31 Ağustos 2016 Çarşamba

Süblimleşme

Geçen gece göğsümün sol tarafında müthiş bir ağrı oluşu. Sanki göğüs kafesimin içinde bir taş varmış da, derin nefes aldığımda içime giren havayla o da kalkıyor, organlarımı ezerek ulaştığı soluk borumu tıkayıp içime çektiğim nefesi dışarı vermemi engelliyormuş gibi illet bir his. Önce pek üstünde durmadım. Vücudum hiçbir zaman tamamen sorunsuz değildir zaten. Yanlış anlamayın, kronik acı gibi bir şeyden muzdarip değilim, şükür ki - sadece her zaman ya bir taraflarım ağrıyordur ya da halsizimdir, tabii ikisi birden değilse ki çoğunlukla öyledir.  Asla yeterince enerjik olmam yani, önüme yatak koyun, her zaman içine girip uykuya dalabilirim. (Ne zamandır bilmiyorum ama böyle hissetmemenin nasıl bir his olduğunu, hatta böyle hissetmediğim bir zaman olup olmadığını bile hatırlamayacağım kadar uzun süredir en azından.) Ama benliğimde her zaman sinsice gezinen o his, bu tetikleyici etkenle ortaya çıkınca içimi bir telaş sardı: ÖLÜM. (Korku'sunu eklemedim çünkü ölüm korkusu'nun bir histen ziyade içgüdü olduğunu düşünüyorum, yaşayan her canlının yapısında yaşadığı her an bulunan bir şey, bir varolma zorunluluğu ve dolayısıyla da sadece varolma durumunun tehlikeye düştüğü, tüm içgüdülerin benlikten serbest kaldığı anda ortaya çıkan bir şey olduğunu. Ben de onu orada tutmaya çalışıyorum ama elimde değil, benliğimle yeterince kuvvetli bir bağım olmadığından belki de ya da o kadar kuvvetli ki bana mahkum ettiği sırlarını bile gösteriyordur? Bilmiyorum.) Ve gittim, dua okudum. Evet, çok komikti. Bildiklerim hep basit (yani pek esamesi okunmayan) şeyler olduğundan gidip internetten baktım bir de. Ama "bu duayı günde 8 kez okuyana cennette 64 gemi verilecek" gibi pazarlık laflarından o ruh halinde bile tiksinip vazgeçtim sonra. İnternette biraz daha dolaşıp bu ağrının doğurabileceği ölüm dışındaki olasılıkları araştırdım. Önce karşıma pek de endişe verici olmayan zattüre çıktı. Sonra da epey endişe verici olan apandist. O zaman anneme açıldım, o da her zamanki gibi benim paniğimi ikiye katlayarak hemen doktor teyzemi aradı. Teyzemle konuşunca neyse ki apandist ağrısı olmadığı ortaya çıktı (Genellikle karnın sağ alt kısmında oluşan çok şiddetli bir ağrıymış, aklınızda bulunsun.), zattüre zaten değildim ama düşündük taşındık, yerine koyacak başka bir teşhis de bulamadık. En sonunda "Kalbin ağrıyor olmasın sakın?" dedi annem şakayla karışık ama taşı gediğine oturmuştu. Benim kalbim ağrıyordu.

Azıcık acı bindi mi hemen ağrır zaten ama gözyaşları ya da başka bir fiziksel yolla hemen içimden atarım o acıyı. Fakat bir süredir içimdeki acıya ne ağlıyor ne de başka bir tepki gösteriyordum, hatta onu hissetmiyor ya da bu olguya yüklenmiş spesifik eylemi kullanmak gerekirse çekmiyordum bile. Orada olduğunu bilmemi sağlayan tek şey başka bazı duyguların yokluğu ve bazılarının varlığıydı. Örneğin sürekli kendimden tiksinirken bir türlü üretkenliğimi takınamıyordum. Acı, hayatımı sis gibi sarmıştı. Ta ki dün geceye dek.

Dün gece, normalde üzülmem gereken şeylere hiç üzülmedim ve yaklaşık 2 hafta önceki son ağlamamdan bu yana da üzülmediğimi fark ettim. "Üzülmem gereken şey" derken kast ettiğim aslında hiç de üzülecek bir şey değil ama beni üzecek bir şeydi. Çünkü üzülmem gerekmese bile içinde üzülecek bir şey olan her şeye üzülürüm ben. Sanırım bir tür üzüntü-görüşüyle doğmuşum. "Eee, bundan kurtulmuşsun işte, sevinsene?" diyeceksiniz. Zaten başta sevindim, bunu bir ilerleme olarak değerlendirdim ama işkillenmemi sağlayan da bu oldu, bugüne dek ne hiçbir şeyi bu kadar kolay kazanmış, ne de hiçbir şeyden bu kadar kolay kurtulmuştum zira. Dramatik anlatıma başvuracak olursam: Bana göre insan yüreğini sarıp sıkıştıran dikenli sarmaşıklardan kurtulmasının tek yolu, onları kendi çıplak elleriyle sökmesidir. Sarmaşıklar asla kendiliğinden çözülüp yüreği serbest bırakmazlar. Yüreğini kurtarmak için kanını dökmeli, acı çekmelidir insan. Dolayısıyla bu üzüntü-görüşünün bir anda kalkıvermiş olması hiç içime sinmemişti (Kurtulmak istediğim bir şey olduğundan bile haberim yoktu ya, neyse.) Dahası, şu kalbimdeki ağrı nereden çıkmıştı öyleyse? O ağrıyla uyuduğum gece ölmemiştim, apandist ya da zattüre de değildi. Öyleyse açıklaması yalnızca acının üzüntü ya da başka herhangi bir hisse dönüşmeden, direk kalbime oturması olabilirdi. Tıpkı maddenin sıvı hale geçmeden katı halden direk gaz hale geçmesi gibi.

Derhal bunun hakkında bir şeyler yapma ihtiyacıyla kendimi üzmeye çalıştım. 2 hafta önce ağlamamı sağlayan şeyi düşündüm. O geceki üzücü şeyleri düşündüm. Hayatım boyunca yaşadığım tüm üzücü şeyleri düşündüm. Sonra dünyadaki üzücü şeyler ve genel olarak hayatın üzücülüğü hakkında üzmeye çalıştım kendimi ama baştan çürük bir fikirdi zaten, kendi üzüntülerine üzülmeyen insan hiçbir şeye üzülemez çünkü. O zaman pes edip sorunu kafamın içindeki diğer şeylere devrettim. Sağ olsunlar, beni kırmayıp hemen imdadıma yetiştiler. "Sen misin üzülmeyen?" diyerek kafamın içinden fırlayıp yaşanmamış anların üzüntüsünü bile taşıdılar odama. Her zamanki gibi çocuk sesleriyle başladı (Neden her zaman çocuk sesleriyle başladığını sahiden çok merak ediyorum) ama hemen ardından kalbimdeki tüm acıyı göz pınarlarımdan dışarı fışkırtacak kadar şiddetli çığlıklara dönüştü. 2 hafta için de iyi acı biriktirmişim hani, ağlamayı kesmem bir hayli uzun sürdü. En şiddetli ağlayışlarımda ilk 50'ye giremez belki ama doğruya doğru, ne zamandır böyle ağlamamıştım.

Ve bu ağlama, benim için bir ilkti. Pek fazla ağlamayan insanlar, ağlamayı "iç dökme" olarak değerlendirirler. Ama hayatının ciddi bir kısmı ağlayarak geçen ben, dün geceye dek bu eylemi asla olumlu bir şey olarak görmemiştim. Tamamen bir zayıflık göstergesi, hatta hissedilen acıyı daha da arttıran bir şeydi benim için. Çünkü ağlarken, alışılmış yazı deyimleriyle "gözyaşlarınız yanaklarınızı yakar" ve "boğazınız düğümlenir", bunların kaynağı olan acıyı en net hissettiğiniz andır. Yani acının en berbat anı ağlamaktır ama ağlamanız bittiğinde, en berbat kısım da bitmiş olur ve böylece kendinizi daha iyi hissedersiniz. Tabii ki yine de ağlamak güzel bir şey değil, alışkanlık ya da hobi haline getirilmemeli yani... Ama ortada acı varsa ondan kurtulmanın en iyi yolu bu. Sisin dağılması için yağmur yağması gerekir.



Bu şarkıyı ilk duyduğumda amaçladığı gibi rahatlamamı sağlamamış, aksine, durup dururken kendimi huzursuz hissettirmişti. Çünkü onu dinlediğim sırada yukarıda anlattıklarımı keşfetmemiştim daha, tek yaptığım hissettiklerimden kaçmaktı. Şimdi anlamını kavramışken şarkıdan keyif alabiliyorum artık. "Take a moment, remind yourself to/ Take a moment and find yourself/ Take a moment and ask yourself/If this how we fall apart?"  

Not: Demolition adlı müthiş bir film var konuyla ilgili, izleyebilirsiniz.

Hiç yorum yok: