28 Temmuz 2017 Cuma

Diğerleri Gibi Olmayan Yaoiler

Başlığı görünce ne düşündüğünüzü duyar gibiyim:

♂️: "Olamaz, yine mi? ಥ_ಥ"

♀️:  "Sonunda başlıyoruz! (o(*゚▽゚*)o)"

♂️ ya da ♀️ , şikayeti olanları lütfen bir kenara alalım. ÇÜNKÜ BU YILIN BAŞINDAN BERİ YAZMAYI BEKLEDİĞİM YAZI BU. Bir ukenin makatı kadar (Henüz yazının başındasın Alice, münasebetsizlik hakkını daha pis kısımlara saklasana! Daha Doumeki'nin penisinden bahsedeceğiz.) derin araştırmalar yaptım, tonlarca yaoi okudum ve en iyilerini derledim. Çünkü şu "Kızlar neden yaoi sever?" yazısını yayınladığımdan beri sürekli, sürekli, sürekli bu konuda mail ve yorumlar alıyorum: "Alice bana yaoi önersene ama diğerleri gibi olmasın". Artık öneri isteyen herkesi doğruca bu yazıya yönlendireceğim. Listeyi belli bir sıralamaya göre hazırlamadım ama baştakiyle sondaki mangaların kalbimde apayrı yerleri olduğunu inkar edemem. Elbette listedeki diğer mangalar da hem hikayelerinin hem de çizimlerinin farklılığı ve kalitesiyle diğerlerinden ayrılıyor. (Gerçi buna listedekileri okuduktan sonra siz karar verirsiniz.) Özellikle içinde eşcinsel karakterler olan mangaları seçmeye çalıştım, yani "gay değilim ama o beni çok etkiliyor..." saçmalığı çoğunda yok. Ne yazık ki hepsinde diyemiyorum. Ama olanların da muhakkak telafi edecek bir yanları olmalı ki bu listeye koymuşum. 

Uyarı: Bolca uygunsuz kelime kullanımı. Ayrıca sayacağım mangaların çoğu ağır cinsel öğeler içermekte. (Yeterince "reşit" bir dil kullanabildim mi? Peki kulağa yeterince sorumlu geldi mi? Güzel. Kimsenin travmatik deneyimlerinin üstüme kalmasını istemem.) Ha, bir de, mangaları anlatırken kendimi kaptırıp birkaç spoiler verebilirim. Eğer tamamen spoiler-free bir manga deneyimi yaşamak istiyorsanız muhtemelen yanlış listedesiniz. 

Saezuru Tori wa Habatakanai (Yoneda Kou)


Evet, bunu bilerek başa koydum, mangayı okumuş olanların gönlünü baştan fethetmek için. Ne kadar sinsiyim, değil mi ama? Hahaha. Fakat Saezuru bütün yaoi manga listelerinde ilk sıraya oturmayı sonuna dek hak eden bir manga gerçekten de. Yakuza yaoisi ama aklınıza şu zavallı ana karakterin karizmatik mafya liderine borcunu bedeniyle ödediği (öhhö, öhhö, Totally Captivated, öhhö, öhhö) yakuza yaoileri gelmesin. Saezuru'nun onlarla uzaktan yakından alakası yok. 

Baş karakterlerimiz Yashiro ile Doumeki.

Yashiro, "Doushinkai" adlı bir yakuza organizasyonunun alt gruplarından "Shinseikai'"nin genç lideri. Sapık mazoşist homoseksüel. Azgın kedi. Ve benim favorim olan lakabıyla "yönetim kurulunun umumi tuvaleti." Bu birbirinden müstehcen lakapları almasının nedeni kuşkusuz, zıvanadan çıkmış cinsel alışkanlıklarıdır. Zira mafyanın tüm ileri gelen ve gelmeyen üyeleriyle yatmıştır kendisi. Kendisi hakkında hiçbir şey bilmez Yashiro. Çünkü çelişkilerle doludur o. Yalnızdır. Kendini olduğu gibi kabullendiğini iddia eder. Yalnızlığından nefret eder. Yaralanmak, kırılmak, parçalanmak ister (Üstelik bu sapkın isteklerini sergilemekten de hiç çekinmez.), tek bildiği budur zira. Daha derinde ise tüm çarpık ya da çarpıtılmış ruhlar gibi tamir edilmek ister. Ve işte burası, Doumeki'nin devreye girdiği yer. 


"Tek duyabildiğim kendi kahkahalarımdı."

Doumeki, Yashiro'nun koruması. Tipinden tutun ismine dek hakkında her şey "mafya" diye haykıran bu genç, hapishaneden çıktıktan sonra yolu aslında yanlışlıkla mafyaya düşmüş bir eski polis. Karman çorman hikayesi bir yana, kendisi son derece düz biridir aslında. (Yashiro'nun aksine.) Sıradışı şekilde sıradan. (Böyle dedim diye sakın onu kötülediğimi sanmayın. Doumeki bir tanedir. Dünyanın en tatlı, en sadık, en mükemmel korumasıdır o.) Sanırım onunla ilgili en ilginç şey Yashiro'nun kimsenin, kendisinin bile (hatta en başta kendisinin) göremediğini yönlerini görebilmesi. Yashiro'nun dış güzelliği herkes için gözler önündedir ama Doumeki, iç güzelliğini görebilen biricik ve yegane kişidir. (Ayrıca sperminde gençleştirme güçleri bulunuyor olmalı çünkü son bölümde Yashiro'yu gördünüz mü? En az 15 yaş genç görünüyor.)


Bebeğim. 
Yashiro ile Doumeki birbirlerine ayan beyan aşıktır ancak "aşk" kelimesi asla geçmez mangada. "Sevgi" de. Yashiro ile Doumeki birbirlerine "seni seviyorum" ya da "sana aşığım" demezler, öyle insanlar değildir onlar. (Zaten 22. bölüme kadar hiç birbirlerine hislerinden bahsetmemişlerdi.) "Aptalın birisin" derler, "Çok güzelsin" derler, "Defol" derler, "Üzgünüm" derler, "Daha önce hiç kimseyi bu kadar arzuladım mı?" derler, "Tamam patron" derler, "Tıpkı baban gibisin", derler, "Çok sevimlisin", derler, "Senden korkuyorum" derler, "Aslında seni kaybetmenin bana yapacaklarından korkuyorum", derler ama ne derlerse desinler hiçbirinin önemi yoktur aslında çünkü ikisi de hislerini bilmez, biri fazla kirlidir, ötekiyse fazla temiz. Hayır, önemli olan sözleri değil, yaptıklarıdır. Çünkü cıvıldayan kuşlar asla uçmaz. İkisi arasındaki aşkı suskunluklarından, dokunuşlarından ve dokunamayışlarından anlarsınız. Anlamak bir yana, hissedersiniz. Bir okuyucu olarak ikili arasında bir favoriniz olamaz çünkü Yashiro'nun gözünden Doumeki'ye, Doumeki'nin gözünden de Yashiro'ya aşık olursunuz. Ve ilk defa bir yaoide seks sahnesini iple çekmek yerine korkuyla beklersiniz çünkü bunun her şeyin sonu olabileceğini anlayacak kadar tanımışsınızdır Yashiro'yu. Ve en kötüsü de, bunun için Yashiro'ya kızamazsınız bile. Çünkü onu anlarsınız. Yashiro, her ne kadar azgın kedinin (Bizim dilimizde bu "azgın teke" oluyor, biliyorum, bilmez miyim hiç ancak Japonca'da da "kedi" cinsel ilişkide pasif rol için kullanılan bir terim ve pasifliği, Yashiro'nun karakterinin önemli bir parçası - ne yapalım?¯\_(ツ)_/¯ ) teki olsa da son derece iyi birisidir aslında. (Bunlar iyi biri olmasına engel olduğu için söylemedim, sanki öyleymiş gibi yansıtıldığı için söyledim.) Her şeyden önce kirli mafya hayatından nefret eder ama görüşü kendisi için gidecek başka bir yol göremeyecek kadar kirlendiği için o hayatı yaşamaya devam eder. Ama bu yolda karşısına çıkanlara yardım etmeyi ne kadar riskli olursa olsun asla ihmal etmez: Lise arkadaşı ve aynı zamanda da Doumeki'ye kadarki ilk ve tek aşkı olan Kageyama (Bu herife gıcık oluyorum b.a.; aslında iyi bir karakter, Kuga'yla da pek tatlılar ancak yine de gıcık oluyorum.), sağ kolu Nanahara (Ki Yashiro ile Doumeki'den sonraki favorimdir kendisi), Hirata'nın adamlarına bile, en son Ryuuzaki (Bu da Nanahara'dan sonraki favorim oluyor, karakteri kesinlikle çok başarılı.) yaptığı ve tabii ki onu bu gittiği kirli yolda takip etmekten vazgeçirmeye çalıştığı Doumeki... Gelmiş geçmiş en iyi yaoi karakteridir Yashiro (Ana karakter olduğuna göre, en çok ondan bahsettiğim için suçluluk duymama gerek yok, değil mi?) ve elbette bu karakteri yaratan Yoneda Kou da, gelmiş geçmiş en iyi yaoi mangakasıdır. Muhteşem hikayeciliği yetmiyormuş gibi bir de olağanüstü çizim yeteneklerinin (Işıklandırma konusunda kimsecikler eline su dökemez.) eseri olan harikulade sahnelerle iki hayali karakterin aşkını ilmek ilmek işler içinize. Öyle ki yeni bölümün çıktığını görünce (Bunun ender rastlanan bir mucize olmasının da etkisi var tabii ÇÜNKÜ YENİ BÖLÜMLERİN ÇIKMASI AYLAR ALIYOR. Mesela yeni bölüm ne zaman gelecek biliyor musunuz? EYLÜL'de. Evet. EYLÜL.)  bölümü okumaya geçene dek bir saat boyunca sevinçten yatakta zıp zıp zıplatmışlığı vardır beni.  Bir yazar olarak, bu homoseksüel ilişkileri konu alan ergen kızlara yönelik türdeki mangaka kadar muhteşem bir aşk hikayesi yazmayı ancak hayal edebilirim, o da en çılgın rüyalarımda.

Bu ikisini seviyorum, bu ikisini acayip çok seviyorum.


Ah, tabii ya, hikaye! Yashiro ile Doumeki'den filan bahsederken onu unuttum gitti. Mangayı henüz okumamış olanlar için konuyu açıklayacağım. Sonra da spoiler uyarısının ardından mangayı okuyup bir şey anlamamış olanlar için şu ana kadar neler olduğunu anlatacağım çünkü birçok arkadaşım bana mangada neler döndüğünü anlamadıklarını söyleyip duruyor. Bunun sebebi büyük olasılıkla manganın güncellenmesinin çok uzun sürmesi ve birçoğunuzun benim gibi yapmayıp bu süreyi mangayı defalarca baştan sona dek okuyarak değerlendirmemesi. Ancak sorun yok! Şimdi her şeyi açıklayacağım.

Aslında konuyu özetlemek için şu diyalog yeter:

-"Kalbin çok hızlı atıyor." 
-"Seninki atmıyor mu sanki? Sertleşmişsin de." 
-"Sen sertleşmedin mi sanki?" 

Ama kısa kesmenin tarzım olmadığını biliyorsunuz. (Ya da öğrenmiş oldunuz. Merhaba yeni okuyucular. Cehenneme hoşgeldiniz. Burası o kadar da kötü değil, değil mi? En azından ortalık ateşli çocuklardan geçilmiyor. Hayali ateşli çocuklar. Gerçek çocuklar ateşlendiğinde, zaten bir süre sonra hayali oluyorlar.)



Konu: Yukarıdan çakmışsınızdır; manga, genel olarak Yashiro adlı "mafya lideri" deyince akla gelen imajdan epey farklı bir mafya lideri ile onun koruması olan Doumeki'nin ilişkisini konu alıyor. Ancak! Sadece buna odaklanırsanız hikayeyi tam olarak anlayamazsınız çünkü içinde bundan çok daha fazlası var. Şimdi: Yashiro, Shinseikai'nin aslında ikinci lideri. Birinci lider Hirata. Shinseikai, Doushinkai adlı büyük bir mafya organizasyonunun ana kolundaki alt gruplarından biri. (Eğer Saezuru kaynak olarak alacak olursak, yakuza epey karışık olmalı.) Doushinkai'nin lideri Kaichou. Kendisi ölüm döşeğinde olduğundan yerine ikinci lider Misumi geçmek üzeredir. Misumi, Yashiro'yla baba-oğul sakesi içmiştir, yani mafya statüsünde baba oğuldurlar, cinsel bir geçmişleri de olmakla birlikte aralarındaki gerçekten de tuhaf bir tür baba-oğul ilişkisi gibidir. Yashiro mafyayla yatan yersiz yurtsuz bir sürtükken onu sokaklardan kurtarmıştır (Bunu mafya yoluyla yapmıştır gerçi: Tehditle.) Yıldız Tilbe için İbrahim Tatlıses neyse Yashiro için de Misumi odur bir nevi. Bu yüzden Misumi Doushinkai'nin başına geçince, favorisi olan Yashiro'nun da onun yerini alacağı, yani ikinci kaptan olacağı dedikoduları etrafta dolaşmaktadır ve elbette bu dedikodular kimsenin hoşuna gitmez çünkü kimse bu yeterince deneyimi bile olmayan ibnenin emri altına girmek istemez. Özellikle de biri. (İleriki bölümlerde karşılaşacağınız Ryuuzaki de yine Doushinkai'nin alt gruplarından biri -ama Shinseikai'nin altında- olan Matsubara'nın lideridir. Yashiro'yla kardeş sakesi içmişlerdir, yani "aniki" -ağabey- konumundalardır ancak bana soracak olursanız aralarında bundan çok daha karmaşık şeyler var.)



Şu ana dek neler oldu?: (Bu kısmı mangayı okumuşsanız ya da okuduktan sonra okuyun.): Biliyorsunuz, Yashiro, manganın bir yerinde vurlmuştu, Nanahara da bunu yapanın peşine düşmüştü. Detaylıca açıklama zahmetine girmeyeceğim uğraşları sonucunda da Ryuuzaki'ye ulaşmıştı. Fakat aslında Yashiro'yu vurdurtan o değil. Hirata. Yashiro'dan kurtulup Misumi'nin yerini almayı amaçlıyor. Ama Yashiro'dan kurtulmak istemesinin sebebi yalnızca bu değil. Bu Hirata aynı zamanda da hain. Yashiro'nun kellesi ve para karşılığında, Doushinkai'nin düşmanı olan Sanwakai adlı başka bir mafya organizasyonunun alt grubu olan Gouda'nın lideriyle kardeş sakesi içti. Ama yaptıkları burada da bitmiyor! (Herif pislik çıktı Rıza Baba.) Aynı zamanda da Doushinkai'de yasak olmasına rağmen uyuşturucu kaçakçılığı da yapıyor bu herif. (Bunlar da nasıl mafyaysa artık... Uyuşturucu kaçakçılığı yasak? Kadın ticareti yapıyora da benzemiyorlar? Tek yaptıkları takım elbiseleri içinde karizmatik görünüp birbirleriyle çatışmak herhalde.) Ve hepsi yanına kar kaldı çünkü bahtsız Ryuuzaki'yi parayla kandırıp bunları ona yaptırttı. Ancak Ryuuzaki Yashiro'ya aşık olduğu için  Yashiro'yla bir geçmişi olduğu için onu öldürtemedi, sadece yaralattı. Hem değerli oğlunun yaralanmasından ötürü deliye dönen Misumi, hem de planlarının suya düşmesinden ötürü deliye dönen Hirata'nın, Ryuuzaki'nin peşine düşmeleri bu yüzdendi. Neyse ki son bölümde Yashiro yapılacak en akıllıca şeyi yapıp onu en güvenli olacağı yere, yani hapishaneye gönderdi. Tabii Ryuuzaki, Hirata'yı yaraladıktan sonra... Oh olsun. Ne yazık ki ölmedi. Ve ne yazık ki ölen büyük ihtimalle Ryuuzaki olacak, herifte tam ölecek karakter tipi var. Çok üzülüyorum bu Ryuuzaki'ye. Tıpkı Yashiro'ya üzüldüğüm gibi. İkisi de ne istediklerini bilmiyorlar. Ama Yashiro ana karakter olduğu için bilmese de istediği şeyi elde edecek. Ya da en azından ne istediğini anlayacak. Ryuuzaki ise büyük olasılıkla ölürken yanında yalnızca pişmanlıklarını götürecek. (Son bölüm beni çok duygulandırdı.) Bir kehanette daha bulunmam gerekirse, Hiratayı da Doumeki öldürecek. Yani öldürürse süper olur. Ama mangadan gerçekten tek isteğim, Yashiro ile Doumeki için mutlu bitmesi. Yoneda Kou'nun diğer işlerini okumuş değilim (Saezuru bittiğinde yaşayacağım büyük buhrana saklıyorum onları.), dolayısıyla hikayelerinin gidişatına aşinalığım yok, iyi sonlar mı yazar yoksa kötü sonlar mı bilemiyorum. Ama tüm kalbimle Yashiro ile Doumeki için mutlu bitmesini istiyorum. Siz de eğer mangayı okumuşsanız ya da okuduktan sonra lütfen benimle düşüncelerinizi, duygularınızı ve teorilerinizi paylaşmaktan sakın çekinmeyin. Saezuru, konuşmaktan asla sıkılmayacağım şeylerden biri. Birbirimize duygularımızı kusmaktan zevk alırım!

SONUNDA BİTTİ. Yani mangadan en sevdiğim birkaç kısmı paylaştıktan sonra... Diğer tanıtımlar bu kadar uzun olmayacak. 





-"Peki nefret ettiğiniz şeyler nelerdir?"




HAVE I EVER YEARNED FOR SOMEONE THIS MUCH BEFORE? 

Nanahara'yı evlat edinmek için nedenler vol.1: "Fascinating homo".

Nanahara'yı evlat edinmek için nedenler vol.2 (Ayrıca bu heteroseksüellerin gayleri nasıl gördüğünün tam olarak sembolü.) 

Ve son olarak muhtemelen en çok sevdiğim sahne...

Yashiro: *eternal screaming* (SAME YASHIRO, SAME. DUDE. ME TOO.)


Not: Üzgünüm, üzgünüm, biliyorum, gerçekten çok uzattım ama bunu paylaşmadan geçemezdim - Saezuru animesinin fan yapımı fragmanları: https://www.youtube.com/watch?v=QUzyz-Zv-jE & https://www.youtube.com/watch?v=vsUtMI9r5XQ Tabii ki animasyon pek bir şeye benzemiyor ama müzik seçimleri beni benden aldı. Burada fırsat bulmuşken anime yapımcılarına küçük bir isyanda bulunmak istiyorum: Neden, neden, NEDEN Super Lovers ya da Love Stage gibi dandik mangaları animeleştirirsiniz de Saezuru gibi mükemmel bir ilişkiyi mükemmel bir hikayede yansıtan bir mangayı animeleştirmezsiniz!? (Super Lovers ve Love Stage sevenler alınmasınlar lütfen, ben de bunları okudum, izledim filan ama bu, bu eserlerin boktanlığını değiştirmiyor. Bunu siz de görün diye bu listeyi hazırlıyorum zaten.) 

COYOTE (Zariya Ranmaru) 


Zaria'yı sevmek zorunda değilsiniz ama Zaria'yı mutlaka tanıyın. Zaria'yı sevmek zorunda değilsiniz çünkü... Zaria'nın iki tarz eseri var: İlki, uzun saçlı ana karakterin kısacık saçlı ana karaktere tüm çapkınlığıyla kur yaparak kalbini yavaşça, sizinkiniyse hızlıca çaldığı, okurken kafanızın içinde ya sıcak caz ya kıvrak latin müzikleri dönerken dudaklarınıza içmiyorsanız bile tatlı şarap tadının geldiği, sizi nazik bir esinti gibi okşayan hafif ve hoş eserler. Diğerleriyse okuduktan sonra kendinizi kirli hissettirecek vahşi tecavüz sahneleri içeren ağır eserler. [Bu önereceğim eser elbette (Elbette çünkü ben ahlaklı bir genç kadınım.) ilk tarzda.] Bu yüzden Zaria'yı sevmekte tereddüt edebilirsiniz, özellikle de böyle şeyler kırmızı çizgilerinizdense. ...Ama Zaria'yı tanıyın çünkü öte yandan kendisi olağanüstü bir çizerdir. Bakar mısınız şu çizime?


Hikaye bir yasak aşkı konu alıyor. Ve "yasak aşk" faktörü yalnızca aşıkların hemcins olması değil. Asıl mesele kurt adamların, cesetlerinin sihirli güçler taşıdığına dair olan batıl inançlar yüzünden insanlar tarafından avlandıkları için kendilerini gizleyerek yaşamak zorunda kaldıkları bir toplumda, birinin insan, diğerininse kurt adam olması. Bu tamamen farklı ikilinin yollarıysa bir kafede kesişir. Birbirlerinin gerçek adlarını bile bilmemekte, birbirlerine "Lili" (kurt adam) ve "Marlene" (insan) diye seslenirler çünkü ikisi de Marlene'in çaldığı "Lili Marlene" şarkısını çok severler. Marlene, şarkıyı çalarken kalabalığın içinden kendisine dikilmiş ela gözleri fark eder ve bu gözlerin sahibi olan Lili'ye ilgi duymaya başlar. Öte yandan merakını cezbeden o gözler aynı zamanda da daha fazla yaklaşmaması için uyarı ışıklarıdır. Zira birbirleri hakkında öğrendikleri her yeni şey, birbirlerinden uzak durmaları için yeni bir nedendir. Neyse ki Ne yazık ki aralarındaki cinsel çekim birbirlerinden uzak durmalarına  izin vermez.


Manganın ilk cildi tamamlandı ve asıl hikaye ikinci ciltte başlıyor gibi. İtiraf etmeliyim ki Zaria'nın hangi mangasını önereceğimi düşünürken aklıma gelen ilk eseri bu değil, Liquor & Cigarette idi. Neden bilmem, o mangayı çok daha fazla seviyorum. Ancak bunu seçtim çünkü daha sağlam bir hikayesi olacak gibi ve üstelik daha fazla bölümü var, bir de çoğunluk tarafından daha fazla sevileceğini tahmin ediyorum. Ancak haydi onu da bu mangayı sevmezseniz alternatifi olarak önereyim. Bonus: Liquor & Cigarette. Zaten karakterleri arasındaki dinamik tıpkı bu mangadakine benziyor. Tabii o mangada kurt adamlar yok, bir de karakterler Akdeniz ülkelerinden birinin küçük bir köyünde karşılıklı tekel ve tütün dükkanları olan çocukluk arkadaşları. Biri, cinsel yönelimleriyle barışık ve açık bir biseksüel, aynı zamanda da diğerine uzun zamandır aşık olan Camilo, diğeriyse cinsel yönelimlerini ve Camilo'ya karşı beslediği hisleri kabul etmekte sıkıntı çeken Teo. Camilo'nun, ironik şekilde tekel sahibi olan Teo'nun alkol toleransını yükseltmek için onunla birlikte içmeye başlamasıyla işler yavaş yavaş değişmeye başlıyor gerçi... Likör, sigara ve üzümlü şampuan gibi kokar bu manga.


Joou to Shitateya (Scarlet Beriko) 


Bu mangaya bayıldım ama nedense karakterlerin adlarını bir türlü hatırlayamıyorum. Daha tuhaf olan, mangayı gözden geçirdiğimde de bulamadım. Sanırım karakterler birbirlerinin adını çok az söylüyorlar ki bu, yaoide az görülen bir şeydir, karakterler, özellikle ateşli sahnelerde, birbirlerinin adlarını defalarca tekrar etmeyi severler. Gerçi bu mangada pek fazla ateşli sahne de yok (Ama olanlar çok güzel), belki de o yüzdendir. Neyse, yok ziyanı. Manganın adı "Kraliçe ve Terzi", biz de onlara öyle seslenelim. 


Kraliçemiz, bir tasarımcı. Patronu ona ilk sunumunda giyeceği takım elbiseyi diktirmek için, oradan giyinenlerin iş hayatında başarılı olduğuna dair söylentiler olan antik bir terzi dükkanına gönderiyor. Terzi ile burada tanışıyorlar. Ancak ilişkileri biraz çalkantılı başlıyor. Çünkü Terzi, siparişlerde sıra olduğunu ve beklemesi gerektiğini söylüyor ancak tabii ki şımarık Kraliçe'nin bunu kabul etmesi düşünülemez! Terzi'ye siparişi hazır olana dek her gün dükkana geleceği yanıtını veriyor ve böylece Terzi, bu baş belasından bir an önce kurtulmak için kolları sıvıyor. 


Bu mangaya bayıldım çünkü öyle ana karakterin bariz şekilde ortada olan hislerini kabul etmeye çalışmasıyla geçen sıkıcı yaoilerden değil. Hayır, Kraliçe Terzi'ye olan hislerini kabul etmekte hiç sıkıntı çekmiyor. İkisinin bir araya gelmesi için de öyle dramatik olaylar yaşanmıyor. Manganın devamında Kraliçe'nin özgüven sorunları üstünde duruluyor. (Özellikle yaşça daha büyük olanların bu mangayı daha çok seveceğini düşünüyorum, manga yetişkinler için olduğundan değil, sadece yaşça büyüklerin daha iyi anlayabileceği duygular işlendiğinden.) Zaten listedeki yaoilerin ortak özelliği bu: Duyguların  ön planda olması. Çünkü karakterlerin duyguları vardır ve "tipleme" değil, gerçekten "karakter" olan karakterlerle özdeşleşiriz ve de ancak böyle mangalar kalbimize dokunur. "Özgüven sorunu" hepimizin ya da hiç değilse çoğumuzun muzdarip olduğu bir durum ve Terzi'nin, verdiği yerinde tavsiyelerle Kraliçe'yi cesaretlendirip ona bu sorunlarını çözmesinde yardımcı olduğu sahneleri bu mangayı hepimiz ya da hiç değilse çoğumuz için özel yapıyor. Ayrıca Terzi'nin, tavsiyelerini verirken onun yaşındakilerden beklenecek ukalalığı göstermemesi de onu iyice mükemmel yapıyor. Ki mangayı okuyunca göreceksiniz ki onun sorunu da bu: Mükemmel olması. Kraliçe'nin tam tersi yani. Bu konuda ona yardım eden de Kraliçe oluyor. Bunun, "yaş farkı ilişkisi"nin mükemmel bir örneği olduğunu söylemeliyim. İki karakter de legal yaşta ve ikisi de yetişkin (Çünkü legal yaşta olmak ille de yetişkin olmak anlamına gelmez.), ikisi de birbirlerine bir şeyler katıyor ve ellerinden geldiğinde yardım ediyorlar. Yaşça büyük olanın yatakta üstte olması kuralını yıktığı için ne kadar memnun olduğumu da belirtmeden geçemeyeceğim.  

Itou-San (Kuraka Sui)

#itousan #my #pretty #and #sick #love

Bu manganın kalbimdeki yeri çok ayrı, bu listedeki birçok manganın ayrı gerçi ancak bununki apayrı. Zira bu manga, kalbime asla kapanmayacak bir delik açtı.



Bir deliyi severseniz siz de mi delirirsiniz? Yoksa sevgi sizi her halükarda delirtir mi? Ya da tam tersine, deliliğinizi iyileştirir mi?



Bir fahişeyle her Perşembe ona uğrayıp tüm gece saçma şeylerden bahseden gizemli müşterisi Itou-san'ın hikayesi size bu soruları soracak. Ama yanıtlarını bulamayacaksınız. Bu mangada değil. Belki farklı hayatlara sahip oldukları bir paralel evrende geçen alternatifinde bulabilirsiniz. Zaten mangaka onu adeta bu mangayı okuduktan sonra kalbinizde açılacak yaraları kapatsın diye yazmış ama tabii ki hiçbir işe yaramıyor. Hayatı boktan ana karakterin hayatı bombok diğer büyük karakter tarafından "kurtarıldığı", kısacası "Leon" temalı aşk hikayelerini hoşlanmadığım miktarda sevmişimdir hep. Bunlara "aşk hikayesi" demek doğru olmaz gerçi, onlar "sevgi öykülerid"ir çünkü. Boş bir kalbin aşk tarafından istila edilmesinin öyküleri. Aslında sizi okumaya ikna ettiğimden emin olana dek konuşmak isterdim ancak daha fazla konuşmayacağım çünkü Itou'san'ın sade mükemelliğini kirletmek istemiyorum. Lütfen bu mangayı okuyun. Evet, acıtacak. İğne acısı gibi, cız diye. Ama inanıyorum ki buna pişman olmayacaksınız. Bu acıyı unutmayı istemeyeceksiniz.


Eigyou Nika (Kanai Kei)


Bu manga, muhtemelen bu listede görmeyi bekleyeceğiniz bir manga değil. Çünkü tıpkı diğer yaoiler gibi; sadece ana karakter açık bir gay ve diğer karaktere olan hislerinin farkında. Bu mangayla ilgili tek klişe, "Sevişmek dışında her şeyi yaptık ama onun beni seviyor olamaz, ikimiz de erkeğiz o düz!" klişesi. Ama heteroseksüel olmayan herkes aşık olduğunda böyle düşünür, orası da bir gerçek. Çoğunluk düz olduğu için aşık olduğumuzda kendimizi direk hayal kırıklığına hazırlarız. Genelde aşktan bulduğumuz şey de gerçekten yalnızca bu olur. Ama olur ya, bazen mucizeler gerçekleşir! (Gerçekten. Böyle şeyler sadece mangalarda olmuyor. Sakın umudunuzu kaybetmeyin.) İş yerindeki üssüne aşık olan Sakisaka her ne kadar "Düz erkeklere aşık olan eşcinsel erkekler mutluluğu bulamazlar" diye düşünüp "Sadece onun yanında olabildiğim için mutluyum" diye kendini avutsa da onun için de bu mucize gerçekleşmek üzeredir. Kısacası "senpai notice me!" konseptinin gay bir karakterin samimi hisleriyle orijinal olarak yedirilmesi. Mutlaka okumalısınız demiyorum, ilginizi çekiyorsa okuyun. (Aslında bu mangayı listeye eklememin tek nedeni muhtemelen, diğer mangalar tarafından delik deşik edilen kalbinizdeki yaraların bir daha delik deşik edilmek üzere tamir olması için zaman kazandırmak. Rica ederim efendim, rica ederim.) Mangayı anlatmayı kendisine bırakıyorum:

No matter how painful it is, I enjoy this love. 

Neden yaoi sorusununn cevabı olan resim. 

Ore to Joushi no Kakushikoto (Kashima Chiaki) 


Sıarada mangamız çok eğlenceli. Baş karakteri Mikado Junichirou (27) bir idol hayranıdır ve şirketteki üssü Anezaki Misaki(29)'la başı derttedir. Her gün farklı kokması kaç farklı seks partneri olduğu sorusunu akıllara getiren Misaki, tüm işlerini zavallı Mikado'ya yaptırır; üstelik bu işler için tüm övgüleri kendisi toplar, bu da yetmiyormuş gibi bir de onun noodlelarını yer... Ofisçe içmeye gittikleri gece gelişen olaylar sonucu (Pssst: Gelişen olaylar = Misaki'nin Mikado'ya sakso çekerken kendini kayda aldırması çünkü daha zevkli oluyormuş. u_u) tüm dengeler alt üst olacaktır. İşte bu, işlerin eğlenceli olmaktan çıktığı kısım çünkü hikaye, süründüğü farklı kokulardan ötürü hakkında yayılan dedikodulardan farklı olarak aslında gay olan Misaki'ye yoğunlaşıyor. Ve burada hikaye o eğlenceli havasından sıyrılıp ciddileşiyor çünkü her gay gibi Misaki de kırgın ve umutsuz. (Neden yaoi sevdiğimiz hakkında uzun bir yazı yazmıştım fakat yaoi, yuri ve shoujo arasında tercih yapmak aslında basitçe angst, smut ve fluff arasında tercih yapmak. Fanfic okuyanlar anlar beni.)



Biliyorum, biliyorum, bu manga tıpkı Eigyou Nika'ya benziyor. Gene ofis ortamı, bir düz-bir gay filan... Farkı ise Sakisaka "Düz erkeklere aşık olan gayler mutlu olamaz" derken, Misaki direk "GAYLER MUTLU OLAMAZ" diyen gaylerden, gerçek hayatta da pek nadiren rastlanmayan geçmişteki üzücü deneyimlerine bağlı olarak. Bu deneyimler birçok gayin "bunu ben de yaşadım" diyebileceği deneyimler. Olmadığın bir şeye dönüşmek için çabalamak, kendini reddetmek, başarısızlığın ve kabul edilmemenin verdiği umutsuzluğa düşme... Aşık olmak her zaman berbat "karşılıksız aşk" riskini beraberinde getirir, o ya da şu sebeple. Ancak toplum tarafından onaylanmamış aşklar, çok daha fazlasını. Mangada bunlara değiniliyor ve onu güzel yapan da bu.



Bir de çizimleri. İlk bölümü okuduğumda aslında pek hoşlanmamıştım (o otel sahnesi benim tarzım değildi), mangaya devam etmemin tek sebebi çizimleriydi. Çizimler çok güzel. Kapaklarda ve ara resimlerde kullanılan renk paleti de öyle. Şirin şeylere aman aman düşkün değilimdir ama bu renk paletinin şirinliği beni bile cezbetti ve mangakanın diğer tüm eserlerini de okudum. Hatta içlerinden bir tanesini daha önermek istiyorum. Önemli bir mesajdan sonra...



Bonus: Hana to Usagi 

İlgili resim

Şirinlik dedik de bu mangayı önermeden geçemezdim çünkü çoook, çoook tatlı bir öyküsü var. Bir teslimatçıyla kafasına her zaman bir tavşan maskesi geçiren düzenli müşterisi hakkında. Acaba o maskenin altında ne var? Aranan bir suçlu mu? Yüzüne bakılmayacak derecede çirkin bir ucube mi? Yoksa sadece utangaç bir çiçek yapımcısı mı? Bu müthiş kafa karıştırıcı ve zor sorunun cevabını tahmin edebiliyor ve merak etmiyorsanız bile bu mangayı okuduğunuza pişman olmayacaksınız, söz veriyorum. Çünkü çoook şirin. Ve eğer bir şey beni parlayan gözlerle popo sallamaya itiyorsa gerçekten şirindir!

Lonely to Organdy (Ogeretsu Tanaka)


Hayalet teması anime/mangalarda sık işlenen bir konu ve şu sıralar yaoilerde de popüler. Sizi bilmem ancak ben hayaletli olduğunu öğrendiğim anime/mangalardan çabucak soğuyorum çünkü saçmalamaya müsait bir tema. Hele de türü romantizm ise... Ancak bu manga -listede olmasından çakmışsınızdır zaten- tüm önyargılarımı yıktı geçti.



Baş karakterimiz, Haruto, müzik yapmak için Tokyo'ya gelmiş ancak umduğunu bulamayıp müziği bırakmış bir genç. Bir gün koltuğunun altında porno dergileriyle eve dönerken bir kaza geçiriyor. Neyse ki ölümcül bir kaza değil, her ne kadar hayallerinden vazgeçtikten sonra yaşamak umurunda olmasa da. Birkaç gün içinde hastaneden taburcu oluyor ve eve döndüğünde bir de bakıyor ki artık yalnız değil... Evinde bir yabancı var: Akira. Gerçi hayalet olduğunu öğrendikten sonra anlıyor ki Akira aslında her zaman oradaymış, 16 yıl önce 17 yaşındayken bir kaza sonucu hayatını kaybettiğinden beri bu dairede tıkılıp kalmış. Her ne kadar Haruto'yla konuşamasa da daima şarkılarına eşlik ediyormuş. Ki bu fikir acayip hoşuma gitti. Düşününce, şarkı söylemek gerçekten de konuşamadığın biriyle konuşabilmenin yolu. (Zaten sanat da tam olarak bu: Kelimeleri kullanmadan konuşmak.) Şarkılar duyguların bir şeklidir ve şarkı söylerken iki insan, ayrı boyutlardan bile olsalar, aynı duyguya şekil verirler. Bu yüzden müzik, bu dünyayı öbür dünyayla kavuşturabilecek kadar güçlü olsa gerek.

Bu manganın herkesi derinden etkileyeceğine eminim. Ogeretsu Tanaka'nın işlerini pek sevmem. (Evet, meşhur Yarichin Bitch Club'ı bile.) Ancak müthiş bir hikaye anlatıcısı, orası bir gerçek. Zaten benim derdim hikayeleriyle değil, vücut sıvılarını çizmekteki hevesiyle. Yani karakterleri her iki panelde bir mutlaka ya tükürür, ya salya akıtır, ya kusar... Tabii bu sebeple ağlama sahnelerinin hakkını çok iyi veriyor, malum, salya sümük ağlama olayını bir Michelangelo gerçekçiliğiyle aktararak sizi de ağlatıyor, hakkını vermek gerek. Zaten benim sorunum daha çok seks sahnelerindeki vücut sıvılarıyla. Yani karakterlerin paylaştığı her bir sıvı zerreciğini çizmek zorunda mısın Tanaka-sensei? Neyse ki bu mangada pek fazla seks sahnesi yok. Ama bir sürü ağlama sahnesi var ve siz de bu sahnelerde kendinizi hüngür hüngür ağlamaktan alıkoyamıyorsunuz. Yani, ben her şeye ağlarım ama biri doğrulasın lütfen, Ogeretsu Tanaka'nınkilerden hüzün sızıyor resmen. Dediğim gibi, manganın hepinizi etkileyeceğinden eminim (Yorumları öyle gösteriyordu yani.) ancak şüphesiz, gerçek bir tutkuya sahip olmanın ve dahası, o tutkudan başka hiçbir şeye sahip olmamanın ne demek olduğunu bilenleri canevinden vuracak. Benim için böyle oldu. Daha Haruto'nun nasıl taşradaki ailesiyle evini geride bırakıp Tokyo'ya geldiğini, arkadaşları, sevgilisi ya da parası olmadığını ama sadece müziğiyle mutlu olduğunu anlattığı panellerde manga gönlümü kazanmıştı. Sonra, sokakta insanlara müzik yaparken işittiği hakaretler karşısında güçlü kalmaya çalışmasıyla daha fazla kazandı... "Bir dahaki sefere, bir dahaki sefere..." Aşağıdaki panelde ise ben de kendimi Haruto gibi yere kapanmış çığlık çığlığa ağlarken buldum, sırf kendi hayallerimin de dünya tarafından parçalanması riskini düşünerek...


Herkes benimle aynı fikirde değildir ama şahsen ben ters köşe sonu da çok sevdim. Bana göre, hikaye, daha mutlu bir sonla bitemezdi. 

Ten Count (Takarai Rihito)


Sigh... Aslında bunu listeye koymayı hiç istememiştim çünkü bu mangadan nefret ediyorum. Ama koydum çünkü çok popüler (ayrıca epey farklı)ve şu ana dek çıkmamışsa bir yerlerde karşınıza çıkacak ve orası burası olsun istiyorum ki okumaya başlamadan önce neyi okuyacağınızı bilin. Konuyu açıkladıktan sonra neden nefret ettiğimi de söyleyeceğim zaten.

Baş karakter Shirotani temizlik konusunda takıntılı bir obsesif kompülsif hastasıdır, başka bir deyişle bir mizofobiktir. (Ki Türkiye'de çok yaygındır bu, hepimizin mutlaka vardır böyle bir teyzesi.) Patronunun geçirdiği kazada tanıştığı Kurose de bunu şıp diye anlar çünkü kendisi bir psikiyatristtir. Shirotani'ye yardım etme teklifinde bulunur, görünüşe bakılırsa sadece iyiliğinden... Böylece Shirotani'ye üstesinden gelmek istediği 10 tane şey yazdırır, yapmaktan en az çekindiğinden en çok çekindiğine doğru. Shirotani boş bıraktığı 10. şeyi yapmayı başardığında, iyileşmiş olacaktır.

Sorun şurada ki (dikkat, hafif spoiler), Kurose'nin kendisi manyak. Manyağın önde gideni. Hatta psikopat. (Daha önce hiçbir yaoi karakterinden etmediğim kadar nefret ediyorum kendisinden, anlamışsınızdır.)  Yani nasıl olup da tüm yaoi aleminin bu mangaya ayılıp bayıldığını bir türlü anlamıyorum. Tumblr'da ne kadar problemli olduğuna dair sayfalarca yazı olmalıydı halbuki... Gerçi fujoshiler ahlaki değerleri pek sallayan bir topluluk değil. Neyse, kendimi toparlayıp daha iyi açıklamayı deneyeyim: Öncelikle, Kurose açıkça Shirotani'ye karşı romantik hisler besliyor ve doktor hastasına böyle hisler beslerken onu tedavi etmesi söz konusu olamaz/olmamalıdır çünkü: 1 - İster ya da istemez, hastalığını ona yakınlaşmak için kullanır ki Kurose de tam olarak bunu yapıyor. Hatta Shirotani'ye yakınlaşmayı onu iyileştirmekten daha çok umursadığı açıkça ortada. 2 - Bir ruh hastasının hislerini manipüle etmek çok kolaydır ki Kurose de yine tam olarak bunu yapıyor. Her hafta bu belli ki kendisinden başka kimseyle görüşmeyen obsesif kompülsif hastasıyla buluşup ona hislerini anlattırıyor, mesleki bir meraktan tamamen uzak hislerle. Bu davranışı istismar diye bağırmıyor ama fısıldıyor, ancak daha önce duymuş olanların işitebileceği bir sesle. Ayrıca ilerleyen bölümlerde ortaya çıkıyor ki Shirotani'yi tedavi etme hevesinin ardında çok daha çarpık nedenler yatıyor. (Bunlardan bahsetmeyeceğim çünkü büyük spoiler olur.) Kısacası böyle bir ilişkiyi romantik bulmam söz konusu bile olamaz. O yüzden mangadaki ~romantik sahneler~ midemi bulandırıyor.

Peki mangayı neden önerdim? Çünkü Shirotani bir OCD hastası ki böyle gerçek ruhani hastalıklar yaoilerde asla görülmez ve dahası Shirotani bir OCD hastasının mükemmel bir örneği. Gerçekten, hisleri o kadar güzel yansıtılmış ki okurken bazen ellerimin karıncalandığını hissettiğimi hatırlıyorum, hani elleriniz pislenince oluşan his vardır ya? Ayrıca, benimle tam olarak aynı travmayı geçirmiş olması da kendisine sempati duymama sebep oluyor. Sözün özü, sevme sebebim Shirotani, sevmeme sebebimse Kurose. (Bir de çizimleri. Çizimleri hiç benim tarzım değil.) Lakin!!! "Bu manga da böyle sorunlu bir ilişkiyi anlatıyor, seni bu kadar rahatsız ettiğine göre gayet de başarılı, ne atarlanıyorsun?" diye karşı çıkacak olursanız size hiçbir şey diyemem, haklısınız. "Ten Count çok romantik yaa, Kurose'ye ölürümmmm <3" diye tepemin tasını attırmayın, yeter. Sonuçta benim de çarpık duyguları başarılı şekilde yansıtmasından ötürü bayıldığım birçok manga var. Nii-chan, altta bahsedeceğim Tourou no Ori... (Aslında Harada ile Psyche Delico ikilisinin tüm eserleri? Bir de Tsukumo Gou var tabii... Eheheh.") Bu manga ise benim hassas noktama dokunuyor. O yüzden şekil B'deki gibi dolaşan tiplere rastlayınca gıcık oluyorum, ne yapayım. 

Focus (Nishi Noriko)



Sadece 3 kelime söyleyeceğim: Fotoğrafçılık, minimalizm ve shounen-ai. Eğer bu kelimeler sizi cezbettiyse bu mangayı seveceksiniz, cezbetmediyse seveceğinizi pek sanmıyorum. Zira mangada bu üçünden başka bir şey bulamayacaksınız. Fotoğrafçılık, minimalizm ve shounen-ai. Manganın konusunu anlatırdım fakat belli bir konusu yok aslında. Küçük bir adada sergi açan gay bir fotoğrafçı ile babasından kalma küçük fotoğraf stüdyosunu işleten bir ada sakini arasında geçiyor. Hayallerini gerçekleştirmek için harekete geçecek cesareti bulmak hakkında. Hatırladığım kadarıyla bir parça ağır ilerleyen bir manga ama öte yandan yavaş gelişen ilişkiler daha çok hoşunuza gidiyorsa tam size göre demektir. Bana göre fazla uzun olması için de aynı şeyi söyleyebiliriz. Umm... İtiraf etmek gerekirse bu manga aklımda pek fazla yer etmemiş, hakkında yazacak daha fazla şey bulamıyorum zira. (Ve tekrar okumam için çok uzun, ikisi de dörder bölümden 2 ciltten oluşuyor.) Neyse ki! Yeri geldi mi aklımın yerini alan telefonumda kapladığı yerden bir şeyler paylaşabilirim:


Straight people can't sense gay intentions. 

HA BİR DE ÇİZİMLERİ ÇOK GÜZEL! SADE AMA GÜZEL!

Evet.

Gerçekten de başka söylenecek bir şey yok. 

Tourou no Ori (Psyche Delico) 



Açıkçası bu mangayı neden listeye koyduğumu bilmiyorum çünkü böyle çarpık hikayeler ancak benim gibi çarpık insanların hoşuna gider. (Harada önermediğime dua edin siz. Gerçi Harada'yı listede göremediği için hayal kırıklığına uğrayacak olanlar da var, biliyorum, onlardan tüm samimiyetimle özür diliyorum. Ancak kabul etmelisiniz ki "Nii-chan" herkese önerilecek bir eser değil ve en güzel eserinden başka bir eseri öneremezdim. Yani Harada'yı öneremezdim. Sonico'yu da önerdik ama, nasıl bahsedeceğimi hiç bilemiyorum. Neyse...) Ama belki aranızda benim gibiler vardır diye koydum. Bu da merakla takip ettiğim yaoilerden biri. Shouwa Dönemi'nde geçen hikaye, babasının ölümü üzerine Ikurou'nun Touma ailesinin başına geçmesiyle başlıyor. Aslında bu görev büyük kardeşi Ranzou'nun hakkı ama Ranzou zihinsel engelli ve bir kulübede saklanıyor. (Bunları kapakta okudunuz zaten...) Her halükarda, Ikurou babasının yerini alsa da ondan çok daha önce ölmüş olan annesinin yolundan gitmekten kendini alamıyor... Hayal edebileceğiniz en çarpık aile entrikasından daha çarpık bir aile entrikası düşünün. (Aşk-ı Memnu x Japonya x ensest x 1000) En önemli detay da, BU MANGADAKİ HERKES RUH HASTASI. Aralarında en az ruh hastası olan Ranzou. Hatta ruh hastasıyla deli arasındaki farkı ortaya koymak amacıyla yazıldığını bile söyleyebilirim. Ne yazık ki bunu yapmakta pek başarılı olmuyor. Nitekim bir  süre sonra deli mi yoksa ruh hastası mı olduğunuzu şaşırıyorsunuz. Eğer psikolojik çözümlemeler yapmaya müsait ağır ve çarpık eserleri seviyorsanız  (ve de yasak aşk seanslarını~) ve kolayca iğrenen biri değilseniz bu eser size göre. (Ayrıca Sonico'nun diğer eserleri de.) Diyeceklerim bu kadar.

Ham. 

J no Subete (Nakamura Asumiko)


Bu mangayı yıllaaar önce okudum, okuduğum ilk yaoilerden biriydi.  İlk yaoiniz olmak için iyi bir tercih olmadığını hemen söyleyeyim. Nakamura Asumiko'nun hiçbir eserinin iyi bir tercih olduğunu sanmıyorum. Doukyuusei'ye bakarsak olabilecek eserleri de olmalı ancak şahsen ben, hiç rastlamadım.

Hakkında çok fazla konuşmayacağım, doğal olarak, yıllar önce okuduğumu söyledim. Aklımda kalan yalnızca belli belirsiz kesitler. Yıllar boyu aklınızdan çıkmayacak sahneleri var gerçi, özellikle yeterince küçük ve yaoi alanında henüz yeniyseniz. (Eğer bunlar sizin özelliklerinize uyuyorsa OKUMAYIN, tekrar ediyorum, OKUMAYIN.) Transeksüelliği bir fetiş olarak yansıtmayan çok az yaoi vardır, bu da onlardan biri. Hatta translara ciddi şekilde saygı duymaya, bu mangayı okuduktan sonra başladığımı net bir şekilde hatırlıyorum. Dediğim gibi küçüktüm ve transların neler çektiklerinden tam olarak haberim yoktu. Dahası, kendi cinsel ve cinsi yönelimlerimden de haberim yoktu. Şu anda okusam bu mangayı çok daha fazla seveceğimden eminim. Zaten o zaman bitirdiğimde beğendiğimi sanmıyorum. İçimde, kendi yönelimlerimi keşfedene dek askıda kalan buruşuk hisler bırakmış olmalı.

Şunu da belirteyim; eğer yaoiden beklentiniz midenizde kelebekler uçuşturması ve gönlünüzü toz pembe hislerle doldurması ise, bu mangayı ve bu listedeki diğer pek çok mangayı da -ama özellikle bunu- size önermem.

Öte yandan diğerleri için yeterince ilginç bir manga olduğunu düşünüyorum. Nakamura Asumiko tamamen özgün çizimleriyle en basit hikayeyi bile ilgi çekici kılabilir zaten. 

Pornographer (Marukido Maki)

Pornographer Ch.1 page 1 at www.Mangago.me

Yazarlar ruh hastasıdır. Konu bu. Dağılabilirsiniz.

Pardon, pardon... Sadece, spoiler vermeden konuyu nasıl anlatacağımı bilemiyorum. Imm... Kısacası, bir erotica yazarı ile üniversite öğrencisi arasındaki cinsel gerilim hakkında. Evet, evet, manganın asıl konusu bu aslında: Cinsel gerilim. Bir yazarın hikaye yazar gibi özenle kurduğu cinsel gerilim... Hakkında sadece bu kadarını söyleyeceğim, o çekici gizemini dağıtmak istemiyorum. Gerisini merak ediyorsanız okuyun. Pişman olmayacaksınız. Plaktan çalan bir caz parçası gibi klas bir havası var. Duygular incelikle işleniyor. Çizimler de şahane, her ne kadar Marukido Maki'nin bunun dışında sadece tek bir yaoi mangası varmış gibi görünse de manga alanında acemi olmadığı belli. (Hey, belki o da tıpkı yazdığı karakter gibi, diğer alanlardaki eserleri tutmadığı için erotik alana yönelmiş bir mangakadır? Çok klişe ama neden olmasın?) Ayrıca plot twisti sizi hayrete düşürecek. (Plot twistin kendisi düşürmese bile bir plot twist olması düşünmeli çünkü yaoi senaryoları genelde bir plot twist içerecek kadar incelikli değildir) Tek kötü yanı, çok kısa olması. Aslında 7 bölüm fakat bu 7 bölüm genellikle öğrencinin üstünde duruyor, hem de ilginç karakter yazar olmasına karşın. Ayrıca bazıları sonunun biraz acaleye getirilmiş bir son olduğunu düşünüyor ki buna da hak verilebilir. Yine de bütün olarak değişik ve çekici bir manga. Ayriyeten (Bir kez daha "ayrıca" dememek için kıçımı yırtıyorum resmen.) bir yazar olarak (pre-yazar, daha doğrusu) beni özellikle etkiledi, o yüzden özellikle yazarlar bu mangayı sevecektir. Eklemek istediğim birkaç hoş kare var:





Smells Like Green Spirit (Nagai Saburou)



Hello, hello, hello, how low~? Manganın adı şüphesiz hepimizin kafasında aynı şarkıyı başlatıyor fakat adını gerçekten de o şarkıdan mı alıyor, bilmiyorum. Bana soracak olursanız, evet. Çünkü manga aslında bir yaoi değil, gençlik mangası. Ama bir dakika, sizin gençliğiniz değil. Arkasından "ibne!" dediklerinizin gençliği, yürürken "top!" diye bağırdıklarınızın. Dışladıklarınızın. Alay ettiklerinizin. Tartakladıklarınızın. Saçlarını kestiklerinizin. Bırak gençliği, daha çocukken büyümek zorunda kalanların gençliği. Kalplerinin içinde pandora kutuları saklayanların. Yeşil ruhluların gençliği.




Hiçliğin ortasındaki bir kasabada yaşayan Mishima gay gibi göründüğü için sınıf arkadaşları tarafından zorbalığa uğramaktadır ve onlara karşı çıkmaz çünkü gerçekten de gaydir. Dahası, yalnızca annesinin makyaj malzemelerini kullanarak kadına dönüştüğü geceleri huzur bulmaktadır. Yani aynı zamanda crossdresser.



Sınıf arkadaşlarından özellikle ikisi üstüne gelir: Kirino ile Yumeno. Ancak Kirino'nun gözlerinde bir tuhaflık vardır... Tıpkı kendisininkiler gibi.


Mishima kaybettiği annesinin rujunu Kirino'da bulunca anlaşılır ki aslında o da tıpkı kendisi gibidir. Erkek bedeninde bir kadın. Böylece ikisi arkadaş olurlar. Bu benim en sevdiğim plot twisttir: Kurbanla zorbasının arkadaş olması. Ve bu plot twistin kullanılacağı daha uygun bir senaryo olamaz çünkü herkes bilir ki homofobikler aslında kendi hislerini bastırmak için eşcinsellerle ya da transeksüellerle uğraşırlar. (Bir de, Kirino ile Mishima'nın dostlukları müthiş tatlı. Gerçekten. Dünyanın en tatlı dostluğuna sahipler.) Kirino'nun Mishima'ya zorbalık etmesinin sebebi de aslında onun, kendi içindeki gizli hislerini açığa çıkarması, kendi deyişiyle pandora kutusunun kapağını açması. (Ve bir de kendisinden daha sevimli olması tabii. Çünkü Mishima, makyajsızken bile bir kadın kadar güzel.) Yumeno ise farklı. Onlar gibi değil o. Daha çok hoşlandığı kızla alay eden erkekler gibi. Ama hoşlandığı, ki bu elbette Mishima, en azından dışarıda kız değil... Ne var ki Yumeno bunu kavrayabilmek için henüz sadece bir çocuk.


Hepimizin gizli hisleri vardır. Bunları kalbimizin içindeki kutularda tutarız, ta ki açılacak birilerini bulana dek. Bazen bu hisler öyle utanç vericidir ki açılacak kimseyi bulamayız. Ya da açılırız ama etrafımızdakiler hislerimizi hor görürler. O zaman, bir daha asla hislerimizi kutudan çıkarmaya cesaret edemeyiz. Tüm hislerimizi kutunun içine tıkarız. Tıkar, tıkar, tıkarız. Kutu o kadar çok dolar ki sonunda patlar ve içinden fışkıran duygular kalbimizi esir alırlar. Canavarlar böyle oluşur işte.. Neyse ki manga bunu da gösteriyor, hem de tüm iğrençliğiyle. Tabii ki Mishima ya da Kirino aracılığıyla değil. (en azından şimdilik ve umarım sonuna dek?) Her ne kadar dar kafalı insanlarla dolu küçük bir köyde yaşasalar da onların duyguları hala saf, ruhları dünya tarafından kirletilmemiş. Makyaj malzemelerine ya da kıllı beden eğitimi öğretmenlerine duydukları ilgiyi paylaşırkenki heyecanları, kızlara karşı duydukları iğrenti, büyüyünce normal insanlar gibi evlenip çocuk yapmak konusundaki umutsuz ciddiyetleri, Shangri-La'ya gidip kendileri gibi olabilmeyi hayal etmeleri... Hepsi o kadar masum ki. Okurken çocukluğun verdiği bilinmeyen duygulara karşı duyulan o saf merakı mucizevi bir şekilde yeniden duyumsuyorsunuz. (Zaten çocukluğunuz kadar eskiden yazılmış hissi veriyor ki daha demin öğrendiğime göre gerçekten de öyle imiş, bu kadar beklememizin tek sebebi çevirmenin tembelliğiymiş...) Mishima ile Kirino'yu bağrınıza basmak, evlat edinmek istiyorsunuz. Öyle mükemmel karakterler ki. Hatta Yumeno da öyle. Her ne kadar yaptığı tipik bir berbat heteroseksüel davranışı olsa da duyguları yüzünden kafası karman çorman olmuş bir çocuk o da ve tam olarak bu yüzden mükemmel. Üçünü kendi çocuklarınız gibi benimsiyorsunuz. Mishima ile Yumeno halihazırda mükemmel annelere sahipler gerçi. Kirino ise, birçoğumuz gibi, ne yazık ki o kadar şanslı değil.

Bu sahnede göğsüm sıkışmıştı. 

Elimde olsa bu mangayı herkese okuturdum. Sınıf arkadaşlarını ve iş arkadaşlarını ve aile üyelerini daha iyi anlayabilsinler diye. Ama bilhassa LGBT bireylerine okuturdum. Çünkü manga, spektrumun neresinde yer alırsanız alın hepimizin yaşadığı hisleri öyle bir gerçekçilikle yansıtıyor ki okurken kendi çocukluğunuza gidiyorsunuz. Birebir yaşamış olduğunuz sahneleri gözünüzün önüne getirerek kalbinize saplanıp kalmış hisleri kısa yolan göz pınarlarınıza taşıyacak. Hislerinizin diğerlerinden farklı olduğunu keşfetmek. Günışığı altında bastırmak için umutsuzca çabaladığınız hislere karanlıkta kontrolü bırakmak. Beceriksiz ilk öpüşmeler. Ter kokusu. Aldatılmak. Hesap vermek. Nefessiz kalmak. Fısıldaşmalardan nefret etmek. Sadece kabul edilmeyi istemek. Hatta belki bunlar şu anda yaşadığınız şeylerdir ve mangada kendinizi bulursunuz. Ve hayır, bu, tamamen depresif bir manga olduğu anlamına gelmiyor - aslında, bunu yapmayı nasıl başarıyor bilmiyorum ama, depresif olduğu kadar komik de. En sevdiğim eserler hep böyle olanlardır zaten. Herhalde o yüzden en sevdiğim manga.

Gereksiz ek bilgi: Bu mangaya başlarken ne konusu ne de türü hakkında hiçbir fikrim yoktu. Kapağından bile anlamamış, gizem mangası sanmıştım. (Öyle bir havası da yok değil gerçi.) Keşke herkes, benim yaşamış olduğum kadar güzel bir şok yaşayabilse.
  
...

OH BE, SONUNDA BİTTİ! Umarım önerilerimi seversiniz! Bir daha yaoi önerisi isteyenleri direk bu yazıya yönlendireceğim dedim başta ama herkesin zevkleri farklı oluyor tabii. O yüzden bana hangilerini sevdiğinizi söylerseniz daha özel öneriler yapabilirim. Okuduktan sonra düşüncelerinizi yazmayı sakın unutmayın! Görüşmek üzere! Not: Omageverse mangalarını ve webcomicleri (Bu Killing Stalking'dir, Blood Bank'tir, Never Understand'dir... Bir Lezhin furyası çıktı ya?) dahil etmedim çünkü onları başka yazıda toplayacağım. (Ama 19 Days'i okumadıysanız ayıptır.) 









18 yorum:

  1. Öncelikle sana ama sadece sana özel bir şey söyleyeceğim. bir başlık ancak bu kadar doğru kullanılabilirdi. Bu listedeki mangalar kendi içlerinde bile birbirine benzemiyor. Hepsi birbirinden son derece bağımsız ve kendi kategorileri içinde sivrilme özelliğine sahipler. Tebrik ederim, bu bir yetenektir.

    İkinci olarak, içinde aşık olduğum ve nefret ettiğim türden yaoiler olduğunu görünce şöyle dedim: "Demek ki her yaoi türünü okumadan çıkaracağın herhangi bir liste, her daim bir şeyleri dışarıda bırakacak ve eksik kalacaktır. Dolayısıyla benim gibi şımarık bir okuyucu böyle bir listeyle karşılaşınca haksızlık ettiği mangaları da görmüş oluyor. Bu benim için önemli, çünkü bu şekilde kendi skalamı genişletebilirim ancak. Senin gibi geniş yelpazesi olan birinden bir şeyler öğrenerek.

    Üçüncüsü, hepsi hakkında tek tek konuşmak istiyorum. Özellikle de Smells Like Green Spirit, Nii-chan (listede her ne kadar görünmüyor olsa da), Beriko'nun mangası (ismini unuttuğu için bakmaya üşendim)...
    Yalnızca şöyle bir huy geliştirdim: Çevirdiğim mangalara olan tutkumu kaybettim. Ten count ve Saezuru. Bu öyle kötü bir hal aldı ki, şu anda sevdiğim mangaları çevirmiyorum. Gerçekten böyle kötü bir tümör geliştirdim ve sevdiğim mangaları çevirince onlara haksızlık yaptığımı gördüm. Hatta bu çeviri yapmayı bırakmama sebep oldu. Ancak sevdiğim mangaları başkaları çevirince onlara olan tutkum yeniden alevlendi. O yüzden tedavi sürecini de kolaylık atlattığımı düşünüyorum. :D Her ne kadar mangaları ingden takip etsem de, iş çeviriye gelince o derinliği verememiş olmak beni psikopata dönüştürüyordu. O yüzden böylesi daha hayırlı oldu, davulun sesi uzaktan hoş geliyor.

    Saymayı bıraktım. Daha söylemek istediğim çok şey var ama bu yorumu burada kesiyorum. Muhtemelen listede olan okumadığım mangaları okuyunca tekrar yorum bırakacağım.

    Gizli Not: Ichikawa Kei için ölen bir fangirlüm. Ondaki naiflik beni öldürüyor.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Sen deyince fark ettim, gerçekten de çeşitlilik bakımından iyi bir liste olmuş. Bilerek öyle hazırlamaya uğraşmamıştım. (Sadece, ağır bir eserin ardına hafif bir eser koymaya çalıştım ki liste çok karanlık olmasın. :D) Ama buna "yelpazesi geniş"ten çok, "zevksizlik" derdim ben çünkü spesifik bir zevkim olmadığından listede çeşitli yaoiler yer almakta. Hem, önermediğim bir sürü şey var daha. Mesela Harada, Tsukumo Gou ve adını unuttuğum için öneremediğim başka güzel yaoiler... Neyse, bir gün başka bir liste daha hazırlarım belki.

      Keşke daha uzun yazsaydın Roromiya, keşke kısa kesmeseydin. TT-TT (Gerçi böyle destan gibi bir yazıyı okuduktan sonra yorum yazmaya dermanın kaldığı için seni tebrik etmeliyim ama şımarık bir yazar olarak daha fazla yazı istiyorum. Gomen!) Aşık oldukların ve nefret ettiklerinin hangileri olduğunu söylememişsin! Aşık olduklarını aşağı yukarı biliyorum da, hangilerinden nefret ediyorsun acaba? Hmm... Tourou no Ori? J no Subete? Joou to Shitateya? Lütfen Focus ya da Coyote olmasın, sen bana bu öneri için gelsen sana önereceğim mangalar bunlar olurdu çünkü. Belki Pornographer da, cesur hissedersem çünkü o biraz riskli.

      Geçenlerde, çoook eskiden okumuş olduğum bir shounen-ai mangasını bulmak için Türkçe manga sitelerinden birine bakıyordum da yaoi/shounen-ai listesini görünce ağzım bir karış açık kaldı. Ben İngilizce manga okumaya geçmeden önce, yani bir 5-6 sene önce sanıyorum ki aynı sitede yalnızca 3-4 tane manga vardı, onlar da dandik one shot shounen-ai'ler... Şimdiyse o liste Saezuru'dan tut Smells Like Green Spirit'e kadar her şeyi içeriyordu. Müthiş. Çevirmenleri gerçekten tebrik ediyorum. Peki, çevirdiğin eserlerden soğumanın nedeni bir sevdiğin manganın artık iş haline gelmesi mi yoksa/+ mükemmeliyetçiliğin mi ("O derinliği verememiş olmak beni psikopata çeviriyordu" demişsin de) yoksa Türkçeleşmiş olmaları mı? Başkalarının çevirilerini okuyunca tutkun yeniden alevlendiğine göre sonuncusu olamaz herhalde fakat doğrusu Saezuru'yu Türkçe hayal edemiyorum. Yani baş karakter ikide bir "Sana sakso çekeceğim" gibi cümleler kuran bir herif ve bunu İngilizce okurken hiç sıkıntı yaşamayan benim sadece bu cümleyi yazarken bile yanaklarım kızarıyor. :D Çevirmenler tüm övgüleri hak ediyor gerçekten. Nasıl çevrildiğini merak ediyorum ama bakmaya da korkuyorum...

      Ichikawa Kei ismi çok tanıdık geldi fakat hiçbir mangasını okumamışım. Öte yandan manga sitelerinde eserlerini hep gördüğüm bir isim. Muhtemelen kapakları çok naif bir his verdiği için okumadım, galiba o da benim sevmediğim tek tür oluyor çünkü. :D Gene de bir şans vereceğim, büyük oranda senin hatrına. u_u

      Sil
  2. Roro-sandan görüp geldim buralara. Okurken gölerim kör oldu ne yalan söyleyeyim. Yazı biraz küçük geldi. Ama halledeceğim. :D Öncelikle çok samimi geldin. Önerilerin için de çok teşekkür ederim. İçlerinde okuduğum, gördüğüm, okumayı bıraktığım ve hiç görmediklerim var. Bazı kırmızı çizgilerim var ama hoşuma giden her şeyi okurum ve o çizgileri esnettiğim ya da geçtiğim oluyor. Mangalar hakkında tek tek konuşmak isterdim ama okurken hem fiziksel hem de zihinsel olarak yoruldum. Pc ekranından uzun süre yazı okumaya da alışık değilim. Bir de bir sürü öneri vardı kafam bulandı. Şu an bin tane fikir kendi kafasına göre dolanıyor içeride. Ama Habatanai için söyleyebileceğim bir şeyler var. Bir zamanlar okurdum. Sonra bölümlerin gelme yavaşlığı ömür çürüttüğü için bıraktım. Bitince baştan alacağım (Biterse.). Ama olayları anlattığın kısımda beynim yandı. :D Mangada da kafam karışıyordu zaten. Onun sarhoşluğunu hala yaşıyorum. Ten Count hakkında iki çift lafım var. İlk başladığımda severdim çünkü hikaye farklı gelmişti. Çizimleri senin aksine severim. Severdim dedim çünkü bir süre sonra mangada bir şey rahatsız etmeye başladı. Sen sebeplerini açıklamışsın. Muhtemelen ben de ona benzer şeyler düşündüm ve soğudum. Neyse çok konuştum. İçeriden de çağırıyorlar beni.Son olarak seninle karşılaştığıma sevindim Alice. Saçmalamayı seven insanları zaten severim. Zamanla seni tanımak isterim. Bundan sonra buralara uğramaya çalışırım. ^^

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Kesinlikle yorucu bir yazı. Yazması benim neredeyse bir ayımı aldı. Kimseden tek oturuşta okuyup bitirmesini beklemiyordum, hem de üstüne yorum yazmasını hiç. Hele de bu kadar güzel yorumlar! Gerçekten teşekkür ederim. ^^

      "Bir zamanlar okurdum. Sonra bölümlerin gelme yavaşlığı ömür çürüttüğü için bıraktım." <- Ne yazık ki çoğu kişinin Saezuru'yu bırakma sebebi. Bölümlerin geç gelme sebebi ise, muhtemelen Kou-sensei'nin aynı anda 3 tane filan manga yazması yüzünden. (Belki de daha fazladır.) Op diye yaoi olmayan bir serisi de var. Belki olay örgüsünü o kadar karmaşık yazmasının sebebi de, kendi kafasının da karışmış olmasındandır.
      Demek yazı küçük ha? Eğer gözüme çok tuhaf görünmezse, yazıları büyütürüm. Sanırım bu şikayeti daha önce de almıştım.
      Roromiya'ya zaten hep borçluyum ama şimdi daha çok borçlandım. Ben de seninle karşılaştığımıza sevindim ve umarım buralara uğrarsın. ^^

      Sil
  3. Birkaç yıldır yaoi izliyordum ve wattpad gibi yerlerden okuyordum. Bunları da görünce okuma kararı aldım hemen. Teşekkürler Alice ^.^

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Bu kadar uzun bir yazıyı okuyup üstüne önerilerimi dikkate aldığın için ben teşekkür ederim! Umarım okuduklarından keyif alırsın.

      Sil
  4. Merhaba Alice, zaman zaman bu bloga uğrar ve yazdıklarını okurum. Yazılarını uzun tutman hoşuma gidiyor, sevdiğim birçok blogger yazılarını o kadar kısa tutuyor ki yazdıklarının tadına varamıyorum. Ancak seninle neyse ki böyle bir durum olmuyor ve dürüst olmak gerekirse bu hâlde bile kısa geldi. Webcomicler için de ayrı bir tane yapacağını söylediğine çok sevindim çünkü cidden, uzun zamandır böyle çeşitli bir öneri listesi görmemiştim.

    İçlerinden okuduğum sadece Joou to Shitateya ve Ten Count var. Joou to Shitateya'yı kısa bir süre önce okudum hatta, okuduğum birçok yaoi mangaya göre fazlasıyla olgundu. Karakterlerin hiçbir şekilde klasik uke-seme tiplemelerine uymamasını gerçekten çok sevdim, aralarında belli bir yaş farkı olması ve ikisinin de yetişkin olmasıysa benim için yeni bir deneyimdi. Her ne kadar yaşımdan dolayı lise temalı yaoileri kendime daha yakın bulsam da, bu tip yaoiler klasik shoujolar gibi her türlü klişeyi içinde bulunduruyor ve ben ortasında dayanamayıp bırakıyorum. Bu yüzden önerilerini alabilirim.

    Ve Ten Count... Sonunda benim gibi düşünebilen birisini bulabildiğime sevindim. İki-üç sene önce bir arkadaşımın ayıla bayıla övmesi sonucu başladım. On sekiz bölüm dayanabildim. Gerçekten ilginç bir konusu var ancak Kurose'nin Shirotani'ye karşı olan manipülatif tavırları beni çileden çıkardı. Okurken okuyucu rolünden çıkıyor, sanki o ânları ben yaşıyormuş gibi oluyordum ki Shirotani'nin aksine pasif kalmıyor, kızgın bir boğaya dönüyordum. Yine de manganın fazlasıyla başarılı olduğunu düşünüyorum, işi böylesine kişiselleştirdiğim az manga vardır, ya da beni sinirlendiren. Bu yüzden bir ara tekrar başlamak ve bırakmamak istiyorum, cesaretimi ne zaman toplarım hiçbir fikrim yok.

    Diğerlerine gelecek olursak; önerdiğin her şeyi teker teker okumak istiyorum ama Coyote, J no Subete ve Smells Like Green Spirit'e öncelik vereceğim sanırım. Listeye katmadığın ama bahsini açtığın Nii-chan'ı da merak ediyorum. Bir de benim de bir önerim olacak, benden çok daha fazla manga okuduğun için okumuş olma olasılığın yüksek gerçi ama... Samenai Yume. Dolu dolu geçen, iki bölümcük bir şey. O iki bölüm içinde birçok yaoinin 10-20 bölümde yapamadığını yapmış bir mangadır gözümde. Dark temalı mangada pek okumadığımdan olsa gerek, beni çok sarsmıştı.

    Diğer yazı(ları)nı merakla bekliyor olacağım!

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Benim için "Yazılarını uzun tutman hoşuma gidiyor"dan daha mutluluk verici bir cümle olamazdı çünkü herkes (haklı olarak) her zaman uzun yazmamdan şikayet ediyor ama ben yazmaya başladım mı kendime hakim olamıyorum, bu yüzden, birilerinin uzun yazmamın hoşuna gittiğini söylemesinin beni ne kadar mutlu ettiğini tahmin edemezsin. Çok, çok teşekkür ederim!

      Joou to Shitateya hakkında söylediğin çok doğru, gerçekten de en önemli yönü karakterlerin alışılmış yaoi tiplemelerinden çok farklı olmalarıydı. Bu yüzden, ne yazık ki benim de bildiğim buna benzer bir yaoi yok. Yani listedekilerin çoğu yetişkinler arasında geçiyor ancak hiçbirinde Terzi gibi olgun bir karakter yok. Aslında daha önce iki yaşlının arasında geçen birkaç yaoi okuduğumu hatırlıyorum ancak ne yazık ki adlarını hatırlayamadım, yoksa mutlaka listeye koyardım çünkü galiba yetişkinler arasında geçtiği sürece, yaş farkını ben de seviyorum.

      Dünyada Kurose'nin manipülatif tavırlarını fark eden tek kişi olmaktan korkuyordum ben de - neyse ki bu yazıyı yazdıktan sonra anladım ki tek değilmişim. "Okurken okuyucu rolünden çıkıyor, sanki o ânları ben yaşıyormuş gibi oluyordum ki Shirotani'nin aksine pasif kalmıyor, kızgın bir boğaya dönüyordum." Tam olarak benim hislerimi yansıtmışsın. Ayrıca bizi bu kadar sinirlendirebildiği için manganın başarılı olduğu konusunda da tamamen haklısın. Aslında başarılı bir manga olduğunu zaten yadsımıyorum, sadece burada "başarılı bir manga"nın önüne, "sağlıksız ve manipülatif bir ilişkiyi yansıtan" diye eklemek gerekli.

      Öncelik vermek için güzel mangalar seçmişsin. Coyote keyifli, J no Subete yürek paralayıcı ve Smells Like Teen Spirit tam ikisinin ortası. Nii-chan'ı kimseye önermem çünkü belki de dünyadaki en çirkin konuyu bazılarının kaldıramayacağı -ve Harada'dan başka kimsenin anlatamayacağı- kadar açıklıkla anlatıyor. Yani kendini kötü hissetmek istemiyorsan okunacak bir manga değil. Öte yandan bu kendimizi kötü hissetmemiz gereken bir konu zaten. O yüzden... Bilemiyorum. Gerçi Samenai Yume'yi okumuş birine gönül rahatlığıyla önerebilirim sanırım.

      Daha önce okumamıştım, yorumunu görür görmez açıp okudum. Mükemmeldi. Aslında ben de çok fazla manga okumuyorum (en azından yaoi türünde), bu listedekileri 1 yıldan uzun zamanda okumuşumdur. O yüzden, bu, uzun zamandır okuduğum en iyi yaoiydi. Dark temalı çok fazla manga okuyan biri için bile sarsıcıydı. Önerdiğin için çok teşekkürler! Ben de bu yorumlardan aldığım teşvikle elimden geldiğince çabuk yazmaya çalışacağım!

      Sil
  5. Benim de etrafımda uzun yazmamdan şikayetçi olan bir sürü kişi var! Seni bilemem ama, ben bunu o kişilerle konuşurken yapıyorum. Ve ilginç yanı, nedense çoğu zaman bu çok da yakın olmadığım arkadaşlarımla gerçekleşiyor. Çok, çok yakın olduklarımla tıpkı yaşıtlarımın yaptığı o kısa ve öz, fazlasıyla da şakacı konuşmaları gerçekleştirebiliyorum ama diğerleriyle... (Tam tersi olması gerekirdi!) Kelimelerle oynamayı sevdiğimden kaynaklanıyor olsa gerek, bir de o kişiyi konuşmaya çekmeye çalışıyorum ancak çoğu zaman bir-iki satırlık, soğuk olarak nitelendirebileceğim yanıtlar alıyorum, görüldülerle karşılanıyorum ya da anlamsız random ve emojiler bana göz kırpıyor. Bununla da dalga konusu olmuş durumdayım, ancak birinden randomdan daha fazlasını beklemekte haklı olduğumu düşünüyorum, dışarıda asdfghjkl diye konuşmuyoruz ne de olsa... Ama şu sıralar bu durumu biraz olsun lehime çevirebildim! Yazı olması gerekenden uzun olunca, konudan çok hislerime odaklanmaya başlayınca o kişiye atmaktan vazgeçiyor ve bir dosyada yazmaya devam ediyorum.

    Peki ya sen Alice? Arkadaşlarınla yazışırken de böyle sorunlarla karşılaşıyor musun yoksa bu sadece blog yazarken mi oluyor? Bloga özel bir şeyse çok daha tolere edilebilir (kulağa biraz yanlış geldi ama o şekilde kastetmiyorum) olduğunu düşünüyorum, çünkü karşındakinin isterse okumama (arkadaşlarımın okumadığı da oluyor ama genelleme yapıyoruz burada, acı gerçekler pek de önemli değil) olasılığı daha yüksek. Ve, her şeye rağmen, kendini nasıl iyi hissediyorsan öyle yap. Burası 'senin' blogun ve elbette 'senin tarzın'ı sevecek kişiler çıkacaktır. Bir de en önemli etkenin tekrar olduğunu düşünüyorum, betimlemeler ve fikirlerle dolu uzun yazıları ne kadar sevsem de bir şey sürekli tekrar edilirse ondan soğuyorum. Bu bloga hâlâ çok yeni sayılırım ama sen pek tekrar yapıyormuş gibi durmuyorsun, bu yüzden yazı akıyor.

    Samenai Yume'yi beğenmene sevindim! Dün ilgimi çeken her mangaya girip ufak bir göz atıyordum ve Nii-chan'a da baktım hâliyle. Yorumlarda konusu her ne olursa olsun işleniş biçiminin çok güzel olduğu yazıyordu, yeni şeylere şans vermek istediğimden kesinlikle okuyacağım. Bir de, biraz spoiler gibi olacak ama Black Mirror'un 3. sezon 3. bölümünde (adı Shut Up and Dance'di) de böyle bir konu işleniyordu. Dayanamayıp en yakın arkadaşıma her şeyi anlatmıştım, ona rağmen zevk alarak izlediğini söyledi. Neyse, açıkça ben o bölümde bayağı bir empati kurdum (her şey ortaya çıkınca U dönüşü yapıp, söven çoğunluğun aksine) ve bu tarz kişilere olan o tutucu tavrımı biraz genişletebildim. Yani, hiçbir şekilde desteklemiyorum ama saf canavar demekten de kaçınıyorum, istisnalar vardır. İlk izlediğimde kısa süreli bir depresyon durumuna girmiştim... Tabii, burada neyle karşılaşacağımı bilmiyorum bu yüzden çıldırabilirim de. Göreceğiz artık...

    Mangaları okumak için sabırsızlanıyorum, ama benim abuk subuk takıntılarım vardır. Bunlardan biri de doğru zaman takıntısı, o doğru zamanın geldiğine inanmadan bir şey okuyup (bir ödev olmadığı sürece), izleyemem. Psikolojik olarak hazır hissedeceğim zamanı bekliyorum. Ondan sonra gelip sana düşüncelerimi açıklamak isterim, sohbetin hoşuma gitti ve fikir alışverişini seviyorum. Ve dark temalı mangalara da başlamak istiyorum, saf korkudan pek hoşlanmıyorum. Geçen sene Junji Ito'nun Tomie'sine başlamıştım ve okuduğum sitede, daha hiçbir gerilim dolu sahne gelmeden ve ilk birkaç sayfasında olmama rağmen fırlayan bir pop-up sonucu -şansıma bir de sesliydi...- derin iç çekişler ve titremeler eşliğinde siteyi kapatmam gerekti. Ancak gerilimi bol, psikolojik açıdan ağır mangaları okumaktan zevk alırım. Uygun olduğun bir zaman birkaç tane önerebilir misin? Ya da bununla da ilgili bir yazı yazabilirsin? Çünkü çoğu zaman karşılaştığım öneriler saf korku okuyucusuna hitap eden mangalardı.

    (Aldığı samimi yanıt sonucu yüz bulup, onu bunu isteyen şu zahmetli tiplere bürünmüş gibi hissediyorum ancak şu an mangalar konusundaki zevkine ilah gözüyle bakıyorum bu yüzden az buçuk aşırı hissettirdiysem üzgünüm!)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Doğrusunu istersen ben pek yeni insanlarla yazışmıyorum. (Sosyal medayada pek sosyal değilim galiba. Aslında gerçek hayatta da pek sosyal değilim ya, neyse.) Ancak tanıştığım zaman, sanırım ben de daha uzun yazıyorum. Karşındaki kişiyi tanımak için böyle yapmak doğal değil midir? Tanıdıktan sonra ise genelde kısa yazıyorum çünkü insanlar bunu tercih ediyorum. Arkadaşlarım uzun yazmanın ve random gülüş kullanmamanın resmi bir hava verdiğini söylüyorlar. Kısa yazıyorum ama random gülüş kullandığım nadirdir. Senin söylediğin sebepten ötürü (gerçek hayatta "asdfghjkl" diye konuşmamamız) hiç sevmiyorum random gülüşü. Emojiyi bile tercih ederim. Kısa yazmamın sebebi de uzun uzun yazıp kısacık bir cevap alma ya da alamama (Görüldü: 20:00) durumunun sinir bozuculuğu.
      Ancak uzun uzun yazıştığım arkadaşlarım da yok değil. Özellikle bu blogdan tanışıp mailleştiğim arkadaşlarımla genelde karşılıklı olarak uzun yazıyoruz. Bir de, gerçek hayatta geyik yaparken değil ama konuşma ilgilendiğim konulara geldiğinde susmak bilmem. Bazen arkadaşlarımın elime bir kağıt-kalem tutuşturup konuşmadan -kaba tabirle- pışpışladıkları bile olur. Ama buna hiç alınmıyorum çünkü o zaman zaten yazı dünyasına çekilmiş oluyorum ve orası kimseye aldırmadığım bir yer. Burası da öyle. Şikayet edildiği için yazma uzunluğumu değiştirecek değilim çünkü nihayetinde kendim için yazıyorum ama bunu takdir eden insanlarla karşılaşmak çok mutluluk verici. Hele de uzun yorumlar almak. Daha samimi geliyor. Bu yüzden asla aşırı hissettirmedin!

      Uzun yazmanın tek kötü yanı, bana da "tekrar" gibi geliyor ve korkarım ki bu yazıda bunu biraz yapmış olabilirim. Sürekli "bu manga çok güzeldi, bu manga çok güzeldi" dememek ya da farklı şekillerde demek için kendimi zor tuttum. Başarabildiysem ne mutlu.

      Samenai Yume'yi o kadar çok sevdim ki tadı damağımda kaldı. Okuduğum sitede, mangaların altında benzer mangalar listeleniyor. Oradan Este Em diye bir yazarla tanışıp günün geri kalanını yapacak çok işim olmasına rağmen siteye konulmuş tüm eserlerini okuyarak geçirdim. (Bu yüzden işlerim bugüne kaldı ve bu yüzden de yorumuna ancak şimdi yanıt verebildim. Kusura bakma.) Onunkiler öyle çarpık hikayeler değil, en fazla "garip", yorumlarda sürekli tekrar ettikleri üzere, bana göreyse sadece "yaratıcı". Özellikle sentorlar (yarı at-yarı insan) hakkında kısa hikayelerinin yer aldığı ve "Blind Love" ile "Carmen" adlı mangaları çok hoşuma gitti, doğru zaman gelince onlara da bir bakabilirsin. Doğru zaman benim için de çok önemli bir şeydir bu arada, asla abuk subuk bir takıntı olarak görmem. Bir esere, ne türde bir eser olursa olsun, mutlaka doğru zamanda başlanması gerektiğini düşünürüm - aksi takdirde o esere yazık olur... Ehem, konuya dönecek olursak, dediğim gibi Este Em'in işleri pek "dark" temalı değil, o yüzden, o tarz bir şey önereceksem ilk aklıma gelen elbette Yami BL'dir. Yami BL, tam olarak böyle eserlerin yer aldığı bir yaoi antolojisi. İçindeki her şeyi okumadım fakat okuduklarım güzeldi. Bir de, bu eserin içinde de olabilir, hatırlamıyorum ama "To The Sea". Kısa fakat çarpıcıydı, fazla değil ama gene de. Aslında okumak için not aldığım birçok böyle eser var (Bu türü seviyorum.) ama onları da okuduktan sonra öneririm. Gerilim ve psikoloji türünde önerebileceğim birkaç normal manga da var. (Gerçekten, bu türü seviyorum. Sanırım insanın ahlaki görüşlerini geliştirdikleri için. Ne ironik değil mi, ahlaki görüşlerimizin ahlaksızlıklar tarafından geliştirilmesi? Bunu söyleyince fark ettim de galiba sevdiğim şey tam olarak bu ironi.) İlgilenirsen önermekten zevk alırım, sonrasında görüş alışverişinde bulunmaktansa daha da fazla zevk alırım. Hatta bu konuda ayrı bir yazı da yazabilirdim, evet ama doğrusu bu yazı beni çok yordu, en azından şu an için bundan bir tane daha yazma fikri gözümü korkutuyor.

      Sil
    2. Nii-chan gibi eserler işte bunun için çok güzel ve de önemli. Her "canavarın" aslında içinde bir kurban olduğu ve dolayısıyla aslında "canavar" diye yaftaladığımız her şeyin "insan"a, bize ait olduğu gibi korkunç gerçekleri yüzümüze vurduğu için. Pek dizi izlemem ama eğer böyleyse Black Mirror'ı izleyebilirim, zaten iyi bir dizi olduğunu önceden de duymuştum. Ya da diziyi izlemeden sadece o bölümü izlesem anlama ihtimalim var mı?

      Not: Yorumumu ikiye ayırmak zorunda kaldım çünkü karakter sınırını geçmişim. Vay be. Bu hep hayalimdi. Böyle bir şeyin var olduğunu bilmesem de "karakter sınırını geçmek."

      Sil
    3. Evde yalnız kaldığım ve yapacak hiçbir şey bulamadığım bir gündü bu. Bir de normalden daha erken kalkınca, diğer tüm günler gibi boş boş takılacağıma kendimi mangalara verdim. Önce Coyote ile başladım, çizimleri gerçekten o kadar güzel ki... Zaten eklediğin fotoğraflardan anlaşılıyordu ancak okurken sürekli bir duraklamam ve çizimleri incelemem gerekti. Eskiden delicesine çizim yapardım, şu sıralar bu konuda kendime olan güvenimi kaybetmiş durumdayım ama tüm bu detaylı, güzel çizimler içimi bir hoş etti. İlaç gibi geldi. Karakterler yine çok farklıydı, bu farklılıktan iyice hoşlanmaya başladım. Normalde benim okumalarım/izlemelerim anlık patlamalara dayanır, ansızın oturur ve bir şeyi suyunu çıkarana kadar okur/izlerim. Ve genelde bir şeyde güncele gelince takip etmem çok zor olur. Ya da o şey o kadar uzundur ki, birkaç gün delicesine okuyup/izledikten sonra yorulur ve bir daha devam etmem. Ancak bu serinin kesinlikle takibinde olacağım!

      Bunda güncele gelince, hâlâ bir şeyler okumak istediğimi fark ettim. Altta da mangakanın diğer eserleri vardı, Liquor & Cigarette gözüme çarptı ve onu açtım, ne yazık ki okumalarımı yaptığım sitede şu an bir sorun var. Bazı mangalarda tuhaf bir siteye yönlendiriyor ve mangayı okuyana kadar kanser oluyorsun. Bende ''Acâba,'' dedim, ''Nii-chan'a mı bir baksam?'' Çünkü kesinlikle yeterince okumanın tadına varamamıştım. Şansıma bunda bir problem çıkartmadı ve daha ilk bölümün üçüncü sayfasında ben sanki karakterler beni duyabilirlermiş gibi söylenmeye başladım, ikinci bölümde bir ara gözlerim doldu, ondan sonra da Yui'nin cesaret dolu hareketleri dışında kitlenmiş gibi okudum (belirli çizgilerim var ama okurken rahatsız bile olmadım, her şey başlı başına çok rahatsız edici olduğundan olsa gerek). Dediklerini dikkate almıştım ama biraz rahat davranmış olmalıyım, çünkü beklentimin çok daha üzerindeydi — hem psikolojik, hem de kurgu açısından. Normalde olsa, Yui gibi bir karaktere salak der geçerdim. Ancak istisnalar vardır, yeniden. Bir de yazardan kaynaklanıyor olsa gerek, çıplak gerçeği öylesine yalın bir dille ortaya dökmüş ki... Duygusuz, umursamaz ve yargılayıcı bir insanın bile bunlara kayıtsız kalabilmesi imkânsız. Ben her iki tarafla da empati kurabildim, buna gerçekten bayılıyorum. Korkunç bir olayı öylesine bir anlatırsın ki, karşındaki bir kez olsun yargılamadan, kendini diğerlerinin yerine koyarak düşünür. Bazıları böyle hassas durumlarda empati kurabildiklerine utanıyor; ben bunu yapabildiğim için kendimle gurur duyuyorum, bunu bana yaptıranaysa sonsuz bir saygı besliyorum. Bu yüzden her ne kadar rahatsız edici olursa olsun, gerçekleri aktardığından ötürü bu mangayı çok sevdim (favorilerimden biri oldu) ve ben, herkese önerirdim. Çünkü hassas konu dediğimiz ve görmezden geldiğimiz için bu kadar sorun yarattığını düşünüyorum. Herkes okumalı ki, 'görmezden gelerek bir şeylerin düzeleceğini, unutulmayacağını' bilmeli. Ve sonu, öylesine ironik bir mutlu sondu ki. Mutlu olamadım, üzülemedim de. Ama düşünüyordum, her şeyi daha da ironik yapan bunun gerçek olmasıydı aslında. Bu şekilde bir araya gelen insanlar var, istesinler ya da istemesinler... Bazıları da başka yolları dener, ancak bu da o yollardan biriydi ve ben yazara delicesine hayranlık duymaktayım şu an. Bu serinin ağırlığını bir üzerimden atayım, diğer mangalarına da damlayacağım.

      Ve Black Mirror, sezonları da bölümleri de tamamen birbirinden bağımsız. Ben kafama göre izliyorum, zaten her bölüm film tadında. Çok rahat anlarsın! Attığın önerilere de kesinlike bakacağım, tekrar teşekkür ederim! (Birkaç saat önce de dayanamayıp Smells Like Green Spirit'e de başladım, bir ara verdim, yarın devam edeceğim. Onun hakkındaki düşüncelerimi bitirince aktaracağım.) Bu öneriler bana çok yeni tatlar, çok yeni bakış açıları kazandırdı ve üzerine düşünmeye devam ettikçe de yeni şeyler fark ediyorum. Şimdi oturup biraz daha düşüneceğim. Ne kadar teşekkür etsem az!

      Sil
    4. Gerçekten, Coyote'nin çizimleri o kadar güzel ki normalde aynı uzunlukta bir mangayı bitireceğinin en az iki katı sürede bitiriyorsun. Ben de her sayfayı, özellikle renkli olanları uzun uzun incelediğimi hatırlıyorum. En güzel yanı da kesinlikle çizim konusunda insana şevk vermesi. Zaten çizim yeteneklerini geliştirmekte çizmek kadar bakmak da faydalı oluyor. Ben de çizim konusunda umutsuzluğa düştüğüm bir dönemdeydim ama bir sergiye gittikten sonra her şey değişti. Böyle olması amacıyla gitmemiştim, görmek istediğim bir sergiydi fakat gittikten sonra eve döner dönmez ilk iş kalem kağıda sarılmak oldu ve uzun zamandır çizmediğim kadar güzel şeyler karalayabildim. Bir manganın senin için bunu yapabilmiş olması çok güzel.

      Nii-chan gerçekten kurgusuyla insanı hayretlere düşüren bir mangaydı. Yani okuduğun bu tarzdaki diğer eserlerle kıyaslayarak olayların gidişatını asla tahmin edemiyorsun. Çünkü yazardan bu kadar dürüst olmasını beklemiyorsun. Kei gibi bir karakteri anlamanı sağlayacak kadar dürüst olmasını beklemiyorsun çünkü daha önce kimse bunu yapmadı. Elbette yapmalılar. Elbette insanlar böyle eserler okumalı ve senin gibi, böyle karakterlerle empati kurabilmeli ki bu tarz çözümlenemez görülen toplumsal sorunlarda ilerleme kaydedelim. Ama ne yazık ki insanlar "empati"yi "sempati"yle karıştırma eğiliminde oluyorlar. Buna rağmen böyle cesur bir eser yazabildiği için Harada daima en sevdiğim mangakalardan biri olacak.

      Bir de, yaoilerde kız karakterler ya hiç olmaz ya da kişilikten yoksun, hikayeye en ufak bir etkisi bile olmayan yan karakterlerdir. Bu mangada ise ana karakterlerden birinin kız olması, üstelik geçtim yaoileri normal mangalarda bile rastlanmayacak kadar kişilikli bir kız olması da ayrıca hoşuma gitmişti.

      Ama manganın en sevdiğim yanı sonuydu. Son bölümü okurken ilk başta o mutlu sonu biraz zorlama bulmuştum. Fakat saygıdeğer ve ulu Harada son anda muhteşem bir u dönüşü yapıp bütün saygımı bir daha asla geri vermemek üzere toplamayı başardı.

      Black Mirror'ın bölümlerinin birbiriyle bağlantılı olmamasına sevindim, böyle dizileri seviyorum çünkü diğer türlü dizileri izleyemiyorum, bana kalırsa dizilerde hikaye hep gereksiz yere uzatılıyor ve en azından ben bir süre sonra ondan kopuyorum. Bu yüzden, bölümlerin birbirinden bağımsız olduğu diziler benim için en iyileri. O bölümü (Ve eğer seversem -ki yorumlarından anladığım kadarıyla benzer bakış açılarına sahip olduğumuza göre öyle olacakmış gibi de duruyor- diğer bölümlerini de) mutlaka izleyeceğim.

      Bu yazıyı yazmam gerçekten uzun zamanımı aldı ama yorumların buna değdiğini hissettirdi, bunun için, asıl ben ne kadar teşekkür etsem az. Her ne kadar önceki yorumumda belirttiğim gibi kendim için yazsam da, yazdıklarımla benzer zihinlere dokunabilmekten daha iyisi yok. Bu arada merak ettim de, okuduğun site myreadingmanga mı acaba?

      Sil
    5. Smells Like Green Spirit'i de okumayı bitirdim ve ah, arka planda hâlâ Smells Like Teen Spirit çalıyor! Bunu da çok beğendim, karakterler öylesine doğal ve gerçekti ki... İçimde tatlı bir burukluk var. Normalde on üç bölüm şeklinde çevrilmiş (mangada da öyle gösteriyor) ama rawlarda bir on dördüncü bölümü de varmış, çizimlerden ne olup bittiğini çıkarabildim ama yazılanları da anlayabilmek isterdim. Bölümün İngilizce çevirisinin olduğu bir yer biliyor musun?

      Duygularımı tarif etmeye çalışıyorum ama bir türlü istediğim gibi çıkmıyor, bu yazarken pek sık karşılaştığım bir şey değil, bu yüzden şaşkınım. Okurken de gerçekçiliğinin farkındaydım ama etkisini sonradan gösterdi sanıyorum. Yani, nasıl desem, o kadar gerçek ve olağandı ki şaşıramadım bile... (Tamam, Kirino'nun annesinin tepkisini görünce gözyaşlarına boğuldum ama bu sayılmaz.) Sadece, tüm karakterlerin fazlasıyla güçlü ve ilham verici olduğunu düşünüyorum. Açıkçası ilk bölümlerde Mishima'nın tüm bu zorbalıklara karşı olan umursamaz ve rahat tavrını görünce kendimden utandım. Çünkü bende sınıfında genelde alay merkezi olan biriyim, cinsel yönelimim (zaten kimsenin ne olduğunu bildiği yok) ya da dış görünüşüm yüzünden değil. Aslında, nedenini tam olarak bilmiyorum, sadece farklıyım. Diğer kızlar gibi güzelliğine ve giyimine pek önem veren biri değilim, makyaj yapmıyorum ve beni güzel gösterecek kıyafetler yerine içinde rahat hissettiğim, bir özelliği olmayan şeyler giyiyorum. Starbucks gibi ergenlerin odak buluşma noktalarından hoşlanmıyorum, sevgili edinmeye çalışmıyorum. Zevklerim herkesinkine uymuyor. Ama bu yüzden sürekli eleştiriliyorum, insanlar ne dinlediğimi bile tam bilmeden ''Senin müzik zevkin zaten iğrenç'' ''Ay, biliyoruz ne manyakça şeyler dinlediğini'' diyor. Japon kültürüyle ilgilenmem, anime izleyip manga okumam beni psikopat yapıyor. Tabii, insanlar buradaki kadar ileri gitmiyor ancak işin suyu çıkıyor. Hatta bak, bu yılın başında sınıf grubunda çok aptalca şeyler üzerine %75'i random olan bir konuşma yapıp, olayı uzattıkça uzatınca işin suyunu çıkardıklarını söylemiş, kaç yaşında olduklarını sormuştum. Tüm sene ağızlarından düşmedi, her fırsatta iğneleyici bir şekilde bunu dile getirdiler. Adım Kırbaççı oldu (salağın biri neden olduğunu hatırlamadığım bir zaman dediğim bir şeye Japon kırbacı diye tepki verdiğinden dolayı), diğer sınıflardan beni görünce ''Beni de kırbaçlar mısın?'' diyen kişiler çıkıp geliyor. Durduramayacağımı bildiğim için sadece dalga geçip ellerine daha fazla malzeme veriyorum, ama ayda yılda belki bir kere merhabalaştığım o alâkasız tipler kendini ne sanıyor, bunu hiç anlamıyorum. Çizgiyi aşmadıkları sürece bir tepki vermiyorum (ne yazık ki öfkeyle kasılmış yüzüm her şeyi belli ediyor), ama tepki verdiğimde de (sadece bağırıp çağırmadan ne olduklarını suratlarına söylüyorum) söylediğim sürekli tekrarlanılıp dalga konusu oluyor. Aynı şeyi günde 30 kere tekrar etmek ne demektir? Dedikleri şeyin bir esprisi olsa bile kayboluyor, âdeta alâkasız alâkasız kullanılıp mahvedilmiş bir meme'a dönüşüyor. En komiği de üstelik, kendilerinin buna dayanamaması. Sınıfta kimin üzerine gidilse, o kişi psikolojik bir yıkıma uğruyor. Ergen tripleri tavan tapıyor ve bunu her yoldan da belli ediyorlar. Ama hâlâ empati denen şeyi kuramıyorlar. Sanırım sadece grup hâlindeyken kendilerinde bir güç bulabiliyorlar, bir birey olarak varolabilmiş değiller. Ve benim böyle kişileri umursamam saçmalık, çok iyi biliyorum. Fakat neredeyse yitirdiğim özsaygım beni tamamiyle ayakta tutabilecek kadar güçlü değil bu yüzden, kırılmam kolay oluyor.

      Sil
    6. (Bu sefer karakter sınırını aştım...)

      Neyse! Bu konuda fazlasıyla doluyum ama uzatmaya başladım, nerede kalmıştık? Mishima'nın kendimden utanmama sebep olduğundan bahsediyordum, aldığı tüm tepkilere rağmen kim olduğunu bildiğinden ve elinden geldiğince kendisi olmaya çabaladığından ötürü diğer şeylerin, kişilerin kendisine o kadar zarar verememesi bana fazlasıyla umut verdi. Aslında Mishima'nın yaptığı, yapmam gerektiğini çokça duyduğum bir şey. ''Söylemesi kolay,'' hep böyle düşünürdüm, ancak Mishima'yı görünce benim de yapabileceğime karar verdim. Çünkü söylemesi kolay, nasıl olduğunu görmem gerekiyor ki yapabileyim. Yeni bir okul yılı (...) yaklaşıyor hem, kendime bininci kez artık insanları umursamayacağıma dair söz verdim ama artık Mishima'yı hatırlayacak, o insanların sözlerinin beni kendi dünyamdan çekip koparmasına izin vermeyeceğim.

      Ve Mishima dışındaki karakterlerde bir o kadar ilginçti. Farklı kafa yapılarıyla aynı noktada, sıkıca taşıdıkları pandora kutularıyla dikiliyorlardı. Ve hepsi, yine bir şekilde kendimizden bir şeyler bulabildiğimiz karakterlerdi. Her şeyleriyle, masumiyetleri, korkuları, endişeleri, kızgınları ve üzgünlükleriyle...
      Gerçekten ço
      k uzattım, biraz batırmış gibi hissediyorum ama yarın ya da öbür gün de kendimi bu manga konusunda daha iyi ifade ederken göremiyorum. Kelimeler buna gelince hiçbir zaman istediğim gibi çıkamayacak sanırım. Black Mirror'dan şu ana kadar sadece dört bölüm izledim, güzel gidiyor. Seversen 3. sezon 2. bölümü de öneririm. Bu biraz daha manyakça bir bölümdü, izlerken gerim gerim gerilmiştim. Site konusunda da, mangago'dan okuyorum. myreadingmanga'yı ise ilk kez senden duydum, bir girip baktım da banlanmış... Bu yönüyle kaldırılan ve sonradan zibilyon tane rahatsız edici reklamla geri dönen, tam bir umutsuz vakaya dönüşen anime sitelerini anımsattı. Animelerden bahsetmişken, animeleri nasıl izliyorsun? kissanime ve gogoanime o dediğim tiplemeye tamı tamına uyduğu için oralardan izleyemiyorum, (Türk fansub grupları çok alâkasız, her yere çevirmen notu ekliyor ve yersiz Türkçeleştiriyorlar; en azından birçoğu) bulduğum az reklam veren iyi bir site vardı ama bu kış ayında kapandı. Birkaç hafta önce tekrar açıldığını gördüm ve bam! Tıkladığın her yerden reklam çıkanlara dönmüş, hayal kırıklığına uğradım. Arşivi o kadar geniş değildi ama yine de izleniyordu... Crunchyroll gibilerinden de izleyemiyorum çünkü para verecek olsam bile, benim izlemek istediğim birçok anime bölgesel yasaklama almış oluyor. İndiremiyorum da çünkü bu tarz işlerden pek anlamıyorum, aslında nasıl yapılır nasıl edilir gidip oradan buradan okuyup/izliyorum ama kesin mahveder bir şeyler yaparım gözüyle bakıp, denemeye çekiniyorum. Cidden, anime izlemeye dört sene önce başladım ve o zamanlar izlemesi bu kadar zor değildi!

      Sil
    7. Smells Like Green Spirit listede yazması en uzun süren ama buna rağmen benim de yazdıklarım en az içime sinen mangaydı. Kendisini anlatacak türden bir manga. Sadece Smells Like Teen Spirit'i çağrıştırması bile insanda nostalji hissi uyandırabilecekken manganın kendisi tam bir nostalji patlaması. LGBT ile hiç alakası olmayan insanların bile kendini bulabileceği bir manga çünkü tüm karakterler tam karakterler, yani çok gerçekçiler, hayatta her daim insanın karşısına çıkarlar. En gerçekçi karakter ise öğretmendi bence. Toplumsal baskı, hatta topluma varmadan aile baskısı yüzünden gerçek hislerini içine gömerek yaşayan ve bu içine gömdükleri hisler bir süre sonra dışarı fışkırınca başkalarını yaralayan o kadar çok insan var ki... Bir de Kirino'nun annesi. Ne yazık ki çoğu kişi Mishima ya da Yumeno'nun annelelerinin verdiği gibi değil, onun gibi tepki veriyorlar bunun gibi durumlarda.

      Mishima'nın zorbalığa karşı tutumunu epey sıradışı buluyorum. Direnmiyor ama pes etmiş de değil. Basitçe, aldırmıyor. Yapması zor ama yapmayı başardıktan sonra da aslında en kolay seçenek. Umarım yeni okul yılında sen de bunu başarabilirsin! Öte yandan, Kirino gibi insanlar da epey fazla. Zorbalığın hedefi olmamak için zorbalık yapanlar... Eminim senin sınıfında da, belli etmeseler de, senin ilgi alanlarına ilgi duyan ya da en azından seni bunlar için yargılamayacak birileri vardır. 10. sınıf benim için tam bir cehennemdi. Ama lise hayatımın sonraki iki yılı çok güzeldi.

      Myreadingmanga da mangago gibi, tek farkı sadece yaoi odaklı olması ve içinde her tür ama HER TÜR fetişist mangayı bulundurması. Bazen sadece anasayfada gördüğü şeyler bile insanın psikolojisini bozabiliyor, gerçekten de düşündüğü şey olup olmadığını teyit etmek için mangaya tıklamasa bile ki çoğu zaman kendine hakim olamayıp bunu yapıyor... Ayrıca onda çıkan reklamlar ve açılan siteler daha fena çünkü çoğu gay pornosu. Zaten ben de siteye vpn'le giriyorum. Mangago yerine bu siteyi takip etmemin tek nedeni mangagoda bazen sayfa çözünürlükleri çok kötü olabiliyor. Bir de myreadingmanga mangaları daha hızlı yüklüyor ve aşağı doğru giderek okuyabiliyorsun, tıpkı mangafox'da da olduğu gibi. Ben gogoanime'de pek sorun yaşamıyorum, kissanime ise tam bir cehennem ve watchcartoononline'da da sub'dan çok dub anime var ki şahsen tercih etmem. Bu yüzden genelde ya gogoanime'den izlerim ya da indiririm (torentten) - eskiden indirmek bana çok zahmetli görünürdü ama artık çok daha pratik geliyor. İndirmek konusunda sana yardım ederdim ama doğrusu ben de pek anlamıyorum, indirebilmem her zaman mucize eseri gerçekleşiyor. En azından bu konuda mucizeler pek de şans eseri gerçekleşmiyor (Gerçi o zaman mucize değil, olağan olmaz mı? Neyse, bu seferliğine düzgün bir vatandaş olup meseleyi dil polislerine havale ediyorum. u_u), güven bana. Daha doğrusu bana değil, risk alıp mucizelere güven. İşte benim indirmek konusundaki tavsiyem bu! *shounen ana karakteri pozu* Böyle böyle oyun bile indirebilmeye başladım. Tabii her seferinde bir noktada "SANIRIM BİLGİSAYARIM VİRÜS KAPTI VE HACKERLAR AİLEMİN BANKA HESAPLARINI ELE GEÇİRDİ VE ŞİMDİ SOKAKLARDA YATMAK ZORUNDA KALACAĞIZ O ZAMAN BEN NE YAPARIM LÜTFEN BANA YARDIM ET" diye arkadaşlarıma koşarak... Ama gerçekten, olabilecek en kötü şey ne ki? Bilgisayarın alev alıp havaya uçar ve sen de manzaranın tadını çıkarırsın.
      4 yıl önce anime izlemek gerçekten de bu kadar zor değildi çünkü o zamanlar turkanime vardı... Hala var ama google'a "*anime adı* türkçe izle" çıkınca ilk çıkan site değil ve bu beni üzüyor. Başka siteden Türkçe izlemek de turkanime'ye ihanet etmişim gibi hissettirir, yapamam. Artık eskisi kadar anime izlemememin sebebi tam olarak bu işte: Çok fazla bahanem var ve bahanelerimi görmezden gelmek için çok tembelim.

      Sil
    8. (Yazıyordum ve yanlış bir yere bastığımdan ötürü her şey silindi...)

      Lisenin ilk iki yılı benim için de çok iyi sayılmazdı. Gerçi, 10. sınıfta etrafında kendim gibi olabileceğim bir arkadaş edindim bu yüzden çok da fena değildi aslında. Ne yazık ki 11. sınıftan pek umutlu değilim, işler ciddileşiyor... Öğretmenler tarafından şimdiden ''YGS grubu öğrencileri'' olarak anılmaya başladık. Daha geçen gün kafası karışmış bir çömezdim, ne ara buraya geldik? Doğrusu, kafam şu an o zaman olduğundan daha da karışık... Liseye başlamadan önce ne yapmak ve kim olmak istediğimden emindim, sonra her şey şarampole yuvarlandı ve şimdi soru işaretleriyle boğuşuyorum. Ailem bunun normal olduğunu, fikirlerimin zamanla oturacağını söyleseler de ne yapacağını bilememek biraz can sıkıcı. Yani, çoğu yaşıtlarım böyle ama ne olmak istediklerini kaygısızca dile getirenlere hayretle bakıyorum. Sen bu sene mezun oldun, değil mi? (Lütfen işlerin sandığım kadar korkutucu olmadığını söyle.)

      İndirmek ve benzeri konularda, tamamen aynı tepkileri veriyormuşuz. Ne zaman batırdığımı hissetsem arkadaşıma koşuyorum, her şeyin bittiğine dair -kelimenin tam anlamıyla- bir şov yapıyorum. Aileme de gittiğim oluyor, bir şeyleri mahvetmiş olabileceğimin ön bilgisini veriyorum ama artık pek de ciddiye almıyorlar. Yersiz paranoya yaptığımı söylüyorlar ki, haklılar. Ama bunu durduramıyorum. Geçenlerde bir güncelleme gelmişti, aslında aylardır güncellenmesi gereken bir güncellemeydi ama erteleme şansım vardı ve bende bunu sonuna kadar kullandım. Güncellemeyi de araştırdım, işime yarayacak bir özelliği yoktu ve de kötü yorumlar alıyordu. Bilgisayarı yavaşlatmış, şuraya şunu yapmış falan filan... Bir gün artık indirmem gerektiği bildirimi geldi; indirirken kurduğumu sanıp küçük bir drama yarattım, (küçükken bu kadar abuk tepkiler vermiyordum, gittikçe salaklaşıyorum) sonraki gün kurmam gerekti (başka hiçbir şans tanımadı, çıldırıyordum) ve ben başına oturdum. Normal güncellemelerden daha fazla zaman alacaktı, daha kapsamlı bir şeydi zaten — aldığı kötü yorumları okuyup kendimi en kötüsüne hazırladım. ''Tek yaptığım dizi/film izleyip manga/fanfiction okumak, bunu hak etmemiştim!'' diyerek içime daha da korku saldım. Ne olacağını görmek için uyumadım (...), sonunda açılınca şüpheyle orayı burayı kontrol ettim. Hiçbir yerde bir sorun olmadığına ikna olunca kapatıp uyudum. Çok aptalca farkındayım ama eh... Zamanla atlatabilirim diye umuyorum.

      Gogoanime'yi biri daha önermişti, az önce bir girip tekrar baktım. Reklamlarla karşılaşmayınca şaşırdım, bir şey izlemek için açana kadarmış. Neyse, dizi ve film sitelerinde olduğu gibi... Hızlı olursam bir problem çıkmaz ve gerçekten de izleyebilirim! Bir süredir anime izlemiyorum ve geçen YouTube'da merak ettiğim bir tanesine rastladım, İngilizce altyazı bile vardı. Nedense çok tuhaf geldi, yabancılaşacak kadar izlememişim. Ya da o sırada izleyecek havamda değildim, bilemiyorum. Bir ara gogoanime'yi ciddi olarak deneyeceğim ve indirme için, ah... Onun için biraz daha beklesem iyi olacak!

      Sil
    9. Ben doğru düzgün bir üniversite sınavı öğrencisi değildim, 11. sınıfta da tek düşündüğüm gelecek senenin ne kadar sıkıcı geçeceğiydi. Dolayısıyla, akıl vermek için doğru kişi olduğumu sanmıyorum.

      Hmm, gogoanime bende reklam çıkarmıyor, anime açtığımda bile. AdBlock kullanmayı deneyebilirsin belki.

      Sil