23 Haziran 2017 Cuma

Bir Şeye Açıklık Getirelim


EDIT: SONUNDA YAZI BOYUTU PROBLEMİNİ DÜZELTTİM.

Aslında iki şeye.

Uyarı: Şiddet.

Öncelikle, bu sefil zihinsel durumumun karşılıksız kalan hislerimle hiçbir alakası yok. Kiminle konuşursam konuşayım durum buymuş gibi davranıyor. Çünkü size anlatmadığım şeyler var ve bu yazı da azıcık bunlarla ilgili olacak. Buralara uğramazken ruhumda olanlar hakkında. (Hatta başlığı "buralara uğramazken" olarak değiştirsem mi acaba? Ama o başlık altında anlatabileceğim, şu an bu yazıda anlatmak istemediğim çok daha fazla şey var. Haydi bunu şimdilik bir kenara koyalım.)
Bakın, ben şu son zamanlarda yazılarımda hep söz ettiğim fakat hiç doğru düzgün anlatmadığım (Çünkü benim için duygular, o duyguları doğuran olaylardan daha önemli. Bir dakika, bir dakika, burada bir yumurta mı tavuktan çıkar yoksa tavuk mu yumurtadan paradoksu seziyorum. Aslında olaylar duygulardan doğmaz mı zaten? Ah, doğru ya, bazı olayların bizden bağımsız olarak gerçekleştiğini, daha doğrusu böyle olup olmadığının bir başka içinden çıkılamaz problem olduğunu unuttum.) şu herifle tanışmadan önce de böyle kendime karşı nefretle doluydum. Sadece onunla tanışınca kendime karşı duymam gereken minimum düzeydeki saygı(?), sevgi(?), ne derseniz işte onun yerine onun bana duyduğu sevgiyi koymak gibi korkunç aptalca bir hata yaptım. Hatta ne kadar her şeyi abartırsam abartayım gelişimime kendi verdiğim tek zarar, gelişimime giden yolda attığım tek geri adım buydu: Tüm dikkatimi ne olursa olsun hayatımın sonuna dek yanımda olacağından emin olduğum kendimle barışmaya odaklamam gerekirken gidip bile isteye kalbimi başka birine teslim etmek. (Diyor mantıklı yanım. Sözlerine güvenebilmem için fazla pozitif konuşuyor ama gerçeğin ille de negatif opsiyon olması gerekmediğini de deneyimle biliyorum, ayrıca şu anda en çok ihtiyacım olan şey biraz pozitif düşünce, bu yüzden daha sonra tekrar yanılgılarımın beni umutsuzluk çukuruna sürüklemesi riskini göze alıp ona güvenmeyi seçeceğim.) Fakat belki de bu hata o kadar kötü sonuçlar doğurmamıştır, nadiren yaptığım şekilde olayları tüm açıklığıyla anlattıktan sonra (Sanırım bugün cesur günümdeyim.) değerlendirmesini size bırakacağım.
Dediğim gibi, onunla tanışmadan önceki dönem yine benim kendime karşı çok büyük bir şiddetle nefret beslediğim bir dönemdi. O dönemde, intihar düşüncesi aklımın ucundan bile geçmezdi çünkü hayata sıkı sıkı sarılmıştım, acıyla, şiddetle. Nefret ettiğim kendime, fazla mide bulandırıcı oldukları için burada anlatmayacağım ("olayları tüm açıklığıyla anlattıktan sonra...") türlü yollarla acı çektirmek beni hayata bağlayacak kadar büyük bir zevkti. Şimdiyse kendime çektirdiğim fiziksel acının yerini onun bana çektirdiği ruhsal acı almış durumda ve başka birinin benim hislerim üstünde bu denli kontrolü olmasının (Sonuçta tek bir sözü, tüm günü hangi ruh haliyle geçireceğimi belirleyebiliyor.) verdiği utanç, kendi gözüme cımbız sokmaktan (Bundan bahsetmeyi hiç istememiştim aslında.) daha insaflı bir ceza diye düşünüyorum, apaçık ortada olduğu gibi pek sağlıklı olmasa da olmaya vargücüyle çalışan düşünce biçimimle. Üstelik mantığım da bunu destekliyor çünkü tamamen kafayı sıyırmış bir delinin kendine yapabilecekleri, karşılıksız hisler beslediği düşüncesiz herifin sözleriyle ona yapabileceklerinden çok daha korkunçtur bence. (O an kafayı sıyırdığımdan kesinlikle eminim. Kafamın içindeki tüm düşünceler rengarenk baloncuklara dönüşüp çıktı ve yerini kaotik bir besteden fırlayıp aklımı delik deşik eden çarpık çurpuk notalar aldı. Düşündüğünüzün aksine bu bir benzetme değil, saf betimlemeydi. Pek iyi bir tane değildi gerçi ama her ne kadar idealist bir yazar olarak kabullenmek istemesem de, sanırım bu betimlenebilir bir şey de değildi ya, neyse. Muhtemelen siz bunun, başarı kavramının en çok öne çıktığı, hatta tüm diğer önceliklerin yerini aldığı ve başarının da safi denemelere bağlandığı bir dönemde diğer her şeyde olsa bile ne yaparsa yapsın bu denemelerde ve bunların "deneme"si olduğu asıl sınavda da başarılı olmayı becerememiş bir kızın umutsuzluğunu kendisinden en dehşet verici şekilde çıkarışı olarak yorumluyorsunuz ve muhtemelen işin aslı da bu fakat benim kafa karıştırıcı şeytani hislerime soracak olursanız bu dehşet verici davranışımın arkasında yatan tek his "merak"tı. O an kaşlarımı alıyordum ve birden gözüme cımbız sokmanın nasıl bir acı vereceğini merak ettim - sanırım gözüm, o ana dek dokunmadığım tek organımdı, iç organlarımın büyük kısmını saymazsanız. Ve şu anda hala bunu yapmamın tek sebebinin merak olduğunu düşünüyorum ama diğer olasılığın daha mantıklı olduğunu biliyorum.) Ayrıca şunu da biliyorum ki zamanla söyledikleri beni incitmemeye başlayacak. Şimdiden "Seni seviyorum. Bırakmak istemiyorum. Ama güle güle."nin yerini "Senden nefret ediyorum. Seninle hiç tanışmamış olmayı istiyorum. Siktir git." aldı. (Küfür için üzgünüm.) Daha önce hiçkimse hakkında böyle hissetmemiştim, şu yazıda aramızdakileri bitirdiğimden bahsettiğim kişi hakkında bile - ki kendisi, yıllarca çektiğim ve adeta bu bloğun tuğlaları olan tüm acıların kaynağıdır, aramızdakiler de bitebilecek en kötü şekilde (Gerçi sonradan açığa çıktı ki böylesi çok daha iyi olmuş) bitmiştir, hem de onu şu anda hoşlandığım kişinin aksine benimkine uyumlu bir ruha sahip biri, yani ruh eşim olarak değil, direk aynı ruhu paylaştığım kişi olarak görmüştüm. Ama onunla tanıştığıma asla pişman olmadım çünkü onunla tanışıklığımız, ilişkimiz, ayrılışımız bana sayısız şey kattı ve bunu her zaman dile getirmişimdir. Bu kişiyle tanışmamsa bana hiçbir şey katmadı çünkü yaptığı son iğrençlik bana tüm açıklığıyla gösterdi ki o gerçekten pisliğin tekiydi. Tamam, belki de kattıklarını ben şu anda göremiyorum ("büyük resmi" görebilecek halde olmadığımdan) - şu an bana kattıklarına bakmaya çalışıyorum da tek görebildiğim "aşk" ve ardından "karşılıksız aşk" hadisesinin ne olduğu gizemini çözmüş olmam. Bu çözmek istediğim bir gizem değildi ama belki de çözmem gereken bir gizemdi. Hiçbir şey için olmasa da yazmak için çünkü anlayamadığım, hissetmediğim şeyleri hala yazabilsem de doğrusu hiç keyif vermiyor, hatta kendimi sahtekar gibi hissettiriyor. Önceden yazdığım birkaç doğru yazıyı okumuşsanız biliyorsunuz ki aşk anlamakta zorlandığım (Bunun hakkında bir hikayem bile var.) fakat insanların sık sık yakalandığı bir duygu olduğundan anlatmak zorunda kaldığım bir histi ve artık bunu hakkıyla yapabileceğim. Hey, bu aynı zamanda egoma da iyi geldi aslında. Doğruyu söylemek gerekirse, gerçi doğru yazıları okumuş dikkatli bir okuyucuysanız bunu zaten fark etmişsinizdir, aşıkları biraz (bir hayli) küçümsüyordum - ne hissedersek hissedelim hepimizin iflah olmaz ezikler olduğumuzu unutmuştum. Şu anki hislerimi soracak olursanız, artık ona aşık değilim. Sanırım kalbimi o kadar çok kırdı ki artık onu sevecek bir kalbim kalmadı, ne yaparsa yapsın. (Hiçbir şey yapmayacağına da eminim zaten.) Hala içimden geçirdiğim her şeyi ona söylüyormuş gibi düşünüyorum ve hala ona söylemediğim hemen hemen bütün düşüncelerim onun için daha sevilesi, daha şirin, daha güzel olmak için neler yapabileceğim ya da birlikte yaşayabileceğimiz (Hayır Alice, aklından geçen tüm o romantik şeyleri yaşamayacaksınız. Birbirinizle değil.) şeyler hakkında ama bunun aşkla filan alakası yok, bu tamamen bir düşünce alışkanlığı. Seninle tanıştığımda hayatımdaki her şeyden kopmuştum; görüşlerimden, zevklerimden, sevdiklerimden ve tabii ki kendimden... Her şeyden. Bu yüzden sen karşıma çıkınca, insanın en acıklı ihtiyaçlarından biri olan bir şeylere bağlanma ihtiyacıyla sana umtsuzca bağlandım. Sen sabahları beni uyandıran güneş ışığıydın. Dinlediğim güzel müziktin. Yediğim leziz şekerlemeydin. Yanaklarımdaki serin meltemdin. Bu sırada değerli anılarımı senin gibi değersiz biriyle paylaşmış olmam beni hala en çok rahatsız eden şeylerden biri. Çünkü şimdi sen yalnızca benim baş ağrım, çorbamdaki sinek, uykusuz gecelerimsin. Göz bebeğimdeki saç telimsin sen. (Buradan çıkarılacak ders: Bir erkek sırf sizden 10 yaş büyük diye daddy olmak zorunda değil, 28 yaşında bile daha hala fuckboy olanlar varmış. Ara Not: Daddy lafını sadece şaka olarak kullanıyorum, sakın ciddiye almayın. Özellikle bir kadının bir erkeğe demesine kesinlikle karşıyım. Sadece, bu durumu güzel özetleyen bir söz.) Ama önemi yok. O değerli anıları burada da paylaşacak, böylece düşündüğüm kadar özel olmadıklarını kendime göstermiş olacağım. Böyle şeyler herkesin olmasa da birçok kişinin başına geliyor. Hem bu blog canlı değil, en azından bir insanın olduğu şekilde... Bu yüzden beni yadırgaması gibi bir durum söz konusu değil. Sadece onu değil, seninle paylaşmayı düşündüğüm ve düşünmediğim her şeyi de yazacağım burada. Yazacağım. Yazacağım. Yazacağım. Zaten belki de sebebi buydu, her şeyden kopmamın. Buraya yazmayı bırakmam. Siz belki bunu anlayamazsınız (http://icdn.posta.com.tr/mnresize/844/475/editor/HD/18/2/2014/fft2mm4334444.jpg )ama kendi duygularımı sizden daha iyi tanıyan ben, bunun pekala mümkün olabileceğini biliyorum. Uzun bir ara vermeden önce yazdığım yazılardan birinde bahsetmiştim bundan:

"Aslında "Saçmalık" benim için vazgeçilmez bir hale gelmişti. Gerçek hayatta görünüşümle, söylediklerimle ve davranışlarımla kendime bulamadığım yeri, burada buldum. O kesinlikle dünya üzerindeki diğer tüm canlı türlerinden çok daha fazla sevdiğim ve utanarak söylüyorum ki daha üstün bulduğum insan ırkının bir parçası olduğumun kanıtı burası. İçimde insanlığa dair hiçbir şey yoksa bile onların bulduğu iletişim sistemini kullandım, kullanıyorum. Hatta onda ustalaşmaya, onu daha iyi hale getirmeye bile çalışıyorum. Yazmamın ardındaki nedenin en azından benim anlayabileceğim kısmı da bu sanırım. Bakın, yaşıyorum ben!"

Burası benim hayatla bağımdı. Yemin ederim bunu yazarken keşfettim ve şu an tam olarak doğru noktaya parmak bastığımı hissediyorum. Dedektif Lawliet geri döndü! (Şey, 3 boyutlu dünyada yaşayıp Alice mahlasını kullanan, 2 boyutlu dünyadaki değil maalesef... ühü ühü...) (Bir de burayı kapatmayı düşünüyordum. Hayır. Şimdi değil.) Ve ilerlemeye devam edecek. Tıpkı Churchill'in dediği -ya da en azından ona atfedildiği- gibi "Eğer cehennemden geçiyorsan, ilerlemeye devam et." ya da Robinson Ailesi'ndeki çocuğun dediği gibi sadece "İlerlemeye devam et" kiii sanırım bu daha uygun olacak çünkü bir kez cehenneme düşmüşken "ilermek" gibi bir opsiyonun kaldığını sanmıyorum Bay Churchill ya da Bay/Bayan Anonim. Ama ben cehennemde değilim. (Henüz.) Dünyadayım. Ve şu anda burada kalmaya da niyetliyim. Yani evet, artık ölmek istemiyorum. Sanırım sonunda kaldırıma çıktım. Artık kornaya basmayı bırakabilirsiniz Bay Neredeyse Arabasını Kendime Çarptırarak Adamı Katil Etme Gibi Şu Anda Nasıl Yaptığıma Aklımın Ermediği ve Bir Daha Görecek Olursam Durumu Açıklayıp Defalarca Özür Dinleyeceğim Adam. Veee bu da açıklık getireceğim ikinci şeydi. İkinci şey mi? diyorsanız bkz: Yazının başı. Aslında geleceğe dair yargılarda bulunmak istemiyordum, özellikle de umuttan doğanlardan. Ama sikeyim (üzgünümüzgünümüzgünüm), hata yapmamaya çalışmaktan, hata yapmaktan korkmaktan çok, çok, ÇOK yoruldum. İnsan bir çıkmaza girdiğinde, doğru ya da yanlış olmadığında yanlış yapma hakkına sahiptir. Bunu tekrar edin. Bunu tekrar edeyim. Bunu tekrar edelim. Ve bunu uygulayalım. Doğru ya da yanlış olduğunu bilmediğimiz bir şey yapalım. Ben başlıyorum: Ben, beni kafasındaki "mükemmel kız" (ki bu gözlemlediğim kadarıyla boş anime kızı kopyası oluyor, ew) kalıbına sokmaya çalışan senin gibi birini değil, iyi yönlerimi takdir edecek, tuhaf yönlerime dokunmayacak ya da onların zevkini çıkaracak, kötü yönlerimi düzeltmeme yardım edecek ve benim her gün daha da artan sevgimi besleyecek harika bir erkek/kadın bulup iyi yönlerini her şeyimle takdir edecek, tuhaf yönlerinin büyük olasılıkla zevkini çıkaracak ve kötü, yani ona zarar veren yönlerini düzeltmelerine yardım edeceğim ve tüm bunları yapmaktan senin yaşattığın hayal kırıklığından sonra bile çekinmeyeceğim bir erkek/kadın bulacağım, sonuçta heteroseksüelliğin kısıtlamalarına bağlı olmadığım için seçeneklerim normları tehdit etmeyen birininkinden çok daha fazla. Bunca insan arasında mutlaka bu kriterlere uyacak biri olmalı. Olmaması için hiçbir neden yok, o kadar özel biri olmadığımı egomu kırarak kanıtladım. Ayrıca hiç değilse tek bir kişi olduğunu kesinlikle biliyorum çünkü ehem, ehem, ben buradayım.

Not: Yazı büyüklüğüyle ilgili problemin ben de farkındayım fakat ne yaparsam yapayım düzeltemedim. Üzgünüm! Lütfen idare etmeye çalışın. Bir de, o en baştaki x de aynı şekilde, nereden çıktığını bilmeyip bir türlü de düzeltemediğim bir problem- sakın dahil olduğum gizli bir kültün simgesi olduğuna dair şeyler filan düşünmeyin!

Not not: Yazıyı görüntüledim de şimdi, tek problem o değilmiş... Of. Neden yazdığım en iyi yazıda? Yoksa intihar mı etmeliyim?

Not not not: Etmeyeceğim. Bööö.

Not not not not: Uzun bir süre evde yalnız kalıyorum. Lütfen bana güzel bir korku filmi önerin de o kadar yalnız hissetmeyeyim. Silent Hill'i izlemek gibi bir hata yaptım. Hayatım boyunca izlediğim en boktan korku filmiydi. Bu kadar kötü olduğuna hala inanamıyorum. Filmi sonuna kadar izlememin tek sebebi şu başroldeki anneyle o polis kadını shiplememdi ama polis kadına olan şey!? Homofobik yapımcılar.

18 Haziran 2017 Pazar

Meyilli

Hayatımda "intihar eğilimi" altında listelenebilecek türlü duygular yaşadım. Ölmek istedim. Ölmem gerektiğini düşündüm. Şu anda da ölümü umursamıyorum. İntihar eğilimi altında kaç türlü kara duygu yatıyor bilmiyorum, bu onlardan biri mi onu da ama şu anki ben olarak tüm bencilliğimle diyebilirim ki bu içlerinden en koyusu.
Geçen gece kalbime çok şiddetli bir sancı saplandı. Komik bir özelliğim var, ruhumu delip deşen, edindiğim birçok özelliği törpüleyen onca silahın ıskaladığı bir özellik: Ne zaman vücudum durup dururken herhangi bir tepki gösterse bunu mutlaka ağır bir hastalığa bağlarım. Örneğin bacağıma ani bir ağrı mı saplandı? Kanserim. (Evet, aynı Hababam Sınıfı'ndaki şu hoca gibi.) Gerçi düşündüm de artık böyle şeyleri pek umursamadığım için teşhis koyacak kadar ileri gitmiyordum hiç değilse. Fakat günde en aşağı 6 bardak kahve içiyor oluşumun endişesine (normalde hiç kahve içmem) o ani acı eklenince hemen kalp krizi olduğumu düşündüm. İnternetten baktığım belirtiler arasından o acı dışında birçoğu uyuşmuyordu ama uyuşmasına da gerek yok. Kalp krizi geçirirken yapılması gerekenlere baktım: Tabii ki hemen 911'in (yani 112) aranması gerektiği, durduk yere olay çıkarmış olmanın pisi pisine gitmekten daha iyi olduğu yazıyordu fakat ben durduk yere olay çıkarmış olmak istemediğim ve nasıl olsa her halükarda pisi pisine gitmiş olacağım için bunu yapmadım, ikinci öneri olan aspirin içmeyi uygulamamın sebebi ise o an neden Death Note'u tamamen bir kenara atıp öyle düşündüm bilmiyorum ama kalp krizini hiç hoş bir ölüm nedeni olarak bulmamamdı. Gerçi sebebi kahve değil Kira olsa tatmin edici olurdu herhalde. Ama öyle ani, hiçbir giriş, gelişme ya da sonucu olmayan bir ölüm annemi sonsuza dek acıya boğardı. İntihar etmememin sebebi de o zaten, asla anlamayacağı bir şekilde ölmek istemiyorum. Bir de yalnızca Yamazaki'yi taklit etmek için değil ama ben gerçekten öyle dramatik bir yolla ölecek biri değilim. Benim gibi sıradan bir hayat sürmüş sefil biri için intihar fazla şaşalı, geride bırakabileceğim 13 nedenim filan da yok. Tek bir nedenim var, o da benim aptallığım.
Bu yüzden o yağmurlu günde marketten dönerken etrafın ıssızlığından yararlanıp kaldırım yerine yolun ortasından yürümeye başlıyorum. Gelen araba sesi filan duyulmuyor, yağmurun sesi dışında hiçbir şey duyulmuyor. Yolun kenarındaki ormandan ağaçları olacakları kesinlikle benden daha fazla merakla bekleyerek beni izliyor. Sonra yaklaşan bir araba sesini duyuyorum, yağmur damlalarını yararak geliyor. Kendimi hazırlıyorum. Tıpkı yaklaşık iki yıl önce yapmış olduğum gibi. (Bkz: Limbo) De ja vu.  Ama bedenime çarpışının sesini duymuyorum. (Bunu söyleme ihtiyacı duydum çünkü bir gün -ki bu gün çok yakında da olabilir- burada beni cehennemin sıcaklığından yakınırken okuyabilirsiniz - evet, tabiiki öbür dünyada da bunu sürdüreceğim.) Onun yerine ıslak asfalta sürtünen tekerleklerin, üstüme sıçrayan suyun ve araba kapısının açıldığını duyuyorum. Herifin teki gök gürlemesine eşlik edercesine bağırmaya başlıyor: "Ne yapıyorsun kızım sen?" "Ya seni görmeseydim?" "Aklını mı kaçırdın?" Hayır. Aklımı kaçırmadım. Bir şeyleri kaçırdığımı biliyorum ama bu aklım değil. Tabii bunların hiçbirini söylemiyorum. Zaten muhtemelen o an bunları da düşünmüyorum. Ağzımda atan kalbimle hiçbir şey söylemeden yolun ortasında tekrar yürümeye koyularak uzaklaşıyorum. O zamandan beri de yolun ortasından yürümeye devam ediyorum.

13 Haziran 2017 Salı

Hanahaki Byou

"Seni seviyorum," diye yazdı genç kız, her bir harfin kalbine battığını hissederek.

-"Hey, selam."

"Bırakmak istemiyorum." Bu sefer kalbine saplanan kelimeleri çıkarıp ufak parmaklarının hızlı hareketleriyle bir çırpıda klavyeye dizdi.

-"Um..."

"Ama güle güle." Aralarında geçen, geçebilecek ve geçmesi gereken bütün sözcüklerin, zevkini birlikte çıkardıkları melodilerin peşinde bir duygu maratonu halinde geçip gidişini izledi yüzünde bir gülümsemeyle. Düşünülebilir ki bu gülümseme hatalarından yeni dersler alıp hayatta emin ya da titrek adımlarla ama titrek mitrek, önemli olan sürekli ilerleyen birinin ermiş gülümsemesi. Böyle düşünmek istersiniz. Ben de böyle düşünmenizi isterim. Çünkü bu güzel bir düşünce. Ama ne yazık, ne kadar yazık ki gerçek bu değil. Gerçek hiçbir zaman güzel değil. Hatta çirkin de değil. Gerçek, gerçek işte. İstediği her kulvara başıboşça dalıp yarışı mahveden, kimseyi umursamadan kendisi olmaya devam eden bir oyun bozan. Ve bu da hayatta hep ters yöne doğru giden, o berbat kişilikli oyunbozandan zikzaklar çizerek kaçan bir aptalın gülümsemesi. Çünkü ağzından çıkan bir sonraki söz (evet, o inanılamayacak derecede gülünç kekelemeyle birlikte hem de) şu:

-"S-Selam!"