18 Haziran 2017 Pazar

Meyilli

Hayatımda "intihar eğilimi" altında listelenebilecek türlü duygular yaşadım. Ölmek istedim. Ölmem gerektiğini düşündüm. Şu anda da ölümü umursamıyorum. İntihar eğilimi altında kaç türlü kara duygu yatıyor bilmiyorum, bu onlardan biri mi onu da ama şu anki ben olarak tüm bencilliğimle diyebilirim ki bu içlerinden en koyusu.
Geçen gece kalbime çok şiddetli bir sancı saplandı. Komik bir özelliğim var, ruhumu delip deşen, edindiğim birçok özelliği törpüleyen onca silahın ıskaladığı bir özellik: Ne zaman vücudum durup dururken herhangi bir tepki gösterse bunu mutlaka ağır bir hastalığa bağlarım. Örneğin bacağıma ani bir ağrı mı saplandı? Kanserim. (Evet, aynı Hababam Sınıfı'ndaki şu hoca gibi.) Gerçi düşündüm de artık böyle şeyleri pek umursamadığım için teşhis koyacak kadar ileri gitmiyordum hiç değilse. Fakat günde en aşağı 6 bardak kahve içiyor oluşumun endişesine (normalde hiç kahve içmem) o ani acı eklenince hemen kalp krizi olduğumu düşündüm. İnternetten baktığım belirtiler arasından o acı dışında birçoğu uyuşmuyordu ama uyuşmasına da gerek yok. Kalp krizi geçirirken yapılması gerekenlere baktım: Tabii ki hemen 911'in (yani 112) aranması gerektiği, durduk yere olay çıkarmış olmanın pisi pisine gitmekten daha iyi olduğu yazıyordu fakat ben durduk yere olay çıkarmış olmak istemediğim ve nasıl olsa her halükarda pisi pisine gitmiş olacağım için bunu yapmadım, ikinci öneri olan aspirin içmeyi uygulamamın sebebi ise o an neden Death Note'u tamamen bir kenara atıp öyle düşündüm bilmiyorum ama kalp krizini hiç hoş bir ölüm nedeni olarak bulmamamdı. Gerçi sebebi kahve değil Kira olsa tatmin edici olurdu herhalde. Ama öyle ani, hiçbir giriş, gelişme ya da sonucu olmayan bir ölüm annemi sonsuza dek acıya boğardı. İntihar etmememin sebebi de o zaten, asla anlamayacağı bir şekilde ölmek istemiyorum. Bir de yalnızca Yamazaki'yi taklit etmek için değil ama ben gerçekten öyle dramatik bir yolla ölecek biri değilim. Benim gibi sıradan bir hayat sürmüş sefil biri için intihar fazla şaşalı, geride bırakabileceğim 13 nedenim filan da yok. Tek bir nedenim var, o da benim aptallığım.
Bu yüzden o yağmurlu günde marketten dönerken etrafın ıssızlığından yararlanıp kaldırım yerine yolun ortasından yürümeye başlıyorum. Gelen araba sesi filan duyulmuyor, yağmurun sesi dışında hiçbir şey duyulmuyor. Yolun kenarındaki ormandan ağaçları olacakları kesinlikle benden daha fazla merakla bekleyerek beni izliyor. Sonra yaklaşan bir araba sesini duyuyorum, yağmur damlalarını yararak geliyor. Kendimi hazırlıyorum. Tıpkı yaklaşık iki yıl önce yapmış olduğum gibi. (Bkz: Limbo) De ja vu.  Ama bedenime çarpışının sesini duymuyorum. (Bunu söyleme ihtiyacı duydum çünkü bir gün -ki bu gün çok yakında da olabilir- burada beni cehennemin sıcaklığından yakınırken okuyabilirsiniz - evet, tabiiki öbür dünyada da bunu sürdüreceğim.) Onun yerine ıslak asfalta sürtünen tekerleklerin, üstüme sıçrayan suyun ve araba kapısının açıldığını duyuyorum. Herifin teki gök gürlemesine eşlik edercesine bağırmaya başlıyor: "Ne yapıyorsun kızım sen?" "Ya seni görmeseydim?" "Aklını mı kaçırdın?" Hayır. Aklımı kaçırmadım. Bir şeyleri kaçırdığımı biliyorum ama bu aklım değil. Tabii bunların hiçbirini söylemiyorum. Zaten muhtemelen o an bunları da düşünmüyorum. Ağzımda atan kalbimle hiçbir şey söylemeden yolun ortasında tekrar yürümeye koyularak uzaklaşıyorum. O zamandan beri de yolun ortasından yürümeye devam ediyorum.

Hiç yorum yok: