağustos 2016 Pazartesi

Kodoku (Ya da, Okumanıza Hiç Gerek Olmayan Yazı)

Uyarı: Drama. 

Sanırım bu, resmi olarak hayatımın en kötü yaz tatili.



Bu sene 12. sınıfa geçtiğimi bilenler, bu cümleyi okuyunca kafalarında üniversite sınavıyla bağdaştırdılar kesin. Halbuki onunla hiç ilgisi yok yahut varsa da, ben farkında değilim. Kendime bir program yaptım ve ona uyuyorum. Aslında günlerimin tek korkunç olmayan anı ders çalıştığım anlar. 'Diğer tüm anlar korkunçsa hepsini ders çalışarak harca; hem işe yarar bir şeyler yapmış, hem de zamanını korkunç geçirmemiş olursun' gibi esasında mantıklı bir öneri sunacaksınız bana ama kendim bana zaten sundu o öneriyi, ben de değerlendirdim ve öyle bir şey yapmaya kalkışsam ders çalışmanın da eziyet haline geleceğini söylüyor tembelliğin kılığını almış kişiliğim. Böyle güzel güzel, sakin sakin çalışarak iyi gidiyorum; sınırları zorlamaya, tıp ya da hukuk isteyen çalışkan öğrenciler gibi testlerin içine atılan bir hırs güllesi olmaya gerek yok. Gerçekten; sınıfımdaki bazı kızlar çalışmalarında şimdiden tek tek herkesle karşılaştırma ihtiyacı hissedecek kadar ilerlemiş durumda. En azından senede yüz yüze birkaç kereden fazla sohbet etmediğim insanlardan durup dururken aldığım "Merhaba Alisçiğim, neler yapıyorsun?" tarzı mesajları, aynı kişilerin devamlı attıkları ve cevapsız -daha doğrusu fotoğrafsız- bıraktığım arka planda ygs test kitabı yığınlarını gösteren "eziyet başladı :(((" temalı snapleriyle birleşerek ulaştığım sonuç bu işte. Peki bu hafif dereceli baskıya verdiğim tepki? "Chill, dude." Seneye bu zamanlar dönüp bu yazıyı okuduğumda verdiğim tepki "'Chill'miş, o tembel götüne çili biberi sokayım senin!"e de dönüşebilir tabii... Bilemiyorum, ben çok hızlı havalanmaktansa giderek hızlanmanın daha iyi bir kalkış taktiği olduğu kanaatindeyim. NASA uzay aracı pilotu (???Böyle bir şey var mı???) gibi konuştum ama aslında pilot değil, roketin kendisiyim ben. Evet, 12. sınıf olmayı sanırım en iyi böyle tanımlayabilirim: Kalkışa hazır bir uzay aracı gibi... Her neyse, şimdilik 12. sınıf olmak hakkında negatif hislerim yok. Tersine, zihnim, neredeyse benden bağımsız olarak bu seneyi bir deneyim, hatta "challenge" olarak görme kararı aldı. Elimden geleni yapacağım ve işe yarayıp yaramadığını göreceğim. Üzüldüğüm ya da en azından bir ara üzülmüş olduğum tek bir mesele var, o da bunun okul hayatımın (En azından bildiğim şeklinin çünkü üniversite biçimce filan epey farklı.) son senesi olduğu halde geçen sene -yani 11. sınıf- gibi geçmeyecek olması.



Bu yıl okul hayatımın olmasa da (Animeyi, daha da önemlisi Death Note'u keşfetmek ve O'nunla tanışmak gibi hayatımın iki önemli dönüm noktasını barındıran, üstelik bir de okulda arkadaşlarımla en çok eğlendiğim sene olan 7. sınıfı -bu bloğu da o zaman yazmaya başlamış olmam kuvvetle muhtemeldir- hiçbir sene geçemedi ve bu senenin de geçecek hali olmadığına göre, resmen okul hayatımın en iyisi senesi diyebilirim.) en azindan lise hayatımın en iyi senesiydi. 9. sınıf güzeldi ama 9. sınıftı işte, 10. sınıfın ne kadar korkunç olduğunu ise yeterince anlattım zaten. Ama bu sene güzeldi. Toplumsal batıl inançları takmasam da kendi paranoya batıl inançlarına sadakatle bağlı biri olarak, yine en arka sıraya kalmamak için (Gerçi 10. sınıfta da gidip büyük bir kıvançla en arkaya sıraya oturan, ilk günler yer değiştirmek için yalvaranlara aldırmayan da bendim - kendi kuyumu kendim yazmışım resmen.) ilk gün erkenden kalkmam boşa çıkmamış demek. Gerçi sade ondan değil, şans da yanımdaydı bu sene, geçen seneki sınıftan bir kişi dışında sevmediğim hiçkimseyle aynı sınıfta olmadığım gibi, sevdiğim insanlardan hiç değilse birkaçıyla olmam büyük şanstı. Öğretmenlerim de önceki senelere göre daha iyilerdi. Bu sene çok güzel anılar biriktirdim. (Bunları şimdiye dek hiç anlatmamamın sebebiyse, yine şu paranoya batıl inançlarım... Derdim ama bu sefer tıbbın havalığı arkasına saklananamayacağım: Toplumsal batıl inançların anası olan "NAZAR" tabii ki de.) Okul bahçesinde paylaştığımız duygular, düşünceler... Bunlar bile çok güzeldi ama benim en sevdiğim anı, 19 Mayıs kutlamaları. Normalde bu tür milli bayramlar son derece cansız ve monoton bir şekilde kutlanır ya da milli değerlerimiz giderek değersizleştiği için öyle olmaya başladı, bilmiyorum. Neyse işte, bu sene bizim okuldaki kutlamalar; 9. ve 10. sınıfların "okulun hayrına" diye hazırlayıp kimseye haber vermeden çoğunu kendileri bitirdiği halde en azından arta kalanları tırtıklayabildiğimiz yemekler, yine 9'larla 10'ların hazırladığı gerçekten birbirinden güzel ve eğlenceli dans gösterileri, topluca marş okuma, [Bu tür herkesin yüksek sesle şarkı söylemesini içeren aktiviteleri -konserinden tut bildiğimiz törende İstiklal Marşı okumaya kadar- çok seviyorum çünkü şarkı söylemeye bayılıyorum ama sesim güzel olmadığı için söyleyecek pek fırsat da çıkmıyor haliyle (Hatta söylemeye kalksam susturuluyorum), halbuki herkes söylerken istediğim kadar bağırarak söyleyebiliyorum ben de! Bir de, garip bir şekilde çok seviyorum marşları - çoğu kişi müzik öğretmeninin zoruyla söylerken ben şevkle söylüyorum, gören de milli duygularımın çok güçlü olduğunu filan sanır herhalde.), yarışmalar ve en çok da sık sık çıkan öğretmenlerle dalga geçme fırsatlarıyla çoook eğlenceliydi. En güzel anı ise birinin gelip elimize pamuk şeker tutuşturması üzerine neşelenip sonra acıklı bir parça çalması üzerine bir anda duygulanan dört kız birbirimizi kucaklayıp o cümbüşün ortasında "SİZİ ÇOK SEVİYORUM, DAİMA BÖYLE KALALIM!" gibi şeyler haykırarak ağlamaya başladık. Düşününce hem feci komik, hem de tam anlamıyla duygusal bir andı - hepimiz arkadaşlık duygusuyla sarmalanmıştık resmen. O an birisi fotoğrafımızı çekseydi çok güzel olurdu ama kimse çekmedi. Olsun, yok ziyanı. Benim kalbimde hep duracak bir fotoğrafı. (Bakın, hatırlayınca yine o şapşal duygusallığın içine sürüklendim işte.) Hep olmasa da yerine yenilerini koyacak kadar uzun bir süre duracağı kesin en azından...



Bir o kadar durmasını istediğim bir başka anıysa; bir okul etkinliği için eski okul kıyafetlerini giymemiz. Şey, tam olarak eski okul kıyafetleri sayılmaz. Yani gerçekten bir zamanlar öğrenciler tarafından giyilmiş üniformaları giymedik (Daha fazla arasak onları da bulurduk gerçi.), eski fotoğraflara bakıp ailemizden topladığımız eski kıyafetleri onlara benzetmeye çalışarak bir şeyler uydurduk. 4 kişi öğrenci, 2 kişi de öğretmen kılığına girdi. Aslında ben bu 6 kişilik grupta olmayacaktım, haliyle sınıfın güzel kızları oluşturacaktı bu grubu. Fakat kıyafetleri toplayan kişi ancak büyük beden kiyafetler bulabilip etkinliğin yapılacağı gün "Alice, bu kıyafetlerin içinde kaybolmayacak kadar şişko kızlardan biri de sensin, lütfen içine girer misin?" diye gelince ben de kendimi içinde buluverdim... "Peki o kıyafetleri giyip ne yaptınız?" diye soracak olursanız; aslında yapmamız gereken tek şey "kenarda durup güzel görünmek" ve öğretmenlere bizi üniforma içinde görmenin tadını çıkarttırmaktı (Çünkü çoğu lisede olduğu gibi bizimkinde de okul kıyafetine göre giyinen yok - gerçi ben giyiniyorum, başka hiçbir ortamda verilmeyen "her gün aynı kıyafeti giyebilme" sosyal izninin ayrıcalıklarını bir kenara itmek çok saçma geliyor bana ama önceliği gösteriş olanların çoğunluğunu düşündüğümde, çoğu kişinin farklı kıyafetler giymesi de anlam kazanıyor.) ve bunları da yaptık fakat işi eğlenceli yapan uydurduğum öykünün sandığım ya da korktuğumun aksine garipsenmeyip bir oyuna dönüştürülmesineydi... Öyküye göre 4'ümüz yatılı bir okulun öğrencileriyiz, öğretmen olan 2 kişi de müdür ve müdür yardımcısı. 4'ümüz de ayrı tip psikopatlar olduğumuz için, okulda bir takım cinayetler işliyoruz ve aramızdan biri (en masum yüzlü olanımız) aslında başta bizim suçlarımızı ispat etmeye çalışarak "dedektif" rolünü görüyor ama hoşlandığı çocuk bir başka kızla çıkmaya başlayınca yandereye bağlayıp o da aramıza katılıyor... Müdür ile müdür yardımcısı ise aslında cinayetleri işlediğimizden haberdarlar fakat hem okulun adına leke sürülmesi hem de zengin ve saygın ailelerimizin korkusuyla hiçbir şey diyemiyorlar... Ama diğer sezonda ortaya çıkıyor ki asıl sebep ONLARIN DA PSİKOPAT OLMASI!!! (Aslında müdür yardımcısı bir süre sonra psikolojikman çöküyor ama bu katliama artık bir dur demek için müdüre gittiğinde, müdür onu da öldürüyor... Bilirsiniz, aralarında bir chaotic good-chaotic evil dinamiği oluşturmak iyi bir fikir gibi geldi...) İşte bu saçma fakat eğlenceli hikayeyi, etkinliğin geçtiği ortam da uygun olunca fotoğraflar ve videolarla birleştirerek epey eğlenmiştik o gün.



Bunlar en çok eğlendiğimiz zamanlardan ikisi ama arkadaşlıklarda eğlenmekten daha önemli şeyler olduğunu düşünüyorum. Bunalımlı biri olarak asla "eğlence" hissini tam olarak yaşayamıyorum zaten, her zaman hayatın bu eğlencenin intikamını bir şekilde alacağı korkusuyla birlikte geliyor benim için "eğlenmek." Mesela birlikte en çok eğlendiğim insanlar ortaokul arkadaşlarım çünkü onlarlayken hiç "garipsenme" gibi kaygılarım olmuyor, hayal gücünün dilediğince vahşileşmesine izin veriyorum. (En acayip anılarımızı paylaştığımız insanlar, "garipsenme" gibi bir korkum olmuyor haliyle.) Ama daha derin bir duygu paylaşımımız olmuyor, daha da kötüsü, eğlence yoksa aramızdaki bağ tamamen kuruyor. Aslında tam olarak böyle değil, onlara da haksızlık etmeyeyim. Şimdiki duygularımın etkisiyle söyledim bunu, kabul. Çünkü şöyle bir mesele var ki; tatile gidiyorum ve şu an bu yazıyı otobüste yazıyorum, arka koltukta oturan çocuksa bu ortaokul arkadaşlarımdan biri. Hatta içlerinden en yakın olduğum. Hatta 1-2 ay öncesine dek kendisinden direk "en yakın arkadaşım" diye bahsediyordum. Oysa şu anda konuşmuyoruz bile. Eh, sabahın 4'ünde (tam olarak 04:08) konuşmaya kalkmamız uygun kaçmaz tabii ama... Birkaç haftadır konuşmamışken birdenbire garda karşıma çıkıp, üstüne bir de aynı otobüse binip, yetmezmiş gibi tam arkamda oturup gene bir yabancı gibi olunca biraz duygulanıp saçmaladım işte. Ona en yakın arkadaşım dememin de bir sebebi vardı sonuçta. Ve öyle demeyi kesmemin de.

Neyse, dönelim lise arkadaşlarıma. Gelmediğim günler yok yazmayı unutacakları kadar (Tabii bunun istediğim kadar okulu asmada çok işime yaradığını inkar edemem. Öte yandan, görmezden gelinmesem okulu bu kadar sık asmak da istemezdim. Yani okulu asmamı sağlayan şey aynı zamanda da okulu asmamın nedeni. Şu havalı tabirlerden hangisi uyar buna, paradoks mu?) yok sayıldığım 10. sınıftan, dışarı çıkarken, fotoğraf çekilirken ya da buluşma ayarlanırken mutlaka çağrıldığım 11. sınıfa aslında tamamen onlar sayesinde geldim. (Çünkü 11. sınıfın ilk günü sınıfa girdiğimde kendimi yine hiç kimseyle konuşmayacağım ve var olmayan kız olacağım bir okul yılına hazırlamıştım - bu kadar yanıldığım için daha fazla mutlu olamazdım.)  Hiçbir zaman hiçbir şeyden tam olarak emin olamıyorum ama sanırım yine de buna"hayat gelişmesi" denir, değil mi? Tabii ki depresyonum tam olarak geçmiş değil. (Ne yazık ki.) Kimseden rahatsız olmasam da hala insanlardan uzaklaşıp yalnız kalmaya ihtiyaç duyduğum anlar oluyor. Ama arkadaşlarım bunu anlıyor, beni böyle kabulleniyorlar. Bahçede kendi başıma kitap okurken ya da müzik filan dinlerken gördüklerinde bazen el sallayıp geçiyorlar, bazen de bana katılıyorlar ve yalnız olmaya düşündüğüm kadar ihtiyaç duymadığımı fark ediyorum... Bazen yanağıma kondurulan sürpriz bir öpücük, depresif düşüncelerin başıma dadanan kara bulutunu dağıtıyor. Bazen anlayışlılıklarını sınayıp düşünce ve duygularımı onlara açmaya bile cesaret ediyorum. (Merak ediyorum da, bir gün bunu şüphe duymadan yaptığımda bu blogu bırakır mıyım?) Tabii yakın arkadaşlarımdan bahsediyorum, HERKESTEN değil (Sanırım öylesi geçin benim gibi sosyal sıkıntılarını aşma yoluna yeni giren birini -yani umarım?-, şu sosyal böcükler için bile mümkün olmasa gerek bu.) ama şunu da söylemeliyim ki, sınıfta beni rahatsız eden kimse yok. Yani beni garipsediklerini biliyorum ama şakacı bir tavırla yüzüme de söylediklerinden dolayı; duymadığımı sandıkları fısıldamalarla kıkırdamalar eşliğinde görmediğimi sanarak garipseyici bakışlar atmak ya da konuşmaktan kaçınmak, konuştuklarında da gözlerini kaçırmak ya da savunmacı bir ses tonuyla konuşmak gibi geçen seneki sınıf arkadaşlarımın yaptığı kaba davranışlardan dolayı değil. Sınıf içi sohbetlere dahil ediliyorum, alınan kararlarda fikrim soruluyor. Dahası, tesadüfen bu sene herkes çok arkadaş canlısı çıktı - zorunluluk dışı bile bir sohbet etmediğim kimse olmadı. Ha, size çok normal gelen düşünce ve davranışların başkaları tarafından garipsenmesi kaba şekilde yapılmadığında bile üzücü ama ne yapalım, ne ben ne de onların farklılığa karşı olan tavırları değişmeyeceğine göre daha iyisi şamda fıstık. Onları SEVİYORUM.


Ama yaz tatili başladığından beri bırakın buluşmayı, doğru düzgün konuşmadık bile. Neden?  Çünkü yazın ruh emici güneş ışınları bende hiçbir şey yapacak enerji bırakmıyor. Ders çalışmayı robotik bir görev bilinciyle yerine getirebiliyorum, yemek yemek ya da su içmek gibi hayati ihtiyaçları da. (Ki ders çalışmak da artık hayati ihtiyaçlardan biri sayılır.) ama diğer şeyler?  Örneğin kitap okumaya niyetlenip kendimi lavabo ovarken buluyorum. Resim çizmek için masaya oturup kalemleri dikey olarak diziyor ve sırayla ilk hangisinin düşeceğini tahmin etmeye çalışıyorum. Arkadaşlarıma "N'aber" ya da "N'apıyorsun" gibi mesajlar atıyor ama sonrasında arkadaşlarımın varlığını bile unutuyorum, saatler sonra gene aynı şeyi yapmak üzere mesajlaşma uygulamasını açtığımda ise, bir bakıyorum ki verdikleri yanıtı görmüş (Mesajlaşma uygulamasına göre tabii, malum, teknoloji henüz bakmakla-görmek arasındaki farkı ayırt edebilecek kadar gelişmedi ve umarım gelişmez de, o zaman insanlık diye bir şey kalmayacak çünkü ve robotların büyük bir hayranı olduğum söylenemez doğrusu.) ama üstüne bir şey yazmamışım ve çoktan "görmüş" olduğum için o an da yazamıyorum. Çünkü sıcak. Çok sıcak. Fazla sıcak.

Sıcak, benden sadece vücudumdaki suyu değil, beni de alıyor. Bu yazıyı yazmamın sebebi de bu. Hayır, aslında yazıyı yazma gerekliliğini, zorunluluk demek için bile çok kuvvetli bir şekilde hissettiğim için yazıyorum bunu. Ama işte bunun sebebi de kendimi kaybetmiş olmam. Paylaşma gereği duyduğum hiçbir düşüncem olmamasına rağmen bu yazıyı; Temmuz-Ağustos aylarının usandırıcı, kudurtucu, ürpertici sıcağı içinde kaybettiğim kendime bir çağrı olarak yazıyorum. Aslında kendim hakkında yazmak istememiştim, yine bir Death Note analizi yazacaktım ama araya tatil girince o iş kaldı. (Çünkü önce biraz mangayı karıştırmam gerekiyor.) Tatillerden hiç hoşlanmam. Tatil derken; denize girmeli olandan bahsediyorum - okula gitmemeli olandan değil. Okula gitmemekle ilgili hoşlanmadığım hiçbir şey yok. (Gerçi okul zamanı sosyal olarak daha aktif ve zihnen, hatta muhtemelen fiziken de daha sağlıklı olduğum bir gerçek. Ama bunların o berbat "zorunluluk" baskısı altında gerçekleşmesi, iyi yönlerini götürüyor. İyi de, zorunluluk olmadan bu iyi yönler de olmaz ki. Öfff, hayatta paradoks olmayan hiçbir şey var mı?)  Aslında denize girmekle ilgili de hoşlanmadığım bir şey yok. Tersine, yüzmeyi çok severim. Eğer bizim de yazlığımız olsa yüzmeli  tatilleri de severdim muhtemelen. Çünkü yazlığı;  yılın büyük kısmını geçirdiğin yerden farklı, genelde bir tatil beldesinde bulunan ama tıpkı ev gibi, dilediğince kullanabileceğin sana ait eşyalarla döşenmiş bir yer olarak hayal ediyorum. Yani denize girmediğin zamanı; plajda ıslak tenine yapışan kum için zamk görevi gören kavurucu güneşin altında rahatsız edici bir şezlongda oturarak geçirmek zorunda kalmadığın, istediğin zaman eve çıkıp her zaman yaptığın rahatlatıcı şeyleri [Çizmek, düzgün bir wi-fi'yla internete bağlanmak, bir şeyler izlemek... Gerçi evdeyken bunları mı yapıyorum? Hayır! Vaktim genellikle kafamı etlerin çözülüp annem "SALMONELLA!' diye haykırmaya başlayana dek dondurucunun içinde tutmak ya da penceremin perdesi uçuşmasın diye (Çünkü pencerem tam sokağa bakıyor ve perdenin benim uygunsuz bir anımda uçup odamı ifşa etmesi tam bir felaket olur.) üstüne ağırlık yapan şeyler koymaya çalışmak gibi son derece anlamlı uğraşlarla geçiyor. Gerçi yaptığım diğer şeylerle kıyasla bu sıcaklığa verdiğim mücadele destan gibi kalır. Anlatmak için tek kelime bile harcamaya kıyamayacağım kadar saçma şeyler bunlar zira. Sadece geçen gün turkuaz renkli çamaşır selesini başımdan aşağı geçirince "bir gölün ortasında tutsak bırakılmış ve ejderhalar -ama ÇİN ejderhaları- tarafından korunan bir prenses olma" hayaline kapılmam güzeldi. "Kapılmak" çok iyi bir kelime tercihi oldu çünkü seleyi kafamdan çıkardığımda adımı seslenen anneme bile tepki veremeyecek kadar kapılmıştım hayale. Ama bu güzeldi, hem de çok. Uzun zamandır gördüğüm en masum ve güzel şeydi, zihnimi örümcek ağları gibi saran o pis illüzyonları birkaç dakikalığına da olsa sildi süpürdü. Bunu unutmamalıyım. Zaten o yüzden burada anlattım ama kelimelere dökmek yeterli değil, mümkünse çizmeliyim de. Deneyeceğim.] yapabileceğin bir yer... Gerçi tatiller hiçbir zaman öncesinde hissettiklerime değecek kadar kötü geçmiyor, şu ya da bu, her zaman güzel yönleri oluyor. Hiçbir şey olmasa işin "yol" kısmını her zaman seviyorum çünkü "yolculuk etmeyi" seviyorum. Yeşilin durmadan değişen farklı manzaraları önünde kitap okumak ya da müzik dinlemek çok hoşuma gidiyor. Bıraktığım yerdeki düşünce ve hisler de o yer kadar uzaklaşıp yenilerine taşıyor beni. Bu tatile çıkarken yaptığımız sadece 5 saatlik bir gece yolculuğu olduğu için pek tadını çıkaramadım ama önceki tatilin yolculuğu muhteşemdi. Yollardaki absürt hız sınırları (Mesela 5-10 metre aralıklarla konulmuş, sırasıyla 50-70-90'lık hız sınırları gibi...) sağolsun 10 saatlik; yeşilin binbir çeşit haliyle bezenmiş dağlar, ovalar, ormanlar ve berbat coğrafyamın yetmediği başka coğrafi şekiller arasında geçen muhteşem bir yol... Evet, bu sene iki kez tatil yaptım bu arada çünkü babam ve eşi, bağlantıları olduğunu kabul edebilecekleri kadar zayıfladığım için eşinin memleketine giderken seneler sonra beni de götürmeye karar verdiler. Ben de annemin tüm itirazlarına rağmen kabul ettim. Çünkü 1-Eşin memleketi Karadeniz'de ve ben daha önce yeşilliğiyle ünlü Karadeniz'i hiç görmedim ve 2-  Aslında tatillerden hoşlanmamamın bir sebebi de hep annemin direktifleri doğrultusunda geçmeleri ki aile reisinin o olduğunu göz önünde bulundurursanız bu normal ama yine de hoşlanmama hakkım var. Babamlarlaysa istediğim gibi hareket edebiliyorum çünkü bu onlardan uzak hareket etmem anlamına geliyor ve bu onların da istediği zaten. Belki bu size üzücü gelmiş olabilir ama yemin ederim, annemin aşırı ilgisinden sonra babamlarım umursamazlığı, kızgın kumlardan serin sulara etkisi yaratıyor ve pek aldırmıyorum, tabii bu umursamazlık kötülüğe dönüşmedikçe çünkü Eş'in ne zaman dikenlerini göstereceği belli olmuyor... Du. Bu tatilde, bana karşı sadece umursamaz ve hatta bazen iyiyken bile bir anda aşağılayıcı ve soğuk olmasının sebebini keşfettim çünkü.

Tatil başladığında her şey yolundaydı. Havadan sudan konuşmalara beni de dahil ediyor, hatta bazen direkt benimle bile konuşuyordu. Bana etrafta sevdiği şeyleri filan gösteriyor, hakkındaki düşüncelerini anlatıyordu. Tatilin 2. gününde regl olunca, kendimi rezil etmeden denize girebilmem için bana yardım bile etti. (Gerçi ben denize girmek yerine vaktimi daha çok okumakla ve yengeçlerin basitçe deniz örümceği oldukları teorim üstünde çalışarak geçirdim.) Sonra bir gün babam, çocuklarını umursayan ya da umursamayan tüm anne-babaların bilgilerini kendi kanlarına aktarma gibi ölümsüzlük arzusu bazlı son derece doğal bir ebeveynlik içgüdüsüyle bana çok sevdiği bir aktivite olan kürek çekmeyi öğretmek istedi. Bense fiziksel aktiviteler konusundaki beceriksizliğimin doğurduğu rezil olma riski yüzünden kabul etmek istemedim önce. Ve doğrusu, uzun yıllardır babamla hiçbir şey paylaşmamıştım. Eskiden birlikte pek çok şey yapardık ama artık değil. Bunu kabullenmek, o şeyleri geride bırakmak benim için zor olmuştu. Bu kadar zor vazgeçtiğim bir şeyi tekrar yapmak gözümü korkutuyordu. Ama eskiden paylaştığımız şeylerin aklımın bir köşesinde kalan silik anıları, sonunda kabul etmeme neden oldu ve yıllar sonra, hiç beklenmedik bir şekilde tekrar eğlendik. Tabii kürek çekmenin de fiziksel aktiviteler konusundaki beceriksizliğime bir istisna olmadığı kanıtlanmış oldu, denize düşerken salı da alabora ettim ve babamla birlikte kahkahalara boğulduk. Şimdi bu benim için buruk ama eğlenceli bir anı olarak kalabilirdi, eğer her zamanki anime kahkahalarımı atsaydım (Bilirsiniz, şöyle -> ^^D). Ama o an gözümü açıp O'na bakma gafletinde bulundum. Ve o da bize bakıyordu. Hayatımda hiç kimsenin bana baktığını görmediğim kadar kötücül bakışlarla.

Tıpkı beklediğim gibi bu olayı takip eden birkaç gün boyunca kötüydü. Sonra bir ara düzeldi ama gene bir şey oldu: O mutfaktayken kız kardeşi, annesi, babam ve ben salonda oturuyordu. Kardeşi kalkıp babam hariç herkese dondurma getirince babam yüzünde şapşal bir ifadeyle "Nerede benim dondurmam?" diye bakındı, ben de biraz kız evlatlık yapıp ben getireyim dedim. Kalkıp mutfağa gittiğimde "Ne işin var burada?" diye sordu, babama dondurma almaya geldiğimi söyleyince de bir an baktı ve "Tamam, ben hazırlayınca çağırırım seni, götürürsün" deyip içeri yolladı. Birkaç dakika sonra çağırdığında yanına gittim, kaseyi "Al, BABANIN dondurması" diyerek bana uzatıp salona gitti.

Şimdi eğer bu kişinin babasıyla kötü bir ilişkisi olmuş olsa, benim de babamla iyi bir ilişki kurmamdan hoşlanmamasını anlayabilirdim. Ama tatil boyunca ağzından çıkanların resmen %70'i babası hakkındaydı. Onu ne kadar sevdiği, birlikte yaptıkları... Evleri ikisinin fotoğraflarıyla doluydu. Yol boyunca bile sürekli "bu şarkıyı babama adıyorum" deyip "Balıkesir" şarkısını çalıp durdu. Yani babasıyla ne kadar iyi bir ilişki olduğu rahatlıkla anlaşılıyordu. Ha, kendi çok değer verdiği babası öldüğü için beni kıskandığından yapmasını da anlayabilirdim. Ancak bu, babasının ölümünden çok daha öncesinden beri sürdürdüğü bir muamele. Kısacası kendisinin babasıyla müthiş bir ilişkisi olmuş ve benim bile anlayamadığım kadar hastalıklı bir sebepten ötürü benim buna sahip olmamı istemiyor.

Babamla O'ndan önce bile hiçbir zaman mükemmel bir ilişkim olmadı, ben hiçbir zaman şu "babasının kızları"ndan biri olmadım. Yani aramızdaki, onlardan birinin kıskanacağı türden bir ilişki değildi asla. Ama şu ankinden çok daha iyiydi. Şu an, iki yabancıdan farksızız ve artık buna üzülmeyecek kadar alıştığım halde, dışarıdan baktığımda aslında acıklı bir durum. Tabii bunun suçu, sadece O değil. Babamda da suç var, bende de. O ikisini umursamadığım için, bana yaptıklarını da umursamadım ve bana yapıldığı için değil, sırf böyle bir şey yapılmasına bile karşı çıkmam gereken şeylerin bizzat kendime yapılmasına göz yumdum. Babam kendi kızına yapılmasına göz yumdu. O kadın da bunları yaptı. Neden? 12 yaşında psikolojikman tam bir çöküş yaşadığım dönemde bir kere ona "aptal" dediğim için mi? Öyleyse iyi ki de yapmışım çünkü bunu takan bir yetişkin aptaldır. Sürekli çevresindekilerin dedikoduculuğundan yakınıp vaktini komşuları dikizleyerek geçiren biri aptaldır. Bir babayla-kızının iyi bir ilişki kurmamasını isteyen biri aptaldır. Eh, böyle bir kadının buyruğunda yaşayan bir adam da aptaldır. Bu yüzden onları umursamıyorum zaten. Tatilde de umursamadım, zaten sırılsıklam aşıkken onları umursayacak halim de yoktu.

Evet, aşık oldum. Hem de sırılsıklam. Ben "yangın olmak" terimini tercih ederim. Çok tutkuludur, yaşadığım aşkı yansıtan şekilde. Benim gibi aşkı küçümseyen biri için beklenmedikti haliyle, bakın yine yangın gibi işte... Hani bazı aşk romanlarında bu tür "sert kız"lar vardır ya, roman bunların aşklarını inkar etmeleriyle geçer, sonunda da kendilerini onlara aşklarını kabul ettirmeye çalışan delikanlının kollarına atarlar. Kabul etmeliyim, benim durumum bundan biraz daha garipti. Çünkü gönlümü yakışıklı bir delikanlı ya da hatta güzel bir kıza bile kaptırmadım. Gittim, bir kitaba kaptırdım. Evet, ben bir kitaba aşık oldum.

Kitaptaki herhangi bir karakterden söz etmiyorum. Kafka, Nakata Amca, Oşima, Saki Hanım ya da başka bir karaktere aşık olmadım. (Gerçi Oşima, Holden Caulfield'dan sonra en sevdiğim roman karakteri olabilir. Muhteşem biriydi gerçekten. Herkesin hayatında isteyeceği türden.) Bütünüyle kitaba aşık oldum ben. Aslında bırakın aşık olmayı, bu kitabı seveceğimi bile düşünmemiştim. Sebebi de kapağıydı. Murakami'nin okuduğum diğer tüm kitapların kapakları güzeldi, şimdi Zemberekkuşu'nun Güncesi'yle karşılaştırdım, aynı kişi tarafından tasarlanmışlar aslında ama onun renkleri olsun, görseli olsun, kitapla son derece uyumluyken, bunun ne renklerini, ne de görselini beğenmedim. Kitaptaki önemli figürlerden biri olan karga motifi iyi düşünülmüş ama o çocuğun suratı olmamış ve parlak kırmızı-gri yerine daha pastel renkler kullanılması gerektiği taraftarıyım. Hatta biri parlak, diğeri pastel renkler bile kullanılabilirdi. Gerçi herkes bir kitabı farklı algılar. Belki de kapak tasarımcısı bu kitabı pek sevmemiş, grinin iç karartıcılığı ile kırmızının vahşiligini yakıştırmıştı ona. (Kitaba aşık olan bense, en sevdiğim renk olan maviyi layık görebilirdim yalnızca.) Kitabın iç karartıcı ve vahşi yanları olduğu su götürmez ama Murakami'nin her kitabında vardır bunlar. Hayatta olan her şey vardır onun kitaplarında. Bu kitabı okuyana dek, henüz tüm kitaplarını okumamış olmama rağmen Zemberekkuşu'nun Güncesi'nden daha fazla sevebileceğim bir kitabı olmayacağına dair, hiçbir temele dayanmayan ama buna rağmen çok güçlü bir inanışım vardı. Bu kitap, bu inanışı bozdu mu, emin değilim. Aslında ikisine karşı duyduğum hisler biçimce çok farklı. ZG'ye aşık olmadım ama bu kitaba oldum, bundan eminim. Kitaba tatile çıkmadan önce başlamıştım ama yarısından çoğunu tatilde bitirdim. En önemli hislerin ortaklıklar üstünden kurulduğuna inanırım, beni bu kitaba aşık eden de kendi hayatımla bu kitaptaki hayatın çakışmasıydı belki de. Hayatın değil de, atmosferin demek daha doğru olacak. Yani ana karakterin hala dünyayla bağlarının olduğu kısımları okurken ben de kendi dünyamı temsil eden bu şehirdeydim, dünyevi bağlarının zayıfladığı kısımları ise kendi dünyamdan kilometrelerce uzaktaki sakin kumsallarda ve ıssız ormanlarda okudum. Ana karakterin ruhu sahilde kalan sevdiğinden yayılan titreşimlere kapılmasını okurken, ben de sahilde, suya soktuğum ayaklarımın dibinde dans eden yengeçlerin yaydığı titreşimleri hissediyordum. Ana karakter kalbini sembol eden (ya da etmeyen) ormana daldığında, ben de ormanın birinde, kalbimle başbaşaydım ve karakterle aynı sessizliğin içinde aynı müzikleri dinliyorduk. (Radiohead'in Kid A albümündeki parçalarla Coltrane'in "My Favorite Things" yorumu.) Bu bende çok özel bir his doğurdu (Neredeyse erotizm diyeceğim ama erotizm, fiziksel aktivitelerle bağlantılı olduğuna göre o olamaz. Yine de, bu hissin o hisle aynı yapıtaşının farklı dizilişinden oluştuğunu sanıyorum.) ve bu özel his sayesinde bu kitapta okuduklarım da değerli anılara dönüştü. Oşima'nın farklı olmak hakkında söyledikleri. Nakata Amca'nın tatlı sohbetleri. Oşima'nın özgürlük üstüne demeci.Tır şöförü Hoşino'nun bir klasik müzik parçasıyla müziğin büyüsüne kapılışı. Tüm bunlar, eski bir sevgiliyle yaşanan anılar gibi benim için. Eski sevgili diyorum çünkü tabii ki bu aşk devam etmiyor. Ne zaman başladığını anlamadığım gibi ne zaman bittiğini de anlamadım. Geçen bir arkadaşla aşk hakkında konuşuyorduk (geçenlerde dediğim kim bilir ne kadar zaman önce), bahsettiği şeylerin yakın geçmişten tanıdık geldiğini fark ettim. Önce kaynağını bulamadım, sonra yakın zamanlarda bana en çok duygu yaşatan şeyi düşününce bu kitabın adı geldi aklıma ve parçalar yerine oturdu. Bu arada, kitabın adını merak edeniniz olmuştur belki. Öyleyse size önerim araştırma yapmanız, verdiğim yeterli ipucu sayesinde kolayca bulursunuz zaten. Derdim bulmanız değil, sadece söyleyen ben olmak istemiyorum. Çünkü eski sevgiline çöp çatanlık yapmak gibi bir şey olur bu ve kimse eskiden kendisine ait olan bir şeyi kendi isteğiyle başkasına vermek istemez.

Bu tatili yabancıların deyimiyle "emotional rollercoster" olarak aktardım ama içindeyken hiç de öyle hissettirmemişti, gayet huzurlu ve güzel bir tatildi. Tabii babamla Eş'in sinir bozucu tavırlarını saymazsak ki kast ettiğim bu tavırların tüyler ürperten genel nedeni bile değil, insanlar hakkında durmaksızın yaptıkları eleştiriler. (Hele de bunları ben küçükken dedikodu en nefret ettiği şey olup azıcık sınıfımdakilerin gıcıklığından bahsetmeye kalksam hemen beni dedikodunun kötü olduğuna dair ahlak dersleriyle susturan babamdan duymak.) Yok şu kadının giydiği hiç yaşına uygun muymuş, yok şu adam da ne biçim yürüyormuş... Üstelik onlara "Yeter, bırakın artık sıradan insanları çekiştirmeyi" dediğimde beni o sırada olduğumuz yerde "unutacak"  kadar bozuldular. Ama iyi oldu

Her neyse, yeni döndüğüm tatil de yine öncesinde hissettiğim huzursuzluğa değmeyecek kadar güzeldi. Bu arada evet, bu yazının bir yerini yazdığım otobüste bu tatile gidiyordum ve tatilden döneli 3 GÜN olmasına rağmen yazı hala bitmedi. Ağustos olmadan bitirmeyi planlıyordum bir de... Çünkü hiçbir şey yapmadığım halde Temmuz'da sadece tek bir yazı eklemem, inanılır gibi değil. Ama bugün mutlaka bitireceğim, kafama koydum. Saat şu anda tam 23:51, yani 9 dakikam var ve şu son cümleleri hızla yazabilirsem biter. Daha önce tembellik etmeyip bir tanecik yazı eklesem şuradakilerin hiç değilse bir kısmını dökmüş olurdum, bu da yazması da okuması kadar meşakatli bir yazı olmazdı. Üstelik hiç beklemediğim kadar kişisel oldu. Yani başka insanların hayatlarına dair yazılarını okumayı çok seviyorum (Yedikleri, izledikleri gibi yaptıkları basit şeyleri okumak çok hoşuma gidiyor.) ama kendi yaşamından söz etmek hoşuma gitmez bile değil, sadece yaşarken umursamadığım şeyleri neden yazıya dökeyim ki? Ama bu sefer öyle oldu işte... Tamam, ŞİMDİ GİDİYORUM ÇÜNKÜ SAAT 23:58 VE BU YAZIYI BUGÜN BİTİRMEK İÇİN SON DAKİKA YAYINLAMA RİSKİNE ATAMAYACAĞIM KADAR AZMETTİM!



15 yorum:

  1. ne desem bilemedim, yani öyle okudum güzeldi, kendime dair çok şey gördüm ama sonra diyecek bir şeyim yok işte. yalnız bu sahilde kafka ilginç oldu çünkü bir arkadaşım okuyordu "ölüyoruuuum" diyerek okudu, bayağı etkilendi o da ben okuyayım demiştim, sonra başka bir arkadaşım ben bunu aldım okuyacağım sen de oku diye tutturdu, üstüne de bu yazıyı okuyunca anladım ki kesin okumam lazım

    YanıtlaSil
  2. Bazen ben de kendimden çok şey gördüğüm yazılara yapacak bir yorum bulamıyorum çünkü yazı zaten benim için söylemiş oluyor... Sanırım bir şeyler söylememenin de pozitif anlama geldiği ender durumlardan biri olsa gerek. ^^ Her zaman dediğim gibi: Murakami herkesin sevebileceği bir yazar değil. İnsanı hayatın çok değişik yüzleriyle tanıştırıyor ve kendi hayatının dışına çıkmaya cesareti olmayan insanlar bundan hoşlanmayabilir ama bu kitabın (Tabu kavramlar içerdiği halde - gerçi gene tüm kitapları içeriyor da bunda daha bir öne çıkıyor bu kavramlar.) bir şekilde herkesi içine çekmeyi başaran mistik bir aurası var (Bazılarını biraz fazla çekiyor tabii.), o yüzden herkese öneririm.

    YanıtlaSil
  3. Bu yazıyı okuduktan sonra Gecenin Sonuna Yolculuk kitabını çok seveceğine dair kanaat getirdim. Kitabı okurken bazen senin blogunu okurmuş gibi oluyordum, değişik bir histi.

    "Sadece geçen gün turkuaz renkli çamaşır selesini başımdan aşağı geçirince "bir gölün ortasında tutsak bırakılmış ve ejderhalar -ama ÇİN ejderhaları- tarafından korunan bir prenses olma" hayaline kapılmam güzeldi." Bendensin :)

    Babanın eşinin sana kötü davranmasının nedeni kendisinin eşinin biriciği olmak istemesi. Sen bababnla çok iyi anlaşırken, onu mutlu ederken veya ona iyilik/yardım ederken ilgiyi ondan kendine çekmiş oluyorsun ve işte bu da onda kıskançlık yaratıyor. Kıskançlığın bir çok tonu vardır. Eşi bebeğini emzirdiğinde, eşini bebeğinden kıskanan insan bile var.

    Sahilde Kafka kitabını en kısa sürede okuyacağım, bahsetmen iyi oldu.

    Kitap Metre diye bir site var, belki işine yarar. ilknokta.com'da da iyi fiyatlar var.

    - LL

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Söz, kitapçıya gider gitmez o kitabı alacağım. :) Söylediğin cümle de bende aynı kanaati oluşturdu.
      Baba-kız ilişkisi farklı, eş ilişkisi farklı. Bu ikisini birbiriyle kıyaslamak o kadar hastalıklı ki anlamam ya da kabullenmem mümkün değil.
      Sahilde Kafka kitabını seveceksin, gerçekten.
      Kredi kartım olmadığı için internetten pek alışveriş yap(a)mıyorum ama kapıda ödeme seçeneği varsa düşünebilirim. Bu sıcakta, yolum ne zaman bir kitapçıya düşer de kitabı alırım bilmiyorum. Gecenin Sonuna Yolculuk.

      Sil
    2. İninal kart denen bir ön ödemeli kart var. Akbil gibi; içine yüklediğin kadar harcıyorsun, faiz yok. Dünyan'nın her yerinde (MasterCard olan her yerinde -ki zaten olmayan bir yer yok gibi) geçiyor. Teknosa veya ininal.com üzerinden alabilirsin, sadece 5 lira. PTT şubeleri, Migros ve CarreFourSA'da (yanlış hatırlamıyorsam, sen yine de internetten kontrol et) satılıyor. Ben 2 yıldır kullanıyorum, memnunum. Bazen düşünüyorum da: benden çok iyi satış elemanı olur.

      - LL

      Sil
    3. Duymuştum, hatta bir ara paypal edinmeye bile kalkışmıştım ki iyi ki edinmemişim, kısa bir süre sonra kaldırıldı çünkü." Eğer üşenmezsem ininal'ı deneyebilirim, gerçi alacak bir şeyim de yok ya, bir tane edinirsem kesin alınacak şeyler çıkar.

      Sil
  4. Konuyla alakasız ama Barış Özcan YouTube kanalına bakar mısın? Çok beğeniyorum sana da önermek istedim. Özellikle şu videolardan izlemeye başlamanı tavsiye ederim:

    https://www.youtube.com/watch?v=Lw-xYNf1AUk&index=47&list=PLaKLxbauAT7FSguhZ-MKlJ7Jt2SitwXuP
    https://www.youtube.com/watch?v=13Ck4tQzucQ&index=64&list=PLaKLxbauAT7FSguhZ-MKlJ7Jt2SitwXuP
    https://www.youtube.com/watch?v=Q8hqyfbec9Q&index=54&list=PLaKLxbauAT7FSguhZ-MKlJ7Jt2SitwXuP
    https://www.youtube.com/watch?v=xCQDLuEsKNE&index=51&list=PLaKLxbauAT7FSguhZ-MKlJ7Jt2SitwXuP

    - LL

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. İlk videoyu izledim şimdi, ses tonu, görüntüler filan oldukça sürükleyici, hoşuma gitti. Biraz karıştırdım da içerikleri kaliteli görünüyor. Bu tür Türkçe youtube kanalları bulunduğunu görmek de güzel. Zaten beni hep güzel şeylerle tanıştırıyorsun, teşekkür ederim. ^^

      Sil
  5. Selam Alice, nasılsın? Yorumları okurken Barış Özcan'ın ismini gördüm. Benim de bir şekilde kendimle ortak yanlarımızın olduğunu düşündüğüm ve severek eskitmeden izlediğim bir kanal. Hoşuna gitmesine sevindim.

    Yazıya gelecek olursak, söylenecek çok söz var ama bu sözlerin karşılıklı bir sohbet içinde söylenirdi. Çünkü sen bunları yazıya dökmüşsen kafanda hepsini belli bir noktaya koyduğunu ve aslında sindirmeye de başladığını gösteriyor bence. Yazının ne kadar uzun olduğunu okurken hiç fark etmedim, her bir cümleni zevk alarak okumamak elimde değildi. Ancak en çok 11. sınıf ile ilgili olan kısmını sevdim. Ben hala 12. sınıf lise dönemime sevdalı olan biriyim. Nedense benim için her geçtiğim yıl gitgide daha iyi oldu. Dostlarım olduğunu fark etmem ise lise bittikten sonra gerçekleşti, dost dediklerimin liseden olduğu da. O yüzden umarım 12. sınıfın 11. sınıfından daha güzel ve özel geçer. Umarım daha nadir ama senin için özel, unutulmaz anılar biriktirirsin. :)

    Sahilde Kafka'yı ise hemen tanıdım ama okumayı en sona bıraktığım Murakami kitaplarından biri. Hepsini bir çırpıda bitirmek istemiyorum senin gibi. Fakat bundan da öte, okuduklarımı tekrar okuyup yine büyüleniyorum ve etkisinden de hemen kurtulamıyorum. Var olan anlamı derinleştirip beni ele geçirmesine izin veriyorum sanırım. Bununla ilgili bir sorunum yok gerçi.

    Söylemek istediklerimi söyleyemiyorum çünkü kendimi çok tekrar etmiş oluyorum ama gerçekten seni okumayı çok seviyorum, en özel zevklerimden birisisin ve bunun sonsuza dek sürmesini istiyorum. (Bencil olduğum bir gerçek.)

    YanıtlaSil
  6. Selam Roromiya! Sıcaklık duygularımı bile emmiş durumda, bu yüzden nasıl olduğumu bilemiyorum... Seni sorayım?

    Ben de aslında liseyi seviyorum. Güzel yanları, anlattığım yanlar. Kendini keşfediyorsun, kendi yerink buluyorsun filan... Kötü yanı, sürekli diğerleriyle rekabet halinde olman. Yani sen olmasan bile seni öyle görüyorlar, (Öğretmenler, memurlar vs...) hala oturmamış kişiliğini işlerine gelen yere oturtmaya çalışıyorlar. Üstelik bunu herkese yapıyor, herkesinkini aynı yere oturtmaya çalışıyorlar. Lise bu işte; herkesin aynı sandalyeye sıkışmaya çalışması - yoksa biraz daha karamsar olup mezara mı demeliyim? (Gerçi bu benim liseme has da olabilir, bilmiyorum.) Ama bu sıkışma olayı, boğucu da olsa eğlenceye dönüşebiliyor bazen ve bu da lise.

    Murakami kitaplarını tekrar okumak, ilk kez okumak gibi zaten, her okuduğunda başka bir yerinden vuruyor seni. Ama şu da var ki en çekici yanlarının bilinmezliği olduğunu düşünüyorum. Kitabı okurken neler olacağını asla tahmin edemiyorsun, yani ana karakter girdiği bir caz-barda kayıp kedisine tango yaparken rastlayabilir ya da rüyasında küçükken sesini çalmış olan kadınla büyük babasını sevişirken görebilir, hiç belli olmaz ve son derece basit bir hikaye bir maceraya dönüşebilir. İşte neler olacağını bilerek okumanın bu macera hissini kaybettirip kitabın gözümdeki değerini düşürmesinden korkuyorum. Sen ne diyorsun?

    Sanırım senin gibi okuyucular için sonsuza dek yazabilirim ben de. ^^

    YanıtlaSil
  7. Sıcaklar benim de ruhumu emiyor, tüm gün mayışıp uyuklamama neden oluyor. Sonbaharın serinliğini özledim.

    Genel olarak lisede bir rekabetin var olduğuna ben de inanıyorum. Ancak lisedeyken bunun farkında değildim. Sanırım bunda, benim rekabete karşı ilgisiz oluşum ve kendimi bir rakip olarak hiçbir zaman tanımlamayışımdan kaynaklanıyor. Kendi kendime rakip olduğumda bile kendime acıyorum. Ama şimdi dönüp baktığımda gerçekten de samimi olmayan birçok yönü vardı lisenin. Gerçi üniversitede daha çok var bence. :(

    Benim sanırım biraz dikkat eksikliğim var. Sadece Murakami'de değil, başka yazarları ikinci defa okurken hatta filmleri ikinci defa izlerken bile yepyeni bir ayrıntıyı görebiliyorum. Sırf bu yüzden de ikinci defa okumayı veya izlemeyi daha çok seviyorum. Ancak öngörülemez oldğuna ben de inanıyorum. Genel bir şekilde mutlu son ya da değil diye bir tahmin yürütsem bile, gidişatın her an değişiyor olması kesin tahminler yapmayı zorlaştırıyor Murakami'de. Ve bu çok çekici bir özellik. Sanırım ben en çok yazarın gözünü kendime yakın buluyorum. Yazdıklarının beni çekmesinin asıl sebebi, yalın ve gösterişsiz bir durumu/olayı/düşünceyi çok etkileyici bir şekilde aktarıyor olması. Bakış açısına hayranım ve kişiliği ortaya koyanın da bu olduğunu düşünüyorum.

    İlk defa bu kadar fangirl'lük yaptım, insanı acayip mutlu ediyormuş. :)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Sonbaharın serinliği özledim dedin de, bugün en azından burada hava bulutlu ve yağmur bile yağabilir. Belki o da seni özlemiştir Roromiya. ^^

      Ben de rekabete ilgisiz kalabilmeyi isterdim ama kalamıyorum, durumu kendim için değil de herkes için düşündüğümde ortaya bir haksızlık çıkıyor çünkü. Her öğretmenin favori bir öğrenci tipi var ve buna uyum sağlamayan öğrencilere sadece ilgisiz değil, aynı zamanda küçümseyici ve alaycı oluyorlar. Etrafındakiler onlardan küçük ve en azından bir bakımdan onlara muhtaç ya (Herkes eğitim için öğretmenlere muhtaç ama ailesinden yeterince ilgi/sevgi görmeyen çoğu onları anne/baba figürü yerine koymaya da çalışıyor.) en doğru onların doğrusu, ideal onların ideali sanki. Ne yaparsam yapayım, eğitim sistemini bu yüzden sevemiyorum işte. Bizi kendimiz olmaya değil, önümüze koyduğu figüre uydurtmaya çalışıyor ve üstelik bunu rekabet duygusu aracılığıyla yapıyor. Bu ne kadar beni etkilemese de, ortada böyle berbat bir durum olmasına kayıtsız kalamıyorum.

      İlk kez fangirllük yaparak, Murakami okumayı bu kadar güzel özetlemen muhteşem bir başarı, seni tebrik ediyorum Roromiya. :)

      Sil
    2. Şaşırtıcı bir biçimde burası tam sonbahar havasına bürünmüş bir vaziyette. :D Hem şaşırdım hem sevindim, sanırım hepimizi özledi. Umarım böyle devam eder bir süre daha.

      Aslında bu senin ne kadar duyarlı biri olduğunu gösteriyor. Yani toplumsal durumları dert edecek biri olamadım hiçbir zaman, ama olanların da hassaslığına ve duyarlılığına imrenmişimdir biraz. Ne yazık ki burada ne sistemi, ne de öğretmenleri suçlayabiliyorum. İnsan olmaya atfettiğimiz anlamı sorgulamayan insanların hepsini suçlayabilirim yalnızca. Çünkü bence bu durum insanlık ve insan olmakla ilgili. Derin bir mevzu ve insanlar düşünemeyecek kadar meşgul nedense.

      Aslında ben senin fangirl'ün olmuştum. :) Murakami'ye ne kadar saygı duysam ve kendimi kendisine benzetmek istesem de o bir ikon gibi benim gözümde. Yazdıklarını seviyorum, kendisini beğeniyorum. Sen ise tamamen başka bir şeysin. Senin hayranın olmak daha çekici geliyor bana.

      Sil
    3. Burası da aynı şekilde. Ah böyle gitse ne güzel olur ^^

      Yok, bu duyarlı olmamla pek ilgili değil aslında. Tıpkı duyarsız insanlar gibi kendi fikrimin kabullenilemiyor oluşu bana da dokunuyor.

      Roromiya, kesinlikle bu şarkıyı dinlerken aklıma gelen birkaç isimden birisin: https://youtu.be/xpUSWlgZXvY

      Sil
    4. Eşsiz bir şarkı. Ve böyle bir şarkının sana beni hatırlatması da ayrı bir sevinç kaynağı benim için. Çok mutlu oldum, sayende de harika bir şarkı öğrenme ve dinleme fırsatı buldum. :)

      Sil